Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

17- imam Hüseyin’le Muaviye, Üç teklif, Muaviye’nin son günleri, Muaviye’in vesiyeti



İmam Hüseyin’le Muaviye

bu görüşme böylece sona ermişti. Muaviye, Ayşe’nin tavsiyesine uyduğunu göstermek için, o dört kişiye kıymetli hediyeler göndermişti. Bunlardan imam Hüseyin, Muaviye’nin gönderdiği şeyleri reddetmişti.

 

İmam Hüseyin’in bu soğuk muamelesi, Muaviye’nin kalbine yeniden birtakım endişeler düşürmüştü. Özelikle Ayşe’nin imam Hüseyin’i kayırması, Muaviye’nin vesveselerini artırmıştı.

 

Araya birtakım ricacılar koyarak bir kere de imam Hüseyin ile görüşmek istemişti. İmam Hüseyin, ancak İbni As’ın güçlükle ikna etmesi üzerine Muaviye ile buluşmaya rıza göstermişti.

 

Muaviye, İmam Hüseyin’i büyük bir tören ve teşrifat ile karşılamıştı. Aralarında şöyle bir konuşma geçmişti:

 

→Ya Hüseyin!... Bizler, Abdülmenafoğullarıyız. Bir memeden süt emdik ve bir bahçenin çimenleri üzerinde yetiştik.... Gerçi, aramıza bazı muhalefet girdi; birtakım olaylar meydana geldi. Bu uğurda da birçok kanlar heder edildi. Bu muhalefettin böylece sürüp gitmesi, gerek Canabı Hakk’ın, gerekse Resulü Ekrem’in rızası hilafınadır... Şans ve kader, bugün bana teveccüh etti. İslam hükümetinin tahtına geçirdi. Artık gereken, arabozuculuğu ortadan kaldırmak, el ele verip çalışmaktır.

 

Sen, Resulü Ekrem’in torunusun. Bu nedenle sana karşı borçlu olduğum saygı ve riayeti bilirim ve bunda da kusur etmemek isterim. Halbuki sen bana düşmanlık ve sertlik gösterirsin. Buna sebep nedir?...

 

→Ya Muaviye!... Sen, Resulü Ekrem’in torunu olduğum için bana saygı ve riayet borcundan söz edersin. Halbuki kardeşim Hasan’ı sen zehirletmedin mi?

 

→Haşa.... Yüz kere, bin kere haşa!... Bu faciaya ben, herkesten ziyade üzüldüm. Şam’da günlerce yas tutulmasına emir verdim. Özelikle imam Hasan’ı zehirleyen, zevcesi olacak o melun kadın Şam’a gelir gelmez onu tutuklattım. Hatta başını kesip halka ibret gösterecektim. Ama ulema, bunu hoş görmedi. Onun için o meluneyi, sadece sürdürdüm.

 

→Pekala... Bu da böyle olsun. Şu halde, şimdi benden ne istersin?...

→Senden istediğim, büyük bir şey değildir. Ulema ve rüesanın oyuyla Yezid’i veliaht tayin ettim. Bunu tasdik etmeni isterim....

→Önce veliaht tayın etmek, bid’attir. Kitapta ve sünnette böyle şey yoktur. Sonra, veliahtlığa niçin Yezid alınmıştır? Bu makama ondan daha layık, şerafet ve fazileti ile senin oğluna tercih edilecek kimse yok mudur?

→Bu sözlerinle kendini mi kastetmek istiyorsun?

→Farzet ki, öyle olsun...

 

İmam Hüseyin’in bu kısa ve kesin cevabı, Muaviye’yi acı bir darbe gibi etkilemişti. Derhal mulayemetle cevap vermişti: Hakkın var, ya Hüseyin!.... Şerafet ve fazilet itibarıyle, hiç şüphesiz ki, sen herkesten üstünsün. Fakat ne çare ki, ben de bunlara karşı koyamadım.

 

senden, ne de oğlundan zerre kadar perva etmiyorum. Canabı Hakk’ın hüküm ve iradesi ne ise, onun, yerini bulmasını bekliyorum.→Ya Muaviye!... Ben, Resulü Ekrem’in torunu ve zühdü takva ile ün yapan, Ali’nin oğluyum. Senin oğlun gibi: fasık, facir bir kimseye katiyen biat edemem. Bu uğurda gelecek bütün kaza ve belaya hazırım. Ne

 

İmam Hüseyin, bu konuşmasından sonra orada daha fazla kalmak istememiş ve Muaviye’nin yanından kalkıp evine gitmişti.

 

İmam Hüseyin’in bu kısa ve kesin red cevabı karşısında Muaviye’nin endişesi bir kat daha artmıştı. Sırasıyle: Abdurrahman’a, Abdullah ibni Zübeyr’e baş vurmuş; hiç olmazsa onları elde etmek istemişti. Ama bütün bu teşebbüsleri bir sonuç vermemişti.

 

 

Üç teklif  

Muaviye, şansını bir de başka suretle denemek istemişti. Bu dört kişiye, halk karşısında yumuşaklıkla hitap edecek ve onların gösterecekleri sert tavırlar sebebiyle halkın sevgisini kendi üzerine toplayacaktı.

 

Bu kararı verdiğinin ertesi gün, bütün halkıcamiye toplamış, bu dört kişiyi de davet eylemişti ve minbere çıkarak şu sözleri söylemişti: Ey nas!... Ben, şu dört kişiye, Hakk’ın ve Resulün rızasına uygun bir surette, teklifatta bulundum. Onlar, reddettiler. Ben bundan dolayı kızgın değilim. Nitekim, bundan sonra da onlara şekatle muamele edeceğim, ata ve ihsanlarımı da kesmiyeceğim....

 

İşte, halk huzurunda, Hüseyin’e hitap ediyorum: Ya Hüseyin!... Biz, kardeş çocuklarıyız, benim hatırım için oğlum Yezid’e, görünüşte olsun biat et. Aradan şu ziddıyet ve muhalefet kalksın!.... demişti.

 

Muaviye’nin bu teklifine, imam Hüseyin’den önce İbni Zübeyr cevap vermişti:

→Ya Muaviye!... Biz de senden üç şey isteriz....

→Nedir?...

→Birincisi, hilafeti bırak. Çünkü sen, o makama halkın seçimiyle değil, hile ve zorla geçtin.

→İkinci isteğin nedir, ya İbni Zübyr?...

→Eğer, «Hilafeti bırakmam, her ne suretle olursa olsun ben bunu kazandım»  dersen, şu halde oğlun Yezid’i veliaht etmekten vazgeç... çünkü ne Resulü Ekrem, ne de onun dört halifesi, veliaht göstermemişler: İslam hükümetinin başkanlığını, halkın oy ve arzusuna terk eylemişlerdir. Üçüncüsü, mutlaka bir veliaht teyininde irar ediyorsan, öyle birini seç ki, bu zat Haşimi ve Emevi olmasın. Eğer İslam toplumuna zerre kadar saygı ve sevgin varsa, bu suretle tarafsızlık göster. (Bu sözleri söyleyen Abdullah İbni Zübeyr, Cemel savaşında Ayşe ile birlikte, Ali’ye isyan eden Zübeyr’in oğludur ve kendisi de Haşimilerdendir.)

 

Muaviye, fena halde bocalamıştı. Bu darbenin verdiği sersemlikle düşmemek için mimberin iki tarafından yakalamıştı.... Muaviye’nin zeka ve yeteneği, Araplar arasında pek ünlüydü. Ama, Muaviye’nin bu parlak zekası, İbni Zübeyr’in son teklifi karşısında birdenbire iflas edivermişti.

 

Muaviye, şaşkınlıkla başını Hüseyin’in ve Abdurrahman ile Andullah’ın bulundukları yana çevirmişti: Siz ne dersiniz?... demişti.

 

Üçü birden: Biz’de, İbni Zübeyr’in teklifine katılıyoruz... cevabını vermişlerdi. O zaman Muaviye, artık söyliyecek söz bulamayarak: mimberden inmişti.

 

Ama, camiden çıkar çıkmaz da: Yarın Şam’a hareket edeceğim. Hazırlık görülsün.... emrini vermişti.

 

 

Muaviye’nin son günleri

Aradan yıllar geçmişti. Artık Muaviye, seksen iki yaşına gelmişti. Bu süre içinde son derece ağırbaşlı ve ihtiyetla hareket ettiği için, Mekke ve Medine’deki muhalifleri derin bir sukün içindelerdi.

 

İhtiyarladıkça Muaviye’nin şişmanlığı artmıştı. Bunaltıcı ve dayanılmaz bir hal almıştı. Özel doktorlar, Muaviye’ye havası sert olan bir yerde oturmayı tavsiye etmişler, Ebva denilen yere çadırlar kurdurarak onu oraya nakletmişlerdi.

 

Ama buraya naklin ertesi gün, Muaviye’nin bir tarafına inme inmiş, ağzı çarpılmış, yüzünün bir tarafı da mefluç bir hale gelmişti.

 

Halka karşı daima makbul ve muhteşem görünmeye önem veren Muaviye’ yüzünü o halde görünce, çok üzülmüş, özel hizmetine memur olanlardan başka, huzuruna hiç kimsenin girmemesi için emir vermişti.

 

Muaviye, her tarafı sımsıkı kapalı bir tahtırevan içinde, Şam’daki sarayına getirilmişti. Hakimler tarafından büyük bir dikkatle tedavisine girişilmişti. Ama, harcanan bütün gayret boşa gitmişti.

 

Bu sırada Yezid, Humus taraflarında, av peşinde gezmekteydi. Babasına inme indiğini haber alır almaz, çabucak Şam’a gelmişti.

 

Şam sarayı büyük bir üzüntü içindeydi. Halk, sarayın etrafına birikmişti. Muaviye’nin ne halde olduğunu öğrenmek için, herkes büyük bir sabırsızlık içindeydi.

 

Yezid, babasını görmeden önce hakimlerle temas etmişti. Artık bütün iyileşme ümitlerinin kesildiğini öğrenmişti. Ondan sonra babasının huzuruna girmiş, elini öptükten sonra: Ya baba!... daha çok zaman yaşamanı arzu ederim. Fakat, görünüşe göre ecel kapıda bekliyor. Sana bir emri hak vaki olursa, düşmanların bana çok zorluk gösterirler. Belki de yine birçok kanların dökülmesine sebebiyet verirler. Bunlara meydan vermemek için, henüz sağ iken hilafeti bana bırak... demişti.

 

Yezid’in bu teklifi, Muaviye’nin çok zoruna gitmişti: Ey oğul!... Senin bu sözlerin, benim için manevi bir ceza ve azaptır.... görüyorum ki, benim sağlık ve hayatımdan ziyade, bir an önce saltanat makamına geçmeyi düşünüyorsun. Şu anda ben, Ali ile Hasan’a ettiklerimin cezasını çekiyorum. Şu ölüm döşeğinde, uğrunda o kadar fedakarlık ettiğim evladım tarafından, saltanatı bırakmaya zorlanıyorum. Yani, ne ektimse, onu biçiyorum. Şimdi kendimi savunmadan acizim. Onun için fikrini kabul ediyorum. Yalnız, senden bir şey rica edeyim: Birkaç gün sabret. Böyle çarpık ağızla halkın karşısına çıkmak istemiyorum. Belki hakimler bir kolayını bulurlar, hastalığın yüzümdeki eserlerini düzeltmeyi başarırlar. O zaman halk huzurunda hilafet ve saltanatı sana bırakırım... demişti.

 

Yezid buna razı olmamıştı: Ne engel var, baba.... Yüzüne bir mendil örtersin. Bugün, biat töreni yapılmalıdır.... diyerek babasına tazyike girişmişti.

 

Artık, Muaviye’nin üzüntüsün son noktaya gelmişti. Hüngür hüngür ağlayarak: Ya Yezid!... Hiç olmazsa yarına kadar sabret. Bugün çarşambadır. Çarşamba günü yapılan biatten hayır gelmez.... demiş ve oğlunu güçlükle fikrinden vazgeçirebilmişti.

 

Yezid, babasının yanından çıkar çıkmaz, doğruca kendi sarayına gitmiş, ertesi gün yapılacak biat töreni için hazırlık yapılmasını emir vermişti.

 

Muaviye ise, derhal hakimlerini çağırarak: Beni yarına kadar bu yataktan kaldırınız. Size servetimin yarısını vereyim..... demişti.

 

Muaviye’nin maksadı, ertesi gün saltanatı oğluna bırakmamak, gerekirse onunla mücadeleye girişmekti. Hakimler, derhal birçok tedbirlere baş vurmuşlar; Muaviye’nin muhtelif organlarından kan almışlar; o zamanın bilgilerine göre, ne mümkünse yapmışlardı. Fakat, hiç bir şey başaramamışlardı.

 

Mağrur ve saltanat düşkünü olan Muaviye, sonunda mukadderata boyun eğmişti. Artık hilafet ve saltanatı Yezid’e bırakmaya karar vermişti.

 

Ertesi gün, halk yine sarayın etrafına birikmişti. Heyecan, herkesin sinirlerini germişti. Emevi hanedanına mensup olanlarla bütün taraftarları Yezid’in lehine nümayişler yapıyorlardı. Artık, Muaviye’nin varlığı unutulmuştu.

 

Halkın bu uğultusundan Muaviye’nin kalbine bir korku girmişti. Yezid’in bir an önce kendisini öldürtmesinden korkarak büyük bir telaş içindeydi.

 

Melul bakışlarını kapıya çevirmişti. Garip bir kuruntu ve vesveseyle, saatlerce kendisine hücum edilmesini beklemişti ve sonunda başının ucundan ayrılmayan Dahhak ile Müslim’e dönerek: korku bana her acıdan ağır geliyor. hatta, ölümden bile... Yezid’e söyleyiniz: Hayatıma kasttemiyeceğine yemin ederse, hilafetten feragat edeyim.... demişti.

 

Her an babasından haber bekleyen Yezid, babasının teklifini derhal kabul etmiş ve onu öldürtmeyeceğine dair teminet vermişti.

 

O zaman Muaviye, rahatlayarak Emevi rüesasından ve Şam eşrafından yetmiş kişiyi huzuruna istemişti. Yüzünün inmeli kısmını bir ipekli mahrama ile kapayarak, hafif ve titrek bir sesle onlara şu suretle hitap etmişti: Ey zevatı kiram!... Allah için söyleyin: Benden hoşnut musunuz, değil misiniz?

 

Muaviye’nin muhatapları, cevap vermişlerdi: Senden; yerden göğe kadar memnunuz.... Bizi, Ali gibi bir gaddarve cebbarınelinden kurtardın. Ali’ye ve Ali evladı’a lanet olsun.......

 

Bu tel’ine, Muaviye de katılmış ve sonra sözlerine şöyle devam eylemişti: Artık ben cümlenizin misafiriyim. Ölüm her an bana daha ziyade yaklaştığını hisediyorum. Ölümümden önce hilafeti bir ehli zata bırakmak istiyorum. Oğlum ve veliahtım Yezid’i hilafete kabul ediyorsanız, ne ala.... eğer başka birini uygun görüyorsanız, açıkça söyleyin.

 

Oradakiler hep birden Yezid’i istemişler: Hilafet ve saltanatın Emevilerden başkasına geçmesine razı değiliz. Yezid, veliahttır. Halk, bu şekle alışmıştır. Yeniden bir hilafet meselesi ortaya çıkarsa, her tarafta bir fesat kopabilir... Bu arada, Haşimi’ler de meydana atılacaklardır. Böyle bir karşıklığa meydan vermemek için, Yezid’in hilafetini kabul etmek gerekir..... demişlerdi.

 

Muaviye, Yezid’in gelmesini istemişti. Maddi ve manevi acılarını gösteren bir sesle: Oğlum!... Hilafeti sana bırakıyorum!... demişti.

 

 

Muaviye’in vesiyeti

Saltanat hırsıyle titreyen Yezid, çok sevinmişti. Fakat Muaviye, o halinde bile, politikayla uğraşmaktan vazgeçmeyerek: Şurya... yanıma gel otur... dedikten sonra, zayıf ve ölgün bir sesle sözüne devam etmişti:

 

Durumdan, büyük bir memnuniyet gösteriyorsun. Fakat acele etme... omuzlarına aldığın yük, çok ağırdır. Küçük bir gurur, önemsiz bir ihmal, seni o ağır yükün altında ezebilir. Hilafeti ve saltanatı sana büsbütün rakipsiz olarak terk etmek isterdim. Fakat başaramadım.... dikkat et: Mekke ve Medine’de dört rakibin var. Bunlardan biri Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman’dır. Bunda fazla korkma. Çünkü o, kadınlara ve sevzkü sefaya düşkündür. Başkaları tarafından kışkırtılmazsa, sana büyük bir fenalık edemez. Onu hoş tutarsan, ondan gelecek fenalıkları karşılayabilirsin. İkinci rakibin, Zübeyr’in oğlu Abdullah’tır.... bu adam, cüretkar ve zekidir. Hilafeti elinden almak için tedbir ve hileler düşünebilir. Bununla beraber onu da para ile kendi tarafına çekebilirsin... Üçüncü rakibinde, Ömer’inoğlu Abdullah’tır. Bu da öteki ikisi gibidir. Asıl büyük rakibin imam Hüseyin’dir. Çünkü onun şahsında hem büyük babası Resulü Ekrem’in, hem de babası Ali’nin bütün kıymetli meziyetleri mevcuttur. Hüseyin’e çok dikkat et. Onun kuvvet ve taraftar peyda etmesine fırsat verme. Fakat, kendisine de açıktan açığa düşmanlık gösterme.....

 

Birdenbire, Muaviye’nin sesi kesilivermişti. Artık haletinezi (Can çekişme) başladığı için, boğazında hasıl olan hırıltı, daha fazla söylemesine meydan vermemişti.

 

Yezid, derhal babasının yanına diz çökmüş, onun artık soğumaya başlayan elini, elinin içine almıştı. Herkes, onu, babasının elini öpecek sanmıştı. Halbuki Yezid, Muaviye’nin parmağındaki saltanat yüzüğünü çekmiş çıkarmış ve hemen kendi parmağına takmıştı.

 

Muaviye’nin en candan adamları olan Dahhak ile Müslim: Yezid’in kolunu germişler, ölüm acılarının çırpınmalarıyle sarsılan Muaviye’nin başındaki kovuğu alarak, Yezid’in başına geçirmişlerdi. Muaviye’nin bu sadık bendeleri, onun ölümünü bile beklememişlerdi.

 

Yezid’i, halife sıfatıyla halka takdim edeceklerdi. Fakat buna garip bir şekil vermek istemişlerdi.

 

Sırtına, üçüncü halifenin kanlı gömleğini geçirmişler, eline de Muaviye’nin som elmas işlemeli saltanat kılıcını vermişlerdi ve yine kollarına girerek, sarayın, büyük biat salonuna götürmüşlerdi.

 

Ölüm döşeğinde can çekişen Muaviye yapayanlız kalmıştı. Birdenbire yükselen alkış sesleri, Muaviye’nin artık ağırlaşmaya başlayan kulaklarına çarpmıştı. Kalbi, ölüm acısından daha beter bir acıyla sızlamıştı. Yanında, ağzına su veren bir kölenin yüzüne bakarak: İşte... Fani Cihanın, fani saltanatı bitti... Her şey bitti... Şu anda, bir hiçten başka bir şey değilim... diye mırıldanmıştı.

 

Dahhak, derhal mescide gelmişti. Orada toplanan halka elindeki bir top kumaşı göstererek: Ey, ahali... şunu gördünüz mü?.... İşte bu Muaviye’nin kefenidir. Bilin ki; artık Muaviye, ecel şerbetini içmiş, hilafet ve saltanat oğlu ve veliahdı Yezid’e geçmiştir. İkindi vaktinde hazır olun... Yeni halifemiz, mihraba geçecek... Size ilk namazı eda ettirecektir..... demişti.

 

Bundan maksat da, Yezid’in imamlığına iktida ettirmekti. Halk, ikindi namazını yeni halifenin arkasında kılmaya hazırlanırken yeni halife emir vermişti: Ava çıkacağım. Her şey hazır olsun!...

 

Bunu haber allan Dahhak, koşa koşa Yezid’in yanına gelmiş, halkın kendisini camide beklediğini söyliyerek onu bu fikrinden güçlükle vazgeçirebilmişti. Yazid, babasının cenaze alayına bile katılmamıştı.  

 

Muaviye’nin cenazesi, muhteşem bir alayla kaldırılarak gömülmüştü ve o geceden itibaren de, onun sıkı bir disiplin altında tuttuğu koca kent, birdenbire değişmişti. Her köşede, çoşkun bir serbesti içinde, çılgın bir sefahat hayatı baş göstermişti.

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...