Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

21- İbni Ziyad, Hani bin Urve, Hani’nin ölümü



İbni Ziyad

(Adı: Übeydullah, ünü Übeydullah ibni Ziyad’ır. Babasının adı: Ziyad’ır. Ziyad’ın annesi: İslamiyet’en önce birçok kişlerle görüşerek, Ziyad’ı doğurmuştu. Babası Meçhul olduğu için ona «Babasının oğlu Ziyad» derlerdi. Sonraları annesi: «Ebu Süfyan’dan doğurdum» demiş; Ebu Suyyan da, o zamanın adetince Ziyad’ı oğulluğa kabul etmek zorunda kalmıştı.)

 

Basra valisi İbni Ziyad, Yezid’den emirnameyi aldığı sırada, Selman’ın da Basra’ya geldiğini işitmişti. Bunun için Yezid’in emirnamesini alır almaz, derhal harekete geçmiş, yapacağı kanlı icraata başlangıç olmak üzere önce Basra’da işe girişmişti.

 

İbni Ziyad, gayet kurnaz bir adam olduğu için, Selman’ı aratıp buldurtmakta geçikmemişti ve bu saf köleyi maharetle sorguya çekerek imam Hüseyin tarafından Basra’da kimlere mektup getirdiğini kolayca öğrenmişti.

 

O gece, bütün bu eşrafı sessizce tutuklamış, başta Selman olmak üzere hepsinin kafalarını kestirmiş; bu kanlı keleleri birer mızrağın ucuna geçirmişti. Ertesi gün önlerinde tellal bağırtarak bu kesik kafaları bütün Basra sokaklarında gezdirmiş ve teşhir ettirmişti.

 

Çenelerinden ve sakallarından kan pıhtıları sarkan bu kesik başların, korkunç manzarası ve tellalın: Emirülmüminin ve halife-i Müslim’in, Yezid hazretlerine, muhalefet edenlerin, onun aleyhinde fesat düzenleyenlerin hali budur.... diye bağırması, bir anda halka dehşet vermişti.

 

Birçok halk ve eşraf, derhal İbni Ziyad’a gelerek, Yezid’e olan sadakat ve ubudiyetlerini yeminle kuvvetlendirmişler; böyle bir fesada katılmayı akıllarından geçirmediklerini ve geçirmiyeceklerini temin eylemişlerdi.

 

İbni Ziyad, bunları bir araya toplamış; Yzid’in malik olduğunu muazzam ordunun kudretini anlatmış: Yezid, böyle bir orduya malik iken, değil Hüseyin gibi kuvvetten yoksun ve tek başına kalmış bir adam; hatta Doğunun ve Batının bütün hükümdarları bir araya gelse, yine Yezid ile başa çıkamaz. Büyükbabasının adına güvenerek bir takım safdilleri kendine uydurmak hulyasına kapılan Hüseyin, Kufelilerden bazılarını da baştan çıkarmış.... Şimdi ben, Yezid’den aldığım emir üzerine Kufe’yi yola getirmeye gidiyorum. Ve sizin başınıza da, kardeşim Osman ibni Ziyad’ı vekil bırakıyorum. Yezid’e ve bana, nasıl itaate zorunlu iseniz, ona da aynı surette itaat göstereceksiniz. En küçük muhalefetin cezası katil ve idamdır.... diyerek, Basra halkını büyük bir korku ve dehşet içinde bırakmıştı.

 

İbni Ziyad, ertesi gün büyük bir kuvvetle Basra’dan hareket etmiş: kısa bir zamanda Kufe dolaylarına gelmişti. Fakat doğrudan doğruya Kufe’ye girmeyerek oradaki durumu anlamak için, şöyle bir hileye baş vurmuştu.

 

İbni Ziyad, mayetindeki kuvveti, Kufe’ye yakın, sapa bir yerde bırakarak kendisi, elbisesini değiştirmiş, maiyetindekilere de birer Mekkeli elbisesi giydirmiş; gecenin karanlıkları içinde sessizce Kufe’ye girmişti.

 

Bu sırada, Kufe eşrafı imam Hüseyin’in gelmesini beklemektelerdi. Onun için sabah namazına çıkan Kufeliler başında Seyyidlere mahsus bir sarık bulunan, sol omuzunda tınkı, Haşimiler gibi taylesan (Seyyidler: sarıklarının uçlarını, sol omuzlarına sarkıtırlardı. Buna taylesan denilirdi.) sarkan ve yüzü bir pece ile örtülmüş olan İbni Ziyad’ı görür görmez, derhal onun etrafını sarmışlar: Esselam, ya İbni Resulullah.... Hoş geldin. Varımız ve canımız sana feda olsun..... buyur, gidelim.... diye konaklarına ve evlerine götürmek istemişlerdi.

 

Fakat, kurnaz İbni Ziyad, bunlara hiç bir şey sezdirmemiş: Hele, önce Darül’emare’ye gideyim. Vali ile görüşeyim; sonra konuğunuz olurum... diye cevap vermiş; kendisi de pencereye gelerek, kafilenin konağa yaklaşmasını beklemiş ve onlar kapıya gelir gelmez: Ya Resulullah’ın torunu... Ya Hüseyin!... Bu kapılar sana açılmaz ve bu yapı sana sığınak olamaz. Yanlış yere geldin ve boş yere zahmet ihtiyar ettin. Üç, beş kişinin sana itaat ve boyun eğmesi ile bir şey yapmaya kadir olacağını sanma. Bunlarla Yezid’in kuvvetini yenemezsin... Sonunda, baban ve kardeşinin akibetine uğrarsın. Beni dinle; geldiğin yere dön... diye seslenmişti.

 

Orada bulunan Kufeliler, bu sözlerden öfkelenerek, kaynaşmaya ve: Ey melun’... Ey Yezid’in kölesi!... Sen böyle kime hitap ediyorsun?... Kraşındaki, Resulü Ekrem’in torunudur. Ona karşı hiç bir kapı kapanmaz. Onun hiç bir arzusuna muhalefet olunmaz.... Kapıları açtır; yoksa kırarız. Senin kafanı da koparırız... diye bağırmaya başlamışlardı.

 

Bu galeyan, derhal şehre yayılmıştı. Her taraftan: imam Hüseyin gelmiş, doğruca Darül’emare’ye gitmiş. Fakat vali Numan, Hz.imamın konağa girmesine muhalefet etmiş..... sözleri yükselmişti. İmam Hüseyin tarafını şiddetle galeyana getirmişti.

 

Şehrin her tarafından, Darül’emare’ye doğru bir akın başlamıştı. Hükümet konağına koşan bu halkın arasında imam Hüseyin Kufe’ye temsilcisi olarak gönderdiği, amcazadesi Müslim de vardı.

 

Müslim, bu haberi işittiği zaman, imam Hüseyin’in böyle birdenbire ve böyle habersizce gelmesine bir türlü inanmamıştı.

 

Fakat birçok ihtimalleri  dikkate alarak hemen kılıcını kuşanmış, gerçeği öğrenmek için o da kalabalığa karışarak koşmaya başlamıştı. Darül’emare’nin önüne gelince; kalabalığı yararak o yüzü kapalı ve Seyyidler gibi taylesanlı adamın önüne atılmış.

 

Fakat imam Hüseyin’in zarif ve narin endamına karşılık, iriyarı, çirkin vucutlu bir adamla karşılaşınca, derhal işi anlamış: Ey ahali!... aldanıyorsunuz. Bu, bir hilledir... Bu adam, beklediğiniz imam Hüseyin değildir!.... diyerek bağırmıştı.

 

O zaman feci bir hilenin ilk sahnesi canlanmıştı.

İbni Ziyad, derhal yüzündekipeceyi açmış, topuklarının üzerinde dimdik durarak halka karşı yumruklarını sallamış: Evet!... beklediğiniz konuk değil... bir başkası... yani arabozucuların ve finekarların başına inen bir yıldırım. Ey halk! Ben, Basra hakimi İbni Ziyad’ım. İşte, fermanım. Yezid tarafından, fesatçıları yola getirmeye geldim.... dağılınız... diye bağırarak herkesi hayret ve dehşet içinde bırakmıştı.

 

Korkudan titreyen halk, bir an içinde dağılmış, Müslim, çevik bir hareketle halkın arasına karışmış; tenha sokaklardan, evine kaçmıştı.

 

Müslim’in bu hareketi, can korkusunda değildi. Amacı, derhal imam Hüseyin’e haber göndererek, onun Mekke’den hareketini geçiktirmekti ve bir felaketin önüne geçmekti.

 

Fakat, İbni Ziyad, maiyetindeki adamları, kent civarında saklı bulunan askerlerine koşturmuş: Derhal kenti kuşatsınlar. Ne içinden dışarı, ne dışardan içeriye, bir kuş bile uçurmasınlar... diye emir vermişti ve artık arkasına kadar açılan kapılardan azametle girerek; Darül’emare’ye, valinin konağına yerleşmişti.

 

Vali Numan, İbni Ziyad’ın ayaklarına kapanarak af dilemişti. İbni Ziyad, imam Hüseyin taraftarlarına karşı zayıf ve gevşek davrandığından dolayı, onu şidetle tekdir etmiş: Şimdilik sen, şöylece bir tarafa dur.... Senden önce cezalandırılacaklar var.... demiş, sonra da Yezid’in fermanını okumak için, Kufe halkı ve eşrafını mescide davet etmişti.

 

Halkın büyük bir kısmı derhal bu davete uyarak mescide gelmişlerdi. İbni Ziyad, mimbere çıkarak, Yezid’in fermanını okuduktan sonra: Ey nas! İşittiniz ya... Buraya Emirülmüminin ve halife müslimin, Yezid’in emriyle geldim. Kufe’de, omuzlar üzerinde bir tek baş ve şehirde taş üstünde taş bırakmayacak derecede büyük bir yetki ve kudrete malikim. Yezid’e itaat edenler, hiç telaş etmesinler. Evlerinde sükün ve selamet içinde otursunlar. Fakkat zerre kadar muhalefet yoluna sapanlar, öfkemden ve kahrımdan korksunlar.... diye, bir hutbe söylemişti.

 

İbni Ziyad’ın bu sözleri, halka büsbütün büyük bir korku  ve dehşet vermişti. Bütün Kufeliler derhal birer köşeye sinivermişlerdi.

 

Müslim’in, konak kaldığı evin sahibi gelmiş, İbni Ziyad’ın tehditlerini anlattıktan sonra: Ya Müslim!... bu durum karşısında, artık seni evimde misafir edemem. Başına care ara, demişti.

 

Daha dün, Ehl-i Beyt’e şiddetle taraftarlık eden bu adamın sözleri Müslim’in kalbinde bir ok gibi etki yapmıştı. Derin bir elem ve üzüntü içinde, derhal orayı terk ederek imam Hüseyin’e karşı candan bağlı olan Hani bin Urve’nin evine gitmişti: Ey Hani!.. bu garip diyarda, iki şuçsuz yavrumla sokak ortasında kaldım... Ben buna gam yemiyorum. Yezidler’in eline geçerek durumu imam Hüseyin’e bildirmeden önce ölüme mahküm edilmekten çekiniyorum. Beni ve evlatlarımı sakla. Bize barınacak bir yer göster... demişti.

 

Bu sözler, Hani’ye büyük bir hüzün vermiş; gözlerinden yaşlar dökülerek, Müslim ile iki küçük oğlunu evine kabul etmiş; harem dairesinin tenha bir odasına yerleştirmişti.

 

 

Hani bin Urve   

Müslim, buraya yerleşir yerleşmez, artık imam Hüseyin’e haber göndermek için araç aramaya başlamıştı. Fakat, İbni Ziyad, Kufe’ye büyük bir dekşet salmıştı. Bunun için, kasabadan bir adam çıkarılamıyor ve imam Hüseyin’e bir mektup yollanamıyordu.

 

Müslim, bu çaresizlik karşısında kalınca, artık iki evladını Hani’ye bırakarak, her ne pahasına olursa olsun, kuşatma hatını yarıp şehirden çıkmayı göze almıştı. Böylece şehirden çıkacak ve imam Hüseyin’in geleceği yollara düşerek, onu arayıp bulacaktı. Kufe’de cereyan eden hal ve durumu anlatacaktı. Yezid’in zülmunden korunabilecek bir yere imam Hüseyin’i yöneltecek, büyük bir felaketin önünü almaya çıkacaktı. Fakat, Müslim, daha ilk teşebüsünde, bunu başaramıyacağını anlamıştı.

 

Çünkü, Darül’emare’ye yerleşir yerleşmez, derhal soruşturmaya girişen İbni Ziyad, Kufe halkını ayaklandıran adamın. Müslim, Emirülmüminin halife Yezid’in aleyhine düzenlenen fesadın başıdır. Onu tanıyan, bilen ve gören her fert, derhal haber vermek zorundadır.her kim bunun aksine hareket ederse, ölüme mahküm edilecek; işkenceler altında can verecektir. Müslim’i teslim edene veyahut yerini haber verene ise, Müslim’in diyeti kadar ihsan verilecektir.... diye telallar çağırmakla beraber; her tarafa kol kol adamlar çıkartmış, Müslim’i aratmaya başlamıştı.

 

Müslim, bu durum karşısında, artık yerinden kımıldamamıştı. Ehl-i Beyt’e karşı kalbinde içten bir aşk ve bağlılık hisseden Hani ise, her şeyi gözüne almış, Müslim’i evinden çıkarıp sokağa atmamıştı. Tam tersine, onu evinin en kuytu bir köşesine saklamıştı.

 

Aradan yirmi dört saat geçtiği halde, Müslim’in ortaya çıkarılmaması, İbni Ziyad’ı öfkelendirmişti. Ahaliye karşı bir kat daha tazyiki artırmakla beraber; Muğfil adlı kölesini bu işe memur etmişti.

 

Muğfil, son derece zeki bir adamdı. Kavuşacağı servetinaşkıyle, derhal işe girişmişti. Önce, Ehl-i Beyt’e şiddetle sevgisi olanların kimler olduğu öğrenmiş; birer suretle bunlara sokularak: Şimdi, gizlice Mekke’den geldim, imam Hüseyin’den Müslim’e gizli bir mektup getirdim. Kendisini nerede görebilirim?... demişti; ve onlara inanç verecek suretle sözler söylemişti....

 

Ama baş vurduğu kişiler, gerçektenMüslim’in nerede olduğunu bilmedikleri için hepsi de: Onun nerede olduğunu biliyorsunuz.... cevabını vermişlerdi.

 

Sonunda, sıra Hani’ye gelmişti. Muğfil, usullacık onun da yanına sokularak aynı suretle sorusunu tekrar etmişti.

 

Yetmiş iki yaşında bulunan temiz yürekli Hani, bu sözlere inanmış: Uzaktan arkam sıra gel... İhtiyatlı bulun, Yezidler bizi görmesinler.... demişti ve Muğfil’i arkasına takarak, evine, Müslim’in saklandığı yere kadar götürerek: Ya Müslim!... Hz.imam tarafından gelmiş olan bu adamı sana getirdim... demişti.

 

Muğfil, o derece riyakarca bir tavır takınmıştı ki, Müslim bile bu adamın gercekten imam Hüseyin tarafından geldiğine inanmış, imam Hüseyin tarafından getirdiği mektubu istemişti.

 

Muğfil: Mektubu yanımda taşımaya korktum. Konuk olduğum evde sakladım. Gidip getiriyorum... diye, oradan çıkmış, doğruca Darül’emare’ye giderek, Müslim’in bulunduğunu İbni Ziyad’a haber vermişti.

 

 

Hani’nin ölümü

İbni Ziyad, derhal adamlar göndererek Hani’nin evini gizlice sardırmış, sonra da bütün Kufe eşrafıyle beraber Hani’yi de huzuruna davet etmişti.

 

Hani, bu gelen davetten şüphe etmiyerek, asasına dayana dayana Darül’emare’ye gitmiş; İbni Ziyad’ın huzuruna girmişti.

 

İbni Ziyad, onu görür görmez, alaylı bir tavırla: Gel bakalım Hani!... Buraya geldim geleli, Kufe eşrafı birçok kereler beni ziyaret etti. Halbuki sen, bir defa bile ziyaretime gelmedin. Acaba bunun sebebi nedir? demişti.

 

Hani, bu sert ve alaylı konuşma karşısında sersemlemişti: Ya Emir!... İhtiyarım. Sık sık evimden çıkamıyorum. Benim kusurumu hoş gör... diye cevap vermişti.

 

O zaman İbni Ziyad, zalimce bir kahkaha atmıştı: Kusurun bundan ibaret olsaydı, elbetteki hoş görürdüm. Fakat, Müslim gibi bir müfsit ve fitnekarı evinde sakladığına ne diyelim? demişti.

 

Hani, başından bir yıldırım inmiş gibi sersemleşmişti. İbni Ziyad, kapının önünde bekleyen kölelerine: Muğfil’i çağırın... diye emir vermiş ve orada bekleyen Muğfil, içeri girer girmez: Söyle bakalım.... Bu Hani’nin evine nasıl gittinve orada Müslim ile ne suretle konuştun? demişti.

 

Muğfil, bütün Kufe eşrafı huzurunda, Hani’nin yüzüne karşı; onu nasıl kandırdığını ve Müslim ile nesuretle konuştuğunu bütün açıklığıyla anlatmıştı.

 

Muğfil’in sözleri biter bitmez, İbni Ziyad, başını Kufe eşrafına çevirmiş: Ey Kufeliler!... ne dersiniz, bu işe?... Benim yerimde olsanız, Emirülmüminine ihanet eden bu adama ne ceza verirsiniz?... demişti. Kufeliler, başlarını önlerine eğmişler, bu soru üzerine susmuşlardı.

 

Hani, artık ölüm saatinin geldiğini hissetmişti. Ehl-i Beyt’e karşı, son nefesine kadar metanet göstermek ve İbni Ziyad’ın önünde baş eğmemek maksadıyla: Ya İbni Ziyad!... Bu adam bana sığındı. Kapımı, onun yüzüne karşı kapayamazdım... Evet... onu evime aldım ve sakladım. Cezam ne ise tayin et!... demişti.

 

İhtiyar Hani’nin gösterdiği bu büyük kahramanlık ve metanet, Kufe eşraflarından bazılarının kalbine hüzün vermişti. Her taraftan hıçkırık sesleri işitilmişti. Fakat İbni Ziyad, bu halden en küçük bir üzüntü bile duymayarak: Ya velet!... (Ey oğlan!..) diye kapıya seslenmiş, içeri giren kölelerine, birbiri ardınca şu emri vermişti: Bu, Emirülmüminin hainini yarı bele kadar soyun, yere yatırın... ayaklarına ve başına basın!...

 

Hani’nin elinden asasını çekipalmışlar; vücudunun üst kısmını soymuşlar ve zavallıyı derhal yere yatırmışlardı. Kölelerden biri başına, öteki de ayaklarına basmıştı.

 

O zaman İbni Ziyad, ikinci bir emir vermişti: Bu, Emirülmüminin hainine beş yüz kırbaç vurun. Meşin bir kırbacın ucu, kudurmuş bir yılan gibi havada şahlanmış, sonra da Hani’nin çıplak vücudunda şaklamıştı.

 

Bu vücudun sararmış derisi üzerinde, derhal uzun bir iz belirmiş, bu izden kanlar sızmaya başlamıştı.

 

Hani; beşinci kırbaca kadar kahramanca metanetini muhafaza etmiş, vücudunu parçalayan darbelerin açısına dişlerini sıkarak, ses çıkarmamıştı. Fakat altıncı darbeye dayanamayarak; ciğerleri parçalayan bir feryadla: Medet ya Ali!... diye bağırmış ve derhal bayılmıştı.

 

Kufe eşrafı, bu faciaya dayanmamışlar, yerlerinden fırlayarak, İbni Ziyad’ın ayaklarına kapanmışlar: Ya Emir!... Affet!... diye haykırmışlardı. Fakat, kırbaç şakırtılarının birbirini takip etmesinden başka bir cevap alamamışlardı.

 

Kırbaçların adedi elliyi geçtikten sonra, Hani’nin ağzı şidetle açılmış, kapanmış, ak sakalı kıpkızıl kan içinde kalmıştı. Durmadan kırbaç şaklatan cellat; ya Seydi!... Canabı Hak, Emirülmüminine ve sen efendime ömürler versin. Bu adam dünyadan el çekti... diye bağırmıştı.

 

O zaman, İbni Ziyad yerinden kalkmış; ağır ağır yandaki odaya geçerken: Götürün... bir çukura atıverin!... diye mırıldanmıştı. Darül’emare’de işlenen bu feci cinayet, derhal kente yayılmıştı. Hani gibi, artık dünya ve masavaden el çekmiş olan bir ihtiyarın, böyle kırbaçlar altında öldürülmesi, Ehl-i Beyt taraftarı olan bazı gençlerin kalbinde zaptolunmaz bir heyecan ve kızgınlık uyandırmıştı.

 

Bunlar, derhal bir araya toplanmışlar: İbni Ziyad, Hani gibi yaşlı ve saygıya şayan bir adama böyle yaparsa, onun evinde saklı olan Müslim’e ne yapmaz?... Bari gidelim, onu kurtaralım... gerekirse, İbni Ziyad’ın adamlarına da karşı koyalım.... diye silahlanmışlar. Hani’nin evini kuşatan kuvvetleri yarmışlar; kapıya dayanmışlar, Müslim’i alıp götürmek için ona haber yollamışlardı.

 

Müslim, Hani’nin uğradığı faleketi duyar duymaz, hüngür hüngür ağlamaya başlamış: Ey Ehl-i Beyt’i sevenler!... Hani gibi ak sakallı bir ihtiyar, Ehl-i Beyt uğrunda hayatını feda ettikten sonra, artık ben hayatımı muhafazaya lüzüm görmüyorum. Madem, beni kurtarmak için bir şeyi göze aldınız; bari bu fedakarlığınız daha yerinde bir işe harcansın.... gidelim, İbni Ziyad melulundan Hani’nin kanını isteyelim!... diye bağırmıştı.

 

Galeyan içindebulunan Ehl-i Beyttaraftarları, Müslim’in bu alicenabene teklifini derhal kabul etmişler: Ya Müslim!... düş önümüze, ölünceye kadar seninle beraberiz!... demişlerdi.

 

Önce Müslim’in çocuklarını Kadı Şureyh adında bir zatın evine göndermişlerdi. Sonra da, Hani’nin evini kuşatan, İbni Ziyad’ın kuvvetleri üzerine saldırmışlardı. Bu zayıf kuvvetler, derhal dağılmıştı.

 

Bu halden cüret alan Kufeli gençlerin adedi birdenbire çoğalmış ve bine yakın Kufeli, Müslim’in komutasında olarak: Allah zalimleri kahretsin. Kırbaçlar altında can veren ihtiyar Hani’nin kanını isteriz.... diye feryad ederek, Darül’emare’ye doğru akın etmeye başlamışlardı.

 

İbni Ziyad, bunu haber alır almaz, derhal kuvvetlerini içeri almış, Darül’emare’ninkapılarını sımsıkı kapatarak savunmaya hazırlanmıştı. Aynı zamanda, o rırada yanında bulunan Kufe eşrafından bazıları da tutuklanarak bir odaya kapatmıştı.

 

Darül’emare’nin kapıları önünde ve duvarları dibinde şidetli bir saldırı başlamıştı.

 

Müslim’in komuta ettiği kuvvetler, hükümet konağını kuşatmış, İbni Ziyad’ın kuvvetlerini bunaltmıştı. İbni Ziyad, bu korkunç galeyan karşısında acı bir yenilgiye uğrayacağını anlamıştı. Derhal tutuklu bulunan Kufe eşrafını huzuruna getirmiş: Şu hali beğeniyor musunuz? Bunun sonucu, hepinizin mahvı ve helaki demektir. Size on dakika mühlet. Eğer bu on dakika içinde bu halkı dağıtırsanız, ne ala....  dağıtmadığınız takdirde hepinizin kelelerini burada kestireceğim, birer birer asilerin önüne attıracağım... dedikten sonra, kapıda duran adamlarına: yalın kılıç yirmi adam hazır olsun!... diye bağırmıştı.

 

Kufe eşrafı korkularından donakalmışlar ve derhal pencerelere koşarak: Ey halk!... ne yapıyorsunuz? Bu hareketinizle, bütün Kufe kentini kanlı bir felakete sürüklüyorsunuz. Burada, İbni Zeyid’i ve onun adamlarını yenmekle kazanmış olacaksınız? Emirülmüminin Yezid’in, yer götürmez askeri olduğunu unutuyorsunuz. Burada, hepimizin başının üzerinde bir kılıç bekliyor. On dakikaya kadar dağılmazsanız, İbni Ziyad, şimdi birer birer kafalarımızı kestirecek; ayaklarınızın dibine attıracak... diye feryat etmeye başlamışlardı ve daha bu feryatlar bitmeden, pencerelerinden iki kafa fırlamış; etrafa kanlar saçarak, asilerin ayakları dibine yuvarlanmıştı.

 

Bu kanlı ve kesik başların pencereden atılması, korkunç birer güleden daha büyük etki yapmıştı. Asiler derhal saldırılarını durdurmuşlar, dehşet içinde kalarak birdenbire aralanmışlardı.

 

Kapalı bir pencereden durumu inceleyen İbni Ziyad da, memnuniyetle gülümsemişti. Yanında duran asker komutanına: Çabuk... iki kölenin daha başlarını kestir, pencereden attır!... demişti.

 

Bir dakika önce olduğu gibi, şimdi de iki suçsuz kölenin başları birer saniyede kesilmiş; bunlar da asilerin önlerine atılıvermişti.

 

Bu halden, muhacimlere büsbütün ürküntü gelmişti. Çünkü, pencereden feryad eden Kufe eşrafı bunların babaları, amcaları gibi yakın akrabalarıydı.

 

Muhacimler, o korku ve telaş arasındaİbni Ziyad’ın hilesini fark edememişlerdi. Pencereden atılan başları Kufe eşrafının başlarını sanmışlardı.

 

Halbuki, kendi ayakları altına yuvarlanan bu dört baş, hilekar İbni Ziyad’ın, muhacimlere korku vermek için derhal kestirdiği suçsuz kölelerin başlarıydı.

 

Bu kanlı tehdit karşısında muhacimler, büyük bir ürküntü hissederek, derhal ok yağdırmayı durdurmuş ve bir kaç adım geri çekilmişlerdi. Bu hal, İbni Ziyad ile onun taraftarlarını memnun etmişti. Bunlardan Kesiyr İbni Şahab, Şimr ve İbni Eş’as gibi Emevi taraftarları tekrar pencerelere gelmişler:

 

Ey Kufe halkı!... ey hısım ve akrabalarımız!.... Bizlere acıyın... Merhamet edin... işte İbni Ziyad, şimdi emir veriyor. Bizim de başlarımızı kestirecek. Bizim başlarımız da suçsuz yere yerlerde sürüklenecek. Hiç şüphe etmeyin ki, ondan sonra da felaket sırası size gelecek... derhal buradan dağılıp, evlerinize giderseniz, Emir İbni Ziyad’a yalvaracağız, sizi affettirmeye çalışacağız. Yok, inat ve ısrar ederseniz, hepimizin kılıçtan geçirileceği muhakkaktır... diye seslenmişlerdi.

 

Muhacimlerin kalbine bir korku girmişti. Derhal bir münakaşa baş göstermişti. Muhacimler arasında bir ses yükselmişti: Kimin kanını dava ediyoruz? Hani’nin mi? zaten o bir bunaktı.

 

Başka bir ses, şöyle demişti: Bunak olmasaydı, Müslim’i evinde saklamazdı. Madem işin içinde Emirülmüminine karşı bir muhalefet meselesi vardır.

 

Bu sözleri söyleyenler, muhacimler arasına ayrılık düşürmek amacıyle onların içine karışan İbni Ziyad taraftarlarıydı. Fakat muhacimler, bunu farkına varmamışlardı.

 

Birdenbire Müslim’in sesi işitilmişti: Ey Kufeliler... içinizde, kalbinde korku ve şüphe besleyenler varsa, burada bir an bile durmasınlar. Biz, Hak yolunda, canımızı ve başımızı fedaya karar vermişiz. Bizimle onlar, bu tarafa gelsinler.... sonucun vahametinden korkanlar, aramızdan çıkıp gitsinler....

 

Müslim’in bu sözlerini bir fısıltı takip etmiş, sonra da oradaki karmakarışık insan kitlesi, bir an içinde çözülüvermişti.

 

Asiler, bölük bölük ayrılmaya başlamışlardı. Aralarında, hareretli bir münakaşadan sonra, derhal dağılmışlardı. Müslim’ün yanında ancak otuz kişi kadar kalmıştı.

 

Bir pencerenin ipek perdesi arkasından bu hali gözetleyen İbni Ziyad, Müslim’in böyle otuz kişi ile kaldığını görür görmez, derhal onun avluya açılan penceresine koşmuş; orada toplanan muhafızlara: Ey emirülmüminin askerleri! Asiler dağıldılar. Yalnız içlerinde, deli olanlardan beş, on kişi burada kaldı. Kapıları açın; üzerlerine atılın. Müslim denilen o müfsidi kim sağ olarak getirirse, bin dinar mükafat vereceğim.... diye bağırmıştı.

 

Müslim’in etrafında toplananlar, İbni Ziyad’ın bu bağırmasını duymuşlar; korku ve heyacanla birbirlerine bakmışlardı ve kapıların demir sürgüleri şamgırdayarak çekilirken bunlar da bir an içinde çil yavrusu gibi dağılmışlar; Müslim’i orada tek başına bırakmışlardı.

 

Müslim, şaşırmıştı. Ellerindeki kılıçla kalkanı havaya kaldırarak; Hey, kaadir Allah!.... Eğer şu anda görevimin bitmiş olduğuna kani olsaydım, elimdeki şu kılıç kırılıncaya kadar çarpışır, Ehl-i Beyt aşkına fedakarlığın ne demek olduğunu, şu Kufelilere anlatmaya çalışırdım. Ne çare ki, imam Hüseyin’i kurtarabilmek için yaşamak zorundayım.... Ya Resulü Ekrem!... Ya Ali!... Medet sizden.... diye bağırmış, o da Kufe’nin dar sokakları içine atılarak bütün kuvvetiyle koşmaya başlamıştı.

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...