Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

Muaviye’nin saltanatı, Muaviye’nin hayatı, Yezid’in kişiliği



Muaviye’nin saltanatı

Artık rakipsiz bir hükümdar olan Muaviye, bu büyük zaferden son derece sevinmişti. O gün akşama kadar bütün Kufe halkı ile civarından gelen kabile başkanlarının biatlarını kabul etmişti. Fakat akşam olup da ortada, imam Hasan’ın küçük kardeşi imam Hüseyin’i göremeyince, kalbine bir şüphe girmiş: gelsin, Hüseyin de bana biat etsin... diye haber göndermişti Muaviye.

 

İmam Hüseyin, bu teklifi şidetle red etmişti: ölüme razıyım. Ama, Muaviye’ye biatetmem... diye cevap vermişti.

 

İmam Hasan, kardeşinin bu hareketini tehlikeli görerek, onu biata zorlamak istemişti. Ama, imam Hüseyin, kendisine yapılan bütün tehdit ve ricaları şiddetle reddetmiş, cidden kahramanca bir inat ve ısrar göstermişti.

 

O zaman, imam Hasan araya girmiş, Muaviye’ye giderek: Ya Muaviye!... Hüseyin’i bundan fazla zorlamak doğru değil... imam Hüseyin, sana biat etmemek için herşeyi göze almıştır. Eğer daha fazla zorlanırsa, kanlı bir arbede çıkabilir. Onun biatını almaktan vaz geç.... demişti.

 

Çok kurnaz ve tedbirli olan Muaviye, imam Hasan’ın bu sözlerine hak vermişti. Anlamlı birşekilde gülümseyerek: Pekala.. Hüseyin’in durum mukadderatını da, bırakalım, demişti.

 

İmam Hasan ile Hüseyin: Peygamberin bu iki bahtsız torunu, Ehl-i Beytleri ile, kendilerine sadık kalan beş, on kişiyi toplayarak melul ve mahzun, Medine’ye dönerlerken, Muaviye de saltanat merkezine dönmüş; parlak bir zafer alayı ile Şam’a girmişti.

 

İmam Hasan’ın bu şekilde hilafetten çekilmesi, Hicaz halkı üzerinde de önemli etkiler yapmıştı. Çoğu Emevilerle meskun olan Mekke şehri ile daima hakkaniyet ve tarafsızlığını korumuş olan Medine şehri arasında yine bir gerginlik baş göstermişti. Bu arada bu iki beldenin birbirine uymayan birer özelliği vardı.

 

Mekke’deki Emeviler, bütün ticaret işlerini ve servet kaynaklarını ele geçirmişlerdi. Bunun için, büyük bir sefahat ve servetle ömür sürmektelerdi. Zaten eskiden beri Mekke’de kumar; içki ve fuhuş adet hükmüne girmişti. İslamiyetin meydana çıkışından sonra, ilk iki halifenin zamanında Emevi asıl zadeleri, eski sefahat hayatını canlandırmışlardı.

 

Güzel kadınların kapılarının önlerinde uzun uzun ya hey’... ler çekilerek serenatlar yapılması adet hükmüne girmişti.

 

Ümmeye’nin kardeş oğulları tarafından bir kumarhane açılmıştı. Dini ve ahlaki yasaklar mübah haline gelmişti.

 

Medine de ise, ciddi ve faziletkarane bir hayat hüküm sürmekteydi. Medine halkı, zaten eskiden beri ilim ve irfanı severdi. Sıkça verilen dini, ilmi ve tarihi konferansları dinlemekten büyük bir zevk ve lezzet duyarlardı. Özelikle şiir ve musiki, Medine’de çok ilerlemişti. Kadın, erkek ve hatta çocuklar bile şiirler söyliyerek birbirleriyle münakaşalara girişirlerdi.

 

Medine kadınları arasında çok yüksek musikişinaslar yetişmişti. Hatta bunlardan biri, bir gün yanık sesiyle bir şarkı söylerken, vakarıyle ün yapmış olan halife Ömer bile iradesine hakim olamamış; yolda durarak bu kadının şarkısını sonuna kadar dinlemekten kendini alamamıştı.

 

Mekke, bütün ruhu ve hissiyatiyle, Emevilerindi. Medineliler sadece Ehl-i Beyt’e karşı büyük bir eğilim ve sevgi beslemektelerdi.

 

İşte bu hal ve efkarda bulunan iki şehir ahalisi, imam Hasan’ın hilafeti Muaviye’ye bırakmasını, ayrı ayrı telakki etmişler, Mekkeliler büyük bir sevinç gösterirlerken, Medineliler de, büyük bir acı ve üzüntü duymuşlardı.

 

İmam Hasan, Medine’ye geldiği zaman, soğuk karşılanmıştı. Karşısına ilk çıkan Medineli: Ya Hasan!... Sen müslümlerin yüzünü kara ettin.... diye bağırmıştı.

 

İmam Hasan, birdenbire bu hitap karşısında şaşırmış: fakat, sonra kendisini toparlamış: Beni niçin böyle paylıyorsun? Ümmeyeoğullarının birbiri arkasından başkanlığa geçeceğini, ceddim Resulullah keşfetmemiş miydi? Hatta bundan dolayı üzülürken, Cebrail nazil olup (İnna a’teyna...) suresini getirmemiş miydi? Kaza ve kaderin önüne kim geçebilir? diye, kendisini savunmak zorunda kalmışdı.

 

Ama, imam Hasan’ın verdiği bu cevap, kimseyi tatmin etmemişti. Durumdan etkili olanların şiddetli tenkit ve muahezelerine maruz kalmaktan bizar olan imam Hasan, artık evinin köşesine çekilmiş, münzevi bir hayat geçirmeye karar vermişti.

 

Muaviye’nin hayatı

Muaviye’ye gelince: O, Şam’da, muhteşem bir saltanatın esasını kurmuştu. Halifenin Şam’daki sarayı, Roma ve Bizans saraylarının birer benzeri haline gelmişti.

 

Fakat Muaviye bunu da yeterli görmüyordu. Onun düşünceleri yanlız bir nokta üzerinde duruyor, kendisi; henüz hayatta iken hilafet ve saltanatı oğlu Yezid’e bırakmak, ona hükümet idaresini öğretmek, bu suretle de, kurduğu saltanatı ebedileştirmek istiyordu.

 

Ama bunu nasıl yapabilecekti? Çünkü hilafeti ancak «kaydı hayat şartıyle» aldığına dair imam Hasan’a bir ahitname düzenlemişti.

 

İmam Hasan yaşadıkça bu ahdi bozamazdı. Böyle bir şeye kalkıştığı taktirde, usul ve geleneğe son derece saygılı olan, Arap kabileleri tarafından ahde vefasızlık ve ihanetle suçlanacak, belki de aleyhine bir kıyam zuhur edecekti.

 

E...şu halde?... Muaviye, aylarca o keskin zekasını işletmiş, sonunda da, dimağında yaşayan hayali gerçekleştirmek için, şu korkunç kararı vermişti: bu ahitname, ancak Hasan’ın ölümüyle hükümden düşebilir. Şu halde Hasan ölmeli... ortadan silinmelidir.

 

Bu tarihi cinayetin, akla hayat veren anlatımına girişmeden önce, Muaviye ile Yezit’in kişiliklerini biraz yakından incelemek gerekir.

 

İslam tarihinde önemli bir dönüm noktası yaratmış olan Muaviye, hiç şüphe yok ki, tarihin önemli saydığı kişilerden biriydi.

 

Muaviye, henüz pek genç yaşında iken, Mekke’nin basit ve çahil cevresinde zekası, okuyup yazmayı öğrenmiş olması, parlak hitabeti, tavırlarındaki zarafeti ve özelikle temas ettiği insanların ruhuna kadar nüfuz ederek, onları kolayca  teshir etmek kabiliyeti ile ün kazanmıştı.

 

Emevilerin ve özelikle babası Ebu Süfyan’ın muhalefeti ve mücadelelerine rağmen, Hz.Muhammed, Muaviye’yi yanına almış, bir süre sonra katiplik görevi yaptırmıştı.

 

Muaviye’nin görevi, Beytülmalden fakir halka verilen sadakaları kaydetmek, vahiy nazil oldukça, gelen ayetleri tespit etmekten ibaretti.

 

Ama Muaviye’nin bu görevi uzun süre devam etmemişti. Muaviye, Emevi entrikalarında gizlice faal bir rol oynadığı için; Hz.Muhammed onu çevresinden uzaklaştırmıştı.

 

Muaviye, Resul-ü Ekrem’in bu hareketinden büyük bir hiddet duymuş, ama kinini pek ustalıkla gizlemeyi başarmıştı ve Peygamberlikmakamına saygılı görünüyor gibi davranarak, aile entrikalarına daha büyük bir faaliyetle devam etmişti.

 

Önce de söylediğimiz gibi, gerek Peygamberlerin sağlığında, gerek birinci ve ikinci halife Ebu Bekir, Ömer’in zamanlarında, Emevilerin çevirdiği entrikalar büyük meyvelerini vermemişti.

 

Medine çevresinde hiç bir şeyi başaramıyacağını anlıyan  Muaviye, gerek şahsi ve gerek ailevi ihtiraslarını tatmin etmek için başka bir saha aramak zorunda kalmıştı.

 

Bunun için Suriye’nin fethine memur olan orduya katılarak Şam’a gitmişti. Bu ordunun başında Yezit Ebu Sufyan bulunmaktaydı.

 

Ordu, suriye’yi zaptetmişti, Yezid de valiliğe atanmıştı. O zaman Muaviye de Şam’a yerleşmiş, kardeşine muavinlik yapmak suretiyle işe girişmişti.

 

Muaviye, zengin ve girgindi. Bir tarafta bol bol ihsanlar vererek, öte yandan da hükümetle işleri onlara kolaylıklar göstererek halkı kendisine ısındırmıştı ve az zaman içinde Şam ve dolaylarında kendisine kuvvetli bir çevre yapıvermişti.

 

Aradan çok zaman geçmeden kardeşi Yezit, esrarlı bir surette ölmüş, Şam’da da birtakım karışıklıklar baş göstermişti.

 

Muaviye, hemen işe girişerek; bu karışıklıkları bastırmış ve buna mükafat olarak da halife Ömer tarafından Şam valiliğine atanmıştı. Böylelikle Muaviye, ilk tasarladığı planda başarlı olmuş demekti.  

 

Ömer, bir hançer darbesiyle öldükten sonra, Emevilerin çevirdikleri enrikalar sayesinde, Osman, hilafet mevkiine getirilmişti. İşte o zaman, Muaviye’nin Suriye’deki mevkii büsbütün kuvvetlenmiş; artık valilik makamına, adeta yarı özgür bir hükümdar gibi geçmişti.

 

Osman’ın öldürülmesiyle, Muaviye’nin aradığı fırsat eline geçmiş demekti. Hemen işe girişmiş, imam Ali’yi yenmek için, taraftarları aracılığıyle her yerde fesat tertibine başlamıştı. Bir aralık Ayşe’nin isyanı da onun ekmeğine yağ sürmüş gibiydi.

 

İmam Ali, hiç şüphesiz Muaviye’den daha büyük bir irfan ve kemale malikti. Bütün hayatında, hile ve desise denilen şeyleri aklından bile geçirmemişti. Haktan başka hiç bir aracıya baş vurmamış, açıkça düşünülmeyen ve açıkça ortaya dökülmeyen her şeyi gayri meşru ve ahlaksızlık telakki etmiştir.

 

Muaviye ise tamamıyla bunun tersine idi... O, başarmak için her şeyi meşru görürdü. Entrikalar, tuzaklar, zehirle adam öldürmeler onun düzenlediği planın esasını teşkil etmekteydi.

 

İşte, mertlikten, hayırhahlıktan, namus ve faziletten başka silahı olmayan imam Ali’yi yenen Muaviye, böyle bir adamdı...

 

Özelikle, Muaviye’de yüksek bir irade yeteneği de vardı. Daha saltanatını ilan etmezden önce, Şam’da muntazam bir hükümet temeli kurmaya başlamıştı.

 

Haris (Haris: Muhafız demektir. Okuyucularımızdan bazıları Muaviye’ye ait bu tavsilatı gereksiz sayarlar. Ama (Kerbela vakası) nı iyice anlamak için, Muaviye’nin kim ve nasıl bir adam olduğunu bilmek gerekir) adı verilen askerlerden kurulu, muntazam bir ordu teşkil etmişti.

 

İmam Hasan’ın yenilgisinden sonra, hükümet işini daha çok intizama sokmuş; yazışmanın sağlanması için, müntezam postalar düzenlenmişti.

 

Aylıklı memurlar ve bir hükümet divanı düzdüğü gibi, resmi muamelelerde mühür kullanılmasını da ihdas eylemişdi. Hükümet işlerini böylece düzenledikten sonra, kendine büyük bir saray yaptırmıştı.

 

Cuma namazlarına gidip gelirken, saray ile büyük cami arasına haris denilen askerlerin dizilmesini; davullar, ziller, borular çalınarak alay düzenlenmesini emretmişti.

 

O tarihe kadar herkes, dilediği zaman serbestçe halifelerin huzuruna çıkar, söyliyeceği sözleri pervasızca söyliyebilirdi... halbuki Muaviye, artık sarayının etrafını da muhafızlarla çevirmişti.

 

Muaviye, sarayında, Araplarda ilk defa olmak üzere, bir harem dairesi meydana getirmiş; yüzlerce cariyeden mürekkep olan harem halkını, tavaşi denilen haremağalarının idaresine vermişti.

 

Geceleri ayın parlak ışıkları altında, sarayın cennet gibi bahçesinde, billur gibi parıldayan havuzlarınfıskıyeleri kenarından, Arap dilberlerinin yanık sesli nağmeleri yükselir, çoşkun saz sesleri, kalpleri titretirdi.

 

Ama bu debdebe ve saltanat arasında Muaviye, kendisini kaybetmiyor, sabahtan akşama kadar, hükümet işleriyle uğraşıyordu. Artık Muaviye, tam anlamıyla kudretli ve haşmetli bir hükümdar olmuştu.

 

Eski halifelerden sade ve basit giyinişlerine karşılık, som ipek Hint ve İran kumaşlarıyle, halis Mısır keteninden yapılmış iri inci ve mercan düğmelerle süslü giysiler giyiniyor, parmaklarına zümrüt ve yakut yüzükler geçiriyordu.

 

Muaviye’nin en önemli başarı sırrı, hislerini ustalıkla gizliyebilmesiydi. Onun içindir ki, Muaviye, imam Hasan’ı öldürmeye karar verdiği zaman, hiç bir şiddet vasıtasına baş vurmayı aklından geçirmemiş; bu ölümün en tabii bir suretle olması için, her türlü tedbirlere baş vurmuştu.

 

Muaviye’nin en korkunç silahı, doktoru İbnil’esal idi. Muaviye, bu doktorunun düzenlediği bir şerbetle, düşmanlarından birçoklarını sessiz sedasız ortadan kaldırıvermişti.

 

Suriye’yi fetheden Halit bin Velit’in oğlu Abdurrahman ile Hacer ibni adi, Hukayk’ın oğlu Ömer de; Muaviye’nin sarayında, altın kupalar içinde kendilerine ikram edilen bal şerbetlerini içer içmez, yıldırımla vurulmuş gibi düşüp ölmüşlerdi.

 

Bunların ölümlerinin şekli halktan gizlenmişti. Aynı zamanda Muaviye, bu ölülere parlak cenaze alayları düzenlemiş, herkesten fazla ilgi ve üzüntü göstermiş ve göz yaşı dökmüştü.

 

Son derece halim, cana yakın ve merhametli görünen Muaviye, gerçekte en zalim Roma ve Bizans imparatorlarını gölgede bırakmıştı.

 

Ancak tarih gösteriyor ki; bu adam , orta devirde hükümdar olabilmek için gereken başlıca niteliklere fazlasıyle malikti. Özelikle politikada, tamamıyle hissiz ve merhametsizdi.

 

Yezid’in kişiliği  

Muaviye’nin oğlu Yezid’e gelince: O, büsbütün ayrı bir yaradılışta idi. Hatta şeklen bile babasına benzememişti.

 

Muaviye, beyaz tenli, kumral, yakışıklı ve gayet şişman olduğu halde Yezid çok esmer, çiçek bozuğu, zayıf, çevik ve sert hareketli bir insandı. Siyah gözlerinden, kupkuru yüzünden alay taşardı.

 

Yezid, son derece mağrur, pervasız ve o kadar da eğlenceye düşkündü. Yezid’in, küçük yaştan beri, hem hain, hem de zalim bir ruhu vardı. Çocukluk devresini bile daima av peşinde geçirmiş, gazallara ve ceylanlara tuzaklar kurarak onların suçsuz kanlarını dökmeyi kendisine vahşi bir zevk edinmişti.

 

Böyle olması da tabii idi. Çünkü Yezid, hayatının ilk devresini annesiyle beraber çölde geçirmişti.  Buna da garip bir olay sebebiyet vermişti.

 

Yezid’in annesi Mison, çölde doğmuş, çölde büyümüştü. O, çölde yaşayan Beni kelb kabilesindendi.

 

Bu kabile halkı, serazat yaşamakla ve şairlikle ün almıştı. Mison da şair ruhlu, hassas bir kadındı.

 

Çölün saf ve başıboş hayatına alıştığı için, şehrin gürültülü, dağdağah hayatı onu sıkmaktaydı. Bu sebeple Mison, şehirden ve saray hayatından nefret ediyordu.  

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...