Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

32- İmam Hüseyin’in son sözleri, İki tarafın kuvvetleri



İmam Hüseyin’in son sözleri

İmam Hüseyin’in bu hareketi, düşman safları arasında bir hayret uyandırmıştı. Çünkü onlar, imam Hüseyin’in savaşmak için bir mübariz isteyeceğini sanmışlardı.

 

Halbuki o zamana kadar hiç bir ordu kumandanının herkesten önce savaş meydanına geldiği görülmüş şeylerden değildi. Bütün gözler; koyu bir toz bulutu arasında kuş gibi uçan atının üstünde yükselen imam Hüseyin’e çevrilmişti (O devrin savaş usulleri şöyleydi: iki taraf, savaşın başlayacağı vakit ve saati birbirlerine haber verirler; o saatte birbirlerinin karşısında, saflarını düzerlerdi. Sonra, önce bir taraftan kendine güvenen bir muharip, düşman saflarına kadar ilerler, adını, sanını, ailesini saydıktan sonra, kendi kahramanlıklarını bildirir ve karşısına bir mübariz isterdi.

 

Karşı taraftan da birisi çıkar, kendi kahramanlıklarını anlatırdı. Sonra, çarpışmaya baçlarlaadı. Bu suretle, önce teker teker çarpışılır, çarpışma kızışınca, toplu olarak birbirlerinin üzerine atılırlardı. (N.K.).

 

İmam Hüseyin, sözleri düşman saflarından iyice duyulabileceği kadar bir yere geldikten sonra, birdenbire atının dizgilerini çekip durmuştu.

 

Bu hareketinden, onun savaş için gelmediği, belki söz söylemek istediği anlaşılıyordu. İmam Hüseyin, Üzengilerinin üzerinde kalkarak: «Ey «Müslümanım» diyenler.... Ey Muhammed Resulüllahın ümmeti olduğunu iddia edenler!... Beni dinleyin, size, bir kaç söz söyleyeceğim. Biliyorum ki, bu sözlerimle, sizin kalbinizde en küçük bir tesir bile meydana getirmeyeceğim. Şu var ki; bir gün gelip de, Rabbil’alemin olan Allah’ın huzurunda sizinle karşı karşıya geldiğim zaman, orada murafaa (duruşma) olurken, bu sözlerimi bir hüccet (belge, tanıt) sayacağım.

 

Ey Yezid’e tabi olanlar... ben, yıllardan beri Mekke’de ve Medine’de inziva (kendi köşeme, kendi almimde) köşesine çekilmiştim. Ne efendinize, ne de sizin aleyhinizde en küçük bir hakarette bulunmayı bile aklımda geçirmemiştim ve efendiniz tarafından bana zor kullanılmasaydı, son nefesime kadar da hayatımı bu derin sükün ve inziva içinde geçirecektim. Ama, efendiniz Yezid, hilafet makamını gasbeder etmez, beni şiddetle takip ve tazyike koyuldu. Kendisine biat ettirmek için, adamlarını başıma musallat etti ve beni bir an bile rahat ve huzur içinde yaşamaya bırakmadı...

 

Artık, göç etmeye karar verdim. Ehl-i Beytim’i başıma toplayıp Türk illerine geçip gitmek istedim. Bu ara Kufe eşraf ve ayanından mektuplar yağmaya başladı. Bu mektuplarda, Emevilerin zulüm ve seyiatından, hilafet iddiasında bulunan Yezid’in Kitap ve Sünnet’i ayaklar altında çiğneten, sefahat ve icraatından şikeyet ediliyor: «Ya Hüseyin!.. İmamet, senin hakkındır... Gel!... başımıza geç; bizi ve ceddin Muhammed’in dinini bu felaketten kurtar.» deniliyordu.

 

«Bu mektuplar bir, beş, on olsaydı; önemi yoktu. Ama kısa bir zamanda gönderilen bu mektupların adeti, iki yüzü bulmuştu ve bu iki yüz mektup da, Kufe’de yirmi bin kişinin bize biat etmeye hazır olduklarına dair bize teminat veriliyordu. Bu mektupları kimler göndermişti... Ey beni öldürmek için karşımda kılıçlarına, ok ve yaylarına dayanıp duranlar!...

 

Cevap versenize, bu mektupları kimler göndermişlerdi? Niçin susuyorsunuz... madem siz cevap vermiyorsunuz; şu halde, size ben söyleyeyim. Ey, silahlarıyla etrafımı kuşatan ve iki günden beri suçsuz Ehl-i Beytim’i bir damla suya hasret bırakan ordunun serdarı Ömer!... Beni davet edenlerin biri de sen değil misin? sonra, sen ey İbni Haccac; Sen, ey Nasr bin Mikap... Sen, ey Sa’d bin Rabi... ve sen Şem’an!... yüzlerce ve binlerce tevabiinizle bana itaat etmeye hazır olduğunuzu yazan sizler değil misiniz? Bu davet ve istirhamlarınızla, beni ve Ehl-i Beytim’i bu ıssız çöllere kadar sürükledikten sonra, niçin fikirlerinizi değiştirdiniz? Nasıl oldu da bana ve Ehl-i Beytim’e karşı amansız birer düşman kesildiniz? Emiriniz ve efendiniz olan Yezid ibni Muaviye’ye hoş görünmek için mi?..»

 

İmam Hüseyin susmuştu. Üzengillerinin üzerinde dimdik durarak, gözlerini düşman safları üzerinde gezdirmişti. Bu saflar arasında, birçok başlar, öne eğilmişti. Kulaktan kulağa dolaşan birtakım fısıltılar işitilmişti. İmam Hüseyin, sözüne devam eylemişti: «Şurada... şu çadırın altında, susuzluktan çiğerleri kuruyan suçsuzlara merhamet ediniz. Halife dediğiniz Yezid’in düşmanlığı yanlız banadır.

 

Beni kılıçlarınızın, oklarınızın altında parça parça ediniz. Ama, şu zavallı kadınlara, suçsuz çocuklara acıyınız. Özelikle onlar Peygamberin torunlarıdır. Onun soyundan gelmişlerdir. Onların buradan çekilip gitmeleri için müsaade ediniz. Yarın Allah’ın huzurunda bana yaptığınız fenalıklardan dolayı sizi kınamıyacağım. Ama Ehl-i Beytim’e yapacağınız fenalıklardan dolayı, o zaman yakalarınızdan tutacağım.: «Ya Rab!... Sevgili Resulünün evlatlarına zulmeden bu adamlardan davacıyım. Bunlar, masumların katilidir» diye haykıracağım. »

 

Birdenbire düşman safları dalgalanmıştı. Belki de Hüseyin’in lehinde bir nümayış ve müzaharet yapılacaktı. Ama serdar Ömer ortaya atılmış: Ya Hüseyin!... Sen söyledin; biz dinledik. Şimdi de sen, bizi dinle.Peygamberin getirdiği Kur’an’da açık bir ayet vardır: «Allah’a, Allah’ın peygamberi’ne ve ulül’emre (Emir sahibi) itaat ediniz.» diye emrediyordu. Bugün emir sahibi Yezid ibni Musaviye’dir. Sen, ona itaat etmemekle, Canabı Hakk’ın ve onun Peygaberi’nin emrine muhalefet ediyorsun. Buna binaen (dayanarak) asi (Başkaldırıcı) ve beğisin... bu kadar uzun söz söyleyeceğine; şurada, ümmet huzurunda Yezid’e biat ve itaatini ikrar et; yeter.... diye bağırmıştı.

 

Ömer’in bu sözleri, derhal halk üzerinde etkisini göstermişti. Hatta, saflar arasından: Ya Hüseyin!... inat ve ısrar etme... diye, birtakım sesler yükselmişti.

 

İmam Hüseyin, acı acı gülümseyerek, etrafına bir göz gezdirdikten sonra: «Ya Ömer!... Sen, Kur’an’ın o ayetinin anlamını işine geldiği için, istediğin bir şekilde yanlış yorumladın... O ayetin anlamı şudur: «Ey müslümanlar, Allah’a itaat ediniz. Allah’ın Resulüne itaat ediniz ve ancak, Allah’ın ve Resulünün emirlerine itaat eden ulül’emre itaat ediniz» diyor.

 

Halbuki, sizin bugün ulül’emr dediğiniz Yezid, Allah’a ve Allah’ın Resulüne itaat şöyle dursun, tam tersine Kitap ve Sünnet’i ayaklarının altında çiğniyor. Halka zulmediyor. Peygamberin kurduğu müslüman Cumhuriyeti’ni yıkıp devirerek, onun üstünde, kendi keyfine, kendi zevkine, kendi arzusuna göre saltanat sürüyor ve...»

 

Birdenbire, imam Hüseyin’in sesi, kesilmişti. Çünkü onun bu sözlerini dinleyenler üzerinde önemli etkiler yaptığını hisseden serdar Ömer, atını mahmuzlayarak imam Hüseyin’e doğru ilerlemiş: Ya Hüseyin!... kendini kurtarmak için işi yanıltmaya vuruyorsun. Hatta, Allah’tan korkmadan Kur’an’ın açık bir ayetini bile tevil (biçim, biçim, süs) ediyorsun. Artık, dinleyemeyiz... diye haykırarak, onun sesini kestikten sonra, başını geri çevirmiş: Ey Emirülmümine itaat edenler; hepinizin huzurunda, Hüseyin’e biat ve itaat teklif ettik. O, kabul etmedi. Tam tersine Halifeye saygısızlık ve düşmanlık gösterdi. Artık onunla savaştan kaçınılmaz. İşte, savaşa önce ben başlıyorum... demişti ve derhal elindeki yayı gererek, imam Hüseyin’in üzerine çevirmişti.

 

Fırlayan ok, vızıldayarak imam Hüseyin’in başı üzerinden geçmişti.

 

Artık söylenecek bir şey kalmamıştı.imam Hüseyin, son görevini yapmış olduğundan, rahat bir suretle atının dizginini çevirmiş ve çadırlarına doğru ilerlemişti.

 

İmam Hüseyin, karargahına gelince, durumu anlatmış: Artık, mertçesine ölümü karşılamaktan başka çaremiz kalmadı... diye bağırmıştı ve o andan itibaren de, herkes ölüme hazırlanmıştı.

 

 

İki tarafın kuvvetleri

İki tarafın kuvveti, son derece nispetsizdi. Serdar Ömer’in komuta ettiği kuvvet; yedi bin piyade ve süvari idi (Bunların bini Hür ile, dört bini Ömer Sa’d ile, iki bini de Şimr ve arkadaşları ile gelmişti.

 

Bazı tarihler: Kufe’deki askerin, yirmi, otuz bin olduğunu yazarlarsa da, bunlar, her taraftan akın akın gelen, ama facia gününe kadar yetişmeyen kuvvetler olsa gerektir. (Tabi: Nasi Kasım).

 

İmam Hüseyin’in, eli silah tutan muharip kuvveti ise, kendisi de dahil olmak üzere, yetmiş’in üzerinde idiler.

 

Bunların içinde, altmış ve hatta yetmiş yaşını geçmiş bazı ihtiyarlar vardı. Bir kısmı da, henüz hiç bir savaş denemesi görmemiş olan küçük yaşta gençlerdi.

 

Bu muhariplerin, büyük çoğunluğu Ehl-i Beyt erkanından olmak üzere öteki kısmı da Hz.Muhammed’e ve onun sevgililerine karşı candan, samimi, rıyasız, hiç bir menfaat gütmeyen derin bir aşk ve bağlılık besleyen muhiplerdi.

 

İmam Hüseyin, Mekke’den hareket ederken, onun kafilesini teşkil edenler; üçyüz kişiden fazla iken, bunların bir kısmı, kafilenin felakete doğru sürüklendiğini hisseder etmez; konak yerlerinde dağılıvermişlerdi. Ancak, menfaatleri uğruna değilde gerçekten gönül verenler; her şeye, her felakete ve hatta muhakkak olan ölüme karşı bile, imam Hüseyin’i ve Ehl-i Beyti’ni terk etmemişlerdi.

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...