Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

34- Hür ve kardeşi, Ateş, Zuheyr ibni Kays



Hür ve kardeşi

Hür, kasırga şiddetiyle bir çark yapmış, atını çılgınca bir hızla serdar Ömer’in bulunduğu yere doğru yere doğru sürmeye başlamıştı.

 

Safvan’ın üç kardeşi birden, Hür’ün üzerine atılmışlardı. Bunlardan biri, başına yediği kuvvetli bir kılıç darbesiyle yere serilmiş; o anda can vermişti. Öteki de, kılıç tutan kolunu kaybederek, korkunç bir feryatla haykıra haykıra çarpışma meydanını terk etmişti.

 

Üçüncüsüne gelince; kısa bir mücadeleden sonra, onun kanlı vücudu da, Hür’ün yağız atının ayakları altında çiğnenmişti.

 

Hür’ün, üç kuvvetli mübarizi, bu suretle yere sermesi, asker üzerinde derin bir etki yaratmıştı. Artık onun karşısına çıkmaya kimsede cesater kalmamıştı. Hür, birkaç kere: «Er istiyorum!» demiş ve karşısına kimsenin çıkmadığını görünce: Ya Ömer!... ya İbni Sa’d... Hazır ol... üzerinize geliyorum, dedikten sonra, Emevilerin beyaz bayrağını dalgalandırdığı karargah üzerine saldırmıştı.

 

Hür’ün bu saldırışı karşısında, asker geriliyor, ona yol açıyordu. Ömer Sa’d, Hür’ün kendi durduğu yere kadar gelmesinden endişeye düşmüş: Ne duruyorsunuz?.... Mızraklarınızı onun üzerine çevirsenize... diye bağırarak geri çekilmişti.

 

Uzun mızraklar, Hür’ün önünde geçilmez bir set teşkil etmişti. Bunlardan birkaçının ucu, hızını alamayan yağız atın gögsüne saplanmıştı ve Ömer’in kölelerinden biri de, sokularak kuvvetli bir hançer darbesiyle atın karnını deşmişti. Yağız küheylan can acısından, birdenbire şahlanmış, kendini yer atmıştı. Atın altında kalan Hür, çevik bir hareketle kendini kurtarmak istemiş, ama başaramamıştı. İşte o zaman mızrakların ucu onun gögsüne dayanmış ve kılıçlar tepesine inmişti. Hür, inen darbelerin altında al kanlar içinde çansız olarak yere yuvarlanmıştı.

 

İmam Hüseyin ile etrafındakiler büyük bir heyecan ve acı  ile bu kanlı faciayı seyrediyorlardı.

 

Kardeşinin, atı ile beraber yer yuvarlandığını gören Mıs’ab dayanamamış; atını mahmuzlayarak, o mücadele sahnesine atılmıştı. Ama, onun da etrafını almışlar; vücudunu bir anda delik deşik ederek, meydana atmışlardı.

 

Hür’ün Ali adında bir oğlu vardı. O sırada,Fırat kıyılarını korumaya memur olanlar arasında bulunan bu genç, babasının ve amcasının bu felaketini haber alır almaz yanındaki kölesine: Kılıcını çek, arkam sıra gel... Ömer’i parçalayalım. Babamın ve amcamın intikamını alalım.... diye bağırmış ve ileri atılmıştı.

 

Ellerindeki yalın kılıçla Ömer’in çadırına kadar yaklaşan bu gençlerin de etrafı çevrilmiş; inen darbelerle vücutları parça parça edilmişti. Uzaktan bu hali gören imam Hüseyin; dayanamayarak atını meydana sürmüş: Ey Yezid’in köleleri... siz ecdadımın savaş usul ve erkanını değiştiriyorsunuz. Tek muhariplerin üzerine, hep birlikten saldırıyorsunuz... hiç olmazsa, böyle bir zamanda olsun, mertliğe saygılı olun... diye bağırmıştı.

 

İmam Hüseyin’in bu sözlerine karşı susmuşlardı. Bunu gören imam Hüseyin, kararkahına dönmüş ve çadırların etrafındaki odunlara ateşe verilmesini söylemişti.

 

 

Ateş

Her taraftan yükselen bu alevler, düşman safları arasında bir hareket meydana gelmişti.

 

Yezidler önce imam Hüseyin’in, bütün karargahının ateşlendiğine hükmetmişlerdi. Serdar Ömer, meselenin niteliğini anlamak için, sadık adamlarından Malik’i göndermişti.

 

Malik, atına binerek, imam Hüseyin’in karargahının karşısına gelmişti. Orada, yanan şeylerin çalı çırpı olduğunu görür görmez; gülümseyip bir kahkaha koyuverdikten sonra: Hüseyin!... cehennem ateşinden önce, dünyada kendini ateşlere mi yakıyorsun... diye seslenmişti.

 

Ehl-i Beyt’in yetişkinlerinden ve sadık sahabelerinden bazıları yerlerinden fırlamışlar onun üzerine saldırmak istemişlerdi. Ama imam Hüseyin, onları teskin ederek alıkoyduktan sonra: Ey, Resulullah hanedanının düşmanı!... Ateşten sen kork. Çünkü cenabı Hak, ateşi ancak senin ve efendilerin gibi zalimler için yaratmıştır... demekle yetinmişti.

 

Ne tuhaftır ki, o anda garip bir rastlantı, adeta bir mucize etkisi meydana getirmiş, Malik’in bindiği at, birdenbire ürkmüş, çılgın bir hale gelmişti. Malik, şahlanan atın üstünde tutunamayarak; yere yuvarlanmıştı. Ama bir ayağını üzenginden kurtaramamıştı. Alevlerin etkisinden ve süvarisinin düşmesinden, büsbütün çılgın bir hale gelen at; Malik’i, ateş dolu hendeklerden birine atmış ve onu korkunç bir ölüme sürüklemişti.

 

 

Zuheyr ibni Kays

Bu sırada Ömer Sa’d ordusundan bir süvarininmeydana çıktığı görüldü. Bu adam aslen Şamlı olup adı Sam’dı.

 

Sam, kendini, kavmini, kabilesini, kahramanlığını, yiğitliğini dizip döken bir kaç beyit söylemiş ve sonra da: Karşıma kim çıkacak?... diye bir nara atmıştı.

 

İmam Hüseyin’in karargahında Züheyr, kılıcını çekerek ortaya fırlamış ve o kızgın güneşin altında, korkunç çarpışma başlamıştı.

 

Sonunda Züheyr, kuvvetli bir kılıç darbesiyle Sam’ın kalkanını parçalamıştı. İkinci bir kılıç darbesi de, Sam’ın başını yarmış, ikiye ayırmıştı. Bu darbenin dehşeti, düşman safları arasında bir korku uyandırmıştı. Züheyr’in, bir kaç defa erdilemesine rağmen, meydana kimse çıkmaya cesaret etmemişti. Bu durumda telaşa düşen Ömer: Yazık!.. İçinizde, mert bir adam yok mu? diye bağırmıştı.

 

Birkaç ses birden; Ömer’in bu sorununu karşılamış: Nasır bin Mik’ap var. o çıksın demişlerdi.

 

Heybetli vücudu ve çatkın yüzüyle, korkunç bir heykel gibi, kılıcına dayanıp duran Nasır: Ben, bin mübarize bedel tutulurum. Tek bir adamın karşısına çımaya tenezzül etmem... demişse de Ömer’in ısrarı üzerine ortaya çıkmak zorunda kalmış, meydana bacaklarını gere gere dolaşmaya; elindeki kılıcı, kalkana vura vura nara atmaya başlamıştı.

 

Nasır’ın hiç bir hareketini gözden kaçırmayan Züheyr, onun bu hareketlerle, kendisini gafil avlayarak bir anda üzerine saldırmak istediğini anlamış ve vücudunu bir yay gibi kesıçramış; elindeki kılıcı Nasır’ın bacaklarına çalmıştı. Züheyr, aldanmamıştı. Nasır, geri çekilerek, çevik bir kaplan gibi ileri atılmıştı. Ama Züheyr, ondan daha çevik bir hareketle yana sıçramış: elindeki kılıcı Nasır’ın bacaklarına çalmıştı. Züheyr’in kılıcı ile sağ bacağı kesilen Nasır, korkunç bir feryatla yere kapanırken, Züheyr’in ikinci bir kılıcı da onun kocaman kafasını vücudundan ayırıvermişti.

 

Züheyr, Nasır’ı böyle öldürdükten sonra, kılıcını yere dayamış ve düşmandan er dilemişti. Düşman safları dalgalanmış, ama kimse, yerinden oynamamıştı. Komutanlardan Hacır, serdar Ömer’in yanına yaklaşmış: Ya Ömer!... Züheyr’i bilirim. Onu yenmek kolaydeğildir... Adamlarımızdan birçoklarının boş yere kanını döktürmeyelim. Ona bir pusu tertip edelim. Ben, meydana çıkayım. Onunla çarpışmaya başlayayım. Sonra, buraya kaçayım. Tabii Züheyr, arkamdan gelecektir; o zaman, hazırlanan adamlar etrafını alsınlar, mızraklarla saldırarak, onu parçalasınlar.... demişti.

 

Plan uygulanmıştı. Mızraklılar, derhal Zübeyr’in etrafını kuşatmışlar, sivri ve keskin demirlerle ona saldırmaya başlamışlardı.

 

Züheyr, bu anda bile şaşırmış; keskin kılıcıyla etrafında daireler çevirerek, kendisini savunmaya hazırlanmıştı. Bu aralık, Şeyt bin Rabı adında biri, yaklaşıp onun arkasından sokularak, yanına kadar ilerlemiş; bir kılıç darbesiyle Züheyr’in başını ikiye bölmek istemişti. Ama Züheyr, bunu da gözden kaçırmamış, süratle geriye dönerek savurduğu bir kılıç darbesiyle Şeyt’in kelesini uçuruvermişti. Züheyr’in Şeyt’le uğraştığı bu bir kaç dakika içinde mızraklar ona yaklaşmış ve uzun mızraklarıyle onu her tarafından süngülemeye başlamışlardı.

 

Züheyr, fena halde sendelemiş, ama harikulade bir tahammül göstererek, metanetini kaybetmemişti. Artık, bitkin bir hale geldiğini hissediyordu. Ölmeden önce bir daha imam Hüseyin’i görmek istemişti. Bütün kuvvetini toplayarak savunma durumu almış, kılıcını etrafına savura savura geri çekilmeye başlamış; bin güçlükle karargaha kadar gelerek orada yere serilmişti.

 

İmam Hüseyin, göz yaşlarıyla onun üzerine eğilmiş, mendili ile ağzından gelen kanları silmişti. Züheyr’in arkadaşları toplanmışlardı. Tepesinden topuklarına kadar kıpkırmızı kan içinde kalan ve artık ölümün son çıpınışlarıyle titremeye başlayan bu fedakar adama bakıyorlardı. Hepsinin bakışlarında derin bir acı vardı. Çok iyi biliyorlardı ki; kendileri de aynı akıbete uğrayacaklardı. Bir aralık Züheyr, gözlerini açmıştı: üç günden beri devam eden susuzluğun ve vücudundan akan kanların verdiği hararetle, kupkuru kesilen dudakları kıpırdanmış: Bir yudum su.... diye mırıldanmıştı.

 

Bütün gözler, hüzün ve keder içinde, Züheyr’in üzerine dikilmişti. İmam Hüseyin’in gözlerinden akan yaşlar, kırlaşmaya başlayan sakalından damlıyordu. Bu anda Züheyr’in gözleri kapanmış, dudakları garip bir gülümsemeyle titremeye başlamıştı. Görüyorum su... işte su... bir tas su... gösteriyorlar, bir tas su gösteriyorlar.

 

Bu sözleri güçlükle söyleyen dudaklar ileri uzanmış ve öylece kalmıştı. O zaman imam Hüseyin, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış: Ya Züheyr!... o gödüğün, cennetteki şarabı kevserdir.... Sen, ben ve hepimiz, ondan içeceğiz. Zalimlerin bizi maküm ettiği susuzluğun ateşini ancak onunla dindireceğiz.... diye bağırmıştı.

 

Öğle vaktine kadar, Kerbela çölünün çorak toprakları üzerine, birkaç yüz kişinin kanı akmıştı. Ömer’in adamlarından birçok kişi, kanlar içinde yerlere serilmişti.

 

İmam Hüseyin’in sadık ve vefakar ashabının büyük bir kısmı da kendilerini birer birer ölümün pencesine atmışlar, Emevi saltanatını savunanların okları, kılıçları ve mızrakları altında parçalanmışlardı. Bu cesur ve feragatkar insanlar, bile bile ve sevine sevine ölüme atılmakla, düşmanlarının maneviyetını fena halde sarmışlardı.

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...