Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

11- Pir Sultan Abdal -9


Pir Sultan Abdal -9

“Bizim kitabımızda eğilmek yazılı değildir!”
Vali’nin buyruğuyla yola çıkan asesler, büyük bir gürültüyle Banaza geldiler. O sırada, Pir Sultan dergahın önüne halkı toplamış, onlarla Hızır’ın durumunu görüşüyordu. Asesleri görünce, konuşmayı kesip birlikte ayağa kalktılar. Ali baba:

* Yine ne istiyorsunuz Asesbaşı? diye sordu.
* Pir Sultan’ı götürmeye geldik. Hakkında Vali fermanı ve kadı kararı var.

 

Pir Sultan:
* Demek ki, gayrı durum bu noktaya geldi ha!

Asesbaşı:
* Tutuklusun Pir Sultan. Haydi, tedariğini görde gidelim.

Bunu duyan Ballıhan, eline geçirdiği odun parçasıyla asesbaşının üstüne yürüdü. Yiğitçe:
* Demek ki, Pir Sultan’ı götürmeye geldin ha! Haydi, götür de görelim, diye haykırdı. Bundan cesaret alan köylüler de aynı şekilde tepki gösterdiler:

* Verimiyiz Pirimizi!

Halkın bu davranışı karşısında duygulanan Pir Sultan, alnını göğe siper etti ve “Medet ya Ali, Medet ya Hacı Bektaş Veli” diye kükredi. Sonra da şöyle dedi:

 

* Canlar, kardaşlar. Beni dinleyin hele. şimdi koyun beni gideyim. Gideyim ki, darağacığımda biriktirdiklerimi, yüzlerine karşı bir güzel haykırayım, hesap sorayım. Şimdi bana ruhsat verin ki, gönül rahatlığıyla gideyim. Canlardan biri atımı getirsin...

 

Himmet eylen şu dağları aşalım
Pir aşkına kaynaşalım, çoşalım
Gelin birer birer helallaşalım
Dostlar bizi sefa ile gönderin

 

Atı getirdiler. Pir Sultan atına bindi. Banazlılarla helallaşıp atını mahmuzladı. Başta Ballıhan, Pir Sultan’ın kızı ve oğulları olmak üzere, tüm köylüde bir figan koptu. Arkasından koştular. Pir Sultan bir an durup geriye baktı. Dede’in “Dostları bizi sefa ile gönderin” şeklindeki buyruğuna uyup oldukları yerde durdular. Sonra da dönüp köye geldiler.

Köyden epeyi uzaklaşmışlardı. Asesbaşının buyruğuyla, aseslerden ikisi inip, Pir Sultan Abdal’ın atından inmesini istedi. Pir Sultan,  direnmesinin bir yarar sağlamayacağını bildiği için, atından indi. Ellerini urganla bağladılar. Pir Sultan Abdal, yine aynı nedenden dolayı sustu. Kendirin bir ucunu da, asesbaşının atına bağladılar. Pir Sultan’ın başı dik, bakışları korkusuzdu. Hiç etkilenmemiş gibiydi. Yürüdüler. Pir Sultan’ın atını orada bıraktılar. At, kendiliğinden köye döndü...

Çok geçmedi, Pir Sultan’ın gür sesi, taa Yıldızeli’nden, hatta belki Sivas’tan duyuldu:

 

Bir arzuhal yazdım gül yüzlü Şah’a
Gelsin beni elden alsın ha n’olur
Beni yalvartmasın o padişaha
Carıma yetişsin gelsin ha n’olur

 

Kollarımıza zincir taktı muhannet
Senden başkasına eylemmem minnet
Arzuhalım Şah’a güzelce ilet
Perişan halimi bilsin ha n’olur

 

Pir Sultan Abdal’ım çile Allah’tan
Her ne ki gelirse bile Allah’tan
Kemliğe iyilik kula Allah’tan
Hamza’yı Battal’ı salsın ha n’olur

Pir Sultan Abdal, her zamanki metinliğinden en küçük birşey yetirmeksizin, atın arkasından koşar adım gidiyordu. “Haydar”, “Şah”, “Ali” sözcüklerini hiç dilinden düşürmeden...

Elbette her karanlığın bir aydınlığı, her akşamın bir sabaha vardı.

Asesbaşı, Pir Sultan’ın bu denli metin olmasını hazmedemiyordu. Atının başını çekti, durdurdu ve arkasına döndü. Alay ederek, şöyle dedi:
* Hal keyifler nasıl Piro?..

 

Amacı, onu kızdırmaktı. Oysa, Pir Sultan’ın hiç aldırdığı yoktu. Pir Sultan’ın konuşmaması, asesbaşını çileden çıkarıyordu. “Deeh!” dedi ve kırbaçladı atını. Pir Sultan, atın hızına ayak uyduramayıp yere yıkıldı. Sürükleniyordu.....

 

Dede’nin teni eziyetteydi ama, canı zikre girmişti. Seyit Ali Sultan Dede’nin yönetimindeki bir cem’de semah dönüyordu sanki, aşk ile... Gönlü güvercin donunda; bir Hacı Bektaş Veli’nin Sulucakaraöyük’teki sandukasına kondu; bir Antalya’nın Teke köyündeki Abdal Musa Dergahı’na... Baba İshak’ı, Şah Hatai’yi, Hallac-ı Mansur’u, imam Hüseyin’i, Şeyh Bedreddin’i ziyaret etmeyi ihmal etmedi....

Bileklerinden şorul şorul kan akıyordu. Karnı, dizleri ve alnı da kanadı. Uzun bir süre yerde sürüklendi. Asesbaşı her nasılsa bu işkenceyi yapmaktan vazgeçti. Atının başını çekip durdurdu. Pir Sultan bitkin haldeydi. Güçlükle ayağa kalktı. Asesbaşı yine seslendi:
* Şimdi nasılsın Piro?

 

Pir Sultan’ın susuzluktan boğazı kurumuştu. Ak giysiler içinde, ak sakallı bir koca,  altın tas içinde, O’na buz gibi su ikram etti.

 

Pis Sultan, suskunluğunu bozdu:
* Öyle anlaşılıyor ki, Kadı efendileriniz, bizi yargılatmadan öldürtmek isterler. İsterler ki aman dileyelim. Ama bilmezler ki, bu can tende durduğu sürece, başımız dik gezeceğiz. Bizim kitabımızda eğilmek yazılı değildir, asesbaşı!...

Asesbaşı söyleyeceklerini daha tamamlamamıştı ki, Pir Sultan aşka gelip şu nefesi söyledi:

 

Haktan inayet olursa
Şah uruma gele bir gün
Gazada bu Zülfikarı
Kafirlere çala bir gün.

 

Hep devşire gele iller
Şaha köle ola kullar
Urum’da ağlayan sefiller
Şad ola da güle bir gün.

 

Çeke sancağı götüre
Şah İstanbul’a otura
Firekten yesir getire
Horsan’a sala bir gün.

 

Devşire beyi paşayı
Zapteyleye dört köşeyi
Husrev evde tamaşayı
Ali divan kura bir gün

 

Pir Sultan’ın işi ahtır
İntizarım güzel Şah’tır
Mülk iyesi padişahtır
Mülke sahip ola bir gün.

“Bize de Banaz’da Pir Sultan derler!”
Kara Kadı ile Sarı Kadı, oturmuş Pir Sultan’ı nasıl ve ne zaman yargılayacaklarını konuşuyorlardı.

Kara Kadı:
* Gelmek üzereler, ancak vakit geç oldu.

 

Sarı Kadı:
* Bu gece bir yere kitler, yarın erkenden kalkıp yargılarız. Bugünkü işi yarına bırakmasaydık iyi olurdu, fakat neyse, Perişan bir haldedir, gece aç bırakırsak, dizleri tutamaz olur. bunun bir söz ustası olduğunu herkes bilir. Öyle yapalım ki, konuşacak takatı kalmasın. Sabahleyin Vali Paşa’ya haber veririz. Halkı da çağırtırız. Öyle bir yapalım ki, halkın gözünden düşsün... 

Sarı Kadı, konuşmasını sürdürüyordu ki, Pir Sultan’ın sesi duyuldu:

 

Medet senden medet Muhammed Ali
Akar boz bulanık sellerde kaldım
Yaman zalim olur şu elin dili
Söyleşirler bizi dillerde kaldım

 

Yanarım yanarım tütünüm tütmez
Çıkarım bakarım bülbülüm ötmez
Çalındım çırpındım ellerim yetmez
Dibi bir kararsız göllerde kaldım.

Bir haberci, durumu kadılara bildirdi. Kadılar, Pir Sultan’ın sabaha kadar aç-susuz zindanda bekletilmesini istediler. Emir yerine getirildi ve Pir Sultan zindana atıldı. Geceyi orada geçirdi.

Sabahleyin, asesler Pir Sultan’ı meydana getirdiler. Divan kurulmuş, herkes yerini almıştı. Halk da zorla seyre getirilmişti. Bu arada, Pir Sultan’ın atının köye geri döndüğünü gören Ali Baba, “Bunda bir işvar!” diyerek atına binmiş Sivas’a gelmişti. O da halkın arasındaydı. Ne var ki, Pir Sultan’la konuşabilmesine olanak yoktu. Bir ases, Pir Sultan’ın kollarını çözdü. Kadılar, onun bunca cefadan sonra, bu denli güçlü olmasına şaşırdılar.

Kara Kadı:
* Künyeni söyle, adın nedir, neredensin? Zabıtalara geçeceğiz.

Katip yaz!

 

Pir Sultan kükredi:
Bize de Banaz’da Pir Sultan derler
Bizi de kem kişi bellemesinler
Paşa...

Pir Sultan, daha dörtlüğünü tamamlamamıştı ki, Sarı Kadı sözünü kesti:
* Sana ne soruyorsak, ona cevap ver. Kadı divanında olduğunu unutma. Hakkında şikayetler var. halkın arasına nifak sokuyormuşsun. Köylüyü hilafete karşı kışkırttığın yetmiyormuş gibi, bir de onların aşar vermesine engel oluyormuşsun. Köylüyü aseslerin üzerine saldırtmışsın. Sürekli olarak Osmanlı’nın ve dahi peygamber efendimizin buyruğu olan şeriatın aleyhinde vaaz veriyormuşsun. Şahitler var.

 

Pir Sultan Abdal:
Bir arzuhal yazdım gül yüzlü Şah’a
Gelsin beni elden alsın ha n’olur
Beni yalvartmasın o padişaha
Carıma yetişsin gelsin ha n’olur......

Vali sessizce yargılamayı izliyordu.

Kadıların hesabı tutmamıştı. Pir Sultan, bunca yolu yaya ve elleri bağlı olarak, üstelik işkence altında gelmesine ve geceyi aç susuz geçirmesine karşın gücünden hiçbir şey yetirmemişti. Vali ve halkın huzurunda çaresiz, yargılamayı sürdürdüler.

Sarı Kadı:
* Halk arasında ikilik yaratıyormuşsun.

 

Pir Sultan Abdal:
İkilik perdesi yoktur gözümde
Birlik gönlümde özüm sözümde
Gece gün durmuşum Hak niyazında
Pir Sultan Abdal’ım meydana geldim.

Sarı Kadı:
* Şeriatın ve de sünnetin emirlerini inkar ettiğin, kızıl başlık giyip cem-dem yaptırdığın, kadınlarla erkeklere birarada semah ettirdiğin söylenmiştir. Hakkında şikayet var.

 

Pir Sultan:
Gidi Yezid bize Kızılbaş demiş
Meğer Şah’ı sevdi dese yeridir
Yetmişiki millet sevmezler Şah’ı
Biz severiz Şah’ı Merdan Ali’dir.

 

Pir Sultan şöyle devam etti:
* Bizim devletle bir sorunumuz yoktur. Bizim sorunumuz, devlet gücünü kötüye kullananlardır, şeriat hükümlerini dilediği gibi uygulayanlarladır..... Bizim haramla beslenenlere verilecek hesabımız yoktur. Varın bildiğinizi yapın....

 

Enelhak dedikte çekildik dara
Edep erkan bize doğru yol oldu
Geldi zebaniler sual sormaya
Yardımcımız Şah’ı Merdan Ali’dir....

Sorgulamayı sessizce izleyen Vali, Kadıların Pir Sultan’la başa çıkmayacaklarını anlayınca, ayağa kalktı ve olaya el koydu:
* İş Kadı Divanı’nı aşmış, Devlet’i, Ali’yi, Osmani’yi ilgilendirir olmuştur. Çok ağır kelimeler edersin Pir Sultan. Kendini ermişler sınıfına koyarsın. Bunu kanıtlaman gerek. Kanıtlamazsan bilesin ki, o bilge başına bir zarar gelir.

 

* Peki, ya kanıtlarsam...

* Serbestsin Pir Sultan. Ancak bir şartla, dört yıl Banaz’a uğramayacaksın. Hatta Sivas Sancağı’na ve Sancağa bağlı hiçbir yerde kalmayacaksın. Herhalde hapislikten iyidir.

 

* Kanıtı kolaydır Vali Paşa!.. Bu kdılar var ya bu kadılar; sürekli haram yerler fakat, benim itlerim dahi harama el sürmezler... Sivas Sancağı’nı terketmeye gelince, zaten benim deAnadolu’yu dolaşmaya niyetim vardı. Şartını kabul ediyorum.

Vali hayretle:
* İtlerin haramı, helali ne bilsin Pir Sultan?...

 

Pir Sultan:
* Bilirler Vali Paşa, benim itlerim haramı-helali bilirler.
* O zaman haber gönderelim, itler getirilsin.
* Haber göndermeye gerek yok Vali hazretleri; çağırırım, şimdi gelirler. Siz aşları hazırlatın.

Vali’nin bu işe pek aklı yatmadı ama yine de söylediğini yaptı. İki tabak aş geldi; biri helal, biri haramdı.

 

Pir Sultan “Hu!” çekende, ses dağdan dağa yankılandı. Pir Sultan’ın çağrısını alan köpekler, yıldırım hızıyla yola düştüler. Kısa bir süre sonra yargı meydanına vardılar. Doğruca gidip Pir Sultan’ın bacaklarına dolandılar. O sırada sofra kurulmuştu.

Pir Sultan:
* Evet Vali Paşa, köpekler hazır.
* O zaman sal sofranın başına.
* Önce senibkiler buyursun.
* Haydi bakalım efendiler buyurun.

Kadılar, aşçı başından işaret beklediler, o ise yüzünü çevirdi. Çaresiz, başladılar yemeye. Öyle iştahlı yiyorlardı ki, çevreden izleyip de karnı aç olanlar imrendiler. Hiç kimse, köpeklerin haram-helali ayırabileceğine ihmal vermiyordu. Bir tek Ali Baba köpeklerin becerisini biliyordu. Aşçıbaşı ve eşraftan iki kişi, bilirkişiydi.

Diğer tabaklar geldi.

* Haydi bakalım Pir Sultan, sal itlerini.

 

Pir Sultan “Yetiş ye imam Hüseyin!” diye yakardıktan sonra, köpekleri bıraktı. Köpekler iki tabağı da koklayıp, harama dil sürmeden, helal aştan yediler.

Vali:
* Ne oldu aşçıbaşı? durum nedir?
* Kadılar haram, itler helal aştan yediler Vali hazretleri.
* Madem öyle serbestsin Pir Sultan. Ancak dediğim gibi köye gitmek yok.

Kadılar hayıfladılar:
* Nereden bilelim birader. Pir Sultan belli ki, ermiş değil, sihirbazdır, gözbağcıdır. Hiç olacak şey mi? diye söylenerek, divandan uzaklaştılar. Bu arada aşçıbaşına da diş bilediler. Aşçıbaşı işaret edip, kendilerine yardımcı olabilirdi!

Böylece halkın, Pir Sultan’a inancı, daha da perçinlendi. Yargılamayı izleyenler tek tek gelip kendilerine niyaz oldular. Yaralarını sardılar. Ali Baba ağlıyordu.

Pir Sultan hiç durur mu? Bu kez de kadıları şu dizelerle taşladı:

 

Koca başlı koca kadı
Sen de hiç din iman var mı?
Haramı helali yedin
Sen de hiç din iman var mı?

 

Pir Sultan’ım zatlarımız
Gerçektir şöhretlerimiz
Haram yemez itlerimiz
Bu sözüm de yalan var mı?

 

Pir Sultan, az ileride durup, kendisinden buyruk bekleyen Ali baba’yı yanına çağırdı. Ali Baba koşarak geldi:
* Buyur Pirim.
* Yol kardaşım! Vali’nin dediğini duydun. Ben biraz dolaşacağım. Başka illere gidip halkla söyleşeceğim. Bize yol görünmüştür. Dergahımız ve ev külfetimiz sana emanettir. Köpekleri al ve buralarda durma, doğru Banaz’a git. Herkese selamlarımı ilet....

* Başım gözüm üstüne Pirim.

Ali Baba, yanında getirdiği bağlamayı Pir Sultan’a verdi, atına atlayıp Banaz’ın yolunu tuttu.

“Bana gül diyorlar, neme güleyim?”
Pir Sultan, o gece taliplerinden birinin evinde yatıp, sabahleyin talibinin kendisine armağan ettiği atla yola çıktı. Hedeflediği yereleri hiç durmadan dolaştı. Tokat’ta Kul Himmet ve Kul Hüseyin’le karşılaştı. Dört yıl Sivas’ın sınırları içine uğramadı. Çalıp söyleyerek, acı içindeki insanlara yaşama gücü aşıladı. Zaten yaygın olan ünü, daha da yaygınlaştı. Horasan’dan Balkanlar’a değin, onu tanımayan kalmadı. Bağlaması gönüllerde inleyip durdu. Sözleri ise buyruk sayıldı: “Gelin canlar bir olalım.”

Ancak Banaz’dakileri hiç aklından çıkmıyordu. Özelikle kızı ve oğulları gözlerinde tüttü. Sıla hasreti doruk noktaya varmıştı. Sakalları, saçı uzamış, dağarcığı yüzlerce deyiş ve duvazla dolmuştu. Pir Sultan daha da bilenmişti.

Banaz’dakiler de Pirsultan’ı çok özlemişlerdi. Ballıhan azıcık yaşlanmıştı, Senem genç bir kız olmuştu. Ancak bir de kayıp vardı. Pir Sultan’ın büyük oğlu Sryit Ali, attan düşüp yaşamını yitirmişti.. diğer çocuklar, babalarını görebilmek için can atıyorlardı. İşte hasretin çekilmez hale geldiği bir an, “Aç mıdır, açıkta mıdır? Ölü müdür, sağ mıdır?” diye düşünülürken, çıktı geldi. Pir Sultan’ın döndüğü gün bayram havası esmeliydi. Fakat öyle olmadı. Çünkü Dede’nin çiğeri dağlanmıştı. Ölen oğlu üstelik Pirinin adını taşıyordu.

Pir Sultan, hiç böyle bir şey beklemiyordu. Çok etkilendi. Seyit Ali’ye bir ağıt yaktı ki, duyanların yüreği parça parça oldu:

 

Bana gül diyorlar neme güleyim
Ağlamak şanıma düştü neyleyim
Elin gülü açmış al ile yeşil
Şu benim güllerim soldu neyleyim

 

Kolumdan aldırdım nerre bazımı
Arşa çıkardılar ah-u süzumu
Elimden aldırdın yavru kuzumu
Firkatı bağrımı deldi neyleyim

 

Haberin alayım seher yelinden
Ördek kalkar m’ola kendi gölünden
Korkum ayrılıktan fikrim ölümden
Geldi çattı beni buldu neyleyim

 

Pir Sultan Abdal’ım Kırklar Yediler
Bu yolu erkanı onlar koydular
Allah verdiğini almaz dediler
Bana verdiğini aldı neyleyim.

Pirlerinin gurbetten döndüğünü duyan çevre köylüler, onu ziyaret edebilmek için yarıştılar. Bu arada gönüllerinden ne koptuysa, getirip dergaha bağışladılar. Pir Sultan bu, hiç fazlasını alır mı? derhal buyruğunu verdi:

 

* Sağolsunlar taliplerimiz lokma getiriyorlar. Aldığım habere göre şu komşu iki köyün durumu iyi değilmiş. Tarlaları bu yıl az ürün verdiği gibi, bir de fazla aşar alınmış. Getirenler üçe bölüne, ikisi köylere biri dergaha....

Kitap: Pir Sultan Abdal
Yazar: Battal Pehlivan
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...