Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

29- Suszuluk, Abbas, Son buluşma, Beni Esedi’ler



Suszuluk

O gün, muharrem ayının yedinci günü idi. o kızgın çölün sayyal ateş dalgaları arasında bunalmış kalmış olan imam Hüseyin’in kafilesi, kırbalarındaki son sularını sarf etmişlerdi.

 

Hareretin şiddetinden bizar olan kadınlar ve çocuklar, su istemişlerdi. Gençlerden bazıları, kırbalarını (Kab, sukabı) yüklenerek Fırat kıyısına inmişlerdi. Fakat İbni Haccac’ın adamları, derhal karşılarına geçmiş, okların yaylarını germişler: Yasak! Buradan ileri geçemezsiniz! demişlerdi.

 

İmam Hüseyin’in adamları şaşırmışlar; bu yasağın anlamını birdenbire anlayamamışlardı ve İbni Haccac’a giderek, hayvanların bile serbestçe içtiği bu sudan, Peygamber Ehl-i Beyti’nin içmesinin neden yasak olduğunu sormuşlardı.

 

İbni Haccac, bu emrin Ömer ibni Sa’d tarafından verildiğini ve bir damla su veremeyeceğini söylemesiyle imam Hüseyin’in ashabı geri dönmüş ve işi O’na anlatmışlardı.

 

İmam Hüseyin, bunları dinlerken kadınlar ve çocuklar etraflarını sarmışlar, boş kırbalara sarılmışlar: Hani su?... Hararetten, dudaklarımız çatlıyor... diye sızlanmaya başlamışlardı.

 

Bu sözler, imam Hüseyin’in kalbine kızgın birer ok gibi saplanmıştı. Çölün yanıp tutuşan derin ufuklarından gurup eden kızıl güneşin karşısında, onun kirpiklerinin ucunda birer damla yaş parlamıştı. Fakat, imam Hüseyin, gerek düşmanlarının bu zalimce kararını ve gerek kalbinin acısını onlardan saklamış: Siz, geride kalan su ile yetininiz... yarın sabah kana kana su içersiniz... diye mırıldanmıştı.

 

O geceden itibaren, Ehl-i beyt’in karargahı üzerinde, hazin yas havası dalgalanmaya başlamıştı.

 

Susuzluğun acısını birbirine hissettirmemek için, herkes erkenden yatmıştı. Fakat çölün hareretine dayanamayan çocukların: Su... diye feryat ederek ağlaşmalarından, hiç kimse uyuyamamıştı.

 

Özelikle imam Hüseyin, o gece bir saniye bile gözlerini yummamış; vakit vakit sessizce çadırdan çıkarak gecenin zifiri karanlıkları içinde, dalgın ve düşünceli bir halde çadırların etrafında dolaşmıştı.

 

Bir aralık Şehri Banu onu karşılamış: Ya Hüseyin!... Bu kadar üzgün ve kederli olma!... Biraz dinlen!... diye yalvarmıştı.

 

İmam Hüseyin: Bu gece Ceddim Muhammed ile babam Alinin hayat ve menkıbelerini düşüne düşüne gezmekten zevk alıyorum.... diyerek uzaklaşmıştı.

 

İmam Hüseyin, bu düşüncelerinde haklı idi. hiç şüphesiz ki, düşündükçe, gözlerinin önünde, Ceddi Muhammed ile babası Ali’nin hazin ve mustarip hayalleri canlanmıştı.

 

Damarlarında madeni Hitit neslinin asil kanları kaynayan ciğerpare evlatlarını, putlar önünde kurban diye boğazlamayı ibadet sanan Arabistan halkını, bu vahşet ve cehaletten kurtarmak için hayatının aziz varlığını ortaya atmış: cevresinin bütün eza ve cefalarına katlanmış, nice ölüm tehlikelerine rağmen, onların bütün itiraz ve muhalefetlerine gögüs germişti.

 

Babası Ali ise; bu kadar zorluklarla ortaya konan bu yeni din’in yayılması için, sevdiği amcazadesi Hz.Muhammed’in karşısında daima vücudunu kalkan etmiş, bir türlü belalara gögüs germiş, İslamiyetin yayılmasını ve kuvvetlenmesini sağlamak için dostlarını ve düşmanlarını hayretlere düşüren yiğitlikler göstermiş; İslam Cumhuriyeti’ni, yaşatmak için, benzersiz feragat ve fedakarlıklara katlanmış; sonunda, bir serserinin hain kılıç darbeleri altında, dünyasını değiştirip canabı Hakk’a kavuşmuştu.

 

Fakat... İslamiyetin varlığını kemiren o zalim ihtiras (aşırı, güçlü istek), durmamıştı. Hz.Muhammed’e kanından gelenlere karşı korkunç bir düşmanlık ve rakabet ateşi sönmemişti.

 

Hz.Muhammed’in ve imam Ali’nin en tabii varisi olan imam Hasan, bu uğurda sefil bir ihanete kurban olmuş; yürekler parçalayan bir azap ve acı içinde can vermişti.

 

Ama, bu ihtiras ve rakabet ateşi, imam Hasan’ın zehirle parçalanan çiğerlerinden taşan al kanlarla da sönmemişti. Yıllarca, o tehditkar kuvvetini muhafaza etmişti ve sonunda zulüm ve ihanetle ölmek sırası işte şimdi kendisine gelmişti.

 

Artık imam Hüseyin, şuna inanmıştı ki, şurada, etrafını kuşatan bu zalim düşman kuvvetleri, kendisine aman vermiyeceklerdi. Hz.Muhammed’in dininden ziyade, Emevi saltanatını yaşatmak isteyen bu adamlar, Emevi kin ve hırsını: ancak ve ancak kendi ölümü ile dindireceklerdi.

 

Bu ölüm, oklardan ve kılıclardan mürekkep kahir (kahır, kahreden) bir sel halinde gelseydi, imam Hüseyin, buna zerre kadar önem vermeyecekti. Çünkü O, buraya – Emevi saltanatının çökmesini çabuklaştıracak olan bu ölüme – bile bile gelmiş ve aynı maksatla çevresindekileri de bu ölüme sürüklemişti.

 

Görülüyor ki, beklediği ölüm darbesi, mertçe bir saldırı şeklinde değil; insan mertliğinin tiksineceği iğrenç bir ihanet şeklinde karşılarına dikilmişti. Mukadderat ve sorumluluklarını omuzlarında taşıdığı suçsuz yavrularla kadınlar, bu kızgın çölde susuzluktan inleye inleye ölüme mahküm edilmişlerdi.

 

Bu düşünce imam Hüseyin’in tüylerini ürpertmişti. Asasına dayanarak durmuş; gecenin bu derin karanlık ve sessizliği içinde  bir daha etrafını dinlemişti.

 

Aylardan beri sıtma ateşleri içinde yanıp kavrulan ortanca oğlu Zeynel Abbidin, yine bir humma (ateşli hastalık) nöbetiyle inim inim inliyor, melul bir yalvarışla: Su... Su yok mu? Ne olur; bir yudum su... diye söyleniyordu.

 

Bir başka çadırdan, hazin bir çocuk ağlaması geliyordu... Ciğerleri parçalanan bir ananın, hıçkırır gibi bir sesle: Sabret yavrum... işte, sabah oluyor... Şimdi su gelecek.. Kana kana içersin.... diye, o zavalı yavruyu oyalamaya çalıştığı işitiliyordu.

 

İmam Hüseyin, daha fazla dayanamamıştı. Omuzlarını sarsan bir hıçkırıkla, ağlaya ağlaya uzaklaşmış, karanlıklara dalarak artık bu sesleri işitmeyeceği kadar  dalı verip gitmişti.

 

 

Abbas (İmam Ali’nin oğludur. Adı: Abbas, lakabı Ebülfazl’dır.)

Ortalık ağarmaya başlarken, imam Hüseyin, kardeşi Abbas’ın çadırına gitmişti: Ya Abbas!... Yanına gereği kadar arkadaş al. Fırat kenarına in. Biraz su getir. Düşmanlar henüz uykuda oldukları için bu işi kolaylıkla yapacağından eminim.... demişti.

 

Abbas, derhal hareketle, otuz süvari ve yirmi piyadeden mürekkep elli kişilik bir kuvvet seçmiş, sessizce Fırat kıyısına doğru ilerlemişti. Ama nöbetçiler, bu kafilenin geldiğini görmüşler, derhal İbni Haccac’a, haber vermişlerdi. İbni Haccac: Kafileyi su almaktan men ediniz. Gerekirse, silahla karşılık verirsiniz... demişti.

 

İbni Hiccac’ın adamları Abbas’ın başkanlık ettiği kuvvete saldırmışlar; ellerindeki kırbaları zorla almak istemişlerdi.

 

Ama kahraman Abbas, bu saldırıya pervasızca karşılık vermiş, muhacimlerle şiddetli bir mücadeleye girmişti ve bu mücadele esnasında da, yirmi piyadenin kırbalarını su doldurarak karargaha göndermeyi başarmıştı.

 

Bu suyun karargaha gelmesi, dünyanın en hazin bir manzarasını meydana getirmişti.

 

Hareretin şiddetinden cayir cayir yanan zavalılar, kırbaların üstüne saldırmışlardı. Fakat bu su, saatlerden beri susuzluk acısı çeken, o kadar insanın hareretini teskine yetmemişti. Büyükler, fedakarlık etmişler; haklarını kadınlara ve çocuklara vererek, sadece dudaklarını ıslatmakla yetinmişlerdi. Böyle olmakla beraber kırbalar, çarçabuk boşalıvermişti.

 

İmam Hüseyin’in endişeli bakışlarla bu manzarayı seyrederken tüyleri ürpermişti.

 

Bu kara talihliler, biraz sonra tekrar su ihtiyacını duyacaklar. O zaman ne olacak? Demişti ve bu sözleri söylerken gözlerini etrafa gezdirmişti.

 

Uzaktan seyrek ve cılız hurma fidanları arasında koca Fırat nehri, haşmetiyle akıp gitmekteydi.

 

Ama, Fırat kıyılarında şimdi bir hareret baş göstermişti. Abbas’ın, mücadelede üstün gelerek alıp su götürdüğünü gören Yezidler derhal oradaki muhafızları arttırmışlar ve artık ikinci bir fedakarlığın önüne set çekmişlerdi.

 

 

Son buluşma     

İmam Hüseyin, etrafını çeviren felaket çemberinin her an biraz daha sıkıştığını hissetmişti. Ehl-i Beyt’in ve sahabının bu felaket çemberi içinde, dayanılmaz azap ve işkencelerle yok edileceğini düşünerek, artık vicdanının acısı son hadde gelmişti.

 

En sevgili ve zeki kölesi Gulam Fars’ı çağırarak: Git Ömer’i gör. Söyle... Eğer mümkünse, kendisiyle son bir defa konuşalım.... demişti.

 

Gulam Fars, derhal bir ata binerek düşman karargahına gitmiş; bu emri, Sa’d’ın oğlu Ömer’e bildirmişti.

 

Ömer, İbni Ziyad’an korktuğu için bu buluşmayı birdenbire kabul edememiş ve İbni Ziyad’ın özel olarak gönderdiğiadamlarını toplayarak bunlarla müzakereye girişmişti. Onlar bu buluşma isteğini, artık imam Hüseyin’in teslim olmaya karar verdiğine inanarak: Git, görüş... demişlerdi.

 

Bunun üzerine Ömer, atına binmiş; imam Hüseyin’in karargahına doğru ilerlemişti.

 

İmam Hüseyin, Ömer’in geldiğini görür görmez, yanına kardeşi abbas ile büyük oğlu Ali Ekber’i alarak, ona karşı gitmişti. İki taraf, iki karargahın arasında birleşmişlerdi.

 

İmam Hüseyin, kalbinin elem ve acılarını gösteren bir hüzünle söze girişmişti:

→Ya İbni Sa’d... Ceddim Muhammd’e karşı fedakarlıkta bulunan baban Sa’d ibni Vakkas, sana, sana Ehl-i Beyt hakkında hiç bir şey söylemedi mi?

→Söyledi... Ya Hüseyin!...

→Ne söyledi?... «Ümmeyeoğullarının iğrenç emellerine şu fani dünyanın dört günlük ihtiraslarına tabi ol da, Ehl-i Beyt’i susuzluktan helak et, mi dedi? Düşünmüyor musun ki, baban, Ehl-i Beyt’e karşı olan saygı ve sevgisini, her vesile ile göstermişti. Halbuki sen, bunun tersini yapıyorsun. Hz.Muhammed’in suçsuz torunlarını, şu çorak çöllerde bir yudum sudan yoksun bırakıyorsun. Söyle: Yaptığın bu iş, revayı Hak mıdır?.»

 

Ömer, başını önüne eğmiş, bir süre düşündükten sonra, ağır ağır cevap vermişti: hakkın var, ya Hüseyin... Ama ne çare ki ben, Yezid’in emrindeyim. Eğer onun emirlerine itaat etmezsem, Şam’da, Basra’da, Kufe’de bulunan bunca emlak ve akarımı kaybederim.

 

→Bundan mı korkuyorsun? Tek sen, Ehl-i Beytim’le ashabımı şu acıdan kurtar... Hicaz’daki bütün  emlakımı sana vereyim.

→Ala... Ama, bir şey daha var ki, onu unutuyorsun. Ya Hüseyin...

→Nedir?...

→Yezid’in öfkesini... Ondan nasıl kurtula bilirim? Yezid’in hükmü, Hicaz’a da şamildir (kaplayan, kapsayan).

→Ya Ömer!... Şunu bil ki, Allah’ın öfkesi, Yezid’in öfkesinden çok büyüktür. Asıl ondan kork. Asıl ondan titre... Görüyorum ki, dünyanın hırs ve tamahı, senin gözlerini bürümüş. Ama, ceddim Muhammed ve babam Ali’nin hakkı için söylüyorum ki, sen dünya da, ahirette de mutluluktan yoksun kalacaksın. İki cihanda kötü adlı ve hacil (kederli, üzgün) olacaksın.

 

İmam Hüseyin, gözlerini çıkarcılık ve ihtiras bürümüş olan bu taş kalpli adamdan hiç bir hayır ve yardım gelmeyeceğini anlamıştı. Kederli ve perişan bir halde, karargahına dönmek zorunda kalmıştı.

 

 

Beni Esedi’ler

İmam Hüseyin’in Ehl-i Beyti ile eshabı, acınacak bir hale gelmişlerdi. Hararetten ciğerleri kavrulan çocuklar ve kadınlar: Su... diye feryat etmektelerdi.

 

Ashaptan birçokları, yürekler parçalayan bu feryad-ü figanı duymamak için, kadınlarını terk etmişler. Uzaklarda birer köşeye çekilmişlerdi.

 

Bu acıklı manzara, imam Hüseyin’i çok üzmüştü. Ashabının en yaşlılarından birkaç kişiyi toplayarak bunlarla müzakereye girişmiş; bunlardan Habib ibni Mezahir’in fikri kabul edilmişti. Gayet cesur ve yiğit bir adam olan Habib: ben atıma atlar, bu zalim düşmanların etrafımızda çevirdikleri çemberden geçerim. Beni Esed kabilesi, buraya ancak bir kaç saat uzaklıktadır. Kabilede dostlarım vardır. Onları yardıma davet eder ve getiririm, demişti.

 

Habib, bu fikrinde ısrar ettiği için, imam Hüseyin, bu ihtiyar kahramanın, bu tehlikeli işe girişmesini kabul etmişti.

 

Habib, silahlarını kuşanarak atına atlamış ve atını yıldırım süratiyle koşturmaya başlamıştı.

 

Düşman okçuları, Habib’in kendilerine doğru dolu dizgin geldiğini görünce, onu okla karşılamışlarsa da Habib, çevirme hatının dışına çıkmayı başarmıştı.

 

Habib, düşüncesindealdanmamıştı. İmam Hüseyin ile Ehl-i Beyt’in maruz kaldığı feci felaketi duyan Beni Esed kabilesinden birkaç yüz süvari silahlanmış; imam Hüseyin’e yardım için, çevirme hattından geçerek, yanına gelmeye çalışmışlardı.

 

Ama, Habib’in, hattı yarıp geçmesinden kuşkulanan Ömer Sa’d, uyanık bulunuyordu. Gelen mücahitleri (Din uğruna savaşan, uğraşan), daha üstün bir kuvvetle karşılamış ve onları perişan etmeyi başarmıştı.

 

Gece yarısına kadar süren bu çarpışmada, mücahitlerden çoğu ölmüş, bir kısmı da işe yaramaz bir halde yaralanmışlardı.

 

Habib Mezahir de yaralılar içindeydi. Ama o, gecenin karanlığından yararlanarak, ne yapmış yapmış, kendini imam Hüseyin’in yanına atmayı başarmış ve: Ya İmam!... Yüklendiğim görevi yaptım. Ama başaramadım.... Hakk’ın takdirine boyun eğmekten başka çare kalmadı.... demiş, olan biteni imam Hüseyin’e anlatmıştı.

 

Kitap: Kerbela Vakası –Ziya Şakir

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...