Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

31- İmam Hüseyin’in eshabına teklifi, Aşura



İmam Hüseyin’in eshabına teklifi

Durmaz’ın sözleri, imam Hüseyin’in kalbine garip bir ilham vermişti. Derhal Ehl-i Beyt ile öteki eshabını toplayarak, onlara etkili birçok sözler söyledikten sonra: Şu dakikaya kadar beni terketmediğinizden dolayı hepinizden ayrı ayrı razı ve hoşnudum. Benim için, hiç kimsenin burnunun kananmasını istemiyorum. Ama, yarın, bütün bu Kerbela meydanının kana boyanacağını biliyorum ve sizden ayrı ayrı rica ediyorum; artık beni terk ediniz; benim için aziz canlarınızı feda etmeyiniz... Cenabı Hakk’ın, ceddim Muhammed üzerine yemin ediyorum ki, benim gözümde, burada kalanlarla gidenler eşit olacak. Kalbimde onlara karşı en küçük bir kırgınlık hissi bulunmayacaktır... demişti.

 

O anda, imam Hüseyin’in etrafında hazin bir çığlık yükselmişti. Bütün erkekler, imam Hüseyin’in etrafını sarmışlar; mümkün değil.... hiç birimiz, senden ayrılmayız.... Ölüme bile seninle beraber gideceğiz.. diye feryat etmişlerdi.

 

Kufe’de kahramanca çarpıştıktan sonra, feci bir şekilde ölüme atılan Müslim bin Akiyl’in oğlu Abdullah ile Müslim’in kardeşleri Cafer ve Abdurrahman: Ya Hüseyin!... Senin kanından olanlar, seni bu durumda bırakıp gidebilirler mi? senin ve suçsuz şehit Müslim’in intikamını almak için, yarın düşmanlara karşı son kudretimizle mücadele edeceğiz... diye yemin etmişlerdi.

 

İmam Hüseyin, hiç kimseyi kararından döndürmek imkanı olmadığını hissetmişti. O zaman ellerini göğe kaldırmış: Ey rahim ve şefik olan Allah!.... Ölenlere azap çektirme, kalanlara selamet ihsan eyle!... diye dua etmişti ve etrafındakilere de: Yarın düşmanla mücadeleye girişebilmek için, kuvvetli bulunmamız gerek... Gidiniz, dinleniniz... demişti.

 

Herkes bir köşeye çekilmişti... Karargah sessizleşmişti. İmam Hüseyin, tek başına kalmıştı. Kılıcını beline bağlamış, asasını eline almış, derin karanlıklar içinde, karargahın etrafını dolaşmaya başlamıştı.

 

Gözleri vakit vakit, düşman saflarının bulunduğu tarafa kayıyordu. Orada, öbek öbek yanan ateşlerden, şahlanmış yılanlar gibi, kıvrılan kızıl alevler yükseliyordu ve sonra kendi karargahına eşya denkleri arasında anlaşılmayan mırıltılar geliyor; mini mini Ali Asgar’ın hazin sesi, gecenin sessizliği arasında sürükleniyordu. Bu suçsuz ve berrak sesin: Su... Anne! Su.... diye feryadı, annesi Rübah ile Zeynel Abbidin’in annesi Şehri Banu’nun hıçkırıklarına karışıyordu.

 

 

Aşura

Artık tanyeri ağarıyordu.

Ehl-i Beyt’in müezzini olan Ca’fi, bir eşya denginin üzerine çımış, yanık bir sesle Allah’a hitaben bir hutbe okuyordu.

 

İmam Hüseyin’in bütün eshabı uyanmış; herkes derin bir saygı ve huşu içinde, bu hutbeyi dinliyordu.

 

Eshaptan biri; insan fedakarlığının son feragatini gösteren hazin bir gülümseyişle: Kim bilir... belki de, işittiğim son yalvarış ve ibatedetimdir.... diye söyleniyordu.

 

Tunç renkli yüzünü bembeyaz bir sakal çevirmiş olan Habib İbni Mezahir: Şu anda, çocukluğumu hatırladım. Sanki, altmış beş, yetmiş yıl önce; Mekke’de imişim de, Bilal Habeşi’nin ezanını dinliyormuşum sandım.... diye, İslamiyetin en mutlu devresini hayal ediyordu.

 

Muezzin Ca’fi’nin Tanrısal sesi perde perde yükseliyor, düşman saflarının üstüne doğru sürükleniyordu. Dinleyenlerin ruhunu vecde getiren bu ses: Eşhedü enne Muhammeden Resulullah... diye dalgalanırken, bütün karargahta bir heyecan meydana gelmişti.

 

Birbirine karışan sesler; aynı yüce nakarat ile bir çağlayan gibi gürlemiş, çölün bu sessiz yüce sabahı içinde, düşman safları üzerinde hazin ve tüyler ürpetici yankılar meydana getirmişti.

 

O zaman Yezid ordusunun serdarı Ömer, titreye titreye uyanmış; çadırın kapısında nöbet bekleyen nöbetçiye: Ya veled!... ne oluyor? Yoksa Hüseyin ile etbası kaçıyorlar mı?... diye seslenmişti.

 

Kölenin biri: La... ya Seydi... Hüseyin kaçmıyor. Tam tersine büyük bir cüretle Ezanı Muhammedi okutuyor. Etbai da, bir ağızdan salavat grtiriyor... demişti.

 

Bu yanık ezan sesi, Hüseyin’in karargahını çeviren düşman safları arasında da büyük bir etki meydana getirmişti. Müezzin Ca’fi’nin, bu sakin çöl havası içinde acı bir hüzünle dalgalanan: Eşhedü enne Muhammeden Resulullah... sesleri, en taş kalpli insanların bile tüylerini ürpertmiş ve düşman safları arasında: Amenna ve saddakna... (öyledir, doğrudur, diyecek yok) ya Resulullah... sadaları yükselmişti.

 

Ne kadar gariptir ki, Ezanı Muhammedi karşısında tüyleri ürpererek, şu anda bile Hz.Muhammed’i karşısında tüyleri ürperek, şu anda bile Hz.Muhammed’in peygamberliğini kabul ve tasdik edenler, O’nun en kıymetli torununun karargahını çevirmişler, O’nun suçsuz Ehl-i Beyti’ni, susuzluğa mahküm eylemişlerdi. Biraz sonra da, dünyanın en korkunç bir hailesini (çok acıklı olayını) yaratmak için tertibata girişmişlerdi.

 

İmam Hüseyin’in karargahı, feryad-u figan içindeydi. Kadınlar ve çocuklar, hep birden çadırda toplanmışlardı. Yerlere kapanarak, aldıkları avuç avuç toprakları, başlarına serpmekte ve; Ya Muhammed... ya Resulullah!... senin kanından ve senin canından hasıl olan şu suçsuz yavrulara sen merhamet et!.... diye, hıçkıra hıçkıra göz yaşları dökmektelerdi.

 

Korkudan ve susuzluktan kuruyan, çatlayan ve aralarından kan sızan dudaklardan yükselen bu feryatlar: bütün erkekleri de üzgün ve perişan etmişti.

 

İmam Hüseyin, çadırın kapısına kadar gelmiş ama, içeri girmek istememişti. Yanlız, elindeki asa ile çadıra vurarak: Ey azizler!... Size, ağlamayın, feryat etmeyin diyemem. Çünkü bugün, ağlanacak bir gündür. Ancak, ibadetimizi yapıncaya kadar sabır ve tahammül gösterin hayatımızda yapacağımız şu son ibadetimizi ifsat (kargaşalık, düzeni bozmak) etmeyin... demişti.

 

Bütün erkekler, çadırların önünde saf saf dizilmişlerdi.

 

İmam Hüseyin, sırtına, büyük babası Hz.Muhammed’in hırkasını giymiş, imamet mevkiine geçmişti.

 

Peygamberin metin torunu ve imam Ali’nin oğlu, düşman saflarından bile işitilecek kadar gür bir sesle: Allah-u Ekber!... diyerek tekbir getirerek; gerçekten hayatının son ibadetine başlamış, bu büyük itidal (ılımlı, ölçülülük) ve soğukkanlılığı ile benzersiz bir irade kudreti göstermişti.

 

İmam Hüseyin, toplu ibadetten sonra, cemaata yönelik, etkili bir hutbe irat (söyleme) etmişti ve bu hutbenin sonunda da: Size, tekrar rica ediyorum: Bugün, benim son günümdür. Bana karşı gösterdiğiniz sadakat ve sevgi, haddini aşmıştır. Artık, daha fazla fedakarlık göstermenize gerek kalmamıştır. Aziz hayatlarınıza, hayatları size bağlı olan suçsuz kadın ve çocuklarınıza acıyınız. Boş yere, kendinize ve onlara kıymayınız... Sizin için henüz iş işten geçmemiştir. Hiç şüphe etmiyorum ki, beni terk edip Sa’d’ın oğlu Ömer’e gidersiniz; İbni Ziyad sizi affedecektir. Benim omuzlarımdaki sorumluluk yükü de hafifleyecektir.... demişti.

 

Ama, imam Hüseyin’in bu sözleri, şiddetli bir itiraz tufanı içinde boğuluvermişti.

 

İşte o anda Serdar Ömer’in karargahından da sert ve korkunç davul seslerine karışan: Savaş... savaş... savaşa hazır ol!... sesleri yükselmişti.

 

İmam Hüseyin, babası imam Ali’den intikal etmiş olan savaş sancağını açtırmış, karargahın ortasına diktirmişti ve sonra artık bütün metanet ve tahammülünü toplayarak, kadınların çadırlarına girmiş, hepsi ile ayrı ayrı veda etmek istemişti.

 

İşte o zaman yürekler paralayan bir çığlık yükselmişti.

 

İmam Hüseyin’i derin bir sevgi ile seven kız kardeşi Zeynep: ya Hüseyin!.. Senin firakının (ayrılış, ayrılık) acısına dayanamıyacağım... demiş: öteki kardeşi Ümmü Gülsüm de imam Hüseyin’in ellerine sarılmış: Ya Rab!... Sevgili Resulü Ekremi’nin hürmetine, kardeşimiz Hüseyin’i bize; şu suçsuz yavrularına bağışla... diye hıçkıra hıçkıra ağlamaktan boğulacak hale gelmişti.

 

İmam Hüseyin, acılı gözlerini, deri bir şilte üzerinde yatan Zeynel Abbidin’e çevirmişti. Bu hasta çocuğun solgun yüzü, yaşlı gözleri, imam Hüseyin’i büsbütün üzmüştü.

 

Ona daha fazla bakmaya dayanamayarak Ali Asgar’ın beşiğine doğru ilerlemişti. Henüz bir yaşına bile girmemiş olan bu zavalı çocuk, iki eliyle bir şeyi kavramış, onu sessizce emmekte idi.

 

İmam Hüseyin, beşiğin baş ucunda duran ve üzüntüden donup kalmış olan Ali Asgar’ın annesine : Ya Rübab!... Bu yavrucuğun elindeki nedir? demişti. Rübab, kendini güçlükle toplayarak üzüntülü bir sesle:

 

Ya Hüseyin!... çocuk susuzluğa dayanamıyor. Ağlaya ağlaya helak oluyor... onun eline bir taş verdim. Bu taşı emiyor; onunla hareretini gidermeye çalışıyor...  diye cevap vermişti.

 

İmam Hüseyin, artık burada bir dakika daha kalamıyacağını anlamıştı. Kız kardeşi Zeynep’i yanına çağırmış; elini onun omuzuna dayamış: Ya Zeynep!... Ehl-i Beyt’i sana emanet ediyorum. Bu felaketten kurtulursan, onların başına geç. Ölünceye kadar onları koru. Sana bir vasiyet de Şehri Banu’dur. O, bizim memleketimizin yabancısıdır. Sakın onu düşmanlara esir ettirme. Ben öldükten sonra, onu bir ata bindir. Yanına bir adam ver, bu çevreden kaçır.... demiş ve oradan uzaklaşmıştı.

 

Biraz ileride Gulam Fars beklemekteydi. İmam Hüseyin, bu sevgili kölesine: Atımı hazırla... diye söylemişti.

 

Gulam Fars, imam Hüseyin’in Zülcenah (kanaatlı demektir) adındaki atını ileri çekmişti.

 

İmam Hüseyin, dedesi Muhammed’in sarığını başına sarmış, kılıcını da boynuna takmış, atının üzerine atlamış, toplanın dava arkadaşlarına dönerek: Ey beni sevenler... Ey bugün benimle can vermek isteyenler... düşmanlarımız savaşa hazırlandılar. Bizi bekliyorlar. Biz de hazırlanalım; ama itidal ve sükünetimizi son dakikaya kadar muhafaza edelim ve savaşa, biz sebep olmayalım. Ya Züheyir!... (Züheyir ibni Kayn), sen, arkadaşlarınla beraber, sağ cenahta bulunacaksın... Ya Habib!... (Habib ibni Mezahir), sen de, sol cenahı tutacaksın... Ben, yalnızca Ömer’in karşısına gideceğim. Ona ve askerine son sözümü söyleyeceğim. Canabı Hak, hepimize hayırlı akıbet ihsan etsin.... demiş, atını mahmuzlayarak, tek başına düşman safları karşısına ilerlemişti.

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...