Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

İbni Mülcem’in tutuklanması, Muaviye, Amr İbni As



İbni Mülcem’in tutuklanması

Mescidin kapısında, korkunç bir ses yükselmişti: Ey müslümanlar!.... ne duruyorsunuz? Emirülmüminini öldürdüler.

 

Böyle feryad eden münadi idi.

Mescit’e henüz toplanmaya başlayan Kufeliler, derhal Münadin’in etrafını çevirmişler, korkusundan titreyen Maliki sorguya çekmeye başlamışlardı.

 

Malik, gördüğünü anlattı. İçlerinden bir: vakit geçirmeyelim. Katilleri yakalayalım.... diye bağırdı.

 

Bu sözleri işitenler, derhal etrafa dağıldılar. Bunlardan bir kısım da, Hz.Ali’nin evine koşmuş ve imam Hüseyin ile karşılaşmışlardı. İmam Hüseyin’in elinde, yalın bir kılıç vardı. Çok üzüntülü idi: Hey Allah’ın zalimleri..... Tanrı’nın Aslanı’na nasıl kıydınız?.... hani onun katilleri? İmam Hasan, onlardan birini öldürdüm, diyor. Nerde o melunun kanlı laşesi?.... diye feryat etmekteydi....

 

İmam Hüseyin’i güçlükle zaptetmişler: bütün müslümanlar ayaklandı. Her tarafı arıyorlar... şimdi bulup getirirler. Sen, babanın baş ucunda ayrılma.... diye imam Hüseyin’i teskin edebilmişlerdi.

 

Kuttame, oturduğu pencerenin önünde, kulaklarını sokağa dikmişti. Gelecek haberi büyük bir sabırsızlıkla beklemekte idi.

 

Birdenbire uzaktan bir gürültü işitti. Bu gürültü, koşa koşa gelen iki adamın ayak sesleriydi.

 

Zapolunmaz bir heyecanla sokak kapısına fırlamış, kapıyı açmıştı. Koşmaktan nefesleri kısılmış olan iki adam, içeri dalmıştı.

 

Kuttame, dişleri birbirine çarparak sordu:

→Nasıl oldu?

→İbni Mülcem, elindeki kanlı kılıcı Kuttame’nin ayakları altına atmış, güçlükle homurdanmıştı: Ali’yi öldürdüm, işte belirtisi. Artık, benimsin, Kuttame.....

 

Kuttame, İbni Mülcem’in üstüne atılmış, boynuna sarılmıştı. Ya İbni Mülcem!... Benim intikamımı aldın. Elbette seninim, diye mırıldanmıştı.

 

Verdan, sabırsızlık göstermiş: şimdi bu sözlerin sırası değil.... Şebib, Hasan’ın savurduğu bir kılıç darbesiyle yere yuvarlandı. Eğer, ölüp gittiysezararı yok. Ama ölmediyse, ona gerçeği söyletirler. O, bir şey söylemeden biz kaçmalıyız. Bir süre, ayrı ayrı yerlerde saklanmalıyız.... Sonra tekrar birleşir, sözlerimizi ve vaatlerimiziyerine getiririz.... Haydi, İbni Mülcem... ortalık tamamıyle ağarmadan sen bir tarafa, ben de bir tarafa.....

 

Kuttame, Verda’nın bu sözlerini doğru bulmuş, geri çekilmişti. Ama, alaca karanlıkta, beyaz keten entarisinin gögsünü kıpkızıl bir leke içinde görünce:

→Kan!... demiş ve sonra ilave etmiş: Evet ... Kan... yaralı mısın, İbni Mülcem?

→İbni Mülcem, vahşi ve muzaffer bir kahlaha ile cevap vermişti: Evet kan, fakat benim kanım değil, Ali’nin kanı.... O halinde bile beni ayaklarının altına alıp ezmeye çalıştı. İşte o zaman, kanları üzerime bulaştı.

 

Kuttame, zalim ve kinci bir gülüşle ellerini gögsüne basmıştı. Kana bulaşan avuçlarına bakarak: Ali’nin kanı.... Ali’nin kanı, öyle mi? işte, üç yıldan beri kalbimde yanan ateşi bu södürecek.... demiş ve çılgın bir sevinç içinde ellerindeki kanları yalamaya başlamıştı.

 

Katilleri arayanlardan bir kısmı, Kufe sokaklarındadolaşırken, başka bir kısmı da, şehirden çıkan yollara pusular kurmuşlardı.

 

Kufe’de oradan oraya koşuşanlar, bir iz bulamamışlardı. Hatta imam Hasan’ın yere yuvarladığı Şebib de, yarası hafif olduğu için, sıvışarak bir yere sokulmuş ve ele geçmemişti.

 

Ama, çöl yolunda pusututanlar; alaca karanlıkta, bir hecin devesinin hızla kasabadan çıktığını görür görmez, derhal yola atılmışlar, hecinin yularlarına yapışmışlar, üstündeki adamı yere almışlardı.

 

Bunlardan biri İbni Mülcem’i tanımıştı: Ya İbni Mülcem... Sen bir hayli zaman önce Mekke’ye gitmiştin. Şimdi burada ne arıyorsun? Demiş, İbni Mülcem şaşırarak: Akrabalarımı ziyarete geldim... diye mırıldanmıştı.

→Ama, ya bu üstündeki kan?...

→Biraz önce hecinden düştüm.

→Amma, kılıcının kabzası da kan içinde...

 

Bu soru yağmuru karşısında İbni Mülcem şaşırmıştı. Onun bu şaşkın halini gören adamlardan biri:

→Söyle melun!... Emirülmüminini sen mi öldürdün? Diyerek İbni Mülcem’in gırtlağına sarılmıştı.

 

İbni Mülcem; manevi bir etkinin altında ezilerek, ne cevap vereceğini şaşırmıştı. Hayır; diyememişti.

 

 

Muaviye

Kufe’de bu kanlı olayın geçtiği gün, Şam ve Mısır’da da iki önemli olay oluyordu.

O gece Muaviye, debdebeli bir alayla camiye gitmişti, halka namaz kıldırmak için, mihraba geçmişti. Tam teravihin üçüncü rekatında, secededen kalkılırken mihrabın arkasında ve ikinci safta bulunan Berek ileri fırlamış; ön saftakileri yarmış, Muaviye’nin üzerine atılmış, elindeki hanceri arkadan Muaviye’nin kalbi hizasına indirmişti.

 

Ama hançer, Muaviye’nin sırtında bulunan kalın sof cüppenin üzerinden kaymış, kaba etine saplanmıştı. İlk safı teşkil eden Muaviye’nin adamları, Berek’i derhal yakalamışlar; ellerini, ayaklarını bağlamışlardı.

 

Yaralanan Muaviye, hemen bir sedye ile sarayına götürülmüş, Said ve İbniesal adındaki özel hakimleri saraya koşmuşlar, yarayı muayene etmişler, şu hükmü vermişlerdi: yara, o kadar derin değil. Ama yarayı açan hançer zehirli olduğu için büyük tehlike var.

 

Hayatını çok seven Muaviye, bu sözleri işittiği zaman, korkusundan çıldıracak hale gelmişti. Hakimlerin ellerine sarılarak: beni kurtarın. Sizi ihya ederim! Demiş ve hakimlerle arasında şöyle bir konuşma geçmişti:

→Seni kurtarmak için ancak iki çare var....

→O çareler nedir?

→Birisi, zehir vücudunun her tarafına yayılmadan önce yaranın etrafını dağlamak, oradaki etleri, oyup çıkarmak.....

 

Bu korkunç çare, Muaviye’nin tüylerini ürpertmişti: ya, öteki çare?...

→Bir şerbet içirerek, bu zehrin hükmünü iptal edebiliriz. Şu var ki, şu şerbeti içtikten sonra, artık akamete uğrarsın. Çocuğun olmaz.

 

Muaviye, derhal bu ikincisini kabul etmişti. Biri Yezit, öteki Abdullah, iki oğlum var. Bu da bana yeter... Hemen o şerbeti hazırlayın.... cevabını vermişti.

 

Şerbet içirilmiş, tehlike geçmişti ve tehlikeyi atlattığına inana Muaviye: caniyi bana getirin. Bizzat sorguya çekeceğim..... demişti.

 

Abdullah oğlu Berek, elleri sımsıkı bağlanmış olduğu halde, Muaviye’nin huzuruna getirilmişti. Berek, Muaviye’nin yanına girer girmez: ya Muaviye!... beni öldürmiyeceğini vaat et, sana büyük bir müjde vereceğim.... demişti.

 

Muaviye, derhal söz vermişti:

→Seni katilden affediyorum. Müjden nedir; söyle.

→Ali gibi büyük bir rakipten kurtuldun....

→Ne biliyorsun?

→Tam yirmi iki gün önce Kufe’ye giden arkadaşım İbni Mülcem’in, şu anda AliYi öldürdüğüne inanıyorum....

→Bu inancın neden ileri geliyor?

→Şunda ileri geliyor ki,.... Biz, üç arkadaş.... Berek, Mekke’de üç arkadaş arasında verilen kararı, Muaviye’ye anlatmış: işte bu inançla söylüyorum ki, o büyük rakibin olan Ali, şu anda İbni Mülcem tarafından öldürülmüştür. Artık bundan sonra rahat ve huzur içinde yaşıyacaksın... demişti. Muaviye, kısa bir düşünce geçirmişti ve sonra, sükünetle şu emri vermişti.

 

Bu adamı, götürün. Onun, katilden affettiğim için, sakın onu kılıç veya hançerle öldürmeyin. Sadece bir ip ile boğduktan sonra, ibret olmak için halka teşhir edin....

 

Amr ibni As

Mısır’da geçen olaya gelince....

Bu üç çılgın ruhlu arkadaştan Bekir’in oğlu Amr, Mekke’den doğruca Mısır’a gitmiş; bir yere gizlenmiş, Ramazan’ın 19’cu gecesini beklemişti. O gece, teravih namazı’na giderken halkın arasına karışmış, planı düzenlemişti. Bu plan gereğince, sabah namazı vakti herkesten önce camiye gelerek, mihraba yakın bir yere yerleşmişti.

 

Amr, planını başarı ile uygulayacağına emindi. Çünkü, Amr ibni As’ın hiç bir ihtiyat ve tedbire gerek görmeden camiye gelerek mihraba geçtiğini görmüştü.

 

Büyük bir soğuk kanlılıkla, tasarladığı dakikanın gelmesini beklemekteydi. Cami hıncahınç dolmuştu. Müezzin kamet getirmiş; cemaatle namaza durulmuştu. Birinci rekat kılınmış, secdeye yatılmıştı. İşte o zaman, tam ikinci secdearasında, Amr, derhal yerinden fırlamış, bir yay gibi mihraba sıçramış, belindeki zehirli hançeri, kabasına kadar, secdedeki adamın sırtına saplamıştı.

 

Acıklı bir feryat, camiyi çınlatmıştı, halk birbirine karışmıştı. Amr, o anda yakalanmış, elleri bağlanmıştı. Silleler ve tokatlar arasında sürüklenmiş; valinin sarayına götürülmüştü.

 

Sarayın kapısında, karşısına bir adam dikilmişti.

→Ya melun!... söyle, sen, kimi öldürdün? demişti.

→Amr, büyük bir soğukkanlılıkla cevap vermişti: Ben, fasık ve hilekar olan Amr ibni As’ı öldürdüm.

→Peki, amacın neydi?

→Amr ibni As, hilafeti Ali’nin rlinden alıp, Muaviye’yi halife yapmak için hile yaptı, önce hakem usulünü ortaya attı. Sonra karşısındaki adamı aldattı. Hilafet makamını düzenbazlıkla Muaviye’ye kazandırdı. Bu yüzden her tarafta ara bozuculuk ve ihtiras(aşırı güçlü istek) uyandı. İslamiyet’in geleceği karanlık ve tehlikeli bir hal aldı. İki arkadaşım, Ali ve Muaviye’yi öldürmeyi kabul ettiler. Ben de Amr ibni As’ı öldürmeyi üzerime aldım. Çok şükür ki bu görevi başarı ile yaptım.

→Hiç şükretme. Hiç sevinme, ya melun.... çünkü sen, o görevi yerine getiremedin.

→Neden?....

→Amr ibni As, benim. Rahatsız olduğum için yerime asayiş muhafızı Harice’yi göndermiştim. Sen, onu öldürdün.

 

Katil birdenbire sarsılmıştı: Yazık!... amacıma erişememişim.... diye hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı.

 

Ağlarken, Amr ibni As’ın kısa bir işareti üzerine hemen oraya çöktürülerek derhal kafası kesilmiş, vücudu da kılıçla ve tekmeler altında parçalanmıştı.

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı



ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...