Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

ANASAYFA


Alevilerce orucu tutulmayan Ramazan’ın bayramını kutlamaları, gerçeği yansıtmıyor.
Muaviye ve Yezid’e lanet okuyan, diğer tarfata Muaviye’nin uygulaması-icadı olan Şeker-Ramazan bayramını kutlayanlara çağrımızdır. 

Eğer Muaviye ve Yezide lanet getiriyorsanız o zaman, Şeker-Ramazan bayramını kutlamanız doğru değildir. Şayet Şeker-Ramazan bayramı kutluyorsanız o zaman Muaviye’ye, Yezid’e lanet okumanız doğru değildir. Diğer bir deyimle hem karşı ve hem de yandaş olmak, ikiyüzlülüktür.   

Alevilerin orucunu tutmadığı Ramazanın bayramını kutlamaları, tamamen bir çelişkidir. Çünkü şeker ve daha sonraları Ramazan bayramı diye adlandırılan bu bayramın; Ne islam dini ile, ne Muhammed Ali ile, ne Ehli Beyt ile ve nede Alevilerle hiç bir alakası yoktur. Bu bayram, Muaviye’nin uygulaması ve icadıdır. 

Bu uygulama; Şahı Merdan Ali’nin kiralık katil Abdurrahman Mülcemoğlu ve yardımcıları tarafından, Ramazan ayının 19’cu günü saldırıya uğramış ve Ramazan ayının 21’ci günü ise, Hakk’a yürümüştür. Şahı Merdan Ali’nin Hakk’a kavuştu, haberini alan Muaviye; „Çok şükür, çok şükür Ali’den kurtuldum, Ali’den kurtuldum“ naralar, çığlıklar atarak bir nevi sevince boğulmuştur. Işte Şahı Merdan Ali’nin ölümünden duyduğu olağan üstü bu sevincini halka, üç gün ve üç gece şenlik eşliğinde kutlama emrini verdirmiştir. 

Bu kutlamalar sokaklarda şeker dağıtılarak, davul-def çaldırarak, rakslar yaptırılarak görkemli bir eğlence yaptırılmıştır. Muaviye’nin, manevi huzur bulduğu ve aynı zaman da kendisinin Emevi kabilesinin tek güçlü hükümdarı olduğunu insanlara döne döne hatırlatılması için, bu eğlenceler tekrarlandırılmıştır. Böylece bu eğlenceler, ulusal bayram havasında kutlanarak ve daha kötüsü Muaviye’nin bu uygulaması islam dini adı altında, günümüz kadar getirilmesi sağlanmıştır. 

Ne Hz.Muhammed ve nede Ehli Beyt bu bayramı kutlamışlardır. Dolayısiyle Aleviler de bu bayramı kutlamazlar ve kutlamaları da doğru değildir. Iyi niyetten, hoşgörüden, adet yerini bulsun, hatır için, göstermelik olsun diye veya başka nedenlerden dolayı; Ehli Beyt düşmanı Emevi Arap Muaviye’sinin bayramını kutlamak, yol düşkünlüğüdür, suçtur ve kendi kendini asimile etmektir 

Ne yazık ki, salavat getirilip medet ve mürvet diledikleri Hz.Muhammed’in nesline kast eden Muaviye, Yezid ve diğer Emevi ileri gelenlerine „Hazret“ ünvanını verdirerek onları, yüceltikleri gibi ve yaptıkları ihanetleri ise, bayram adı altında kendilerini kutlamaktadırlar. 

Alevilerin Muhammed Ali’ye verdikleri ikrar, tevella ve teberra ikrarıdır. Pir Sultan Abdal deyimiyle; „Dönen dönsün ben dönmezem ikrarımdan, ikrarımdan dönüp yolumdan mahrum mu kalayım“ ilkesidir. Alevilerce bağlı kalması gereken de, bu ilkedir. 

Dolayısiyle Muaviye’nin uygulaması olan Şeker-Ramazan bayramı; Aleviler için, Şahı Merdan Ali’nin katledildiği bir metem günüdür. Emevi Arap Muaviye ve yanlıları açısından ise şenliktir, bayramdır.
=Seyyid Hakkı=

 

Bismişah, Allah Allah! 
Niyet ettik vaktin hayrına,
Ikrarımız Hakk Muhammed Ali yoluna.
Sevgimiz Muhammed Ali sevgisi ola.
Pirimiz Seyyid Saadet Evlad-ı Resul ola.
İkrarımız İbrahim peygamberin ikrarı ola.
Birlik ve beraberliğimiz, Kırkların nişanı ola. 

Kulluğumuz Allah’a, ümmmetimiz Hz.Muhammed’e,
Talipliğimiz Şah-ı Merdan Ali’ye ola.
Er Hakk Muhammed Ali aşkına,
Birlik beraberliğimiz daim ola.
Aramızdaki tüm kötülükler def ola.
Şeytanın şeri, kötünün izi bizden uzak ola. 

Hakk Muhammed Ali,
Dilde dileklerinizi, gönülde muratlarımızı vere.
Görünür görünmez kazalardan, belalardan, iftiralardan,
Münkir münafıkın şerinden bekleye saklaya göre gözete,
Neyleyim nideyim dedirtmeye.
Bütün evliya, enbiyaların şefaatı üzerimizde hazır ve nazır ola.
Lanet münkire, lanet Yezide, rahmet mümine,
Allah eyvallah. 

Hakk Muhammed Ali aşkına ibadet, dua eden ve çerağ uyandıran cümle canların dilde dilekleri, gönülde muradları kabul ola.
Dil bizden kabulü Canab-ı Hakk’tan ola. Allah Allah.
=Seyyid Hakkı=


Allah’a yönelen kulla uğraşmayı, kulla uğraşan Allah’ı unutur.
Ibadet; Şeksiz ve gümansız tek bir Allah’a mahsustur ve teslimiyet O’nadır. Diyoruz ki kulluğumuz sadece Allah’a dır. Kulluk, teslimiyettir. Teslimiyet ise O’nun biz kullarından istediklerine harfiyen uymak ve yerine getirmektir.  

Allah’ın, biz kullarından istedikleri.
* Hiç bir canlıya zarar vermemek (eziyet, incitmemek),
* Senin olmayan şeye el uzatmamak,
* Bir dilden iki söz söylememek.,
* Kimseye eziyet ve hile etmemek.,
* Kimseyi aşağılamamak (küçük ve hakir görmemek).,
* Yaptığın tövbeyi bozmamak (ikrarından dönmemek, yeminine bağlı kalmak).,
* Kimseye kötü nazarla (gözle) bakmamak.,
* Gördüğün ört, görmediğini söylememek.,
* Eşinden gayrısını bacı (kardeş) bilmek.,
* Haram (lokma) yememek.,
* Yetim hakkı yememek.,
* Anaya Babaya itaat etmek.,
* Komşunu sevmek.,
* Dedikodu yapmamak.,
* Yalan Söylememek.,
* Iftira etmemek.,
* Kin ve kibirli olmamak.,
* Ölçüde ve tartıda doğru olmak.,
* Yalan yere yemin ve şahitlik etmemek.,
* Büyüklere sayğılı, küçüklere şefkatli olmak.,
* Haksızlığa boyun eğmemek, başkasının hakkına sayğılı olmak.,
* Kimseye kötülük, fenalık etmemek.,
* Elinin ermediği yere el uzatmamak, sözünün geçmediği yere söz söylememek.,
* Incinsen de incitmemek.,
* Bildiğinin daha üstününü öğrenmek ve herkese öğretmek.,
* Bin kere mazlum olsan da bir kere zalim olmamak.,
* Aleyinde olsa bile doğruyu söylemek.,
* Sevgi ve acıma insanlığın, şehvet ve hırs hayvanlığın vasfıdır, unutmamak.,
* Inanç sahibi ol, ibadeti cennet için değil Hakk’a kavuşmak için yapmak., vs. vs.. 

Kainatta olan bitenleri bilen, gören, duyan, herşeye gücü yeten, hakim ve sahip olan bir yaratıcının yukarda saydıklarımıza ihtiyacı varmıdır? elbetteki yoktur. O zaman iyilik ve kötülükler insanların kendisi içindir.   

Mademki ibadeti, şükür etmeyi Allah için ve iyilikleri de kendimiz için yapıyorsak o zaman birileriyle uğraşmak ne diye? Birilerinin inancına, ibadetine, muhabbetine karışmak, müdahale etmek ne diye?  

Kişi kendi iradesiyle değilde başkasının iradesiyle, dayatmasiyle yaptığı ibadet ne derece kabul olur ki? Dayatma ve sindirme sonucu yapılan ibadetler, tutulan oruçlar, kapanmalar dinle bağdaşmadığı gibi, Allah’ın hüsnü rızası ile de bir alakası yoktur. Çünkü ibadet rıza işidir, gönül işdir. Kişinin rızası dışında yapılan her türlü dini icratlar yanlıştır. Fakat davranışlarımızla, hal ve hareketlerimizle örnek olabiliriz ama dayatma doğru değildir.  

Kendi nefsimizle mücadele etme yerine başkalariyle uğraşırsak işte o zaman Allah’ı unuturuz. Haşa Allah’ın işine karışmış oluruz.  Allah’ı bize unutturan ise kendi dünyevi nefsimiz ve hırsımızdır. Hatta gaflete düşürüp hatalar, yanlışlıklar  yaptıranda odur. Şeytani nefsin tuzağına düşmemek için; “Bu işi nasıl yaparsam Allah benden razı olur?” diye düşünürsek o zaman her hareketimizde Allah’ı hatırlamış oluruz. Işte zikir de budur, ibadette budur ve iyilik de budur. Amaç; Allah’a iyi bir kul, çevremize de iyi ve faydalı bir insan olmakdır. 

Dolayısiyle bir insan, işini yaparken; “Allah’ı nasıl kendimden memnun edeblirim?” diye düşünürse, böylece her işinde Allah’ı hatırlamış olur ki, işte bu da zikirdir. Zaten zikir, hatırlamak demektir.  

Canab-ı Hakk’ın yarattığı bu dünyada, herşey fanidir yani gelip geçicidir. Bu dünyada imtihandayız dolayısiyle her işmiz, hareketimiz birer imtihandır. Bu da şu demektir, her koyun kendi bacağından asılır. Kimse kimsenin ibadet şekline, karışıp müdahale etmemeli ve o hakka da sahip değildir. Sadece ve sadece her insan kendi nefsi ile, inancı ile sorumlu ve kendini sorumlu his etmelidir. Çünkü “dinde zorlama yoktur” (Bakara suresi 256). 

Dinde ibadet, gizlidir. Allah ile kul arasındadır. Dolayısiyle, her bir insanın yaptığı herhangi iyi bir hareketle övümmesini ibadetine karıştırması, ibadetin gereği kendisine bir menfaat sağlamaya çalışması yanlış ve günahtır.
=Seyyid Hakkı=


Incinsen de, incitme!
Yunus Emre kalp-gönül konusunda; „Ararsan Mevla’yı gönlünde ara“ der. Kalp üzerinde durulan konular arasında kalp kırma, gönül incitmenin ayrı bir yeri vardır. Çünkü kalp, gönül ve can demektir. 

Incinsen de incitme, ilkesinde ifade edilen „incitme“ kalbe yöneliktir. Dolayısiyle kalbin aynı zamanda pek kırılgan ve ince oolduğu, hiç umulmadık şekilde çarçabuk kırılabileceğini ve telafisinin, onarmasının ise hemen hemen imkansız olmasıdır. 

Diğer bir manada ise, insanlar seni kırsada sen kırıcı olma; Bağışlayıcı, af edici ve gönül yapıcı ol anlamındadır. Insanlık bağışlamayı, af etmeyi, yapıcı olmayı öngörürken cehalet ise kırıcı, yıkıcı, tarumar etme zihniyetine sahiptir. 

Yoksa birilerinin, „pasiflik“ olarak algılamaları gibi; Haksızlıkları görmezden gelmek, doğruları yanlışa boğdurmak, haksızlıklara boyun eğmek, zalimin zulmüne katlanmak, vesayre elbetteki bu anlamda değildir.  

Çünkü Alavi toplumu; Imam Hüseyin başta olmak üzere On İki Imam gibi, haksızlığı onaylamayan, boyun eğmeyen ve zalimin zülmüne karşı mücadele veren bir toplumdur. 1400 sene zalimin zülmüne, olan bütün haksızlıklara karşı Imam Hüseyin’den Pir Sultan Abdal’a, Sivas’a kadar onharca bedel ödemek pasiflik yerine mücedele verildiğinin en güzel ispatıdır. Bu tarihi duruş, bize göstermiştir ki; „Incinsen de incitme!“ ilkesi „Pasif“ olmak anlamında değildir.  

„Incinsen de incitme!“ ilkesi, insanlar seni kırsada sen kırıcı olma; Bağışlayıcı, af edici ve gönül yapıcı ol anlamındadır. Insanlık bağışlamayı, af etmeyi ve yapıcı olmayı öngörürken cehalet ise kırıcı, yıkıcı, tarumar etme zihniyetine sahiptir. 

Insanın kalbi, ne kadar hasas ve kırılgan olduğu konusunda Yunus Emre:
Gönül Çalab(Allah)‘ın tahtı, Çalab gönüle baktı,
İki cihan betbahtı, kim gönül yıkar ise.  

Burdaki mana: Insandaki gönül Allah’ın, evveli ve ebedi tahtı ve bıraktığı mukkades bir yer olarak özel bir değer vermiştir. Gönül, bu özel yaratılışıyla Allah’ın tecelli edip baktığı yerdir. Bu itibarla, gönül yıkan bir kişi iki cihanın bedbahtı olarak niteleyip ve bu işin büyük bir günah olduğunu ifade eder.  

Konuyla ilgili Avrupada, yaşanmış bir olay. Adamın biri katil oluyor, insan öldürüyor. Ve bu kişi adam öldürdü diye şikayet ediliyor. Kanun önüne çıkarılır ve hakim bu kişiye idam kararı verir. Bu kişi idam sehpasına çıkarılır, idam ipi boynuna takılır ve sıra idam sehpasının ayakların altından atılmasına gelir.  

* Hakim diyorki sehpayı alın adam ölsün fakat orada bulunan insanlardan kimse sehpayı almıyor. Hakim dönüp oradaki insanlara soruyor, neden almıyorsunuz?
* Halk; Hakime, o katildir bizde mi katil olalım? O zaman bizler iki kişinin katili olmuş oluyoruz diye cevap verirler.
* Hakim; Peki, bu sehpayı kim alacak?
* Halk; Ancak onun çocukları alabilir diyorlar. 

Derken katilin çocukları çağrılıyor ve çokcuklar geliyor. Hakim çocuklara durumu izah ettikten sonra sehpayı sizin almanız gerekiyor der. 

* Çocuklar; Hakime sorar, neden biz alalım?
* Hakim; Sizin babanızı öldürmüş ya.
* Çocuklar: Iyi de o zaten katildir biz, ne diye katil olalım? Biz almıyoruz derler. 

Sonuç itibariyle adam idam edilmesine idam edilmiyor fakat her nereye gidiyorsa kimse selam vermiyor, fırıncıya gidiyor fırıncı ekmek vermiyor, para veriyor kimse parasını almıyor, selam veriyor kimse selamını almıyor dolayısiyle tamamen toplumdan soyutlanıyor. Ve çaresiz kalıyor, bir çıkar yol bulamıyor derken kendini bir nehirin içine atıyor ve kendi ölümünün kararını kendi eliyle vermiş oluyor. 

Alevi inanç yargı mekanizması, yaptırım yerine toplumdan soyutlama ve kişinin yaptıklarından caydırıma ilkesi uygulanır. Buda Alevi inancının yargı mekanizmasının, ne kadar adaletli olduğunu göstermektedir. Dolayısiyle Allah'ın adaleti yerli yerindedir, yeterki insanoğlu riayet etsin.
=Seyyid Hakkı=



Alevilere göre, Allah’a yapılacak en güzel ibadet.
Her şeyden önce insan olmaktır. Hakk’ı, insanı, doğayı bir bütün olarak görmek ve sevmektir. Insanı aydınlığa, doğruya, güzele ve başarıya götüreçek bilim ve sanata önem vermektir.  

Ilim ve irfanla olgunluğa varmak ve Kamil Insan olmaktır. Kendisine ve çevresine yararlı olmaktır. Kimseyi incitmemek, kimsenin hakkını yememektir. Başkasının düşüncesine, inancına, yaşam tarzına saygı  duymak ve hoşgörü ile bakmaktır. Kimseyi farklı kökeninden, inancından, düşüncesinden, renginden ve cinsiyetinden ötürü ayıplamamak, horlamamak ve insanları bir nazarda görmektir.  

Bütün bu ilkelere uyan ve yerine getiren her bir insanoğlu, eline beline diline sahip demektir. Eline beline diline, sahip olan bir kişi; Insana, insan haklarına, kainattaki cümle varlıklara, doğaya saygılı, insana iyi bir dost ve Allah’a da iyi bir kul demektir. Dolayısiyle Kul kuldan razı olunca, Allah’ta o kulundan razı olur.
=Seyyid Hakkı=



Dört Ulu Kapı, manaları.
Buyruk’a göre, dört Ulu Kapı vardır. Birinci Kapı, Şeriat; ikinci kapı, Tarikat; üçüncü kapı, Marifet ve dördüncü kapı ise insan oğlunun erişebileceği son kapı, Hakikat Kapısı’dır.  

Şeriat Kapısı’nda; Benimki benim, seninki senindir.
Kendini bulan, ne aradığının bilincine varan bir kişi, şeriatı yavaş yavaş aşarken kendisini tarikat makamına doğru ilerlemiş olarak bulur.  

Buyruk’a göre şeriat kapısı: Gemidir, bilmektir, kulluk etmektir, ilimdir, tendir, kapıdır, mumdur.  

Tarikat Kapısı’nda; Seninki senin, benimki de senindir.
Içe kapanma kapısıdırda. Kişi bu mertebede pirinin yardımıyla hayatın ve eşyanın zahiri yüzünü bırakarak batini yüzüne yönelmesidir. Bu yüzdendir ki, mürşid ve pir de yolun esaslarına uymalıdırlar.  

Buyruk’a göre tarikat kapısı; Denizdir, kendi özünü bilmektir, öğrenmektir, eşiktir, fitildir, ete kemiğe bürünmektir..  

Marifet Kapısı’nda; Ne benimki benimdir, nede seninki senindir.
Hakk’ı kendi özünde bulmaktır. Bu mertebeye gelmiş kişi neye yönelirse o alanda başarı elde eder. Eğer zahiri ilimlere verirse kendini öğrenme aşkıyla bir alim olabir, batını ilimlere verip, erdemlik yolunda ilerlerse bir mürşidi kamil olup insanları irşat edebilir.  

Buyruka göre marine kapısı: Dalgıçtır, sözün anlamını bilmektir, kendini eğitmektir, dindir, kandır, sövedir, yağdır…. 

Hakikat Kapısı’nda; Ne sen varsın, nede ben; Bir tek Allah vardır ve bütün mevcut varlıklar O’nundur. 

Hakk’la Hakk olmuş, o mertebenin manevi olgunluğuna ulaşmış bir ulu zat kimi zaman zahiri alemi ve kimi zaman batiniliği yaşar. Ulu erlerin muhabbetinde bulunanlara, esenlik ve mutluluk verir. Manevi anlamda yeni boyutlara ulaşmasını sağlar. Bu nedenle, Alevilikte yapılan gönül muhabbetleri, Allah’a yapılmış en güzel ibadettir. Çünkü Amaç bir gönüle girmek, orda taht kurmaktır.  

Buyruk’a göre hakikat kapısı, Incidir. Kendi özüne ermektir, gerçeği görmektir, fazilettir, candır, kilittir, ışıktır. 
=Seyyid Hakkı=


Cehaleti, ilimle geri çevirin.
İlim ve cehalet savaşı.  

Cehaletin önüne geçmek, okumak ve okutmakla mümkündür.
Dolayısiyle Dünyevi yaşantımıza bir anlam verebilmek, daha mükemmel bir yaşam sürdürmek için okumak gerekir. Okumak; Marifet, olgunluk ve erdemliktir. 

Şahı Merdan Ali, „Cehaleti ilimle geri çevirin“ derken; Olgunluğun, erdemliğin, ilim ve irfan sahibi olmanın yolu, okumaktan geçer ve dolayisiyle okumanın önemini vurgulamıştır.  

Yol sahipleri ve önderlerinden bazı örnekler:
1- Hz.Muhammed 
* Ben ilmin şehriyim Ali o şehrin kapısıdır.. ilim dileyen kapıya gelsin.

* İlim ile geçen bir gece, ibadetle geçen bin geceden hayırlıdır.
* Faydalanılmayan bilgi, harcanmayan ve kimseye hayrı olmayan define gibidir.
* İlim, Çin’de de olsa gidip alınız. 

2- Şahı Merdan Ali 
* İlim maldan hayırlıdır: İlim seni korur, malı sen korursun.

* Mal vermekle azalır, ilim öğretmekle artar.
* İlim hakimdir, mal ise mahküm.
* İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur.
* İlim ruhun hakimidir. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur.
* İlim ruhun gıdasıdır, mal ise cesedin gıdasıdır.
* Mal uzun zaman sürecinde tükenir, ilim uzun zaman sürecinde tükenmez ve eksilmez.
* İlim kalbi aydınlatır, mal ise kalbi katılaştırır.
* İlim peygamberlerin mirasıdır, mal ise eşkıyaların mirasıdır.
* Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum... 

3-Hacı Bektaş-ı Veli
* İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. 
* Düşünce karanlığına, ışık tutanlara selam olsun. 

Hz.Muhammed ve Şahı Merdan Ali, sürekli ilmi ön plana çıkarmışlardır ve büyük bir değer vermişlerdir. 

Şahı Merdan Ali ve Muaviye arasındaki Sıfın savaşında; Muaviye yenileceğini görünce çareyi hile yapmakta bulur ve Kur’an-ın sayfalarını mızrakların ucuna takarak askerleri etkileyip, Şahı Merdan Ali’ye darbe vurmak istemiştir. Fakat Şahı Merdan Ali, orda şunu dile getirmiştir; Onlara inanmayın, gerçek Kur’an benim (Kur’an’ı Natık (Konuşan Kur’an) demiştir. Burda çıkarılması gereken mesaj, ilim irfan insanda, insanda gizli mesajıdır. Ne yazık ki insanlar, bu mesajdan gereken dersi çıkaramamışlardır dolayısiyle darbeye uğramışlardır.  

Yine Hz.Muhammed ve Şahı Merdan Ali zamanında cemaatın toplandığı yerlerde yani ibadet evlerinde; Insanlara aydınlatma mesajları verilmiştir. Birlik ve beraberlik mesajları verilmiştir. Sevgi ve hoşgörü mesajları verilmiştir.
=Seyyid Hakkı=


Aleviler, neden Amin yerine Allah Allah der?
Eğer mesele Hakk ve hakikate dolayısiyle doğruya yönelmek, uymak ise, o zaman yanlışlardan arınmak gerekir. 

Amin kelimesinin, Kur’an-la olan bağlantısına baktığımızda; Kur’an-a ait bir kelime olmadığı gibi, Kur’an-ın hiç bir yerinde de geçmez. Amin kelimesi Müslüman alemine, Hz.Muhammed’in Hakk’a yürümesinden takriben 200-300 sene sonra ortaya çıkmaya başlayan hadislerle gündeme gelmiştir. Ve bilimsel kökeni, eski Mısır’ın en büyük tanrısı olan Amon(Amen, Amun, Ammon)’a dayanır ve „saklı olan“ demektir. 

Mısır Kıralı Amon’un, Israiloğulları ve diğer kölelerinin karnını doyurduğu için; Kendisine şükranlarını sunmak ve isminin anılmasını ister. Böylece her dafasında yemeğe oturup kalkarlarken Amen diyerek Kralları Amonu anmışlardır. 

Dolayısiyle Zamanla Amen(Amin) kelimesine; Öyle olsun, hoşnut olsun manaları yüklenmiştir. Örneklersek; Allah kabul etsin dediğinizde, cevaben; „Öyle olsun, hoşnut olsun, “ denilmiş oluyor ki, Allah bilir manasında değildir. Bir çok dillere değişmeden geçmiş olan Amen kelimesi, Arapça’ya da „Amin“ olarak geçmiştir. Farklı dillere geçiş sürecinde ise cümlenin başında veya sonunda kullanış ve içeriğine göre farklı anlamlar yüklenmiştir. 

Amin, kelimesinin tarihçesi.
„Saklı“ anlamına gelen Amon(Eski Mısır Kıralı) daha sonra, Ra(güneş tanrısı) ile birleşerek(MS. 1800 yy.) dini törenlerde “AMEN” adı ile anılmaya başlanılmasiyle beraber, kendisine yücelikler atfedilen Mısır’ın en güçlü(gerçek, görünmeyen yaratıcı) tanrısı olmuştur. 

Kölelerine yemekten önce-sonra ve hatta hayatın her alanında bir ritüel haline getirilerek; Amin-Amen şeklinde anılması sağlanmıştır. 

400 yıl boyunca Mısır Kırallığına köle olan Yahudiler, bu kölelik devrinden sonra da bu dini ritüelleri devam ettirmişlerdir. Amen kelimesi, Yahudilikten Hiristiyanlığa onlardan da Islam’a “Amin“ olarak geçmiştir. 

Allah Allah, demedeki mana ise; Duanın, yalvarışların, zikirlerin doğruca Allah’a yönelik olduğu için sonuçta kabul edecek olan da, olmayan da yine Allah’tır. Isra süresi 110’cu ayet’te; De ki, „Ister Allah diye yakarın, ister Rahman diye yakarın, hangisiyle yakarırsanız yakarın, engüzel isimler/Esma-ül Hüsna O’nundur“. 

Dolayısiyle Allah Allah denince, tamamını-genelini kapsar. Çünkü bütün manaların, sırların, Allah’ın güzel isimlerini ve olgularını içeren, bünyesinde toparlayan tek isim „Allah“ ismidir. O zaman zikir, dua, çağırma, yalvarış Allah’ın adıyla başlar ve Allah’ın adıyla da biter. 

Yapılan duanın hayırlı veya hayırsız olduğunu, kabul edilip edilmiyeceğini insanoğlu bilemez o takdir bir tek Allah’a mahsustur. Çünkü Allah; Olan biteni önceden bilendir ve en doğrusunu da yine o bilir, yani kabulünü Allah’a bırakmak en doğrusudur. Bir gerçek vardır ki, o da Allah’ın kendisidir.
=Seyyid Hakkı=



Şereflice ölmek; Şerefsizce, onursuzca yaşamaktan iyidir.
Imam Hüseyin Kerbela’da, insanlık alemine sonsuza dek yol gösterecek mesajını vermiştir. 

Imam Hüseyin, zikredilince; Yiğitlik, mertlik, fedakarlık, doğruluk, hakkaniyet ve mazlumun safında zalimin zülmüne karşı direniş akla gelir. 

Imam Hüseyin ve Kerbela şuhedaları, Kerbela’da; Susuz kalmışlar fakat Yezid gibi ikrarsız bir zalime boyun eğmemişlerdir. 

Çünkü 10 Muharrem günü, Kerbela’da; Çöl yanıyordu, gök yanıyordu, gönüller yanıyordu, diller haykırıyordu; SU....SU.....SU...... 

1400 sene öncesi başlayan Ebu Sufyan, Muaviye, Yezid, Emevi anlayışı ve zihniyeti saltanat hakimiyetini kurmuş, kurumlaştırmış ve kalıcı hale getirilmiştir. Emevi zihniyeti ince siyaset kanalıyla Yezid yandaşları olduklarını söylemselerde pratikteki eylemleri Yezidce yapılmaya devam etmektedir. 

Dolayısiyle Şehitler Şahı Imam Hüseytin’in gövdesinden ayrılan başından halen kan akmaya devam ediyor, Celal Abbas ok yemeye devam ediyor.

Zalimler var oldukça, Hüseyinler de var olacaktır; Imam Hüseyin yolundan gidenlerden ol, yolunu kesenlerden olma. 

Bir toplum, bir halk kendi inancına, değerlerine, kültürüne sahip çıkmadığı zaman, o halk zamanla yok olmaya mahkümdür.
=Seyyid Hakkı=



Bismişah, Allah  Allah!
Allah Muhammed Ali,
Pirimiz üstadımız Hünkar Hace Bektaş-ı Veli,
Bekleye, saklaya, göre, gözete, neyleyim, nideyim dedirtmeye.
Hastalara şifa, dertlilere deva, şefaat senden ya Resulullah. 
Deryada, denizde, topta tüfekte, girdapta, ya Ali carımıza diyenin carına,
Imdadımıza diyenin imdadına yetişesin,
Darda buğda koymayasın.
Cemi cümle ümmeti Muhammed ile,
Eşimizin, dostumuzun, mühübümüzün
Ağız tadlarını bozmaya, elem keder vermeyerek,
Her daim için iyi günlere çıkmamızı nasip eyle ya Rabbim.

Şah Imam Hüseyin aşkına;
Dua eden ve çerağ uyandıran cümle canlarımızın dilde dilekleri,
gönülde muradları kabul ola.
Dil bizden kabulü Canab-ı Hakk’tan ola. Allah Allah.
=Seyyid Hakkı=


Gidi Yezid, bize Kızılbaş demiş.
Uhud savaşı sırasında Hayber kalesi’nin fethinde ve daha sonraki tarih süreci dahil olmak üzere „Kızılbaş“ ifadesiyle ilgili birçok rivayet bulunmaktadır. 

Osmanlı sünni yönetimi, Alevilerin Muhammed Ali ve Ehli Beyt’e olan manevi desteğini kırmak için, kızılbaş hitabını kullanmışlardır. Çünkü KIZILBAŞ, Osmanlı hanedanlarının nezdinde kötülüğü sembolize etmiştir. 

Aleviliği inkar etmeye kalkan iki yüzlü münafıklar, Anadolu’daki Alevi kitleler için resmi Osmanlı kaynaklarında Alevi hitabı kullanılmıyordu. Çünkü, Alevi sözü; Ali’ye bağlı, O’nun yolunda giden anlamına geliyordu. Bu da onlara, dinsel bir saygıyı zorunlu kılıyordu.  

1299 yılında kurulan Osmanlı imparatorluğu’nun devlet anlayışı; Ortodoks Sünni ulemadan kurulu bir yönetim; Feodal Emevi Arap şeriatını, örf adetlerini islam din esaslarıymış gibi uygulayan kadılar ve ordudan oluşan organizeli bir yönetimden oluşmakta olup, oluşturulan düzenli ordu, halkın üzerindeki baskının sistemli bir hale gelmesini sağlamıştır. 

Ve hal böyleyken Osmanlı ortodoks sünni yönetimi, Alevi halkının Muhammed Ali ve Ehli Beyt’ine olan manevi desteğini kırmak için, Alevi hitabını kullanmamışlardır; Bunun yerine, genellikle “Kızılbaş” hitabı ile yetinmişlerdir. Oysaki Alevi temsilcileri, Alevi sıfatını 16. yüzyılda açık açık kullanmışlardır. Örneğin, Sivas’ta 1550’ler dolayında dara çekilen Pir Sultan Abdal, bir şiirinde şöyle demiştir:  

Gidi Yezid bize Kızılbaş demiş,
Hüseyniyem Aleviyem ne dersin.
Pir Sultan Abdal 

Bir diğer neden ise, Safevi devleti dönemidir. Osmanlı, Şah Ismail Hatayi askerlerinin 12 dilimli kızıl renkli külah-börk taktıklarından dolayı kendilerine, “Kızılbaş” sözcüğünü kullanmışlardır. Aynı zamanda Anadoludaki Alevilerin Şah Ismail Hatayi’ye duydukları yakınlıktan ötürü Osmanlı yönetimi, kendilerini küçümsemek, aşağılamak ve hakaret niteliğinde “Kızılbaş” sözcüğünü kullanmaya başlamışlardır. Çünkü KIZILBAŞ, Osmanlı hanedanlarının nezdinde kötülüğü sembolize etmiştir.  

Aleviler bunca art niyetlere, haince yapılan zulümlere rağmen; Muhammed Ali ve Ehli Beyt’ine duydukları sevgiden, muhabbetten, onların yolundan, Ehli Beyt’e olan bağlılıklarından vaz geçmedikleri gibi taviz de vermemişlerdir. 

Alevi Ozanlarından Derviş Mehmet(16. yy) Kızılbaşlığı şöyle sahiplenmiştir;
Gidi Yezid bize Kızılbaş demiş,
Bahçede açılan gül de kırmızı.
Incinme ey gönül ne derse desin,
Kuran'ı derc eden dil de kırmızı.”
=Seyyid Hakkı=


 
ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...