Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

14- Pir Sultan Abdal -12


Pir Sultan Abdal -12

“Arzulayıp size geldim Hünkar Hacı Bektaş Veli”
Hızır Paşa ve kadılar, Pir Sultan Abdal’ın Banaz’dan ayrıldığını öğrendiklerinde, onun bir daha geri dönmeyeceğini sanıp, çok sevindiler. Böylece akıllarınca bir “Büyük bela” dan kurtulmuş oluyorlardı! Pir Sultan olmayınca, köylüyü daha kolay baskı altına alabilecekler; hatta onlara, Kızılbaşlığı terk ettirip, şeriat çadırının altında toplayacaklardı....

Gerçi bu uzun zaman alacaktı ama, işe ne kadar erken başlanırsa, kardı. En büyük sıkıntıları; Türkmenlerin, padişahı Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak kabul etmeyişleriydi. Kadere de inanmıyorlardı. Şeyhülislam fetvalarını dinlemiyor; kadına erkek kadar hak tanıyorlardı. Oysa kitaba göre, iki kadın bir erkeğe eşit değil midir?... Sonra diyelim ki, bir köyde, büyük bir kavga çıktı, erkekler ikiye bölündü, öldüresiye taşlı-sopalı dövüşüyorlar. Kadının biri puşusunu çıkarır da ortaya atarsa; kavga anında, bıçakla kesilir gibi kesiliyor. Hiç olacak şey mi?... kadın, kadındır; erkek de erkek!...

 

Bütün mollalar köylüden şikayetçi; ne vaaz dinliyorlar, ne de abdest alıp namaz kılıyorlar. Ramazan’ı da tutmuyorlar.

 

Hızır Paşa da bir Türkmen’di ama, bütün bu olumsuzlukları terkedip, vuslata erdi. Şimdi yönetim de memnundu, Hızır Paşa’da....

Hızır Paşa, tez zamanda çalışmalarının sonucunu alıp, İstanbul’a bildirmesi gerekiyordu. İşe başlamıştı bile; Pir Sultan’ı sürgün gönderdiğini, özel ulakla padişaha bildirmişti ki, işlerin yoluna girmekte olduğu biline....

Sivas’ta aşayişin Osmanlı lehine düzelmesi için ön hazırlıklar yapılırken; Pir Sultan, köy köy gezerek talipleriyle buluşuyor; onları barış, kardeşlik ve dostluk temelinde örgütlemeye çalışıyordu. Bu örgütlenme salt, kötü yönetime karşı değil; kendi kültür ve yaşam felsefesini geliştirip yaşatmak için de olmalıydı. Çünkü Hacı Bektaş öğretisine göre; gerçek insan, kaba kuvvet taraftarı olmayandır. İyi bir Kızılbaş, hoşgörü sahibi ve herkese saygılı olmalıdır. Kimseyi kendinden aşağı görmemelidir. Kul hakkına el uzatmamalı, uzatanlara karşı koymalıdır. Alçak gönüllü ve kibirsiz olmalıdır. Dengeli ve çalışkan olmalıdır. İkrarında sabit kadem olmalı, insan özgürlüğüne sahip çıkmalıdır. İçi-dışı bir olmalıdır. Konuksever olmalıdır; çünkü mihman Ali’dir, sofra Ali’nindir....

Pir Sultan, gittiği her yerde bunları anlatmaya çalışıyordu. Halk da, Dede’ye büyük ilgi gösteriyordu.

Bu arada, Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin türbesine de gitti. Bu onun dördünci ziyaretiydi. Orada biraz uzunca kaldı. çünkü yurdun çeşitli yerlerinden ziyaret için oraya gelen canlar vardı. Onlarla da uzun uzun sohbetler etti. Dergahın postnişine fikir danıştı. Görüşlerinden yaralandı. Bir cem töreni sırasında, Hacı Bektaş Veli için söylediği şu şiir, anında belleklere kazındı ve yedi iklim dört köşeye yayıldı. O günden sonra Sulucakaraöyük’e gelen her insan, bu nefesle Hünkar’a yakardı:

 

Arzuladım size geldim
Hünkar Hacı Bektaş Veli
Eşiğine yüzüm sürdüm
Hünkar Hacı Bektaş Veli...

 

Pir elinden dolu içtim
Doğdum elinize düştüm
Ak cenneti gördüm geçtim
Pirim Hacı Bektaş Veli....

 

Güvercin donunda duran
Cümle eksikler bitiren
Beştaşı şahit getiren
Pirim Hacı Bektaş Veli....

 

Bahçede gördüm gülünü
Erenler sürdü demini
İmam Rıza’nın torunu
Pirim Hacı Bektaş Veli

 

Balım Sultan er koçağı
Keser kılıncı, bıçağı
Oldur erenler çiçeği
Pirim Hacı Bektaş Veli

 

Kırkbudak’ta şem’a yanar
Abdalları semah döner
Dolusundan içen kanar
Pirim Hacı Bektaş Veli

 

Pir Sultan’ım gerçek Veli
Geçmem ben şunlardan beli
Doksan bin Horasan eri
Pirim Hacı Bektaş Veli

“Durmaz Yezid, oklar bizi!”
Pir Sultan Abdal’ın gezisi dört ay sürdü. Gece gündüz demeden dolaşıp halkla muhabbet etti. Ülkenin içinde bulunduğu durumu anlattı. Nefes ve duvazlarıyla, onlara moral verdi, güç verdi. “Bir olalım, iri olalım, diri olalım” diyerek, Hacı Bektaş’ça öğütlerde bulundu.

Osmanlı ise; vali, kadılar, müftüler ve asesleri aracılığıyla halk üstünde estirdiği terörü, her gün biraz daha yoğunlaştı.

Sivas’ta durum, diğer yerlere göre, daha farklıydı. Bir Türkmen oğlu olan Hızır Paşa’nın, renk değiştirip, başlarına vali olarak gelmesini bir türlü kabullenemiyorlardı. Hızır, baltasını nereye vursa, bir taş ile karşılaşıyordu. Pir Sultan Abdal, ortalıkta görünmüyordu ama, kendisini müthiş bir şekilde hissettiriyordu. Halk, daha bir örgütlü, daha bir kararlıydı. Gerçi çeşitli nedenlerle yakalanıp, Sivas’a götürülen insanlar günlerce aç bırakılıyor; işkenceye tabi tutuluyordu ama yine de doğru bildikleri yoldan dönmüyorlardı.

Köylünün en büyük sorunu, muhbirlerdi. Muhbirler, Osmanlı’nın buyruğu doğrultusunda, Türkmen köylerindeki en küçük bir kıpırdanışı Sivas’a iletiyorlardı.

Sivas sancağındaki bu karışıklık sürerken, Pir Sultan Abdal, bir gün ansızın Banaz’a geldi. köylü, her zaman olduğu gibi, yine onu büyük bir çoşku ile bağrına bastı. İki gün kaldıktan sonra, gece yarısı yanlızca dergahtakilere haber vererek köyden ayrıldı. Tebdil kıyafet yaparak, her gün bir başka köyde kalıp görevini sürdürdü. Banaz Dergahı’na ba Pir Sultan’ın musahip kardeşi Ali Baba yönetiyordu. En büyük yardımcısı da halkın “Ana” dediği Ballıhan’dı. Cemleri de, arada bir Yıldızeli’nden bir-iki günlüğüne gelen Murtaza Dede yürütüyordu.

Pir Sultan Abdal, bir gece İslim köyünde cem yönetiyordu. Zakirliği de kendisi yaptığı için halk, Hak bir Hak olmuş, kolu kopsa acı duymayacak haldeydi. Pir Sultan’ı huşu içinde dinliyorlardı. Cemevinin dışına iki tane gözcü dikmişlerdi.

Gözcüler, olası bir tehlikeye karşı, çevreyi dikkatlice gözlüyorlardı.....

Pir Sultan Abdal, görgü cemi tamamlandıktan sonra şu nefesi söylüyordu ki, ansızın bir gürültü koptu. Atların nal sesleri ile, it sesleri birbirine karıştı:

 

Geldik darına duşlandık
İrehbere bağışlandık
Bir aşıyla aşılandık
Durmaz Yezid, oklar bizi...

 

Gönül ulu bir şehirdir
Rızasız lokma zehirdir
Talip yiyemez küfürdür
Hak iyesi haklar bizi...

 

Meydana meydana güzarım
Hak olan yere nazarım
Gaibde sırda gezerim
Görememiş çoklar bizi...

 

Pir Sultan talip devirir
Mervan’ın külün savurur
Yedi kat baru çevirir
Ali anda saklar bizi...

Bir ihbarı değenlendiren asesler, Pir Sultan’ı köyde gizli olarak cem ayini yaptırıyor, diye baskın düzenlemişlerdi. Daha önce, Osmanlı’nın hoşuna gitmese de, aşikar yapılan cemler, Hızır Paşa’nın buyruğuyla yasaklanmıştı. Kim ki, bu yasağa uymazsa, cezalandırılıyordu.

“Ey Yezid geçersen Şah’ın eline.....”
Gözcü, bir ceylan çevikliğiyle cemevinin kapısından içeriye daldı. Yüksek sesle, hatta saygı sınırını da aşarak:

* Asesler Pirim!... Asesler köye baskın yaptılar. Geliyorlar! diye bağırdı.

Pir Sultan, gayet sakin, bağlamasını yanında, duvara yasladı ve şöyle dedi:

* Erenler hiç bozuntuya vermeyin. Hiçbir şey yokmuş gibi davranın. Sakin sakin oturun. Lambaların bir kaçını da söndürün. Bakalım ne olacak sesinizi çıkarmayın.

Pir Sultan’ın dediğini yaptılar. Bu arada, kadın-erkek cemevinin zula yerinde saklı kazma, kürek, sopa ne varsa birer tane eline alıp olası bir saldırıya karşı önlem aldılar. Atların nal sesleri ve köpek ulemaları iyice yaklaştı. Belli ki, asesler doğru cemevine geliyorlardı. Daha önce, yaptıkları anlaşmaya göre, baskın sırasında Pir Sultan öne çıkmayacak, sade bir talip gibi davranacak; aseslerle Müslüm konuşacaktı. Fakat ne var ki, ihbarı komşu köyün mollası yapmıştı ve Pir Sultan’ı çok iyi tanıyordu. Bir gün önce, kendi bulunduğu köyde gizlice cem töreni düzenleyen Pir Sultan’ın, bugün İslim’de olacağını öğrenmişti.

Asesler, oldukça kalabalıktı. Karanlıkta saymak olası değildi, fakat kırk atlıdan fazlaydı. Büyük bir gürültüyle gelip cemevinin çevresini sardılar. Müslüm başta olmak üzere, birkaçı dışarıya çıktı. Aseslerden biri, elindeki meşaleyi tutuşturarak, ortalığın aydınlık olmasını sağladı. İslimlilerin yüzü tam olarak seçilemiyordu. Asesbaşı gözlerini tek tek yüzlerinde gezdirdi. Pir Sultan yoktu. Öfkeli bir şekilde sordu:

* Pir Sultan nerede?

Köylünün, beklemediği bu soru karşısında nutku kurudu. Demek ki Pir Sultan’ın geldiğini öğrenmişlerdi.

Müslüm öne çıktı:
* Pir Sultan mı, ne Pir Sultan’ı? diyebildi ancak....

Bu yanıt aseslerin hiç hoşuna gitmedi. Pir Sultan’ın burada olduğu kesindi. Molla aldanacak adam değildi. Asesbaşı, hızla atından indi. İki yardımcısı da aynı şeyi yaptı. Birinin elinde meşale vardı. Asesler içeriye girdi. Pir Sultan ayağa kalkmış, öylece duruyordu. İçeride bacılar da vardı.

* Sen ha! diye kükredi asesbaşı. demek, hakkında verilmiş fermanları çiğneyip, gittiğin sürgünden döndün ha! geldiğin yetmiyormuş gibi, bir de kadınlı erkekli cemevlerine kapanıp, lamba söndürüyorsunuz? Sizi Rafizi Kızılbaşlar sizi! İşte şimdi katlin vacip olmuştur Pir Sultan! Bakalım bu defa yakanı nasıl kurtaracaksın?

Pir Sultan, gözlerini asesbaşının gözlerine dikerek şöyle seslendi:

 

Lanet olsun sana ey Yezid pelit
Kızılbaş mı dersin, söyle bakalım
Biz ol aşıklarız ezel gününden
Rafizi mi dersin, söyle bakalım.

 

Ey Yezid, geçersen Şah’ın eline
Zülfikar’ın çalar senin beline
Edeple girdik biz kırklar yoluna
Kızılbaş mı dersin, söyle bakalım

 

Bektaş-ı Veli’ye kul kurban olduk
Varlık istemeyiz, yokluğu buldu
Gönül kabesinde namaza durduk
Kızılbaş mı dersin, söyle bakalım.

 

Yuf etti erenler, ey münkir size
İftira ettiniz sizler de bize
Muhammed sizleri taş ile eze
Rafizi mi dersin, söyle bakalım.

Asesler dondular sanki, nefes almamacasına Dede’yi dinlediler.

Asesbaşı’nın vicdan hesaplaşması....
Asesbaşı, muradına ermiş, Pir Sultan’ı yakalamıştı ama, kendisi de asesler de oldukça yorgundu. Gece vakti Sivas’a dönmeyi göze alamadılar. Ayrıca asesbaşı tuhaf bir duygu içindeydi. Bu nedenle, sabaha kadar İslim’de kalmaya karar verdi. Doğru düzgün uyumasalar da, hiç değilse biraz dinleneceklerdi. Asesbaşı süt dökmüş kediye dönmüştü.

Köylü, düşman da olsa, konukseverliğini esirgemedi. Aseslerin karnını doyurup, dinlenmeleri için ne istedilerse yaptılar.

İslimler de uyumadı. Gece gizlice Abidin’le Ali Haydar’ı Banaz’a göndererek olup bitenleri haber verdiler. Sabahleyin erkenden beş kişilik bir gurup Banazlı da İslim’e geldi.

Bir ara, iki köyün ileri gelenleri Cafer’in evinde biraraya gelerek, Pir Sultan’ı aseslere teslim edip etmemek konusunda tartıştılar. Ne var ki, teslim etmemeyi göze alamadılar. Çünkü kırkın üstünde silahlı ases vardı. Kendileri ise, sayıca çok azdı. Onbeş evlik köyde güçlü kuvvetli ancak onbeş erkek vardı. Kadınlara ve çocuklara zarar gelmesinden korktular. Ayrıca, zaten Pir Sultan da izin vermiyordu.

Pir Sultan, Banaz’dan getirilen hırkasını giyip, atına bindi. Ali Baba ve onbeş atlı, Pir Sultan, Sivas’a götürülürken, kendisine yapılacak olası bir işkenceyi önlemek için birlikte gideceklerdi. Üç-beş kişi de köyde kaldı.

Kadınlar, gözyaşlarını tutamadılar. Çünkü hersi, Pir Sultan için verilen kararı biliyordu. Ya gerçekten, verilen hüküm uygulanırsa!...

Köyden ayrıldılar. Pir Sultan, yaşamı boyunca ilk kez bu değin uzun süre sustu. Kafası karmakarışıktı. İşler iyice çıkmaza girmişti. Kendisi için en küçük bir korkusu yoktu, ama halk adına çok endişeliydi.

Banaz’da da tam bir matem havası esiyordu. Köyde kalanlar, dergahta toplanmış, dünya başlarına yıkılmışcasına düşünüyorlardı. Kimse ağzını açıp bir tek söz söylemiyordu. Pir Sultan’ın başına gelenden haberdar olan Yakup köyünden de bir grup Banaz’a doğru yola çıkmıştı.

Asesbaşı’na gelince, o da ömründe ilk kez, vicdanıyla derin bir sorgulamaya girişmişti. Akşamleyin Pir Sultan, o nefesi söyledikten sonra, içine bir korku düşmüştü sanki. Pir Sultan’a ve temsilcisi olduğu insanlara haddinden fazla baskı yaptıklarını düşündü. İçinden “Ne yapayım, ben de bir emir kuluyum!” diye geçirdi. Yol boyunca, Pir Sultan’a karşı hiç bir olumsuz harekette bulunmadı. Talipleri yanında gelmeselerdi de, ona işkence yapmak gibi bir düşüncesi yoktu. Üstelik yaptıklarından dolayı çok pişmandı. “Gelmeyin, yorulmayın” diyecek oldu, fakat onları nasıl inandırırdı? Tabii inanmasalar da, yerden göğe dek haklıydılar. Keşke Pir Sultan’a yardımcı olabilseydi. Keşke, Pir Sultan, bir kuş olup uçsa ve Hızır Paşa’nın el,ne düşmese. Acaba salıverse miydi? Yok, yok, olmaz! Asesler durumu farkederler de vilayete gammazlarlarsa kendisini de Pir Sultan’ı da sağ koymazlardı. Ayrıca, Pir Sultan da kendisine güvenmezdi.

Pir Sultan, asesbaşındaki bu değişikliğe bir anlam veremiyordu.

Akşamleyin, baskın sırasında en büyük hakareti yapan bu adam, şimdi nasıl bu değin yumuşak olabilirdi? Ayrıca daha önce Türkmen’e az mı zulüm etti? Kendisine az mı işkence yaptı? Asesbaşı’nın durumunu iyiye yormak yanlış olabilirdi....

 

Asesbaşı, bir büyük yanlışlığın ayırdına varmıştı. Fakat çok geç kalmıştı. Çok üzgündü. Böylece yorucu bir yolculuktan sonra Sivas’a vardılar.  

Kitap: Pir Sultan Abdal
Yazar: Battal Pehlivan
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...