Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

33- Hür ibni Riyah, Kasım ve Fatıma



Hür ibni Riyah

İmam Hüseyin, karargahına dönerken, serdar Ömer’e şu fikir gelmişti: derhal Hüseyin’in çadırına saldırarak, hazırlanan büyük çinayeti bir an önce işlemek ve meseleyi çabucak haletmekti.

 

Tam fikrini uygulayacağı zaman bir olay meydana gelmişti.

 

Askerin en önemli komutanlarından biri, karşısına dikilmiş, aralarında şu sözler geçmişti:

 

→Ya Ömer!... Hüseyin ile savaş muhakak mı?

→Elbette. Hatta şimdi her taraftan saldırı için emir vereceğim.

→Pekala, ama... Bunun sorumluluğunu ne cesaretle kabul ediyorsun? Ben ise bu saldırıyı kabul etmiyorum ve Hüseyin ile savaşmak istemiyorum.

 

Serdar Ömer, şaşırmıştı. Kendisine bu sözleri söyleyen adamın yüzüne dikkatle bakmıştı. Bu adam, en cesur komutanlarından, Hür ibni Riyah’tı... Sonra büyük bir hayretle: Ya Hür!... Hüseyin, buraya geldiği zaman, İbni Ziyad’ın emriyle, onu tutuklamaya memur edildin. Maiyetine bir hayli adam alarak gittin; onu tutuklamayarak bu havaliye sen getirdin. Şimdi, Hüseyin ile savaşa girişmekten niçin vazgeçtin? demişti.

 

Hür; parmağının ucunu, geniş bir halka gibi kuşatan askerler üzerinde gezdirmiş ve sonra, Hüseyin’in karargahını göstermişti: Bak: biz kaç kişiyiz... Bir de Hüseyin’in etrafındakilere bak; onlar kaç kişi?... Bir avuç adamın üzerine, bu kadar büyük bir kuvvetle saldırmak, insanlığa yakışır mı?.... Özelikle Hüseyin, bu mesele de ne kadar mazur ve mağdur olduğunu da söyledi.

 

Seni ve Kufelileri tahkir etti. Ne sen, ne de başkaları, O’na susturucu bir cevap veremediniz. O’nu oklarınızla susturmak istediniz.... üzerine ok attığınız adamın Peygamberin en sevgili torunu olduğunu düşünmediniz... Ben, sizin, bu hareketinize katılmıyorum... diye cevap vermişti.

 

Hür; İbni Ziyad’ın güvendiği kişilerdendi. Asker arasında da büyük bir kuvvet ve nüfuzu vardı. Onun için Hür’ün bu sözleri, serdar Ömer’in üzerinde büyük bir etki meydana getirmiş, imam Hüseyin’in karargahı üzerine  genel saldırı emri vermeye cesaret edememişti.

 

Ya Hür!... Biz, aldığımız emri yapmaya mecburuz. Bu emir gereğince savaşı, ilan ettik. Hüseyin, savaşı kabul ederse; meydana gelir; bizimle savaşır. O zaman, şans ve mukaddaratın hükmü ne ise, yerine gelir... demişti.

 

Hür, bu sözlere karşılık vermeden yerine dönmüştü. Rengi solmuş, vücudu heyecandan tirtir titremekteydi. Orada, kendisine kardeşi rast gelmişti ve aralarında şu kısa konuşma geçmişti:

 

→Ya Hür!... Ben, seni hiç bir savaşta böyle solgun ve perişan fikirli görmedim. Bunun sebebi nedir?

→Ya kardeş!... Şu anda, en büyük savaş, benim vicdanımda oluyor; Hak ile batıl çarpışıyor...

→Niçin?...

→Şunun için ki, tam yüz defa üstün bir kuvvetle Hüseyin’in üzerine saldırmak, mertliğin şanına layık değildir. Özelikle Hüseyin, hem hak sahibi, hem de Prygamberin en sevgili torunudur. Şimdi, onunla savaşa kalkmak, batıl ve namertçesine bir iş değil midir?

→Allah’a ant içerim ki, hakkın var; Ya Hür... Ben, eminim ki, vicdanında hak üstün gelecek.

 

Kardeşi Mıs’ab’ın bu sözlerinden heyecanı artan, Hür, birdenbire sarsılmış: Ya kardeş!... İşte, hak üstün geldi. ben Hüseyin’in tarafına geçiyorum. İstersen, sen de beni takip et.... diye bağırmıştı ve sonra atını doludizgin imam Hüseyin’in karargahına doğru sürmeye başlamıştı.

 

İmam Hüseyin’in karargahındakiler, böyle doludizgin iki atlının geldiğini görünce, derhal tertibat almışlardı. Ama bu gelenlerden birinin Hür olduğunu görür görmez, şaşırmışlar: Bu temiz kalpli adam, bize evvelce göz yummuştu. Bu gelişi de hayırlıdır, inşallah demişlerdi.

 

Hür, imam Hüseyin’in önüne gelir gelmez, atından atlamış: Ya Hüseyin!... Sana karşı yaptığım hareketten dolayı son derece pişmanım. Vicdanım, azap içindedir. Kabul edersen, senin karşında ilk canını feda eden ben olacağım. Müsaade buyur da meydana gireyim, herkesten önce canımı feda edeyim... demişti.

 

Hür’ün bu mertçe hareketi, imam Hüseyin’in kalbine büyük bir üzüntü vermişti. Ağlamamak için kendini zor tutarak: Ya Hür!... Canabı Hak ve Ceddim Muhammed, senden ve kardeşinden hoşnut olsun. Benim için aziz canlarınızı feda etmeyiniz. Madem, kastetmek istemediniz, şu halde; çıkıp yerlerinize gidiniz, cevabını vermişti.

 

Ama, gerek Hür, gerek kardeşi ricalarında ısrar etmiş; ikisi de: Biz, Hak için savaşacağız.... demişlerdi.

 

İmam Hüseyin, bu iki kardeşin, sözlerinde ısrar ettiklerini görünce: Pekala... O halde, biraz sabredin... biz, bir sıkıntıya uğrarsak, bize yardım edersiniz... diye, onları bir kenara çekmek istemişti. Ama Hür: Ya İmam!.. İbni Ziyad adına, ilk defa olarak senin karşına çıkan bendim. Onun için, şimdi de ilk defa olarak, senin adına çarpışmaya çıkan ben olmak istiyorum. İzin ver, bu şerefi ben kazanayım... demişti.

 

İmam Hüseyin, cesur ve alicenap Hür’ün bu içten ve mertçe arzusunu kırmak istemedi: Çık, ya Hür.... canabı Hakk’ın takdiri ne ise, yerini bulsun... demek zorunda kaldı.

 

Hür, derhal atına atladı. Kızgın çöl güneşinin aksile elindeki yalın kılıç parladı. Atını dörtnala sürerek, düşman safları önüne geldi. gür sesiyle bağırdı: «Ya Ömer bin Sa’d!... ya Kufeliler!... Biliyorsunuz ki, ben Hür bin Riyah’ım... Biraz önce bende sizin gibi batıl bir iddianın cereyanına kapılmış iken, şimdi haklı bir davanın başına geçtim.

 

Ey, İslamiyet iddiasında bulunanlar!... ne yapıyorsunuz? Kime kılıç çekiyorsunuz... karşınızdakiler, Peygamberin kanından ve canından hasıl olmuş suçsuzlardır... Bir taraftan dillerinizde o peygamberin ve onun evladına salavat getiriyorsunuz; öte yandan, ellerinizdeki silahlarla, o Peygamberin evladını ve suçsuz yavrularını öldürmek istiyorsunuz. Buna hangi kalp; hangi vicdan dayanır? Ey İbni Sa’d! Ey Kufeliler!... Bu cinayetten vazgeçmenizi ve doğru yola dönmenizi rica ediyorum. Bunu yapmadığınız takdirde ölünceye kadar sizinle mukatele edeceğim...» demişti.

 

Serdar Ömer ile İbni Ziyad’ın katı kalpli adamları kahramanlığı dillerde destan olan Hür’ün bu sözlerini büyük bir endişeyle dinlamişlerdi. Onların bu endişeleri haksız değildi. Çünkü Hür’ün bu sözleri, asker arasında derhal bir heyecan meydana getirmişti.

 

Serdar Ömer, etrafındakilere göz gezdirmiş ve parmağını, iri vucutlu bir atlıya uzatarak: Haydi, Cafvan!... Onunla ancak sen başa çıkabilirsin.... Önce, ona öğüt ver; söz geçiremezsen, işini bitir... demişti.

 

Safvan, ordu içinde tanınmış mübarizlerdendi. Bu emri alır almaz, atını mahmuzlayarak Hür’ün karşısına gelmiş: Ey Hür, neden doğru yolu bırakıyorsun, birtakım mevhumata kapılmışsın? Mutlu yaşamak dururken, niçin aşağılık ölümü ihtiyar ediyorsun?.... İnsan, anasından bir kere doğar... demişti.

 

Safvan, daha birçok şeyler söyleyecekti. Ama Hür, onun sözünü kesmiş ve üzengillerin üzerine dikilerek düşman safları üzerinde bile gürleyen bir sesle: İmam Hüseyin’i buraya davet ettikten sonra, şimdide birkaç günlük sevk için alçakcasına onu öldürmeye kalkıyorsunuz. Burası, söz meydanı değil, er meydanıdır. Sende zerre kadar insanlıktan eser varsa, benim gibi yapar; kanını imam Hüseyin uğrunda dökmekten çekinmezsin. Yoksa sana şu kılıçtan başka bir şeyle karşılık veremeyeceğim... demişti.

 

Safvan; Hür’ün bu tahkiri üzerine ona şiddetle saldırmıştı. Hür, onun saldırısını defettikten sonra her tarafından köpük saçılan atını şiddetle mahmuzlayarak Safvan’ın üzerine hücum etmişti. Safvan, Hür’ün bu hamlesinden güç kurtulabilmişti. Çevik atını birkaç adım geri almış ve yeniden saldırıya geçmişti. Şimşek gibi parlayan kılıcı yıldırım süretiyle Hür’ün başına inmişti. Ama Safvan’ın kılıcı, Hür’ün başına siper ettiği kılıca raslayınca; bir değnek parcası gibi kırılıvermişti. Hür, ikinci defa Safvan’a saldırmış ve kılıcını yıldırım suretiyle indirmişti. Safvan, kanlar içinde yere yuvarlanmıştı.

 

Hür’ün Safvan gibi, herkese korku veren bir muharibi böyle bir, iki dakikada öldürü vermişti. İki taraf muhariplerini hayret ve dehşete düşürmüştü.

 

Hür, Safvan’ı öldürdükten sonra, çevik bir hareketle atını çevirmiş, imam Hüseyin’in karargahına doğru sürmeye başlamıştı.

 

Hür’ün bu hareketindeki anlamı hiç kimse anlıyamadığı için, bütün gözler onun üzerine çevrilmişti. Hür, imam Hüseyin’in önüne gelir gelmez: Ya İmam. Ya Resulullahın torunu!... Söyle, benden hoşnut oldun mu? diye sordu.

 

Gözleriyle Hür’ün kahramanlığını takip eden imam Hüseyin: Ya Hür!... Ben, razı ve hoşnudum. Emin ol; ceddim Resulullah da senden razı ve hoşnuttur. Anan, senin adınıHür koymuş; sen, iki cihanda da hürsün... cevabını verdi.

 

Hür, elindeki kılıcın ucunu yere doğru çevirerek ve başını eğerek: Ya imam Hüseyin!.. Müsaade et, yeniden meydana gireyim ve şehit oluncaya kadar senin düşmanlarınla çarpışayım, demiş ve imam Hüseyin de bu müsadeyi vermişti.

 

 

Kasım ve Fatıma  

Hür’ün olayını burada bırakarak, bir gece önce olan önemli bir olayı anlatalım: Muharrem’in sonuncu gününe Aşura denildiği gibi, dokuzuncu gününe de Tasua denir. Ayın dokuzuncu, Tasua gününün akşamıydı.

 

İmam Hüseyin, ertesi günü bütün Ehl-i Beyt’in öldürüleceğini anlamış, hayatının bu son gecesinde kardeşi imam Hasan’ın ölürken yaptığı bir vesiyeti yerine getirmeye karar vermişti.

 

İmam Hasan, içtiği zehrin etkisiyle öleceğini hissetiği zaman, imam Hüseyin’e birçok şeyler vasiyet etmiş ve bunların arasında da: Oğlum Kasım’ın, kızın Fatime’yi derin bir aşkla sevdiğini biliyorum. Fatime, henüz küçüktür. Evlenecek yaşta değildir. Ama büyüdüğü zaman onu Kasım’a ver. Sakın oğlumu mahzun etme... demişti.

 

Kasım, amcası Hüseyin’i çok severdi. O’nun bu facialı hayatına, memnuniyetle katılmıştı. Fatime’ye olan aşkını da kalbinin en derin yerine gömmüştü.

 

Şimdi imam Hüseyin, imam Hasan’ın bu vasiyetini hatırlayınca, derhal eşini çağırmış: Çabuk, kızım Fatime’ye, en güzel elbisesini giydiriniz. Onu, bir gelin gibi hazır ediniz... demişti.

 

Kadınlar, imam Hüseyin’in maksadını derhal anlamışlardı. Susuzluktan, heyecan ve acıdan üzgün bulunan fatime’yi ortalarına alarak, göz yaşları içinde ona en kıymetli elbisesini giydirmişler, bugünün felaket ve yasını göstermek için yüzüne siyah bezden bir duvak örtmüşlerdi.

 

İmam Hüseyin, Kasım’ın elinden tutmuş, çadıra getirmişti. Bu talihsiz sevgilinin elini, bahtsız kızı  Fatime’in eline vermiş: Sizi, dünyanın en acı felaketi karşısında, birbirinize nikah ederek, birleştiriyorum. Biliyorum ki, bu felaket, pek kısa bir zamanda sizi birbirinden ayıracaktır.... ama, cesur olun. Çünkü, fani dünyanın bütün zevkleri, sevinçleri, elemleri, kaderleri gibi, bu ayrılık da geçicidir. Evet, bugün, ayrılacaksınız. Ama yarın cenneti alada birbirinize kavuşacaksınız. Orada hayat, ebedidir. Siz de ebediyet içinde, gerçek bir mutlulukla, sonsuz bir hayat yaşıyacaksınız... demişti.

 

Ateşler içinde yanan iki el, birleşmişti. Uzun zamandan beri süren saf ve içten aşkın son ve çoşkun dalgası, bu ateşli eller aracılığıyla birinin kalbinden ötekine geçmiş, bu iki genç ve körpe vücudu, zangır zangır titretmişti.

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı


ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...