Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

36- Kasım bin Hasan, Ali Oğulları, Abbas



Kasım bin Hasan

İşte o zaman, kardeşinin kanlı cesedi karşısında dünyanın en dayanılmaz acısını duyan ve bu üzüntü ile bütün varlığını unutan Kasım; korkunç bir nara atmış: Ya Abdullah... işte, intikamını almaya gidiyorum... diye bağırmış ve kılıcına sarılmıştı.

 

Orada duran bir atın üzerine, çelik bir yay gibi sıçramış: yıldırım hızıyla düşman saflarının üzerine atılmıştı. Beyaz Emevi bayrağının karşısına gelince, atının başını çekmiş; Ömer ve arkadaşlarına en acı sözleri söylemişti. Ondan sonra er dilemişti. Kasım, henüz çok gençti. Her kalpte sevgi ve ilgi uyandıracak derecede güzeldi. Bütün gözler ona çevrilmişti. İmam Ali’nin bu dilber ve yiğit torunu, bütün kalpleri cezbetmişti. Onun için hiç kimse ona kıymak istememişti. Ama, Ömer’in gür ve endişeli sesi yükselmişti: Ey Şamlı Ezrak!... çıksana...

 

Ezrak, Şam’ın en namlı mübarizlerindendi ve Şam süvarilerinin komutanıydı. Ezrak, omuzlarını silkerek: Şam’da, beni bin mübarize karşı tutarlar; Şimdi, böyle bir çocuğun karşısına çıkarak ünümü ayaklar altında çiğnetmem, diye mağrurane cevap vermiş ve dört oğlundan birini, Kasım’ın karşısına göndermişti.

 

Kasım, Ezrak’ın dört oğlunu da birbiri ardınca tepelemiş, yeniden er dilemişti. Oğullarının ölümü ile yüreği kan ağlayan Ezrak, kendini tutamamaış ve atını dört nala Kasım’ın üzerine sürmüştü. O zaman, herkesin kanlarını durduran korkunç bir çarpışma baş göstermişti. Herkes, Erzak’ın bir darbesiyle Kasım’ın yere yuvarlanacağını beklemekte idi. ama, harikulade ve hiç beklenmeyen bir sonuç meydana gelmişti.

 

Kasım’ın kılıcı, yarısına kadar Erzak’ın boğazına girmiş, bu heybetli adam,bir ağaç gövdesi gibi, atının üzerinden yere yuvarlanıvermişti. Kasım, bu çarpışmalarla aldığı yaralardan, bitkin bir hale gelmişti. Hayatının son deminde sevgili amcasını, matemler içinde kalan eşini ve annesini görmek istemiş; atını imam Hüseyin’in karargahına doğru çevirmişti.

 

İmam Hüseyin, Kasım’ı görünce, kardeşlerinden birkaç kişi ile koşmuş; sevgili kardeşlerini atından indirmiş; koluna girerek, karargaha getirmiştiler. Onu bu halde görenkadınların feryatları, dayanılmayacak bir hale gelmişti. Aldığı yaraların etkisiyle  hafif bir baygınlık geçiren Kasım, bir aralık, gözlerini açmış; amcası imam Hüseyin’in yüzüne gülümsemiş: Ya imam!... görevimi yaptım mı? demişti...

 

İmam Hüseyin, üzüntüsünden cevağ verecek bir halde değildi. Matenetini toplamaya çalışmış; çadırından çıkarak, Kasım’ı kadınlarla baş başa bırakmıştı. İmam Hüseyin’in çadırdan çıktığını gören Zeynep, Fatime’yi Kasım’ın yanına getirmişti. Bu siyah duvaklı gelin, onun yanına gelir gelmez, kendini zaptedememiş yarı baygın bir halde, onun yanına çöküvermişti:

 

Kasım, sevgili eşinin ellerini tutarak gögsününüstüne çekmişti: Ya Fatime!... Yakın gel... Sana yakın oldukça, ölüm acısını duymuyorum.... demişti ve... kalbi, Fatime’nin aşkıyla titreye titreye can vermişti.

 

 

İmam Ali Oğulları

Kasım’ın şehadetinden sonra, imam Hüseyin’in kardeşlerinden Avn, Avf, Fazl, Cafer, Abdullah sıra ile çarpışmaya girişmişler; hepsi de aynı surette ruhunu Hakk’a teslim etmişlerdi.

 

 

Abbas

İmam Hüseyin’in kardeşleri arasında Abbas, şecaat ve kahramanlığı ile tanınmıştı. Uzun boylu, geniş omuzlu, uzun kollu idi. durduğu vakit, bütün erkekler arasında, ta uzaktanseçilirdi. O gün de çok yaptığı gibi, imam Hüseyin’in bayrağını da o taşımakta idi. bütün dostlarının, akrabalarının, kardeşlerinin birer birer şehadetini gören Abbas, sıra kendisine geldiğini anlamıştı. Ama, ölmezden önce minimini yavrulara biraz su getirmekle son görevini yapmak istedi. Esasen, imam Hüseyin’in bütün sahabesinin öldüğünü gören askerler, Fırat kıyılarını bırakarak savaşma hattını gevşetmişlerdi.

 

Abbas, bu düşüncesini imam Hüseyin’e anlattıktan ve müsade aldıktan sonra, atına atladı. Bir tulumu sol omuzuna, kalkanının altına asmıştı. Sağ eliyle kılıcının kabzasını tutuyordu. Abbas’ın bindiği at, en cins Arap atlarından biri idi. Uçar gibi koşan bu ata Ukab (kartaldan büyük bir kuştur. Türkçe’de adına karakuş denir.) adı verilmişti.

 

Abbas, atının dizginlerini gevşetti. Fırat nehrine doğru, burnunu açarak, geniş nefesler ala ala dört nala koşan Ukab, Fırat’a yaklaşmış ve suya girmişti. Su, Ukrab’ın gögsüne kadar çıkmakta idi. üç günden beri, çiğeri kavrulan, dudakları çatlayan Abbas, suyun serin havasını tenefüs eder etmez, uzun kollarını uzatmış; avucunu su ile doldurmuş, dudaklarına kadar götürmüştü. Ama, o dakika, imam Hüseyin’in minimini kızı Sakinehatırına geldi. biraz önce küçük yavru ona; «Kahraman amca, ne olur, bir yudum su!...» demiş ve bacaklarına sarılmıştı. Bunları aklından geçiren Abbas, kendi kendine şu sözleri söyledi: Yazıklar olsun Abbas!... Ey kahraman Ali’nin oğlu! Kadınlar, çocuklar susuzluktan inim inim inlerken; senin burada serin suları içmen, kahramanlığına yakışır mı?...

 

Abbas, bunu düşünür düşünmez, suları Fırat’a serpmiş, tulumu doldurmuş, sol omuzuna asmıştı. Ukab, çadırlara doğru kuş gibi uçarken, düşman komutanlarından Şimr, Abbas’ı görmüş: Bırakmayın!... demiş ve saldırı emrini vermişti.

 

Abbas, düşmanın saldırısını görünce, kılıcını çekmiş, ama, etrafı daireler halinde çevirmeye başlamıştılar. Maksadı, bu suyu, hayatının bu son hediyesini; çadırlara götürmek; Peygamberin yavrularına içirmekti. Abbas’ın yanına kimse yaklaşamıyordu. Onun kahramanlığını bilenler, yanına yaklaşmayı çesaret edemiyorlardı. Gitgide Fırat’an uzaklaşan Abbas’ın, bir anda feryadı işitilmiş ve kılıcı yere düşmüştü. Düşmandan birisi, düzenlediği pusudan çıkarak, savurduğu bir kılıçla onun sağ kolunu uçurmuştu. Abbas’ın, kalkan tuttuğu sol kolu, sağlamdı. Kalkanla tulumu siper almış, dizleriyle hayvanın karnını sıkıştırmıştı. Ukab, binicinin maksadını anlamış gibiydi. Abbas’ı bir an önce çadırlara götürmek için, kuş gibi uçarken, ikinci bir kılıç onun sol kolunu da uçurmuştu.

 

İki kolunun kesildiğini gören Abbas, Mute savaşında iki kolu da kesilen amcası Cafer Tayyer’i hatırlamış (Mute savaşı: Peygamber zamanında olmuştu. Orduya komuta eden Cafer’in sağ kolu kesilmişti. Cafer, kılıcı sol eline alarak, savaşadevam ederken, sol kolu da kesilerek şehit edilmişti. İki kolu kesildiği için: Peygamber; «Kolları yerine, Cennette ona kanaat verildi» demiş ve adı Cafer Tayyar “uçan Cafer” kalmıştı. Cafer Tayyar, Abbas’ın amcasıydı. (Tabi: Naci Kasım), metanetini kaybetmemiş, suyu çadırlara götürmek için atını «Ya Ukab!...» diye tevşik etmeye başlamıştı. Hassas hayvan, çadırlara doğru doludizgin giderken, Abbas, bacaklarına akan bir serinlik hissetti. Tuluma bakınca, onun okla delindiğini ve suların akmakta olduğunu gördü. O zaman, Abbas’ın bütün umudu kesildi.: Artık hangi yüzle çocuklara görüneyim... sözlerini mırıldanarak atın üzerine düştü. İnen darbeler, Abbas’ın at üstünden yere devirmişti.

 

İmam Hüseyin, kardeşinin etrafının sarıldığını görünce, atını mahmuzlamış, oraya yetiştiği zaman kardeşinin al kanlar içinde yattığını görmüştü. Abbas’ın bu halini gören imam Hüseyin, atından yere atılmış: İşte, şimdi belkemiğim kırıldı.... diyerek Abbas’ın yanına koşmuş ve onun başını dizleri üzerine koymuştu.

 

İmam Hüseyin’in meydana geldiğini gören düşman askerleri gerilemiş, O’nu Abbas’ın yanına bırakmışlardı. O ana kadar, hıçkıra hıçkıra ağladığı görülmeyen imam Hüseyin, Abbas’ın bu halini görünce: hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Abbas, gözlerini açmış, imam Hüseyin’e bakmış ve gülümsemeye çalışmıştı.

 

İmam Hüseyin, Abbas’a son bir vesiyet olup olmadığını sorunca, Abbas: Ya İmam!.. senden bir ricam: Sakın beni çadırlara götürme!... Çünkü Sakine’ye, su getirmek için söz vermiştim.... ve ruhunu teslim etmişti.     

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...