Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

24- Müslim’in çocukları, Zindancı Meşkür, Katil haris



Müslim’in çocukları

İbni Ziyad, Müslim’in iki küçük oğlunun Kufe’de bulunduğunu işitir işitmez, hemen emir vermiş: Bu çocuklar derhal bulunsun... bana getirilsin!... demişti.

 

Kahraman Müslim’in al kanları henüz kurumadan, iki suçsuz evladının da bulunması için İbni Ziyad’ın adamları, hemen o anda aramaya girişmişlerdi.

 

Her tarafta tellallar bağırmış, Müslim’in çocuklarını saklayanlar ölümle tehdit ve yerlerini haber verenlere mükafatlar vaat edilmişti.

 

Mükafat vaadi, yine bir takım casus ve fitnecileri harekete geçirmişti.

 

Ehl-i Beyt taraftarlarının birçokları sorgulara çekilmiş; yeni bir zulüm baş göstermişti. Bu iki suçsuz çocuğu, kıymettar birer emanet gibi evinin kuytu bir köşesinde saklayan Kadı Şureyh; evinin basılacağını ve çocukların bulunacağını düşünerek, çok acılı dakikalar geçirmekteydi.

 

İşte tam bu sırada Basra’dan gelen bir kervanın, şehir kenarına konarak ertesi gün Medine’ye hareket edeceğini haber almış, bu iki kıymetli emaneti, bu kervanla Medine’ye göndermeye karar vermişti.

 

Çocuklara bu kararı bildirmek için onları yanına getirmişti. Mensup oldukları hanedanın bütün seçkin niteliklerine sahip olan bu zeki ve hassas çocuklar, Kadı Şureyh’in odasına girip de, onun kederli ve üzgün yüzünü görür görmez: Ya Şureyh!.. bize niçin böyle bakıyorsun? Gözlerinde, bizden gizlemek istediğin yaşlar var.... Yoksa babamıza bir halmı oldu? demişlerdi.

 

Kadı Şureyh, artık kendini zaptedememişti. Bu iki suçsuz yavruyu bağrına basarak, ağlamya başlamıştı.

 

Çocuklar birbirine sarılmışlar, acı göz yaşları dökerek: Bu garip diyarda babamızdan yoksun kaldık. Şimdi biz ne yapacağız! diye feryat ve figana başlamışlardır.

 

Kadı Şuereyh, onları güçlükle teskin ve teseli edebilmiş: Size bütün hayatınızda, babanızın yokluğunu hissettirmek istemezdim. Fakat görüyorum ki, hayatımı bile sizin uğrunuzda feda etsem, yine sizi savunamam... Burada, büyük tehlike içerisindeyiz. Sizi bu tehlikeden kurtarmak gerek. Onun için bağrıma taş basacağım. Bu acı mecburiyetle sizden ayrılacağım. Kufe yakınında bulunan kervan başkanına teslim ederek, sizi Medine’ye yollayacağım.

 

O kadar sevdikleri babalarının feci ve kanlı akıbetini öğrenen çocuklar, artık ondan ümitlerini kestikleri için: Evet, bir an önce Medine’ye gidelim. Hiç olmazsa anamızın kolları arasında kalbimizin acılarını dindirelim... demişler; kervana katılmayı uygun bulmuşlardı.

 

Kadı Şureyh; bu iki yavruyu Esad adındaki kölesine (Bazı tarihler Esad, Kadı Şureyh’in oğlu diye yazarlar.) teslim etmiş; kent dışındaki hurmalıklar altına konmuş olan kervana göndermişti.

 

Esad, bu çocukları kervan başkanına teslim edecek; her biri için de yüzer dirhem verecek, bu iki suçsuz yolcunun rahatça seyahatlerini sağlayacaktı.

 

Esad, çocukları almış; tenha yollardan dolaşarak, şehir dışına çıkarmıştı. Hurmalıklara giderek kervanı aramış, ama bir saat önce hareket eden kervanın taze izlerinden başka bir şey bulamamıştı.

 

Esad, çocuklarla kısa bir müzakereye girişmişti. Onları, tekrar şehre getirmek istemişti. Fakat çocuklar; İşte, kervanın izleri görülüyor, biz koşar, yetişiriz... demişler; bir an önce analarına kavuşmak için bu fikirde ısrar etmişlerdi.

 

Esad, daha fazla ısrar etmemişti. Çocukların gözlerinden öperek onları Hakk’ın mukadderatına bırakmak zorunda kalmıştı.

 

Çocuklar, izleri takip ederek çöle atılmışlardı. Fakat biraz sonra yollarını şaşırmışlar, ağlaya ağlaya şehre dönmek zorunda kalmışlardı. Tam kente girecekleri zaman da, İbni Ziyad’ın casusları tarafından yakalanmışlardı.

 

İbni Ziyad, çocukların yakalandığını duyar duymaz, derhal huzuruna getirtmiş, kendisi sorguya çekmişti ve sonra, bu iki suçsuz yavruyu, Darül’emare’nin zindanına attırarak Yezid’e derhal bir mektup göndermiş; biri henüz yedi, öteki de sekiz yaşında olan bu iki küçük tutuklu hakkında, ne muamele yapacağına dair direktif istemişti.

 

 

Zindancı Meşkur

Zindancı; Meşkur adında, yaşlı bir Basralı’ydı. Yıllardan beri bu nefret edilen görevi yapmakla beraber, imam Ali ile Ehl-i Beyt’e karşı, kalbinde derin bir sevgi beslerdi.

 

Onun için zindancı Meşkur kendisine teslim edilen çocuklara büyük bir ilgi ve şefkat göstermiş; onları zindanın derin ve karanlık köşelerine atmayarak, kendi odasında konuk etmişti. Fakat bu hassas adam, çocukların akibetinden emin değildi. Onun için, bunları kaçırmaya karar vermişti ve aradan birkaç gece geçtikten sonra, onları gizlice zindandan çıkarmış, şehrin kapılarına kadar getirmiş, ellerine parmağındaki yüzüğü vermiş:

 

Sabah oluncaya kadar burada saklanınız. Ortalık ağarıp da kapılar açılınca, halk arasına karışınız. Kapıdan çıkınız. Sağdaki yolu takibe başlayınız. Bu yol, sizi doğruca Kadisiye kasabasına götürür... Orada hakimin huzuruna çıkınız. Bu yüzüğü gösteriniz: «Bizi Meşkur gönderdi» deyiniz. O, beni tanır. Sizi himaye eder, Medine’ye gönderir.... demişti.

 

Aradan birkaç gün geçer geçmez, İbni Ziyad’ın mektubuna cevap gelmişti. Yezid, Müslim’in suçsuz yavrularını da sessizce boğdurulmasını emretmişti.

 

İbni Ziyad, bu emrin uygulanması için adamlarından iki kişiyi zindana göndermişti. Fakat zindana gidenler, hemen dönmüşler: Ya Emir!... Müslim’in çocukları kaçmış... diye haber getirmişlerdi.

 

İbni Ziyad, Akabe’ye gelerek; zindancı Meşkur’u huzuruna istemiş: Çocuklar nerde? demişti.

 

Zindancı Meşkur, büyük bir sükun ve itidalle cevap vermişti: Çocuklar mı? ben onları azat ettim.

 

İbni Ziyad, bu cüretkar cevap karşısında önce hayret etmişti. Kulaklarına inanmak istememişti. Fakat Meşkur, aynı cüret ve metanetle sözlerine devam etmişti: Evet... azat ettim. Çünkü yıllarca zindan bekçiliği etmeme rağmen, Canabı Hakk’ın kalbime ilham ettiği hislere bir türlü gelebe edemedim. Soruyorum sana, ey Emir: Bu çocukların babasını şehit ettin.. Ala... hiç olmazsa onun elinde bir kılıç vardı. Önünde bir mübareze meydanı açılmıştı. Hiç şüphesiz orada Müslim, kendini savunacaktı. Fakat bu çocuklar?... bu suçsuz yavrular?... onların ne suçu vardır?.. Hayatlarında bir karıncayı bile incitmemiş olan bu iki günahsız yavruyu, karanlık bir zindanın derin köşesine, yılanların, çayanların, akreplerin içine atmak... bu revayı hak mıdır, ya Emir?...

 

İbni Ziyad, artık çıldıracak hale gelmişti. Derhal yerinden fırlayarak: Bu herifi meydana götürünüz... Kırbaç altında öldürünüz... diye emir vermişti.

 

Derhal Meşkur’u tutmuşlar; Darül’emare’nin önündeki meydana sürüklenmişlerdi. Gömleğini parçalamışlardı; yarı çıplak vücudunu, oradaki bir hurma ağacına bağlamışlardı. Pencereden bakan İbni Ziyad’ın gözü önünde kırbaçlamaya başlamışlardı.

 

Meşkur; ellinci kırbaca kadarbüyük bir tahammül göstermişti. Sırtının ve omuzlarının derileri ve etleri lime lime (parça parça) olduğu halde, zalimlerin karşısında hiç sızlanmamış; af dilememişti. Fakat kırbacın adeti elliyi geçince, acı bir feryad yükselmişti. Orada bulunanların kalplerini titreten bir sesle: Ehl-i Beyt aşkına kurban oluyorum. Allah rızası için bir yudum su!.. diye feryat etmişti.

 

Bu feryat, İbni Ziyad’ın kulaklarında yankılanmıştı.

 

İbni Ziyad, haince gülmüş; eliyle işaret ederek: Laaa = hayır diye cevap vermişti.

 

Kırbaç darbeleri, bütün şiddetiyle devama başlamıştı. İhtiyar zindancı, çiğerleri parçalayan bir feryattan sonra, bayılmıştı. İbni Ziyad’ın yanında duran İbni Hars dayanamamıştı; Ya Emir!... artık bu adam ölmüştür. Merhamet et.... diye yalvarmıştı.

 

İbni Ziyad, pencerenin önünden çekildiği zaman o, hurma fidanlarının dibinde, omuzlarından ve sırtından kıpkızıl kanlar boşanan, külçe halinde bir insan cesedi kalmıştı.

 

Müslim’in kimsesiz ve garip kalan yavruları Muhammed ile İbrahim, ne yapacaklarını şaşırmış bir halde, kentin sokakları içinde dönüp dolaşırlarken ihtiyar bir kadına rastlamışlardı. Kadın, bu sevimli çocukları görür görmez, onlara ilgi göstermiş: Ey kıvırcık saçlı dilber kuzular!... Siz kimsiniz?... kendilerine sormuştu.

 

Bu sözler, o hassas çocukların yaralı kalplerini çoşturmaya yetmişti. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak: Biz, bu gurbet diyarda bikes kalmış, iki zavalıyız. Yersiz, yurtsuz ve aç kaldık!... demişlerdi.

 

Zeki kadın, meseleyi derhal anlamıştı. O zaman, bu kadınla çocuklar arasında şu konuşma geçmişti:

 

→Siz, sakın, şehit Müslim’in çocukları olmayasınız?...

→Evet... işte biz, o zavalılarız.

→Fakat, sizi şehirde arıyorlar.

→Biliyoruz... kaçıp kurtulmak için Medine kervanına geldik. Fakat kervana yetişmedik.

→Şimdi ne yapacaksınız?

→Bilmiyoruz...

 

Kadının kalbine garip bir ilham ve bir anda, kadınlık şefkati gelmişti. Ben fakir bir kadınım; sizi himaye edemem. Fakat isterseniz, sizi kızımın evine götüreyim. Başka bir kervan gelinceye kadar orada kalırsınız. Kervan gelir gelmez derhal gider, kalabalığın arasına karışırsınız... demişti.

 

Aç, yorgun ve uykusuz kalan çocuklar bu teklife memnuniyetle razı olmuş, ihtiyar kadını takip etmişlerdi.

 

Bu iyi kalpli kadın, İbni Ziyad’ın etrafa saldığı dehşete önem vermemişti.bu iki çocuğu alarak ve tenha yerlerden dolaştırarak, kızının evine götürmüş, meseleyi anlatmıştı. Kadının kızı da, temiz kalpli ve merhametliydi. Çocukları, büyük bir memnuniyetle kabul ederek, evin erzak ambarına gizlemişti ama kalbi büyük bir üzüntü içindeydi. Çünkü kocası gayet haris (açgözlü) ve çıkarcı bir adamdı.

 

İbni Ziyad tarafından şiddetle aranılan bu çocukların, buradaki varlıklarını haber alırsa, sefil hislerine kapılarak, zavalı suçsuzlara bir fenalık edebilirdi.

 

 

Katil haris

 Kadın, bu endişe içindeyken, kocası Haris gelmişti ve kadınla aralarında şu konuşma geçmişti:

 

→Ya Haris!.. Seni yorgun ve öfkeli görüyorum.

→Tabi değil mi ya... Bugünde akşama kadar boşuna yoruldum. Müslim’in çocuklarını bir türlü bulamadım.... İşin daha fenası var, bu uğurda, atımı da sakatladım.

 

Bu sözler karşısında kadın, büyük bir acı duymuştu: Koca!.. vazgeç bu fakirden... sana hiç fenalığı dokunmamış olan bu iki zavalı çocuğu İbni Ziyad’a teslimedeceksin de, eline ne geçireceksin?...

 

→Para...

→Canım, alacağın para, nedir?... birkaç yüz dirhem... hiç insan, bu kadar bir para için, suçsuz iki yavrunun hayatına kıyar mı? özelikle bu çocuklar, Resulullah’ın hanedanına mensup olurlarsa...

 

Kadın!... gevezelik yapıp durma... zaten canım fena halde sıkkın... birde sen sıkma. Eğer güzelce bir sopa yemek istemiyorsan, benim işime karışma... aç ve yorgunum. Git, bana yiyecek getir. Yatağımı da yap.

 

Kadın, bu sözler karşısında sendelemiş, ertesi gün çocukları daha emin bir yere saklamaya karar vermişti.

 

Gece sükünetle geçmişti. Fakat ertesi gün, uğursuz bir rastlantı, çocukların saklanmış olduğu yeri o taş kalpli adama keşfettirmişti.

 

Alacağı ihsanı düşünerek, sevincinden çıldıran bu adam: Ben, bu çocukları diri olarak İbni Ziyad’a götürürsem, belki başkaları elimden alırlar. Burada öldüreyim, kelelerini götüreyim.... diye düşünmüş ve derhal kılıcını çekerek çocukların üzerine saldırmıştı (Bazı tarihçiler, bu facianın Fırat kenarında geçtiğinden söz ederler).

 

Kadın, bu çılgınca hareketi görür görmez, kocasının üzerine atılmış: Ben sağ oldukça, onların bir kılına bile dokunamazsın! diye bağırmıştı.

 

Karı ile koca arasında korkunç bir mücadele başlamıştı. Ve bu mücadeleye kadının yetişkin oğlu da karışmıştı. Sonunda üstünlük, o sefil ruhlu adamda kalmıştı. Kadın, bir kılıç darbesiyle kanlar içinde yere yuvarlanmıştı. Oğlu da, ağır surette yaralanmıştı.

 

Bu mücadele arasında, Müslim’in yavruları, o hain adamın ayaklarına kapanmışlardı. Fakat bu taş yürekli adamın kalbinde en küçük bir merhamet hissi bile uyandıramamışlardı.

 

Gözlerini kan bürüyen bu canavar, artık tamamıyle serbest kalınca, Müslim’in küçük oğlu, İbrahim’in üzerine atılmıştı. Fakat ondan büyük olan Muhammed, bu uğursuz herifin önünde diz çökerek boynunu o kanlı kılıcın altına uzatmış: önce beni kes... kardeşimin öldüğünü görmiyeyim! diye yalvarmıştı.

 

Bir kılıç darbesi, bu sekiz yaşındaki yavrunun narin başını derhal koparmıştı. Çansız ceset birkac kere çırpındıktan sonra, hareketsiz kalmıştı. İbrahim ise, korkudan bayılmıştı. Haris’in, kılıcı, İbrahim’in minimini boynuna inmesiyle, kıvırcık saçlı başı, sessizce bir tarafa yuvarlanmıştı.

 

Haris, melunu, iki kanlı başı siyah bir beze sarmış; doğruca Darül’emare’ye giderek, masum başları bezden çıkarıp İbni Ziyad’ın önüne atmış ve: Ya Emir... işte Müslim’in çocuklarının başları. Onları diri diri ele getiremedim. Onun için, başlarını kestim, getirdim. Ver bakalım, mükafatımı... diye mırıldanmıştı.

 

Gerdanlarında kanlar pırtılanan, aralık kalmış dudaklarının arasından, inci gibi dişler parıldayan bu kesik başların yüzlerindeki hazin masumiyet, İbni Ziyad’ın yanında duran Mukatil’in kalbini etkilemişti. Mukatil bu feci manzara karşısında dayanamamış: Ya Emir... Bu herif, mükafata değil, en şiddetli azap ve cezaya müslahaktır!... diye bağırmıştı.

 

İbni Ziyad, Mükatil’e hak vermiş: Al, onu sana teslim ediyorum. İstediğin şekilde cezalandır... sonra, bu iki çocuğun başlarını da cesetleri ile beraber gömdür... demişti.

 

İbni Ziyad’ın bu hareketi, bir merhamet eseri değildi. Çünkü o da zaten çocukları öldürecekti. Fakat halka karşı, küçük yaştaki bu iki çocuğun ölümüne razı olmadığını göstermek istemişti.

 

Mukatil, İbni Ziyad’ın adamıydı. Fakat bu suçsuz yavruların bu derece gaddarlıkla şehit edilmelerini bir türlü hazmedememişti; Haris’ten feci bir intikam almaya karar vermişti.

 

Haris’in ellerini, ayaklarını sımsıkı bağlatarak, iki suçsuz yavruyu şehit ettiği yere getirmişti. Orada gördüğü manzaradan tüyleri ürpermişti.

 

Hey Allah’ım!... Her şeye kadirsin. Nasıl oldu da, bu canavar herifin ellerini kurutmadın!... diye söylenmişti.

 

Manzara gerçekten feciydi. Başsız iki küçük vücut; yan yana, yere serilmişti. Beyaz gömlekleri, al kan içindeydi.... çocukları savunurken, ağır surette yaralanan kadın, henüz ölmemişti. Aldığı kılıç yaralarından, biraz önce ölen oğlunun yanına sürüklenmişti.  

 

Mukatil, ölmek üzere bulunan kadının üzerine eğilmiş: Ya Hatun!... söyle: bu iş nasıl oldu? demişti. Kadın, güçlükle olayı anlatmış; sonra kocasını göstererek: Allah, bu adama lanet etsin!... dedikten sonra, derin bir ah... çekerek, ölmüştü.

 

Mukatil, çocukların başlarıyla çesetlerini almış, elleri sısıkı bağlı olan katil Haris’i de önüne katmış; Fırat kenarına inmişti. Orada, o kanlı başları, kendi eliyle Fırat suyunda yıkadıktan sonra, gövdesiyle birleştirmiş; bir hurma ağacının dibine gömdürmüştü.

 

Sıra Harise gelmişti. Bu uğursuz adam, artık kendisine mukadder olan acı akıbeti hissettiği için, korkudan tiril tiril titremekte: Mükafattan vaz geçtim... affedin beni... Ben bu işleri ancak İbni Ziyad’ın telkini ile yaptım.... diye feryat etmekteydi.

 

Mukatil, onun ellerini çözdürmüş; iki kuvvetli adama, ellerini tutturarak, bir çarmıh gibi gerdirmiş, sonra da kılıcını çekerek karşısına geçmişti: Ey melun!... söyle: Ahirete hangi yüzle gideceksin? Resulü Ekrem’den hangi dille şefaat isteyeceksin? demişti.

 

Mutakil’in ilk kılıç darbesi, Haris’in sağ koluna inmişti. Bir anda eli bileğinden kopmuş, kanlar fışkırarak yanına düşüvermişti. İkinci darbe de, aynı şekilde, sol koluna inmişti. Haris, sırt üstü yere devrilmişti.

 

Mutakil, derhal onun üzerine atılmış; kılıcının ucunu, sağ gözüne dayamıştı. Kuvvetli bir bilek hareketiyle, bu gözü çıkarıp atmıştı. Arkasından, öteki gözünü de oymuş; kılıcının ucunda sallanan bu kanlı gözü, uzaklara fırlatmıştı... Sonra da sert bir kılıç çalışıyle kellesini koparmış; her taraftan kanlar sızan bu başı ayaklarının altına almış, topuklarının altında parçalamıştı. Yanındaki adamlara: Bu uğursuz vücudu, toprak kabul etmez. Şuradan, çalı çırpı toplayın. Onu ateşte yakın... diye emir verdikten sonra, atına atlamış, oradan uzaklaşmıştı.

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı Ek ve Seyyid Hakkı Can. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...