Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

35- Müslim bin Avsene, Ehl-i Beyt mensupları



Müslim bin Avsene

Bu sırada imam Hüseyin’in sadık ashabından Azerbeycanlı Müslim adında, kahraman ve fedakar bir Türk, çarpışma metdanına çıkmış; Ömer’in en değerli mübarizlerinden birkaçını tepelemişti.

 

Ömer, bu kahraman Türk’ü mızraklarla yok etmek için beş, on adam göndermişti. Bunlar, Müslim’in etrafını çevirmişler; mızraklarla üzerine saldırmışlardı. Müslim, bunların da birkaç tanesini tepeledikten sonra, kendisi de delik deşik olarak, kanlar içinde yere serilmişti. Ama yere düşerken, başını imam Hüseyin’in karargahına taraf çevirmiş: Medet, ya İmam!... diye seslenmişti.

 

İmam Hüseyin, kendi uğrunda can veren bir sadık dostun sesini duyar duymaz, dayanamamış, yanına Habib bin Mezahir’i alarak, çarpışma meydanına koşmuştu. Müslim’e son mızrak darbesini indirmek isteyenler, derhal geri çekilmişler, mızraklarının uçlarını yere eğmişlerdi. İmam Hüseyin, Habib’in yardımı ile Müslim’i karargahına getirirken, hiç kimse, imam Hüseyin’e mızrak kaldırmaya cesaret edememişti. İşte bu olay, Ömer’in üzerinde büsbütün bir ürküntü meydana getirmişti.

 

Müslim, karargaha geldikten sonra, Habib onun yanında kalmış: Ya Müslim; senin arkandan yaşıyacak olsaydım, «Bir vasiyetin var mı?» diye sorardım... demişti.

 

Müslim, gözlerini Habib’e, Peygamberin bu ihtiyar sahabesine dikmiş ve parmağıyle imam Hüseyin’i gösterere: Ya Habib!.. sana vasiyetim, kanının son damlasına kadar, şu zatın karşısında dövüşmektir.... cevabını vermişti.

 

Müslim’in bu suretle ölümü Ehl-i Beyt üzerinde derin bir etki meydana getirmişti. Müslim, kanlara bulanan başını, imam Hüseyin’in dizlerine dayayarak can vermişti.

 

 

Ehl-i Beyt mensupları

Kerbela çölleri, öğle güneşinin zalim harereti altında yanıp, tutuşurken, artık imam Hüseyin’in savunma kuvveti büsbütün azalmıştı. Sadık vefakar dosları birer birer şehit olduğu için, yanında sadece Ehl-i Beyt’e mensup olanlarla birkaç sahabesi kalmıştı.

 

Ebu talib’in torunları, artık ölüm sırasının kendilerine geldiğini görür görmez, bir araya toplanmışlar, birbirlerine sarılıp ağlayarak, helallaşmışlardı. Bu acıklı sahneyi gören kadınlar, dayanamamışlar; saçlarını, başlarını yolarak feryat ve figana başlamışlardı.

 

Ortaya önce Akiyl oğulları atılmışlardı. Kufe’de, etrafını çeviren düşman sürüleriyle kahramanca çarpıştıktan sonra, şehit olan Müslim’in oğlu Abdullah, çarpışma meydanına çıkarak: Ey Kufeliler!... Ben, Müslim’in oğluyum. Babamın katillerine lanet ediyorum. İçinizde, onun katillerinden varsa, onları mertçe mübarezeye çağırıyorum. Mert ve er olan karşıma çıksın!... diye bağırmıştı.

 

Ömer’in emriyle, Kuddame adında bir mübariz Abdullah’ın karşısına dikilmiş ve Kerbela’nın kızgın toprakları üzerinde, yine kanlı bir mücadele baş göstermişti.

 

Ölüm sırası Ehl-i Beyt’e gelince; Kasım, sevcesi(Eşi) ile görüşmek ve son bir veda yapmak istemişti. Fatime, çadırda, siyah elbiseleri içindeonu beklemekteydi. Kasım’ın geldiğini görür görmez, ona yaklaşarak elini uzatmış; ama onun yüzüne bakmaktan çekinmişti. Kasım üzgün gözlerini, sevgili Fatimesine  dikmiş; bir şeyle söylemek istemişti. Ama o sırada çarpışma meydanında kopan bir gürültü, sözünü kesmişti. Çarpışma meydanı; en kanlı, en feci olaylara sahne olmakta devam etmekteydi. Müslim’in oğlu Abdullah; kahramanca dövüşerek, Kufeliler’den birkaç kişiyi yere serdikten sonra, oklar ve mızraklarla şehit edilmişti.

 

Müslim’in kardeşi; Cafer ve Abdurrahman da birer birer meydana girmiş; ecel şerbetini içmişlerdi. Asrı saadetin en namdar kahramanlarından olan Cafer Tayyar’ın torunları Mehmet ile Avf ve Avf’ın oğlu Avn... Bunlar dai yiğitçe çarpışmalardan sonra, şehadet yolunu takip etmişlerdi. İşte bu sırada, güvey Kasım’ın kardeşi Abdullah, imam Hüseyin’in karşısına dikilmiş: Ya İmam!.. Akiyl ve Cafer Tayyar oğulları da gittiler, sıra bize geldi. izin ver , ben de gideyim... demişti.

 

İmam Hüseyin, derin derin içini çekmiş: Ya Abdullah!... Gidenlerin hiç biri gelmiyor. Sana nasıl kıyıp da; git, diyebilirim. Sen, dilediğin surette hareket et... diye cevap vermişti.

 

Çadırda, sevgili eşinin karşısında bulunan Kasım, bu konuşmayı işitir işitmez, büyük bir heyecana kapılmış, kardeşi ile veda için dışarı fırlamıştı. Ama beyaz bir atın üzerinde, düşman saflarına karşı pervasızca atılan Abdullah’ın arkasında bakakalmıştı. Abdullah, düşman saflarının önünde atını şahlandırarak, er dilemişti. Ama, düşman safları arasında: şehit Hasan’ın oğlu Abdullah... sözleri dolaşmış ve hiç kimse onunla çarpışmaya girişmek istememişti.

 

Karşısına kimse çıkmayınca, Abdullah, üzengillerin üzerine dikilmiş: Ya Sa’d’ın oğlu!... Hazır ol! üzerine geliyorum.... diye seslenerek, damarlarındaki kanın mertliğini ve temizliğini göstermiş; yıldırım süratıyle, Emevi bayrağının dalgalandığı yere saldırmıştı.

 

Bu hamle, o kadar şiddetliydi ki, Ömer, kendini kurtara bilmek için, sadık adamlarına işaret etmişti. Abdullah’ın etrafı, uzun mızraklarla çevrilmiş; korkunç naralaryükselmişti ve sonunda, Abdullah da, artık ölüm çemberinin içine girmişti. İmam Hüseyin, bu durumu görür görmez, dayanamamıştı. Son kalan ashabından Mehmet bin Enes ve Sa’d ibni Deccane ile kendi kölesi Gulam Fars’ı imdada göndermişti.

 

Bu üç sadık Ehl-i Beyt dostu, omuz omuza vererek Abdullah’ın etrafını kuşatanların üzerine saldırmış, bir süre kılıç ve kalkanlarla çarpıştıktan sonra, sonunda boğaz boğaza gelmişlerdi. Ömer’in adamlarından bir kısmı, ağır yaralar alarak, geri çekilmişlerdi. Ama, bunların boşluklarını dolduranlar, önden ve arkadan mızraklarla şiddetli bir saldırıya geçmişler; imam Hüseyin’in mert ve kahraman mübarizlerini arkalarından mızraklayarak yerlere düşürmüşlerdi. Uzaktan bu faciayı seyreden imam Hüseyin ile yanındakiler, acıklı bir feryat koparmışlardı.

 

İmam Hüseyin’in kardeşlerinden Abbas ile Avn, derhal kılıçlarını çekerek ileri atılmışlardı. Düşman mübarizleri çarpışa çarpışa yaralarının acısıyla kanlar içinde çırpınan kardeşleri olduğunu, düşman ayakları altında çiğnenmekten kurtarmak için çarpışmaya başlamışlardı. Abdullah, henüz son nefesini vermemişti. Hatta amcalarını görür görmez, gayrete gelmiş; harikulada bir metanet göstererek, ayağa kalkıp tekrar çarpışmak istemişti. Ama, o anda, arkasından gelen hain bir mızrak darbesi, vücudunu bir taraftan öte tarafa kadar delmiş; Abdullah, yürekler parçalayıcı bir feryadla haykırdıktan sonra, ağzından kanlar boşanarak sağ yanının üzerine devrili vermişti.

 

İmam Ali’nin oğulları Abbas ile Avn, artık çarpışmayıbırakmış ve Abdullah’ı kucaklayarak imam Hüseyin’in önüne getirmişlerdi. İmam Hüseyin, her tarafından kanlar sızan bu cesede sarılmıştı.

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...