Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

6- Pir Sultan Abdal -4


Pir Sultan Abdal -4

“Bütün malım aldın ey kanlı zalim şikayet ederim Hida’ya seni!”
O günlerde, Anadolu’da, kötülük kol geziyor, zalim esen rüzgar ölüm türküleri söylüyordu. İnsanlar, geleceğinden kuşkulu kendilerini yönetenlere en küçük bir güven duymuyorlardı. Çünkü, köylünün alın terine, göz nuruna el  konuyor ve mutlu bir azınlık, bunları kendi arasında üleşiyordu.

Yöneticiler su başlarını tutuyor, insanları kendi toğrağında yarıcı olmanın ızdırabını duyuyordu. Yoksulun çömleği boş, varsılın ise keyfi hoş mu hoştu. Çocuklar aç, yaşlılar ilaçsız.

Padişah ve yandaşları, iktidarlarını perçinlemeye çalışıyor; Türkmenler ise, “Kızılbaşlık”la aşağılanıyor, “Zındıklıkla” suçlanıp; binbir güçlükle elde ettiği ürünü “Helaldir” diye elinden zorla alınıyordu. Halk, ahuzar içindeydi.

Köylü Selçuklu’dan beri, hiçbir zaman üretim araç ve gereçlerinin de sahibi olmamıştı. Çalıştığı toprak üzerinde kesinlikle bir mülkiyet hakkı yoktu. Gece-gündüz didinip emeğinin karşılığını sömürgen sınıflara kaptıran halk, ah-vah etmekten başka bir şey yapamıyordu.

Öyle ki, köylüler avcının hedefindeki geyiğe dönmüşlerdi. Eğemen sınıf kovalıyor, köylüler kaçıyor. İnsanları eşya gibi gören devlet, tahsildarları ve asesleri aracılığıyla, köylüleri iliklerine kadar emiyorlardı. Bu da yetmiyormuş gibi, namuslarına dil uzatılıp, onurlarıyla oynanıyordu.

Her köye bir molla atıyor, onun aracılığıyla köyde olup bitenlerden anında haberdar oluyordu. Molla, padişahın en yakını olan Şeyhülislam’ın temsilcisiydi.

Köylü çaresizliğini şöyle dile getiriyordu:

 

“Çıksam dağa ayısı var, kurdu var,
Düze insem sıtması var, derdi var.
Köye gitsem tahsildarın derdi var,
Şaştım ağam bu salgının elinden”

Halk, bu ateş cemberini yarıp kurtulmak için çareler arıyor, fakat bir türlü bulamıyordu. Ne zaman biri çıkıp, önderlik yapmaya kalkışsa, tepesine biniliyor, sürüm sürüm süründürülüyordu.

Kimisi, bütün bu olup bitenleri alın yazısı veya kader olarak kabul edip, boyun eğerken; kimisi de aseslere ve tahsildarlara karşı direniyor, “Aşar vermek görevimizdir, fakat siz ürünümüzün tamamına yakınını alıyorsunuz. Takdir-i ilahinin böyle olmaması gerekir. Bu haksızlıktır” diyordu. Ve bir gün mülkün gerçek sahibinin, olaya el koyacağına inanıyor, şöyle sesleniyordu:

 

“Bütün malım aldın ey kanlı zalim
Şikayet ederim seni Hüda’ya seni!....

Şeyhülislam’dan icazetli din adamları, vaaz verirken, insanları Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi gibi gösterilen padişaha ve hizmetindeki devlet adamlarına boyun eğmelerini öğütlüyorlar:

“Allah herşeye kadirdir. Başımıza ne geliyorsa Allah’tandır. Hayır da, şer de onun takdirindedir. Bu dünyada yoksul olan, öteki dünyada mutlaka mükafatlandırılacaktır. Yeter ki Allah’a ve onun yeryüzündeki temsilcisi olan hünkarımıza karşı olan görevlerini bihakkın yerine getirin. Zengin-yoksul, efendi-köle ilahi takdirin sonucudur. Bakınız, beş parmağın beşi bir mi? şeyhülislam efendimizin fetvaları ve padişahımızın fermanları, Tanrı buyruğu gibi kabul edilmeli ve verilen emirler eksiksiz yerine getirilmelidir. Böyle olursa Allah da sizi sever, padişah efendimiz de...” diyorlardı.

Gerçeğin böyle olmadığını, bu durumun “İlahi adalet”e ters düştüğünü söyleyenler ise “Tanrı tanımazlıkla”, “Zındıklıkla”, “İsyanlık”la suçlanıp işkenceye tabi tutuluyorlardı.

Baba İshak’tan başlayıp Şeyh Bedreddin’e uzanan çizgide, gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı döneminde irili ufaklı pek çok ayaklanma girişimi olmuş, fakat hepsi başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

 

Örneğin Şeyh Bedreddin şöyle diyordu: “Tanrı dünyayı yarattı, insanları bağışladı. Erzak , giyim kuşam, sürüler, arazi ve bütün toprak, ürünleriyle insanların ortak malıdır. İnsanlar yaradılış ve yaşayışta eşittirler. Birinin servet toplayıp biriktirmesiyle, diğerlerinin ekmeğe muhtaç kalması, ilahi maksada aykırıdır.”

Bedreddin’in karşısındakiler de, aynı şekilde mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu kabul ediyordu, fakat onun yeryüzündeki gölgesi sayılan “Padişah-Halife”, ürünü insanlarla paylaşmaya yanaşmıyor, çevresindeki pek az insanı yararlandırıyordu.

 

Baba İshak’ın, Hacı Bektaş Veli’nin ve Bedreddin’in görüşleri, dilden dile, kulaktan kulağa yayılıyordu. Bu düşüncelerin daha çok uç verdiğini gören yönetim, toplum üstündeki estirdiği terörü daha da sertleştiriyordu. Ekonomik taleplerle ortaya çıkan insanlar, dinsizlikle suçlanıyor; kim ki, düşüncesini açıkça söylemişse, yakalanıp ya zindana ya da katlediliyordu. Suç aleti sayılan bağlamalar kırılıyor, kitaplar yakılıyor, Yunus Emre’nin, kaygusuz Abdal’ın ve Abdal Musa’nın şiirleri yasaklanıyordu.

 

Safevi Türk devleti hükümdarı Şah İsmail’in (Şah Hatai) etkisi de her gün biraz daha yayılıyordu. “Hatai” tapşırmasıyla şiirler yazan Şah İsmail’in ölüsü bile egemenleri korkutuyordu. Onun şiirleri de diğer ozanlarınki gibi yasaklanıyor, adının anılması dahi istenmiyordu. Şah İsmail, İran hükümdarı gibi gösteriliyor, onun izinde olanlar da casuslukla, bölücülükle suçlanıyordu.

 

Sofi mezhebimin nesin sorarsın
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Gözlüye gizli yok ya sen ne dersin
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

 

Eğnimize kırmızılar giyeriz
Halimizce her ma’nadan duyarız
Katarda imam cafer’e uyarız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

 

Biz tüccar değiliz alıp satmayız
Erkan gözediriz yoldan sapmayız
Gönlümüz ganidir kibir tutmayız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

 

Her kimin ki çerağını Hak yakar
Mü’min polanları katara çeker
Aslımız On İki imam’a çıkar
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

 

Muhammed Ali’dir kırkların başı
Uralım Yezid’e laneti taşı
Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir eşi
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

 

Baharda açılır gonca gülümüz
Ol dergaha doğru gider yolumuz
On İki imam ismin okur dilimiz
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

 

Şah Hatai’m ider Muhammed Ali
Onlardan öğrendik erkanı yolu
Ali Muhammed’ir Muhammed Ali
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Kısaca ifade edilecek olursa, Türkmenleri ezmek, yok etmek için bahane çoktu!...

Gözcü Hüseyin’in ilettiği haber iyi değildi
Asesler tahsildarı yanlarına alıp, uzun zamandan beri uğramadıkları Fofular köyüne  doğru yola çıkmışlardı.

Köylü ise hiçbir şeyden habersiz Mustafa ile Fatma’nın  düğününü yapıyordu. Bir yandan aşlar pişiyor, bir yandan da davullar ve sazlar çalıyor, oyunlar oynanıp, halaylar çekiliyordu.

Gençler en güzel giysilerini giymişler, köy meydanında toplanıp, arkadaşları Mustafa ile Fatma’nın düğününü şenlendirmek için çaba gösteriyorlardı. Yaşlılar ve çocuklar da onları izliyorlardı. Herkes keyifliydi. O gün hiçkimse işe gitmemişti. Komşu köylerden gelen konuklar da vardı.

Atlılar, hışımla köye girince, davullar ansızın sustu, gençlerin keyfi kaçtı, yaşlılar donup kaldı. çünkü bu durum “Hayıra alamet” değildi. Asesbaşı en öndeydi. Atının başını çekip durdurdu. Sağ elini havaya kaldırıp işaret verince, diğerleri de yanına gelip durdu.

Asesbaşı:
* Ooo keyifler iyi! Maşallah hepiniz iyisiniz. Düğününüz var hemi?

Köylü, bu asesbaşını ilk kez görüyordu. Yeni atanmıştı çünkü. Mustafa’nın babası Kazım emmi, asesbaşına yaklaştı ve şöyle dedi:

* Düğünümüz var. oğlumun düğünü. Buyrun siz de katılın. Bir lokma ekmeğimizi yiyin baş efendi.
* Vaktimiz dar. Molla’nın evi ne tarafta? Onunla görüşmek isteriz.

Yaşlılardan Topal Musa öne çıktı:
* Buyurun, sizi Molla’ya götüreyim. “Halay çeken kızları, gelinleri seyretmek günahtır” diye davetlimiz olduğu halde, düğünümüze gelmedi. Evinde olması gerek.

 

Bu sözler asesbaşının hoşuna gitmedi:
* Siz ondan daha iyi mi bileceksiniz? O, Molla’dır, ne diyorsa doğrudur. Peki memeleri lıpır lıpır oynayan kızların, hoplaya zıplaya halay çekmeleri ve dahi onları seyretmek günah değil de sevap mıdır? Kızlarla, erkekler bir arada hoplayıp zıplayacaklar, diğerleri de oturup onları seyredecek, bu durum hiç kitaba sığar mı? hepiniz cehenem ateşinde yanacaksınız. Yarın mahşerde suale çekildiğinizde, nutkunuz kuruyacak, aman dileyeceksiniz, fakat elinize birşey geçmiyecek. Şeyhülislam efendimizin ve de din ulemasının dediğine göre, kadınlarla erkekler, ayrı ayrı yerlerde toplanıp eğlenmelidirler. Tabii eğlenirken de ölçüyü elden bırakmamalıdırlar. Birarada oldukları yetmiyormuş gibi, bir de kolkola girip, el ele tutuşup oynamaları kafirliğin kendisidir. Molla diyorsa doğrudur. Siz ondan daha iyi mi bileceksiniz!

Musa önde, asesler arkada, Molla Osman’ın köyün dışındaki evine doğru yürürlerken; düğündekiler, öfke dolu gözlerle, onları izlediler. Herkes söylenenler karşısında tepki gösterememenin ezikliğini yaşadı. Laf çoğalmasın diye, hiçkimseden ses çıkmadı. Hep böylemi olacaktı? Sessizliği Kazım Emmi bozdu. Yüksekçe bir yere çıktı ve şunları söyledi:

 

* Erenler, canlar; hepiniz konuğumsunuz, başımın tacısınız. Ne güzel eğleniyorduk. Asesler gelince keyfimiz kaçtı. Şimdi Osman’la kimbilir ne konuşup, ne görüşecekler. Allah vere, başka bir iş için gelmiş olalar da, evlerimizi talan etmeseler. Onlar köyden çıkana dek, davul çaldırmasak daha iyi olur. zaten ipe sapa gelmez bir sürü lafla ortalığı bulandırdı. Neymiş, kızlarla erkeklerin bir araya gelmeleri günahmış. Hacı Bektaş Veli efendimiz, öyle ayrı gayrı içine girmemiş ki, bizler girelim. Onlar herkesi kendi gibi biliyor. Söyledikleri boş laflardır, lakin karşı duramıyoruz işte. Elimiz kolumuz bağlı.

Asesler ve tahsildar, Molla’nın evine vardılar. Molla gölgelikte oturmuş, doksan dokuzluk tespisini çekiyordu. Atlılar görünce ayağa kalktı.

Asesbaşı:
* Selaymünaleyküm Molla efendi.
* Aleykümselam efendi. Buyur, hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz.

Hayırdır inşallah?

* Hayırdır Molla efendi, hayırdır. Malumunuz, sofular halkı  bu yıl aşarını vermedi. Onu tahsil etmeye geldik. Tahsildar da yanımızda. Veli Paşa’mızın buyruğu bu ahval üzeredir. Köylüye münasip bir dille, gerekeni söylersen, zorluk çıkarmaz. Bilirsin bizler, hiçkimseyi incitmek istemeyiz. Lakin karşı koydukları zaman, görevimizi yapmak zorunda kalırız. Kimsenin gönlünü kırmadan tahsilatımızı yapalım ve gidelim. Köyde düğün de var, tatsızlık olmasın. Her yıl zorluk çıkarırlarmış, bana öyle söylendi.

Molla, aseslere doğru yürüdü, Musa’ya doğru bakıp, bıyık altından alaylı alaylı güldü.

* Hay hay Asesbaşı, ne demek. Görevimizdir. Gerçi ben söylemeden de aşarlarını verirler ama, buyur gidelim. Hazır köylü düğün evinde bir araya gelmişken, varalım ve gerekeni yapayım.

 

Molla, bu kez topal Musa’ya döndü şunları söyledi:
* Hrehal düğün mey çalmıyor, değil mi Musa? Bunlar tam manasıyla münafıklığı ele almışlar Asesbaşı. Çok söylüyorum ama, dinletemiyorum. Düğünü bahane ederek, olmadık kepazelik yapıyorlar. Şeriatın hükümlerine hiç uymuyorlar. Oyun ney oynanmıyor, değil mi Musa?

Musa “Ya sabır!” çekti içinden,
* Oynamıyorlar molla efendi, düğün sesi gelmiyor, dedi usulca. Düğünevine doğru yürümeye başladılar. köyde derin bir sessizlik vardı. Neredeyse bir tek atların nal sesleri duyuluyordu. Biraz ilerledikten sonra Musa’nın aksayan ayağına, her zaman olduğu gibi, bir sızı girdi. İster istemez geriledi. Bunu fırsat bilen Molla, adımlarını biraz dar attı ve asesbaşının kendisine yetişmesini sağladı. Aslında atlar pek besiliydi, başını koyverseler bir solukta dünyanın yolunu alırlardı. Ama asesbaşı ve diğerleri, “Din büyüğüdür” diyerek, Molla’yı geçmek istemiyorlardı. Daha önemlisi, köylülerle olan ilişkiler konusunda ondan çok yararlanacaklardı. Asesbaşı attan indi  ve Molla ile birlikte yürümeye başladı. Elini onun omuzuna attı. Bu durum, Molla’nın hoşuna gitti.

 

Asesbaşı:
* Eee daha nasılsın, Molla efendi, iyi misin?
* Sayenizde iyiyim başefendi. Sizler de afiyettesiniz inşallah?
* Hamdolsun, Allah’ın keremine şükür. Molla hazretleri, senin elinde de bir miktar toprak parçası var değil mi?
* Var başefendi. Vali Paşa’nın buyruğuyla, köylüden alınıp bana verildi.
* Sen aşardan bağışıksın. Ama bir şartla, köylünün bizi yormamasını sağlayacaksın.
* Sağolasın başefendi. Devletimiz var olsun. Zaten oldu bitti, benden aşar ney almaz. Geçim de zor bilirsiniz. Koca bir yıl çoluk çocuk çalışıyoruz, elimize pek bir şey geçmiyor. Köylüye gerekeni söyliyeceğim tabii. Dinletmek zor başefendi. Namaz kılmazlar, oruç tutmazlar. Aslında bunların cenaze namazları da kılınmaz ya!

Konuşa konuşa düğünevine vardılar.

Musa iyice gerilemişti. Molla’yı ve asesleri gören köylü, ayağa kalktı. Aralarında bir kaç adım mesafe kalmıştı ki, Molla:

* Selaymünaleyküm karındaşlar, dedi.
* Aleykümselam Molla efendi, buyurun! diye karşılık verdiler.

Molla:
* Buyrunuz var olsun.
* Burada sözünü kesti, asesbaşına baktı, ondan bir göz işareti aldıktan sonra sözlerini şöyle sürdürdü:
* Gıymatlı köylülerim! Başefendi, vali hazretlerinin size selamını getirmiş. Bildiğiniz gibi, devlet büyükleri ve din uluları, birşey buyurdukları zaman, onun sözleri buyruk kabul edilip, derhal yerine getirilmelidir. Öyle yaparsanız, hem onlar hem de Allah-u teala sizden razı gelir. Buyruklarını yerine getirmezseniz, bu dünyada da, öteki dünyada da rahat edemezsiniz. Asesbaşı, tahsildar ve diğer asesler, devletimizin hakkı olan aşarı toplamaya gelmişler. Şimdi sizden dileğim şudur ki, mırın-gırın etmeden, payınıza düşeni getirip veresiniz.

Molla bulunduğu konumdan emin olduğu için, kendine olan güvenini tazelercesine durdu. Çevresine bakındı. Boğazını temizler gibi yaptı. Oysa bana hiç gerek yoktu. Amacı etkili ve inandırıcı olmaktı. Döndü, bir de asesbaşına baktı ve şöyle dedi:

* Sizin de hayırlı bir işiniz var. Allah ikisini de aynı yastıkta kocaltsın. Bilirsiniz, her yıl aşar toplama zamanı tatsızlıklar çıkar. Bugün öyle birşey olmayacağı muhakkak ama, yine de söylemekte fayda görmekteyim. Aşarınızı tamı tamına verin ki; sizler de, devletimizin elçisi durumunda olan bu zevat da üzülmesin. Keyfinizin kaçmasını siz de istemezsiniz, değil mi?

Her tümcesini bitirdiğinde, asesbaşının gözlerine bakıyor, ondan kafa işaretiyle onay alıyordu.

Tam bu sırada Musa da geldi. Köyün ileri gelenlerinden olduğu için Molla az önce söylediklerini, kısaca ona da özetledi. Musa, geri geri çekildi ve soku taşının üzerine oturdu. Bu arada, asesbaşı ve diğerlerinden af dilemeyi de ihmal etmedi. Çünkü, herkes ayakta dururken, onun oturması yakışık olmazdı. Ne var ki, ayağı sakattı ve ayakta duracak durumda değildi.

 

* Hay hay, dedi Musa ve şunları ekledi: Tabii ki vereceğiz. Aşar vermek vatandaşlık görevidir. Lakin geçen seneler çok fazla istendi. Evlerimiz talan edildi. Ondan altıya, ondan yediye varan miktarlarda aşar alınıyor. Böyle olunca da çoluk-çocuğumuz perişan oluyor. Burası kış memleketidir. Yedi-sekiz ay üretmeden otururuz. Tahılımız yetmiyor. Umarım şimdi bütün bunlar gözönünde bulundurularak işlem yapılır da, sessiz sedasız  veririz. Kim keyfinin kaçmasını ister?

 

Musa sözünü bitirince, bu kez de sadık söz aldı:
* Musa emmi doğru zöylüyor. Ürünümüz tümmü elden gitti mi, açlık çekiyoruz. Devlet büyüklerimizin buyruğu karşısında boynumuz kıldan incedir. Fakat hakkından fazla istendi mi, canımız yanıyor. Can havliyle, karşı koymaktan başka çare bulamıyoruz. Sonunda da tatsızlıklar oluyor. Bu da umarız eskisi gibi olmaz.

Asesbaşı, sabırla bekledi ve sonunda dayanamayıp patladı:
* Çok konuşuyorsunuz! Biz hiçbir zaman ValiPaşa hazretlerinin verdiği buyruğun dışına çıkmadık. Sizin ihtiyacınız var da, devletimizin yok mu? Bu topraklar evvel Allah-u tealanın, sonra da Padişah efendimizin değil mi? madem ki, mülkün sahibi Allah, alınması gereken neyse onu alıyoruz. Sizin nafakanızı düşünerek vergilendirmeyi yapacağız. Küşümlenmeyin!

Asesbaşı, biraz daha önce çıktı ve konuşmasını şöyle sürdürdü:
* Haydi bakalım elinizi çabuk tutun. Söylediğim gibi, Vali Paşa’nın buyruğu neyse o yerine getirilecektir. Biz de emir kuluyuz. Siz, size düşen aşarı vermezseniz, bunca asker, bunca devlet görevlisi nasıl doyurulacak? Birbirimizi yormadan bu işi bitirelim ve çekip gidelim. Daha diğer köylerden birine de uğrayacağız. Şimdi yapacağımız işin kuralını söylüyorum. İster mal verirsiniz, ister para. Paranız yoksa mal alacağız. Tutanakla tespit edip Molla’ya teslim edeceğiz. Münasip bir zamanda, kış bastırmadan, aranızda iki kişiyi görevlendireceksiniz. Molla ile birlikte getirip, Vali konağına teslim edeceksiniz. Neyle nasıl getireceğinizi siz tayin edeceksiniz. Haydi bakalım Molla efendi! Tahsildar efendi sen de yaz.

Molla, otuz evlik köyde, ev reislerinin adını birer birer söyledi. Zaten tümü oradaydı. Tahsildar ve asesler atlardan indiler. Aseslerden ikisi atlara bakmakla görevlendirildi. Tahsildar yazmaya hazırdı.

Molla:
* Sadık oğlu Mustafa.... Yaz tahsildar efendi. Mustafa ürününün kaç ködük (Tahıl ölçeği) gelmişti?
* Otuzyedi.
* Asesbaşı atıldı:
* Doğru mu söyledin?
* Doğru söylüyorum baş efendi. Niye yalan söyleyeyim. Tahılım kilerde buyrun ölçün.
* Tamam tamam, anladık. Kaç külfetin var, kaç kişisiniz?
* Altı...
* Davarın da var, değil mi?
* Var.
* Kaç tane?
* Yirmi altı.
* Oğlaklar dahil mi?
* Onlarla beraber.
* Yaz tahsildar efendi. Sadık oğlu Mustafa’dan 15 ködük buğday. Kalan 22 ködük ve davarlardan elde edeceği süt ve yoğurt kendilerine yeter. Köylünün doğru söylediği nereden görülmüş. 50 ködük gelmişse 40 ködük derler. Toprağa gömüp saklamıştır.

Mustafa öfkelendi. Gerçi bir kişi kendi malını sakladığı zaman hırsız sayılmazdı ama, asesbaşının köylülerin tümünü suçlayan tavrı, gücüne gitti.

* Madem bize güvenmiyorsunuz, daha harman yerdeyken niye gelmediniz başefendi. Ayrıca ben altı horontayla (çocukla) bu kışı nasıl geçiştiririm. Tahılı fazla alıyorsunuz! Yirmi iki ködük bize yetmez.

Asesbaşı, Musatafa’nın fena halde kızdığını anlayınca, ağırdan almayı uygun buldu.

* Eee, sen de hemen alınıyorsun. Onu demek istememiştim. Kusura kalma... Bir tek Sofular köyü yok ya, aşar tahsil edeceğimiz. Buraya ancak sıra geldi. haydi şimdi lafla zaman öldürmeyi bırakalım da Vali Paşa’mızın buyruğunu yerine getirelim. Daha gideceğimiz yerler var. söyle bakalım Molla efendi, sıra kimde?

* Murtaza oğlu Hızır’da efendi.

Mustafa direndi
* Ben 22 ködük buğdayla, çoluk-çocuğun karnını doyuramam başefendi, el-insaf!

Asesbaşı, Mustafa’nın “el-insaf” demesini gururuna yediremedi.

* Ne demek el-insaf Sadık oğlu Mustafa? Yani şimdi ben insafsız mıyım? Bu ne cüret? Devletimizin buyruğunu yerine getirmek insafsizlık mıdır?

Mola burada söze karıştı:
* Ayıp denilen bir şey var Mustafa kardeş, insan bir devlet görevlisine böyle kıçıkırık laf söyler mi?

Ayıbı siz yapıyorsunuz, efendiler. Tüyü bitmemiş çocukları aç bırakmaktan daha ayıp bir şey olur mu?...

Konuşmalar bu çerçevede sürerken, tartışma büyüdü ve köy bir anda karıştı. Asesler baktılar ki, işleri güçleşecek, hemen atlarına atlayıp, her zamanki tavırlarını yüklendiler. Ellerinde kırbaçlarla genç-yaşlı, kadın erkek demeden üzerlerine yürüdüler. Bir ona, bir diğerine.... Molla ise bir kenara çekilip onları izledi. Asesbaşı bir yandan köylüyü kırbaçlarken, bir yanda da bağırıyordu.

* Devlete baş kaldırırsınız ha! sizi gidi zındıklar sizi! Kökünüzü kazımadıkça, bu vatana rahat yok!....

Köylüler can havliyle sağa sola kaçışıyorlardı. Bu arada güçlü-kuvvetli delikanlılardan olan Hızır, eline geçirdiği bir ağaçla aseslerden birinin üzerine saldırınca, ortalık daha da kızıştı. Bu kez de kılıçlarına davrandılar. Bir ases, Hızır’ın üzerine hamle yapınca, anası engel olmak sitedi... Hızır, atik davranıp kurtuldu ama, anası kılıca hedef olup, kanlar içinde yere serildi. Hızır canını kurtarmak için kaçarken, bu kez de nişanlısı kendisini ona siper etti. O da acı bir çığlıkla yere yıkılıp çırpına çırpına can verdi. Esma’nın tazecik bedeninden şorul şorul akan kan, koca bir alanı ala boyadı... Uzaktan bu katliamı izleyen köylülerin feryadı ise dağı taşı tuttu.

Köyde birkeç kişinin daha ölmesinin, işlerini güçleştireceğini düşünen asesbaşı, bir işaretle emrindekileri toplayıp köyü terketti.... Molla ise, sessizce evinin yolunu tuttu.

Kitap: Pir Sultan Abdal
Yazar: Battal Pehlivan
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...