Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

23- Yine Müslim, Tav’a ve Oğlu, Müslim’in sonu



Yine Müslim

Bu suvariler, tam zamanında Kufe’ye girmişlerdi. Çünkü İbni Ziyad, Muhammed Kesiyr ile oğlunu parçalamakla beraber, bunun sonucundan gerçekten tasalanmakta idi.

 

İbni Ziyad, Şam’dan gelen bu müfrezeyi derhal Kufe’nin kapılarına yerleştirerek, Muhammed Kesiyr’e mensup kabilelerin muhtemel saldırılarını bu suretle karşılamıştı. Bu tedbiri aldıktan sonra onun konağının basılarak orada saklı bulunan Müslim’in ele geçirilmesini emretmişti.

 

Onak basılınca; her taraf, inceden inceye aranmış; ama, Müslim ele geçirilmişti. Çünkü o, Muhammed Kesiyr’in Darül’emare’de parçalandığını duyar duymaz, kara talihine lanet okuyarak, gizlice konaktan ayrılmıştı; kendisini ustaca saklayarak, İbni Ziyad’ın casusları arasından geçmiş; kentten çıkabilmek, ümidiyle Hisar kapısına ilerlemişti.

 

Ama burada, İbni Ziyad’ın oğlu Halid tarafından kumanda edilen bir müfrezeye rast gelmişti.

 

Bu müfrezenin karakolları, Müslim’i sorguya çekmişlerdi:

→Hey Kimsin?..

→Ben, Fezare kabilesindenim. İşim vardı; iki gün önce kasabaya gelmiştim. Şimdi işim bitti, kabileme dönmek isterim...

→Yasak... dön geri!...

 

Müslim, bu emir karşısında mücadeleye girişmeninbeyhude olduğunu anlamış; mahzun ve müstessir bir halde geri dönmek zorunluğunu hissetmişti.

 

Fakat, oradan uzaklaşır uzaklaşmaz, İbni Ziyad’ın adamlarının kalbine bir şüphe girmişti: Bu adam, sakın Müslim olmasın?.... demişlerdi ve bu şüpheyi halletmek için, derhal Müslim’i takibe girişmişlerdi.

 

Acı düşünceler altında, şehrin Dülgerler pazarı tarafına doğru ilerleyen Müslim takip edildiğini hisseder etmez, hemen orada bulunan küçük bir mescidin harebesine can atmış; yıkık duvarlar altında güçlükle gizlenebilmişti.

 

Takip ettikleri adamın böylece ortadan kaybolması, İbni Ziyad’ın adamlarını büsbütün şüphelendirmişti. Olayı, derhal Ziyad’a haber vermişlerdi.

 

İbni Ziyad, bu kadar kuvvet ve faaliyetine rağmen, Müslim gibi, tek başına kalmış olan bir adamı ele geçiremediğinden dolayı son derecede öfke ve üzüntü içindeydi. Şimdi bu haberi de alınca büsbütün öfkelenmiş: Derhal şehrin her tarafında telallar çağrılsın, Müslim’i her kim bize teslim eder veyahut saklandığı yeri haber verirse, iki bin dirhem mükafat vereceğim. Fakar her kim onu saklar, veya saklandığı yeri bildiği halde bize haber vermezse, en şiddetli azap ve işkenceler altında öldüreceğim... diye emir vermişti.

 

Müslim, saklandığı yerden, bu telalların çağrısını işitmişti. Bu garip diyarda, bu kadar kuvvetli bir düşman kitlesi arasında, tek başına kalan zavalı Müslim; kendi aleyhinde verilen bu korkunç kararı işitir işitmez artık saklandığı yerden kımıldamaya cesaret edememiş, üç gün, üç gece harabede açlığa ve susuzluğa göğüs germişti.

 

 

Tav’a ve Oğlu

Fakat üçüncü gece, artık dayanamamıştı. Böyle müthiş bir acı içinde can vermektense, Allah’ın takdirine tabi olarak, şehirden çıkmak için bir teşebbüse daha girmeye karar vermişti. Bu sırada düşmanlarıyle karşılaşacak olursa, onlarla son bir mücadeleye girecek; böyle harebeler içinde, aç ve sefil ölümü beklemektense, düşmanlarıyle kılıç kılıca gelerek, Ehl-i Beyt’e şeref verecek bir kahramanlıkla ölüp gidecekti. Müslim, bu kararı verir vermez, saklandığı yerden çımış, karanlıklar içinde ilerlemişti.

 

Biraz yürüdükten sonra, bir kapının önünde, ihtiyar bir kadına rastlamıştı: Ya Hatun!.. aç ve susuzum, Allah rızası için bana biraz yiyecek ve içecek bir şeyler verebilir misin? demişti.

 

Adına Tav’a denilen bu saf kalpli ihtiyar kadın, yıldızların ışığında, yüzü yarı belli olan Müslim’in yüzüne baktıktan sonra: oğlum! Sen Kufeli değilsin; bir garip kişiye benziyorsun. Garibe yardım, borçtur. İçeri gir de karnını doyurayım.... diyerek, Müslim’i içeri almış;mevcut yiyeceğini ikram etmişti.

 

Müslim, üç günlük bir açlığın verdiği iştahla yemek yerken Tav’a onunla konuşmaya başlamıştı:

 

→Aç ve yorgun görünüyorsun....

→Gerçekten öyle.... Ben, küçük bir iş için buraya gelmiştim. Fakat işimi bitirip de geldiğim yere döneceğim zaman, malüm kargaşalıklar meydana geldi. Kale kapıları kapandığı için, yerime dönemedim. Paralarımı tükettim. Onun için aç ve sefil kaldım.

 

→Dünyanın kötü zamanına kaldık, oğlum... Görmüyormusun?... Resulü Ekrem’in sevgililerine bile rahat, huzur vermiyorlar. Ehl-i Beyt’e saygı göstermek şu tarafa dursun, onların dostlarını bile kılıçtan geçiriyorlar.

 

Bu sözler, Müslim’in dikkatini çekmişti. Büyük bir sevinçle kadına bakarak: Ya Hatun!... Sen Ehl-i Beyt’i sever misin? sorusunu kendisine yöneltmişti. Kadın, elini göksüne koyup tazimle eğilerek: Ehl-i Beyt’in yoluna canım kurban olsun.... cevabını vermişti.

 

Müslim, Ehl-i Beyt’e sadık bir dost bulmaktan doğan sevinç içinde: Öylesen, sana bildireyim ki.... Ben de Ehl-i Beyt’e mensubum... dedikten sonra, büyük bir emniyetle macarasını Tav’a’ya anlatmış, sonunda da: Eğer, Resulü Ekrem’in şefaatine mazhar olmak istersen, ne yaparsan yap, beni şu Kufe denilen cehennemden çıkar.... demişti.

 

Tav’a, Müslim’e karşı derin bir saygı ve şefkat göstererek: Ya Müslim!... Evim senindir. Hele burada bir süre otur. Bakalım, Canabı Hakk neyi gösterir? diye cevap vermiş; onu izzet ve ikramla misafir etmişti.

 

Gece sükünetle geçmişti. Fakat sabaha karşı Tav’a’nın oğlu eve gelmişti. Bu delikanlı, bütün hayatını sarhoşluk ve kumarbazlıkla geçirirdi.

 

Tav’a, oğlunun yine sarhoş geldiğini görür görmez: sakın gürültü etme. Misafirimizi uyandırırsın.... demiş ve sonra aralarında şu konuşma geçmişti:

 

→Misafir mi? Bu konuk da kim?

→Mübarek ve saygı değer bir zat.

→Adı ne?...

→Müslim.

→Müslim bin Akiyl mi?

→Evet....

→Yaaaa...

 

Sarhoş delikanlı, derhal kendine gelmiş; sessizce bir köşeye çekilmişti. Büyük bir sevinç içinde, sabah olmasını beklemişti. Sabah olur olmaz da doğru Darül’emare’ye giderek İbni Ziyad’ın huzuruna çıkmış: Ey Emir! İki bin dirhem ver. Müslim’i derhal size teslime hazırım! demişti.

 

İbni Ziyad, büyük bir memnuniyetle paraları bu sarhoş delikanlıya verdikten sonra, en güvendiği komutanlarından Muhammed bin Eş’as’ı, kuvvetli bir müfreze ile Tav’a’nın evine göndermişti.

 

Bu müfreze, bir anda kadının evini sarmıştı. Muhammed, kapıya dayanarak: Ya Müslim!.... bu defa kurtuluş yok. Teslim ol!.. diye bağırmıştı.

 

Günlerden beri açlıktan, uykusuzluktan ve yorgunluktan bitap(bitkin, yorgun) kalan ve uykuya dalmış olan Müslim, bu sesi duyar duymaz, büyük bir heyecanla yerinden fırlamış, pencereden bakmıştı ve... her tarafın düşman kuvvetleriyle sarılmış olduğunu görünce: İnna lillahi ve inna ileyhi racilun.... diye bağırmıştı.

 

Müslim, artık derin bir tevvekkülle ölüme atılmaktan başka çare kalmadığını anlar anlamaz, derhal kılıcını kapmış; başındaki sarığını kalkan gibi sol koluna sarmış: Medet ya Resul.... medet ya Ali... diye bağırarak kapıdan fırlamış: Er olan karşıma çıksın. Mertçe dövüşelim... diye, meydan okumaya başlamıştı.

 

Müfrezenin komutanı Muhammed, ilk olarak ortaya atılmıştı. Maksadı, Müslüm’ü kendi eliyle öldürüp, İbni Ziyad’dan büyük mükafatı almaktı. Fakat, artık günlerden beri çektiği acılardan dolan  Müslim, hayata karşı hissettiği bir isyan ve istihkarla Muhammed’in hamlesini karşılamış ve derhal karşı saldırıya geçerek, onun başına şiddetle bir kılıç sallamıştı.

 

Muhammed’in elindeki kalkan parçalanmış, kendisi de yere yuvarlanmıştı. Fakat, sırtındaki zırhın mukavemeti, onun hayatını kurtarmıştı.

 

Muhammed, yattığı yerden: hücum.... hep birden hücum... diye bağırmıştı. O zaman, bütün müfreze efradı, kudurmuş gibi Müslim’in üzerine atılmıştı.

 

Müslim, sırtını duvara dayamış, ağır kılıcını etrafa savurarak, kendisini şiddetle savunmaya başlamıştı. Birkaç kişi, boğuk feryatlarla yere yuvarlanmıştı. Öfkeli naralar ve haykırışlar, birbirine çarpan kılıçların sert ve çınlayan seslerine karışmıştı.

 

Müslim, muhtelif yerlerinden yaralanmıştı. Başından ve omuzlarından sızan kanlarla gömleği kıpkızıl bir renge boyanmıştı. Bir kılıç darbesi, alt dudağını ikiye ayırmış; yüzü korkunç ve müthiş bir hal almıştı.

 

Yaralarının acısından, günlerden beri çektiği yorgunluktan bitap kalan vücudu; şimdi her taraftan üşürülen bu kılıç darbeleri altında büsbütün sarsılmış; zangır zangır titremeye başlamıştı.

 

Müslim, yavaş yavaş gerilemiş; düşmemek için, dayanacak bir yer aramıştı. Arkasında bir kapı vardı. Son bir ümitle sırtını bu kapıya dayamış, ölüm acısının verdiği son bir kuvvet ve öfkeyle kılıcını etrafa sallamış, birkaç kişiyi daha yere yuvarlamıştı.

 

O zaman, müfreze komutanı Muhammed; elindeki parçalanmış kalkanı ileri tutarak Müslim’e yaklaşmış: Ya Müslim!... Bu kadar kişinin kanına girdin. Artık yeter.... teslim ol... Senin ölümden kurtulman için İbni Ziyad’a yalvarayım... diye bağırmıştı.

 

Fakat Müslim, bu sözlere karşı acı acı gülümsemiş: Ne senden, ne de efendinden, hiç bir zaman af ve aman istemem. Ben artık yanlız ölüme teslim olurum... dedikten sonra, kanlı kılıcını tekrar etrafına savurmaya başlamıştı.

 

İşte o zaman, Müslim’in aklından ve hayalinden geçmeyen bir kahpelik ve namertlik yapılmıştı: Sırtını dayadığı Kapı, içerden birden bire açılmış; Müslim arkası üzerine yuvarlanıvermişti.

 

O’nun sırtüstü yuvarlandığını gören müfreze efradı, derhal haykırışarak üzerine hücum etmiştiler. Bitap ve mecalsiz kalan Müslim’in kollarını çarçabuk bağlayıvermişlerdi.

 

Müslim, o anda kendisini öldüreceklerini sanmış; kuruyan boğazını ıslatmak ve serbestçe Kelimei Şehadet getirmek için bir yudum su istemişti. Namertçesine kapıyı açan ve kendisini sırtüstü deviren ev sahibi Bekir bin Hamra, Müslim’in bu ricasına, hain ve alayıcı bir kahkaha ile karşılık vermişti.

 

Karşıki evin penceresinden bulunan bir kadın, kendisine bir kapta su getirmişti. Müslim, bu suyu içmekte tereddüt etmişti. Belki de bir şey söyliyecekti. Ama tam o anda ev sahibi Hamra, elindeki mızrağın ucunu , arkadan Müslim’in böğrüne dayayarak, bütün kuvvetiyle dayanıvermişti. Müslim, acı bir feryat koparmış, artık kendisinden geçmişti.

 

 

Müslim’in sonu

Müslim’in, lime lime olan vücudunu bir katırın üzerine yüklemişler, doğruca İbni Ziyad’ın huzuruna götürmüşler; onu ne çetin bir mücadeleden sonra, ele geçirdiklerini anlatmışlardı.

 

İbni Ziyad, bütün bu sözleri büyük bir hayretle dinledikten sonra, hakimlerine emir vermişti: Ne mümkünse yapınız, biraz kendisine gelsin. Onunla kınuşmak isterim.

 

İbni Ziyad’ın maksadı, Müslim’den bazı şeyler öğrenmekti.

 

Müslim, artık tamamıyle ölüm halindeydi. Hakimler, pek güçlükle onun kendisine getirebilmişlerdi.

 

O zaman, İbni Ziyad, Müslim’in kıpkızıl bir külçe halindeki vücudunun üzerine eğilmiş, aralarında şu kısa konuşma geçmişti:

 

→ya Müslim!... Halkı niçinEmirülmüminin Yezid’in aleyhine isyana tevşik ettin?

→Ben, hiç kimseyi; kimsenin aleyhine kışkırtmadım.... sadece Ehl-i Beyt’in hak ve hayatını korumak istedim.

→Fakat, bu boş dava uğrunda ölüp gidiyorsun.

→Sen de öleceksin... senin, efendin de ölecek.... Hayatın, herkes için fani olduğunu unutuyor musun?

→Bir söyliyeceğin var mı?

→Size.. Yezidlere karşı söyliyecek hiç bir sözüm yok... fakat bana Kureyş kabilesinden bir adam bulursanız, ona söyliyeceğim bir kaç söz var....

 

Derhal Kureyş kabilesinden Ömer ibni Esad getirilmişti. Müslim, yanına diz çöken Ömer’e şu sözleri söylemişti: «Ey İbni Esad!... Sana üç vasiyetim var. bunları yapılmasını, senin damarlarındaki temiz kana havale ediyorum. Birincisi: Bu şehirde, yedi yüz dirhem kadar borcum var. devemi buldur ve sattır; bu borcumu öde. İkincisi: Ehl-i Beyt yolunda feda ettiğim şu şanlı vücudumu ayaklar altında çiğnetme, bir yere gömdür. Üçüncüsü: İmam Hüseyin’e bir mektup yaz. Olayı O’na bildir.

 

«Bunlardan başka, bir ricam daha kalıyor ki, o da; bu gurbet diyarda kimsesiz kalan iki suçsuz evladımdır. Onlarda...»

 

Müslim, sözlerini bitirmemişti.

İbni Ziyad, Müslim’in başka bir şey söyleyemeyeceğini anlayınca, Ömer ibni Esad’ı omuzundan tutarak geri çekmiş; arkasından duran adamlarına dönerek: Müslim; Emirülmüminin aleyhine halkı isyan ettirdiği için, siyaseten katledilmelidir (Bazı tarihler: “Müslim’i sarayın damında öldürerek cesedini aşağıya attılar” demişlerdir. Cürcü Zeydan: diyor ki: “Onun cesedi yere düştü, fakat ismi düşmedi” yani namı yükseldi). Odadan alın, sarayın kapısına indiriniz.... Orada da halk huzurunda katlediniz... diye emir vermişti.

 

Tam o anda, arkadan bir ses işitilmişti.

Genç bir adam: Ya Emir!... Müslim, bugünkü mücadelede babamı öldürdü. Onu öldürmek, benim hakkımdır. Cellatlık görevini bana ver... demişti.

 

İbni Ziyad, bu teklifi uygun bulmuştu. Müslim, bir geniş tahta üzerine yatırılmış, darül’emare’nin önüne indirilmişti. Etrafı halk tarafından çevrilmiş olan meydanda, cellatlık görevini üzerine alan delikanlıya teslim edilmişti.

 

Delikanlı, kılıcı çekmiş, Müslim’in baş ucuna geçmişti. Bu kılıcı, sağ kolunun bütün kuvvetiyle kaldırıp Müslim’in boynuna indireceği sırada, birdenbire delikanlının gözleri bir noktaya dikilmiş, vücudu sanki taş kesilmişti.

 

Her taraftan:

→Haydi...

→Ne duruyorsun?....

→İndirsene kılıcı!... sözleri yükselmişti.

 

Fakat delikanlı, büyük bir korku ve heyecanla: Hayır... yapamayacağım. Karşımda duran siyah elbiseli, siyah ammameli birisi, bana öfke ile bakıyor... demiş, titreye titreye geri çekilmişti.

 

O zaman, İbni Ziyad’ın cellatlarından biri ilerlemiş; kızgın güneş altında, bir yıldırım gibi parlayan kılıcını savurur savurmaz; Kahraman Müslim’in başı bir anda kopmuş, etrafa kanlar saçarak, bir kaç adım ileriye doğru yuvarlanmıştı.

 

Müslim’in başsız cesedi, Kufe’nin büyük meydanında bir kasap dükkanında çengele asılarak teşhir edilmiş; başı da bir mızrağa takılarak sokaklarda gezdirilmişti (Bazı tarihler: yukarda kırbaçlarla öldürüldüğü yazılan Hani’nin bu sırada öldürüldüğünü ve onun cesedinin de kasap dükkanında teşhir edildiğini yazmışlardır.).

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı Ek ve Seyyid Hakkı Can. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...