Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

10- Pir Sultan Abdal -8


Pir Sultan Abdal -8

“Sabır ağacı artık acı meyve vermeye başlamıştır!”
Hızır, son derece hırslı ve inatçıydı. Uzun bir süre olmasına karşın, ilk günün heyecanıyla çalışıyor. Böylece her gün Allah’a biraz daha yaklaştığına inanıyordu. Yoruldukça huzur buluyordu.

Bir gün, dergaha ait bir arazide, yine çift sürerken, dinlenmek için öküzleri saldı, ağacın gölgesinde uzanıp şekerleme yapmak istedi. Fakat uyuyamadı. Az ileriye bir sürü sığırcık kuşu kondu. Kalkıp onları izledi. Kuşlar, bir an bile durmuyor, sürekli kalkıp konuyor, sürülen yerden kendilerine yiyecek topluyorlardı. Birbirlerine o değin saygılılardı ki, kimse kimsenin ağzındaki lokmayı kapmıyordu.

Öküzler de öyle, birbirine zarar vermeden yayılıyor, biri diğerinin ağzındaki otu kapmak için çaba göstermiyordu. Herkes hakkına razıydı. “Peki insanlar niye böyle? İnsanlar niye acımasız? Kavga olmasa, ne iyi olur. kardeş kardeş üleşip yeseler daha iyi olmaz mı? Biz niye Ramazan orucu tutanlara, şekilci namaz kıldıkları için kimseye hor bakmıyoruz da; onlar 30 gün orucu ve şekilci namaz kılmadığımız için bizi suçluyorlar. Önemli olan inanmak değil mi? önemli olan doğruyu yanlışı, güzeli çirkizi, haklıyı haksızı, zararlıyı zararsızı ayrıtetmek değil mi” diye düşündü. Doyurucu bir yanıt bulamadı. İnsanların tutumuna anlam veremedi.

Kafasındaki çelişkiler yumağıyla kalktı. Öküzleri koştu. Kuşluk vaktine kadar çift sürdü. Tarlanın her tarafı sürüldüğü için, toparlanıp köyün yolunu tuttu.

Bir sırada, Pir Sultan ve canlar dergahın önünde oturmuş, söyleşiyorlardı.

Ali Baba sordu:
* Bu işin sonu nereye varacak Pirim? Şeyhülislam, gün geçmiyor ki, Kızılbaşlar aleyhine bir fetva vermesin. Adamlar bizim, Hak için ayin-i cem yaptığımıza dahi karışıyorlar. Sunni şeriat kurallarına uygun şekilde, namaz kılıp, oruç tutmadığımıza kızıyorlar. Oysa biz şeklen değil, özümüzle ibadetimizi yapıyoruz. Onların nazarında, kendileri gibi yaşamayan herkes dinsizdir, gavurdur. Hiç öyle şey olur mu? Aşar bahnesiyle köylerimiz yağma ediliyor. Asıl amaçları sömürmek. Biz ise bir şey yapmıyoruz. Ha bugün ha yarın derken her gün biraz daha eziliyoruz.

Canlardan biri:
* Sabır dileyelim erenler. Pirimiz elbet bir şey düşünür.

Pir Sultan:
* Ali karındaşım doğru söyler canlar! Çok sabrettim, fakat artık sabır ağacı acı meyve vermeye başlamıştır.

Hızır, köye yaklaştı. Komşu köyün Mollası ile karşılaştı. Yanında tanımadığı başka birisi de vardı. Selamlaştılar. Molla, yanındakine Hızır’ı katsederek:

* İşte bu sefil var ya, ahmağın biridir. Yıllardır Pir Sultan denilen Kızılbaş dedesinin hizmetkarlığını yapar. Böylece, Allah’a ulaşacağını sanıyor hırbo! dedi.

Gülüştüler.

Hızır konuşulanları eksiksiz duydu. Ağırına gitti. Her fırsatta ikilikten yana olmadığını ifade eden Molla’dan böyle bir şey beklemiyordu çünkü.

Şu yanıtı verdi:
* O ne biçim söz, Molla efendi? Bizim hizmetimiz Hak içindir. Başka bir amacımız da yoktur. Pir Sultan Dede’nin değil, ben halkımızın hizmetçisiyim.

Molla ve yanındaki, kıkır kıkır gülüp oradan uzaklaştılar. Hızır ise arkalarından baka kaldı.

“Pirimizin buyruğu bu yoldadır!”
Hızır, köye geldiğinde, gün batmak üzereydi. Öküzleri ahıra bağlayıp yemledi. Su taşıyıp yıkandı ve kimseye görünmeden, birşeyler yiyip, erkenden yatağına girdi. Molla’nın söyledikleri fena halde canını sıkmıştı. Konuşulanları, uzun süre kafasında yankılandı. Uyku tutmadı. Ancak sabaha karşı uyuyabildi. Öyle olunca da geç uyandı. Kalkıp üstünü giyindi, evden çıktı, kuyunun başında sabah gülbengi okuyup; yüzünü yıkadı.

Pir Sultan, Ali Baba ile karısı, Ballıhan, Senem ve diğer bazı canlar, evin önündeki gölgelikte oturmuş kahvaltı yapıyorlardı. Köpeklerin sesini duyan Pir Sultan, ayağa kalkıp elini gözlerine siper yaparak, köyün girişine doğru baktı. Bir şey göremedi. Oturdu. O sırada Hızır geldi.

* Sabahlar hayır ola Pirim!

 

* Cümlemizin ki de hayır ola, Hızırcan! Kahvaltıya otur. Dün hiç görünmedin.

* Tarladaydım, Pirim. Yorgun olduğum için de erkenden uyudum. Üstünüze sağlık, biraz da hastaydım. Geç uyanmışım, bağışlayın!

* Öyle şey olur mu, Hızırcan! Kusurun yok ki!

Köpeklerin sesleri yükseldi. Asesler gelmişlerdi. Demek ki, az önce, köpekler aseslere havlamışlardı.

 

Pir Sultan şöyle dedi:
* Alican, dinle beni. Bir gün gelir de, halk hiç mi hiç Osmanlı’yı dinlemezse; “Ya Ali” deyip, kazmaya küreğe sarılırsa; işte o zaman, hiçbir güç önüne geçemez. Durum da gayrı o noktaya gelmektedir. Dafalarca Sivas’a gidip yöneticileri uyardım ama, dinletemedim. Daha da gaddarlaştılar. İkide bir, köylüyü böyle korkuturlar. Ne zaman köye gelseler, mutlaka bir tatsızlık oluyor. Adamların görevi zülmetmek....

Ballıhan:
* Gene köyün figanı arşı tutacak Haydar! Zalimler kan kusacak herhal. Üç gün önce, Molla ile haber göndermişlerdi, “Kendi aralarında aşarı toplayıp hazırlasınlar” diye. Toplandı ve Zalhe’nin oğlu Mehmet ile Göğsü Gıllı Murtaza’nın Merdan’a teslim edildi. Umarım, ona razı olurlar, az bulurlarsa durum fena...

Asesler ve tahsildarlar, atlarını Merdan’ın evine doğru sürdüler. Mehmet de oraya geldi.

Asesbaşı:
* Aşarı topladınız mı?
* Topladık.
* Hani nerede?

Merdan:
* İşte burada, deyip, kilerin ön kısmındaki çavulları gösterdi.

Tahsildarın suratı ekşidi:

* Bu kadar mı?

Bu sırada köylü, Merdan’ın evinin önündeki boşluğa toplanmıştı. Merdan, kalabalığı görünce yüreklendi. Pir Sultan ve yanındakiler de, ağır adımlarla, Merdan’ın evine doğru geliyordu.

* Bu kadar, dedi Merdan. Hakkınıza bu düşüyor. Bundan sonra, hakkınızdan fazlasını vermeyeceğiz. Pirimizin buyruğu bu yoldadır.

Asesbaşı öfkelendi ve Merdan’a bir yumruk vurdu. Başka bir ases de Mehmet’e saldırdı. Bunu gören halk, aseslerin üzerine yürüdü. Asesler, uzun zamandır ilk kez böylesine kararlı bir direnişle karşılaşıyorlardı. Şaşırdılar. Atlarına bindikleri gibi, köyden uzaklaştılar.

Pir Sultan, bu duruma çok sevindi.

Kadı divanı toplantıda…
Vali’nin buyruğuyla, Sivas’ın kadıları, asesbaşı, müftü ve diğer devlet görevlileri oturmuş Türkmen’in, özelikle Banaz köylülerinin takındıkları son tavrı görüşüyordu. İçeriye Veysel girdi. Selamlaştılar. Köylüye bezi-tuzu borca verip, sonra da onlardan alacağının faiziyle birlikte tahsil eden Veysel, devlet erkanıyla senli-benliydi.

Sivas’ta iki kadı vardı. Biri esmer, diğeri sarı benizli olduğu için halk onlara “Kara Kadı” ve “Sarı Kadı” adını takmıştı. Bunu kendileri de iyice kanıksamışlardı. İkisi de gerçek adlarını unutmuş gibiydi.

Sarı Kadı:
* Demek ki, Banazlılar iyice azgınlaştılar ha!

Veysel söze girdi:
* Hem de nasıl Kadı efendi. Dün asesler köyden ayrıldıktan sonra tesadüfen Banaz’a gittim. Pir Sultan’la görüşmek istedim. Adamları, “İçeriye girme. Haram yiyen kişi bu kapıdan içeriye giremez” dediler. Güya ben; elime, dilime, belime sahip değilmişim. Köylüden alacağımı istemeye gitmiştim. Aseslerin üzerine nasıl yürdüklerini anlattılar. Bana da hücum ettiler. Pir Sultan dışarıya çıkıp, adamlarını sakinleştirdi. Dedim ki, Pir Sultan’a “Taliplerin ayaklanmış kann dökmek üzereler. Devlete başkaldırmak suçtur. Onlara sahip ol!” dedi ki, “Be hey Veysel, öyle bir çirkefe batmışsın ki, her gün biraz daha gömülmektesin. Aslını yitirip Osmanlı’nın köpeği oldun.” Dedim ki, “Padişah efendimiz duyarsa, sonunuz fena olur. Ben Padişah’ın köpeği değil, kuluyum.” dedi ki, “Be hey şaşkın, insan insana kul olmaz. Bizim hiç birşeyden korkumuz yoktur. Kendimizi değil, halkımızı düşünürüz. Bizim sorunumuz devletle değil; soyguncuyladır, sizlerledir, kadılarla ve Sivas sancağındaki haramzadelerledir!...” Ayrıca, köylüye borç verdiğimiz eşyaların faizi orada kalsın, anasını dahi vermiyorlar. Çünkü Pirleri öyle buyruk vermiş. “Haramı kaldırdığımızda öderiz” diyerek, ihtiyaçlarını yalvar-yakar aldılar. Şimdi ise ödemiyorlar..

Kara Kadı:
* Rezaleti duydun değil mi, Sarı Kadı efendi? Bir çare düşünmek gerek!
* Çare kolay mı, Kara Kadı efendi! Adam çok seviliyor. Bir dediğini iki yapmıyorlar.
* Banazlılar, aşarlarını vermemiş durumdalar. Merdan ve Mehmet denen adamları tutuklamak gerek. Devletin emanetine ihanet etmişlerdir. Vali Paşamızın fermanıyla, getirip yargılayalım.
* Bana kalırsa, onları değil, Pir Sultan’ı tutuklayalım. Pir Sultan’ı hapse atmak şart olmuştur. Kırdığı ceviz kırkı geçmiştir.
* Tutuklayalım ama, nasıl?
* Aşar verilmesine engel olduğu için, hakkında bir kamu davası açalım. Asesler de davacı olurlar, “Adamlarını üstümüze saldırttı” diye. Devletin memuruna  görevi başında hücum etmişlerdir.

Kadıları dinleyen diğer zevat da, aynı doğrultuda görüş bildirdi… sarı Kadı oturduğu yerden kalktı ve şöyle homurdandı:
* Çağırın katibi zabıt tutsun. Devletimizin yüce menfaatlerini zedelemek nasılmış görsün. Ayrıca İslamın şartlarını da yerine getirmiyorlar. Bunun için de müftülükten fetva isteriz. İki suçu birleştirdik mi, Pir Sultan’a kurtuluş yoktur…. Zehirli suyu, kaynağından kurutmak gerek. Asesbaşı! Yarından tezi yok, asesler gidip, Pir Sultan’ı getirsinler. Mehmet ile Merdan’ın çaresine sonra bakarız.

* Vali Paşa’nın yazılı fermanı gerek.
* Söyleriz yazar.

Bir yaşın altındaki tüm çocuklar hep birden korkunç bir çığlık attılar
Hızır’ın sıkıntısını hisseden Pir Sultan, onun kendisine birşey söyleyeceğini anladı:
* De hele Hızırcan, çekinme. Ne diyeceksin söyle, dedi.

* Derim ki Pirim, Türkmen’in hali fena. Buradaki okumaklıkların tümünü bitirdim. Sayenizde her bir şeyi öğrendim. Eğer destur verirsen, İstanbul’a tahsil görmeye gitmek dilerim. Belki Türkmen’e bir yararım dokunur.

Mollanın sözleri Hızır’ı kamçılamıştı. Gerçekten de, bu hep böyle mi olacaktı? “okuyup, onu utandıracağım” diye düşündü.

Hızır’ın söylediklerini duyan Ali Baba, önünü-ardını düşünmediği için, bir an heyecanlanıp sevindi:

* Öyle ya Pirim. Devlet katında hiç adamımız yok. Belki ikrarı üzere durur, buralarda bir görev alır. Gelir, yolsuzlukları engeller.

Kızılbaş’ın hali yaman…. Devlet katında adamımız olsa, böyle olur mu?

Hızır, Ali baba’dan aldığı güçle, yakardı:
* Benim de amacım o Pirim. Hep birlikte görüyoruz, durum kötüye gitmektedir, bunu engellemek gerek. Bunun içinde devlet görevi şarttır. Ancak o zaman, yolsuzluklar önlenir, düzenin bozuğu düzeltilir. Kaleyi içten fethetmek gerekir.

 

Pir Sultan’ın sabrı taştı:
* Bak Hızırcan, şunu bilesin ki, kişi bir defa aslını yitirmeye görsün. Yitirdi mi, gayri ondan hayır gelmez. Osmanoğulları, urum beyi olunca unuttular Türkmen!i.... oysa onlar da ilk zamanlar, Hacı Bektaş Veli Pirimizin, Hak rahmet eylesin Şeyh Edebali’nin izindeydiler.

Ali Baba söze girdi:
* Osmanoğulları Bizans’a karışınca, beyliği bırakıp padişah oldu. Türkçe’yi bırakıp Farisice konuştu. Aslını yitirdi. Ehl-i Beyt’in peşini bırakıp, Muaviye’nin ardına düştü.

 

Pir Sultan çuşa geldi:
* Doğru söylüyorsun Alican. Gittim gördüm. Sarayların duvarlarını öyle kalın, kapıları öyle çetin ki, öte tarafa geçmek mümkün değil... Halkla aralarına taştan duvar, demirden kapı örmüşler. Bir kez öte yana geçti mi kişi, beride olup bitenlerle ilişiğini keser. Duymaz olur yoksulun ahını, anlamaz olur dertlilerin derdini... Bilirsiniz, Osman Bey’in gerçek ismi Osman’dır. Atalarının adını bile değiştirdiler. Padişahıyla, veziriyle, şeyhülislamıyla, kadısıyla İslamiyet’e Muaviye’nin baktığı gibi baktılar.... Bunlar Hz.Muhammed’e düşman, imam Ali’ye düşman, Ehl-i Beyt’e düşman.... yeryüzündeki güzel olan herşeye düşman... Ben şuna yanarım ki, bizimle aynı çileyi çeken, kimi Türkmen kardaşlarımız, bizlere değil de onlara inanıyorlar.

Canlardan biri:
* Bir yol bulmalıyız Pirim. Anadolu’nun her yanından dilekler gelir sana, “Pirimiz neden durur?” diye sorarlar.

* Öyle deme can, o sözlerle ezme beni.

Hızır, bütün bu konuşmaların kendisinin haklı bir noktaya getirdiğini varsayıp, yine yüklendi.:

* Benim derdim de o ya Pirim. Osmalı’dan bir görev almak. Türkmen’e hizmet etmek için, gitmek isterim İstanbul’a. Okuma yazmayı burda öğrendim. Dergahta dine ve bilime dair ne kadar eser varsa hepsini okudum. Hacı Bektaş Veli’yi, Abdal Musa’yı, Baba İshak’ı ezberledim adeta. Osmanlı tarihini yaşamış gibiyim. Hallac’ı Mansur benimle sanki. Fakat makam sahibi olmak için ille de İstanbul’daki medreseyi bitirmek gerek.

Pir Sultan, Hızır’ı İstanbul’a yollamamak için, ne gerekiyorsa söylüyordu ama, o kararlıydı:

* Gün günden kötü gelir Pirim. Bir yolunu bulursam, medreseye gireceğim. Okuyup yararlı biri olacağım.

Ballıhan atıldı:
* Pirim, anlaşılan Hızır çoktan kararını vermiştir. Destur ver de gitsin.

Pir Sultan, yanıt vermeden kalkıp Ali baba’nın evine doğru ağır adımlarla yürüdü. Kafası karmakarışıktı. Bir türlü Hızır’ın İstanbul’a gitmesine gönlü razı olamıyordu.

 

Akşamleyin dergahta toplanıldı. Pir Sultan, başka bir çıkış yolu bulamadığı için, destur vermeye karar vermişti. Hızır, karşısında dize geldi. niyaz olup “Himmet senden Pirim!” diye bir kez daha yalvardı. Pir Sultan acı acı güldü ve Hızır’ın sırtını sıvazladı:
* Var git İstanbul’a muradına er. Yanlız ki, yoldan çıkayım deme. Yazık edersin emeklerine, emeklerimize....

* Buyruğun başım üstüne Pirim.

Pir Sultan “Şah!.. Şah!..” diye ünlendikten sonra, canların yatıp uyumalarını; erkenden kalkıp Hızır’ı yolcu etmelerini tembihledi.

Hızır, hevesinden sabahı zor etti. Kalktı. Kapı kapı dolaşarak helallık diledi. Pekçoğu da, bizzat dergahın önüne toplanmış, onu yolcu etmek için bekliyordu. Hızır gelip, onlarla da tek tek helallaştı.

* Helal olsun. Güle güle git, dediler.

Ballıhan, yolda yemesi için erzak hazırlamıştı. Ali Baba, elinde bir keseyle, Hızır’ın yanına geldi, “Pirimizin armağanıdır” diyerek verdi.

 

Pir Sultan, bahçedeki çiçekleri gösterip, seslendi:
* Şuradan bir gül kopar Hızırcan. Heybende kurutur, arada bir çıkarıp koklar, buraları anarsın.

Hızır, eğilip gülü koparmaya davrandı. O ne öyle? Gülü koparmak mümkün değil! Yine denedi, olmadı. Bir daha denedi, yine gül kopmadı. Hızır sıkıntıdan kan-ter içinde kaldı. hızır, gülü koparmaya çalışırken, ansızın bir yaşın altındaki tüm çocuklarda bir çığlık koptu. Tümü aynı anda ısırılmışçasına bağırıyordu!

 

Halk şaşkınlıkla onları izledi. Pir Sultan seslendi:
* Terlediğin yeter Hızır. Anlaşıldı, sen o gülü koparamayacaksın. Fakat İstanbul’a gidip okuyacaksın, bu belli... Okuyup vezir de olursun, vali de... Fakat, korkarım ki, bu düzen bizi bize kırdırır. Gelip beni asmaya mecbur kalırsın. Benden uyarması. Çocukların çığlığını işittin değil mi?... Vah, vaah, vah ki vah!....

Pir Sultan konuşunca, çocukların sesi bıçakla kesilir gibi kesildi. Hızır, fena halde üzgündü. Bir tek sözcük konuşacak gücü yoktu. Pir Sultan, gülü koparıp, Hızır’a verdi. Hızır onu heybesine yerleştirirken:

* Sağol Pirim, eyvallah erenler, dedi ağlamaklı....

 

* Güle güle git Hızırcan, Şah-ı Merdan yardımcın olsun, diye karşılık verdiler. Hüzünlüydü herkes. Bir cenaze kalkıyor gibiydi.

Hızır, kendisi için hazırlanan ata binip, dört nala köyden uzaklaştı... Pir Sultan, göz pınarlarına dolan yaşları çevresindekilerden gizlemeye çalışırken, Hızır’ın gittiği yönden bir kartal sürüsü belirdi ve hızla köye doğru yaklaştı!...

Kitap: Pir Sultan Abdal
Yazar: Battal Pehlivan
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...