Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

27- Karbela, Ömer ibni Sa’d, Ömer’in akrabaları



Karbela

Ertesi sabah, kervan hareket etmişti. Hür’ün müfrezası de onu takip ediyordu. Öğleye doğru birkaç süvarinin süratle geldiği görüldü. Bunlardan biri, Hür’e yaklaşarak; selam vermiş ve getirdiği mektubu ona uzatmıştı.

 

Bu mektup, İbni Ziyad tarafından yazılmıştı. Deniliyordu ki: «Ya Hür! Hüseyin’i tutuklamak için seni gönderdim. Bu mektubumu aldığın anda onu tutuklar; etrafındakilerle birlikte susuz ve otsuz bir yere kondurursun. Yoksa müfrezenin idaresini, mektubu getirene teslim etmelisin; senin yerine atanmıştır. »

 

Hür, mektubu okuduktan sonra, imam Hüseyin’e vermiş: Ya Hüseyin!... Aldığım emri yapmak zorundayım... bundan dolayı çok üzülüyorum, ama elimden başka bir şey gelmez... demişti.

 

İmam Hüseyin’in adamlarından imam Zübeyr bin Kayn: Ya İmam!... Müsade buyurunuz da bunlara kılıçla cevap verelim. Çünkü İbni Ziyad’ın asıl kuvvetleri arkadadır. O kuvvetlere karşı koymak, bizim için daha güç olacaktır... demiş; imam Hüseyin de: Hayır ya Zubeyr... bizim tarafımızdan kan dökülmemesi için çabalayalım.... cevabını vermiş ve işi kadere bırakmıştı.

 

Kafile, yavaş yavaş yürüyordu. Hür, bir aralık: Buradan ileriye geçmenize müsade edemeyeceğim. Hem de burası Fırat nehrine yakındır.... demesiyle imam Hüseyin: Ey, yerleri ve gökleri yaradan kadir Allah!... Senin sır ve hikmetine akıl erdirmek mümkün değildir... demiş ve arkadaşlarına: Her tarafından uğursuzluk kaynayan burası, neresidir? diye sormuştu.

 

İmam Hüseyin’in sadık eshabından biri, sanki meçhul bir korku ile titriyormuş gibi, dişlerini sıkarak: Ya İmam!... işte Kerbela denilen yer, burasıdır... diye cevap vermişti.

 

O zaman imam Hüseyin, garip bir ilhamın etkisine kapılarak, bir daha etrafa göz gezdirmişti. Üzüntüyle titreyen sesi: Alahüekber!... Burası, Kerbela değil... kerb ve bela’dır (Kerb: Musibet, uğursuz)... diye yükseltmişti.

 

Durum vahimdi... kuş uçmayan ve kervan geçmeyen bu ıssız çölde, insanın ruhuna derin bir acı ve melal veren bir yalnızlık ve yabancılık hissetmişlerdi. Hiç bir insan varlığı olmayan bu vahşi çölde; etrafları üstün bir düşman kuvvetiyle çevrilecek olursa, hiç bir taraftan en küçük bir imdat bile yetişmeden, sessiz sedasız kılıçtan geçirilebilirlerdi.

 

İmam Hüseyin, yüklerin indirilmesini ve çadırların kurulmasını söylemişti; yükler indirilmiş ve çadırlar kurulmuştu.

 

 

Ömer ibni Sa’d

İbni Ziyad’ın imam Hüseyin’i tutuklamak için bin kişilik bir kuvvetle Hür’ü göndermesi haberi etrafa yayılınca, Peygamber ve Ali’yi sevenler harekete geçmiş; imam Hüseyin’e karşı yapılmakta olan çinayetin önüne geçmek için hazırlıklara koyulmuşlardı.

 

Casusları aracılığıyle haber alan İbni Ziyad, fevkalade hiddetlenmiş, işi büyümeden bastırmak için o sırada huzurunda bulunanlara: Emirülmüminin Yezid’e muhalefet eden Hüseyin’i yola getirmek sırası gelmiştir. İçinizde Hüseyin’in üzerine gidecek ve onu Emirülmüminine zorla boyun eğdirecek kim var? demişti.

 

İbni Ziyad’ın bu sorusunu derin bir susuş takip etmişti. Bütün başlar, gögüsler üzerine eğilmişti. Hiç bir kimse, bu ağır görevin sorumluluğunu yüklenecek kadar cüret göstermemişti.

 

İmam Hüseyin’e karşı hiç kimsenin silah çekmek arzusunda olmadığını gösteren bu susuş, İbni Ziyad’ın kalbine acı bir korku vermişti.

 

İbni Ziyad, bu tehlikeli susuşu zekasıyla yenmek istemiş, gözlerini mecliste bulunanların üzerinde gezdirdikten sonra, parmağını bir kişiye uzatarak: Ya Ömer!... Sen ki, Kureyş kabilesinin en yiğit ve namdar kahramanlarındansın. Bir süreden beri Rey ve Taberistan vilayetlerinin valiliğini ister durursun. Şimdi, niye susup düşünürsün? İşte Emirülmüminine karşı hizmet edip mükafat kazanılacak zamanındır.bu görevi yüklen. Sana şimdi o vilayetlerin valiliğini vereyim. Emirülmüminine de derhal tastik ettireyim.... demişti.

 

Ömer, ağır ağır başını kaldırmış: Ya Emir!... Şayet Hüseyin, yine inat ederek itaat etmezse?... demişti.

 

İbni Ziyad, hiç tereddüt etmeden cevap vermişti: O zaman, onun başını keser ve bana getirirsin.

 

Ömer, Kureyş kabilesinden, Sa’d ibni Vakkas’ın oğlu idi. O da babası gibi, Kureyş kabilesinin en namdar ve cesur mübarizlerindendi.

 

Babası Sa’d Vakkas, Hz.Peygamber zamanındaki savaşlarda birçok yararlıklar göstermiş; Halife Ömer zamanında da büyük bir ordunun başına geçerek, Irak ve İran’ı zaptetmişti.

 

Oğlu Ömere’e gelince; o da babası gibi cesur ve zeki bir adamdı. Fakat, bütün hayatını Emevi saraylarının entrikalı işlerine hasretmiş, bütün ikbal ve istikbalini hile ve desiselerden beklemişti.

 

İbni Ziyad’ın dediği gibi, gerçekten son zamanlarda gözlerini Rey ve Taberistan valiliklerine dikmişti ve birkaç defa da bu valilikleri istemişti. Fakat onun bu isteğine önem verilmemişti.

 

İşte şimdi, İbni Ziyad tarafından yapılan bu teklif Ömerin kalbinde var olan ihtiras hislerini bir anda harekete geçirmişti.

 

Ya Emir!... Omuzlarıma yüklemek istediğin yük, çok ağırdır. Müsade et; bu gece düşüneyim. Yarın cevabını veririm... demişti.

 

İbni Ziyad, bu belirsiz cevaptan endişe etmişti. Teklif ettiği cinayeti Ömer de reddederse, imam Hüseyin aleyhindeki hareket planı iyice iflas edecekti. Belki de bu yüzden, önce Kufe’de, sonra bütün Irak’ta bir isyan meydana gelecekti.

 

Bir anda bunları düşünen İbni Ziyad, Ömer’in ihtirasını bütün bütün körükleyerek, onu iştahlandırmak ve bir oldubitti yapmak istemişti. Derhal ellerini çırparak, kapının önünde bekleyen kölelerine: Ya velet!... Çabuk, en süslü hil’atlerden birini getirin... diye seslenmişti.

 

Bu altın sırma işlemeli hil’ati, kendi eliyle Ömer’e giydirdikten sonra: Ömer’in altına, en cins atlarından birini çekin... diye emir vermişti.

 

İbni Ziyad’ın bu gösterişleri, artık Ömer’in damarlarındaki ihtiras (aşırı, güçlü istek) kanlarını tamamıyle kaynatmaya yetmişti. Sırtına giydiği o muhteşem hil’atin, üstüne bindiği o kıymettar atın ve etrafını saran kölelerin verdiği bir gururla doğruca evine gitmişti. Maksadı, yükleneceği işi bir kere de oğullarıyle müzakere etmekti.

 

 

Ömer’in akrabaları

Zevcesi ve oğulları, Ömer’in ihtişam içinde görünce hayret etmişler: Bu ikbal ve nimete nasıl kavuştun? demişlerdi ve Ömer’in verdiği izahat üzerine oturmuş, müzakereye girişmişlerdi.

 

Ömer’in büyük oğlu, babasının yüklenmek istediği bu caniyane görevi şiddetle itiraz etmişti: Ya baba!... Sen, Sa’d ibni Vakkas’ın oğlusun. Baban, Resulü Ekrem’in sahabesinden idi. Sen, onun oğlu değil misin? vicdanında nasıl cüret bulup da Muhammed’in o kadar sevdiği torununa kılıç çekeceksin? Özelikle onun bu tarafa gelmesi için, üst üste üç mektup gönderen sen değil misin? Bir taraftan:  «Ya Resulullah... sana, anam, babam feda olsun» derken; öte yandan da O Resulullahın evladına nasıl kast edersin?... demişti.

 

Fakat küçük oğlu, bu itirazı reddetmişti: Hayatta, her şey dünyada kalır. İkbal ve saadet, belirsiz ve meçhul kuvvetlere feda edilemez. Resulü Ekrem, artık hayatta değildir. Ahirette şefaat edeceği ise, sözden ibarettir. Kuru bir söz için, Rey ve Taberistan valiliği gibi servet kaynağı olan bir memuriyeti feda etmemelidir.... demişti.

 

Ailesi erkanından ötekiler de bu fikri benimsemişlerdi. Ertesi gün Ömer, doğruce İbni Ziyad’a gitmiş: Ya Emir!... Bana havele ettiğin görevi kabul ediyorum. Hüseyin’i sözle yola getirmeye çalışacağım. Bunun başarırsam, ne ala. Olmadığı taktirde de, onunla mukateleye (karşılıklı öldürme) girişeceğim. Sonucu kılıcımın hükmüne bırakacağım... demişti.

 

İbni Ziyad, Ömer’in bu sözlerinden memnun olarak, derhal en seçkin atlı ve silahlılardan bir kuvvetin hazırlanmasını emir vermişti.  

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı Ek ve Seyyid Hakkı Can. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...