Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

15-Yas, Cude’nin kaçısı, Yeni İhtiraslar, Muaviye’nin hilesi



Yas

Cude, cinayetinin son safhasını da böylece büyük bir soğukkanlılıkla bitirmiş; gene geldiği gibi sükünetle odasına dönmüştü. Gerek imam Hasan, gerek kız kardeşi Zeynep hala derin bir uyku içindelerdi.

 

Böylece aradan bir saat kadar zaman geçmişti. Bu sakin ve sessiz odada birdenbire bir hıçkırık sesi işitilmişti. Zeynep derhal uyanmış, yerinden fırlayıp, karanlıkta etrafı dinlemişti. Kardeşi Hasan’ın uykusunda bir şeye ağladığını anlar anlamaz, hemen onun yanına gitmişti: Ya Hasan... niçin ağlıyorsun... Yoksa çok mu rahatsızsın?... demişti.

 

İmam Hasan uyanarak: Ya Zeynep! Beni niçin uyandırırsın?... Ceddim Resulü Ekrem ile konuşuyordum. Bana, bir hayli sitem etti: «Sırtındaki gömlek kirlenmiş, bunu değiştir» dedi. Daha birşeyler söyliyecekti. Ama sen uyandırdın.... diye cevap verdi.

 

İmam Hasan’ın bu sözleri, Zeynep’in kalbine bir avuc kıvılcım serpmişti. Derhal başını önüne eğmişti. Eli, gayrı ihtiyari imam Hasan’ın ellerine sürüklenmişti. Bu eller, ateşler içindeydi. İmam Hasan, boğazına düğümlenen kelimelerle şikayet etmişti: Hava mı çok sıcak.... Yoksa, gördüğüm ruyanın etkisi mi? vücudumun her tarafını bir ateş sarmış.... bana biraz su Zeynep, derhal ışık yakmış, orada duran testinin mührüne bakmış; testinin ağzındaki bezin açılmadığına ve mührün de bozulmadığına inanınca, içindeki sudan bir gümüş tasa doldurarak imam Hasan’a uzatmıştı.

 

İmam Hasan, tasın içindeki suyu kana kana içmişti. Harareti biraz sükünet bulunca: Oh!... hamdolsun, biraz serinlendim... Teşekkür ederim, Zeynep... demişti.

 

Ama aradan kısa bir zaman geçer geçmez, imam Hasan’ın midesinde şidetli bir acı baş göstermişti. Bu acı, dakikalar geçtikçe şiddetini artırarak, sabaha karşı artık dayanılamayacak bir hale gelmişti.

 

O zamana kadar, kız kardeşine telaş vermemek ve onu üzmemek için çok büyük bir sabır ve tahammül göstermiş olan imam Hasan: Ya Zeynep!... Bana bir hal oluyor... Ciğerim parçalanıyor. Kardeşim Hüseyin’e haber gönder.... Buraya gelsin.... demişti.

 

Zeynep’in aklı başından gitmişti. Ağlayarak imam Hüseyin’in odasına koşmuştu: Ya Hüseyin!.... Başımızın üzerinde bir feleket dolaşıyor. Artık benim tahammülüm kalmadı. Çabuk, Hasan’ın odasına git... diyebilmişti.

 

Zeynep’in bu sözleri, çabucak evin öteki odalarına da aksetmişti. Her taraftan bir vaveyla(çığlıklar, haykırışlar) yükselmişti. Herkes İmam Hasan’ın yatağının etrafını sarmışlardı.

 

İmam Hüseyin, kadınları güçlükle susturabilmişti; imam Hasan’ın boynuna sarılarak: Ya Hasan!... Sen, Tanrının Aslanı, Ali’nin oğlusun. Metin ol... Söyle: Ne oluyor sana? diye kendisine sormuştu.

 

İmam Hasan, buz gibi terleyen alnını imam Hüseyin’in göğsüne dayamış: Çektiğim acıya dayanamıyorum, diyebilmişti. Çünkü, Cude’nin verdiği zehir, etkisini göstermişti. Şiddetli çırpınmalar içinde kalan imam Hasan, ciğerleri parçalayan feryatlar içinde can vermişti.

 

İmam Hasan’ın etrafında toplananlar o kadar melul ve mustarip idiler ki, orada Cude’nin bulunmadığını fark edememişlerdi.

 

 

Cude’nin kaçısı

Cude, imam Hasan’ın su içtiği zehirledikten sonra, önce odasına çekilmiş, sonucu beklemişti. Zeynep’in ağlayarak imam Hüseyin’in odasına koştuğunu görür görmez, derhal sessizce evi terk etmiş, doğruca Ensvane’nin kulübesine gitmişti.

 

Mervan, orada beklemekteydi. Cude, koşmaktan ve heyecandan bitkin bir halde kulübeye girince, aralarında şu kısa konuşma geçmişti:

 

→Ne haber, Cude?...

→Bitti. Her şey bitti. Artık Hasan, son demlerini yaşıyor.

→Kaçmak için hazır mısın?...

→Hazırım...

→Haydi...

 

Mervan Cude’yi elinden tutmuş, orada bağlı olan hecine (bir nevi deve, cevik deve) doğru sürüklemişti.

 

Peygamberin sevgili torunu, kan kusarak can verirken: onu zehirleyen eşi, Mervan’ın hecine sıçramış, bu cinayet ortağına sımsıkı sarılmış: Sür, Mervan.... Bu felaket çevresinden bir an önce uzaklaşalım!.... demişti.

 

Mervan, hissiz bir kahkaha atmış, başını arkasına çevirerek: Yani... mutluluğa bir an önce kavuşalım, değil mi? diye cevap vermişti.

 

Cude ile Mervan, kuş gibi uçan hecinin üzerinde Şam’a doğru gidedursunlar, imam Hasan’ın ölümü, Medine’de birtakım önemli olaylara sebebiyet vermişti.

 

İmam Hasan’ın evinden taşan feryad-u figan, Medine’nin her tarafına yayılmıştı. Herkes, katilin kim olduğunu öğrenmek istemişti. Ama, imam Hasan’ın evinde bulunanların hiç biri buna açık cevap verememişti.

 

 

Yeni İhtiraslar

Cude’yi suçlamak kimsenin aklına gelmemişti. Hatta, onun birdenbire ortadan kayboluvermesi, o üzüntü buhranları arasında dikkati bile çekmemişti.

 

Çünkü, ondan daha önemli birtakım olaylar belirmiş, yine fesat ve ihtiras (aşırı, güçlü istek) eserleri baş göstermişti.

 

İmam Hüseyin ile (Ehl-i Beyt) taraftarları, Mazlun şehit’in cesedini, büyükbabası, Hz.Muhammed’in kabri civarına defnetmek istemişlerdi. Fakat Ayşe, bir katıra binerek, taraftarlarından bir toplulukla gelmiş, cenaze olayının önüne geçmişti.

 

Medine eşrafından bazıları ileri atılmışlar: Ya Ayşe!... maksadın nedir?... diye sormuşlardı. Ayşe sert cevap vermiş: Ravzai Mutahhara civarına kimseyi defnettirmem... demişti.

 

O zaman, Ehl-i Beyt’i sevenler arasında şöyle bir feryat yükselmişti: Oraya gömülecek olan mübarek ceset, yabancı değildir. Hz.Resulü Ekrem’in iki gözünden biridir.... Ya Ayşe!... bir vakitler, deveye bindin. Hz.Ali’ye muhalefet ederek İslamın arasına arabozuculuk saldın, binlerce İslam kanının dökülmesine sebebiyet verdin. Şimdi de katıra binmişsin, suçsuz bir şehidin cenazesi önüne geçersin.... Şu tabutta bulunan kimdir? Senin, bizim, hepimizin kıblegahı olan Resulü Ekrem’in torunu değil midir? Onu, ceddi pakinin yanına gömülmekten ne hakla menedersin? Ayşe, bu sözlere önem vermemiş; muhalefete ısrar göstermişti.

 

Ehl-i Beyt taraftarları, Ayşe’nin sözünü dinlemeyerek cenazeyi gömmek istemişlerdi. Kılıçlar parlamış, oklar vızıldamıştı. Her taraftan feryadlar yükselmeye başlamıştı. Birçok ok, tabuta rastlayarak imam Hasan’ın ruhsuz cesedine saplanmıştı.

 

Durum korkunç bir hal almıştı. Görünüşe göre bu hal kanlı bir çarpışma şekli alacak; Medine sokakları kana boyanacaktı.

 

İşte o zaman, imam Hüseyin ortaya atılmıştı. İmam Hasan’ın oklar saplanmış olan cesedine sarılarak onu yukarı kaldırmış: «Ey, Allah’tan korkmaz, Resulünden utanmazlar!... Şu hale bakın... Artık dünyadan elini çekmiş olan seçsuz bir şehidin cesedine ok atmak, hangi dinde, hangi şeriatta vardır? Bir taraftan«Peygamberin Ravzai pakine kimseyi gömdürmeyiz» diye, güya ona saygı göstermek istersiniz, öte yandan da o Resulün gözbebeğinin cansız cesedini oklarla lime lime edersiniz.

 

«Kalplerinizde Ehl-i Beyt’e karşı beslediğiniz bu düşmanlık ateşleri sömiyecek mi?... İslam arasına sokmak istediğiniz arabozuculuk hırsları dinmiyecek mi? Ben, bizim yüzümüzden bir damla bile müslüman kanının dökülmesine razı değilim. Şehit kardeşimin masum Naşi’ni, alır, götürür, amcamın mezarının yanına gömerim.... Ehl-i Beyt’e sevgisi olanlar, kavgayı bıraksın, arkamdan gelsin....» diye bağırmıştı ve bu suretle Medine halkının sükun ve huzurunu tehdit eden kanlı bir öldürüşmenin önü alınmıştı.

 

 

Muaviye’nin hilesi

İmam Hasan’ın ölüm haberi Şam’a gelir gelmez; Muaviye, büyük bir üzüntü göstermişti. Kendisi derhal siyahlar giymekle beraber, kentte de yas tutulmasını emretmişti. Derhal sarayının kapısına ve duvarlarına siyah bayraklar asılmıştı.

 

Minarelerde hazin mersiyeler okunmaya başlamıştı. Halkın siyah sarıklar sararak üç gün, üç gece yas tutması için, her tarafta tellallar bağırmıştı.

 

Muaviye, bu iğrenç cinayetin üzerine, böyle riyakar bir perde germekle kalmamış; durumu kurtarmak için Cude’ye korkunç bir oyun oynamıştı.

 

Cude’nin Şam’a geldiğini haber alır almaz, onu sarayına getirtmişti. Önce büyük bir sükunetle: Anlat bakalım... Bu iş nasıl oldu? demişti. Artık kendisini Muaviye’nin gelini sayan Cude, büyük bir serbestlikle söze girişerek imam Hasan’ı nasıl zehirlediğini anlatmıştı, sonunda da: gerçi ben sevcimi (kocamı) sevmiyordum. Fakat ona bişr suretle kastetmeyi de aklımdan geçirmiyordum. Fakat beni Mervan ikna etti. Sizin bana bir çok ata ve ihsanda bulunacağınızdan söz ettikten sonra, fazla olarak da oğlunuz Yezid’e nikah edeceğinize dair teminat verdi... İşte bu emrinizi yerine getirdim..... Sizi amacınıza eriştirdim... Şimdi sıra size geldi... Size de borcunuzu ödeyiniz! demişti.

 

O zaman Muaviye, derhal muamelesini değiştirmişti: Sen, Mervan’a iftira ediyorsun. O, ne böyle bir uğursuz bir cinayeti aklından geçirmeye, ne de benim tarafımdan sana böyle haberler getirmeye muktedir olamaz. Sen, kocandan intikam almak için bu cinayeti irtikap ettin. Şimdi de, bu vesileyle kendine bir çıkar sağlamak istersin.... Düşün bir kere... Resulüllahın torunu, Ali gibi bir zatın oğluna bu suretle ihanet eden bir kadını, ben ne cesaretle oğluma nikah ederim?... Senin gibi katil bir kadına sarayımda nasıl yer verebilirim!... Def ol karşımdan!... diye cevap vermişti ve halk ile karışıp da bu cinayetin içyüzünü anlatması için Cude’yi sarayının bir odasına hapsettirmişti.

 

Cude, büyük bir mükafat ümidiyle yaptığı uğursuz cinayetin böyle bir sonuç verdiğini görür görmez, derin bir vicdan azabı hissetmişti. Üç gün, üç gece, bir lokma yiyecek yememiş, bir yudum su içmemişti. Bir dakika bile uyku uyumayarak bütün vaktini feryad-u figan ile geçirmişti.

 

Üç gün sonra, Şam kadısı tarafından bir hüküm verilmişti. Bu hüküm gereğince, Cude’nin elleri, ayakları bağlanmış, Basra körfezindeki adalardan birine sürgün edilmişti.

 

Garip bir rastlantı eseri olarak, Cude’yi o adaya götüren gemi, karaya yaklaştığı zaman şiddetli bir fırtına çıkmıştı. İçindekiler kendilerini pek güçlükle karaya atabilmişlerdi.

 

İşte, bu karışıklık arasında Cude de ortadan kaybolmuş; artık nam ve nişanı slini vermişti. (“Cude’yi, Muaviye’nin adamları denize atmışlardı. Sebebi de; Ötede beride, Muaviye aleyinde dedikodu yapmaması içindi” diyenler olmuştu.)

 

Muaviye’nin bütün bu riyakarca hareketlerine rağmen Şam halkının zeki ve aydın kısmı, bu büyük cinayetin nedenini öğrenmişti. Şam’da bulunan Ehl-i Beyt dostları ile Ali’nin silsilesine(soyuna) mensup olanlar ise, gerçek yas içindelerdi.

 

Muaviye, bunların üzüntülerini gidermek ve kendilerini de bu cinayetten uzak göstermek istemişti. Başta Abbas’ın oğlu Abdullah olmak üzere, bazı Kureyş büyüklrini sarayına davet etmişti.

 

Bunlar, büyük bir acı ve üzüntü içinde Muaviye’nin huzuruna gitmişlerdi. Muaviye, teselli verecek sözlere girişmişti. Ama Abdullah, derhal yerinden sıçramış: Ya Muaviye!... Biz, işin içyüzünü pekala biliyoruz. Sen de şunu iyice bil ki, Hasan’ın ölümüyle Canabı Hakk’ın mukaderatı değişmemiştir. Hasan’ın cesedi ancak kendine mahsus olan kabre girmiştir. Sen de kendi kabrine gireceksin... Hasan’ın ölümü sana bir gün değil, bir saat değil, bir dakika bile ömür kazandırmamıştır. İşte az yaşa, ister çok yaşa; sonunda sana mukadder olan akıbet de gelip seni bulacaktır.... senin babalarının, hısımlarının yüzünden Resulü Ekrem bile nice nice sıkıntı çekti. Anlaşılıyor ki, bizler, O Resulün hanadanına mensup olanlar da, senin ve senin evlatlarının yüzünden akla gelmez felaketler göreceğiz.... Canabı Hakk, Ehl-i Beyt ile, Ehl-i Beyt dostlarının yardımcısı olsun.... demişti, öfkesiyle meclisten ayrılmıştı.

 

Bu sözler Muaviye’ye çok acı gelmişti. Fakat o, her zaman ve her meselede olduğu gibi, hissiyatını büyük bir ustalıkla gizlemiş;  etrafındakilere bakıp gülümseyerek; Abbas’ın oğlu, çok zeki ve sözünü bilir bir kimsedir. Ben, tanıdığım insanlar içinde onun kadar akıllı ve lisanına sahip adam görmemiştim. Ama Hasan’ın ölümü onu o kadar etkilemiş ki, zavallı, bütün idrak ve muhakemesini kaybetmiş.... diye, hayrete şayan bir soğukkanlılık göstermişti.   

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...