Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

5- Pir Sultan Abdal -3

 

Pir Sultan Abdal -3

“Pir dergahında ayrı-gayrı olur mu, akılsız kız? Hepimiz can değil miyiz?”
Ümmühan, kilerin (ambar veya dolap) önünde dağınık duran odunları toparlarken, Ballıhan elinde ahşap su kovasıyla, dergahtan çıkıp kuyunun başına vardı. Kovayı urgana bağlayıp kuyuya daldırmıştı ki, Ümmühan elindeki işi bıraktı ve hızlı adımlarla yürüyerek, ablasının yanı başına dikildi.

Ümmühan, daha onbeş yaşında olduğundan, çocukluk ile gençlik arasındaki geçiş dönemini atlatamamıştı. O nedenle çevresinde olup biten her şeyden kuşkulanıyor, merak ediyor ve ablasını, babasını, dergahtaki canları, diğer komşuları soru yağmuruna tutuyordu. En büyük merakı da, baş başa konuşan iki kişiyi gizlice dinlemekti. Ballıhan’a:
* Babamla ne konuşuyordun kız! Diye sordu.

Ballıhan ansızın başını çevirdi ve öfkeli öfkeli:
* Bizi mi dinliyordun yoksa?

Ümmühan utanmış gibi yaptı. Başını önüne eğdi ve kıs kıs gülere:
* O da nerden çıktı Bal ablam? Amma kalbin fesat ha! dedi.

Ballıhan, bir yandan Ümmühan’ın sorularını yanıtlamayaçalışırken, bir yandan da kovayı kuyudan çekmeye çalışıyordu.

* Eğleme beni de gidip işimi bitireyim. Sen de yardım et.
*Bu Haydar’ın ve diğer canların işi değil mi?

Ballıhan, elindeki su dolu kovayla dergaha doğru giderken, Ümmühan da onunla birlikte yürüyordu.

Ballıhan.
* Pir dergahında ayrı gayrı olur mu, akılsız kız? Hepimiz can değil miyiz?

Ümmühan, bu sözler karşısında utancını gizleyemedi.
* Ben onu demek istememiştim Bal ablam.....

Ballıhan, sözünü kesti:
* Peki ne söylemek istemiştin? Düşünmeden konuşursun, sonra da pişman olursun. Gelip yardım edeceksen et, yoksa git başımdan. Anlaşılan sen daha neyin ne olduğunu farketmiyorsun. Ya da fark etmek istemiyorsun. Lakin bunu sana  çok görmüyorum. Şu heyheylerin üstünden bir gitsin, sen de has bir avrat olacaksın.

Ümmühan, kendisinin çocuk sayılmasına fena bozuluyordu. Ablasının bu sözleri Ümmihan’ı üzdü. Anında kızdığını belli etti:

* Tamam tamam anladık, sanki sen düşünerek konuşuyorsun da... Dünyanın akıllısı sen mişsin gibi... Ver şu kovayı da ben taşıyayım. Biraz şaka yapayım dedim, anlamadın!

Ballıhan, kardeşinin bu haline için için güldü. Hani, hoşuna da gitmedi değil.... Yardımına gereksinimi olmadığı halde, kovayı almasına hiç tepki göstermedi,

* Benim güzel kardeşim! Diye söylendi.

Birlikte dergaha girdiler.

Ballıhan ile Ümmühan, elele verip dergahı baştan aşağıya temizledikten sonra, herşeyi yerli yerince bir güzel yerleştirdiler. Bu süre için de, sürekli haydar’ı konuştular.

Haydar ise, bütün bunlardan habersiz, girdiği ahırdan öğlene dek çıkmadı. Bir yandan ballıhan’la karşı karşıya geldikleri anı düşündü; bir yandan da, hayvanların altlarını temizleyip yemlerini verdi. Atların tımarını yaptı. Sonra onları havalandırmak için getirip ahırın önündeki ağaca bağladı... Kuyunun başına vardı. Su çekip kurnaları doldurdu. Hayvanlara su içirdi.

Bu kez de ağacın dalında asılı duran ipi ve baltayı alıp, odun kesmek üzere fundalığa doğru yürüdü. Giderken, ansızın aklına kimseye haber vermediği geldi. zaten Ümmühan göz ucuyla onu izliyordu. Ablasının anlattıkları Ümmühan’ı olumlu yönde etkilemişti. Ümmühan’ın Haydar’a olan saygısı daha da artmıştı.

* Oduna mı Haydar ağam?
* Oduna Ümmü bacı, gittiğimi haber verecektim. Unutmuşum.
* Güle güle git, kolay gele... Babama ve canlara söylerim gittiğini. Küşümlenme.
* Sağol bacım, haydi eyvallah.

O sırada Ballıhan da dışarıya çıktı. Ümmihan’ın yine çocukluğu tuttu:

* Seninki oduna gitti Bal ablam!
* Fazla ileri gidiyorsun Ümmü! Niye benim ki olsun? Haydarcan hepimizin değil mi?
* Şka yaptım kız, tabii ki o hepimizin.

Ballıhan, tekrar içeriye girdi.
Seyit Ali Sultan Dede ise, bulabildiği canları Hıdır’ın evinin önüne toplamış; onlara Haydar’ın son durumu hakkında bilgi veriyordu. Amacı, akşamleyin tümünü dergaha toplayıp, hem aseslerin Hafik ve köylerine yaptığı baskını görüşmek, hem de bir fırsatını bulup, Haydar’ı yoklamaktı.

Akşama doğru yemekler pişti, yufkalar acıldı, dergahın içi bir daha gözden geçirildi. Eksiklik yoktu.

Bu arada Haydar da, sırtıyla getirdiği odunları belirlenen yere yıkıp, doğru kuyunun başına gitti, elini-yüzünü yıkadı. Mendiliyle yüzünü kurularken, yanına ballıhan geldi.

* Nasılsın Haydarcan? Hoş gelmişsin.
* sağol Ballıhan, iyiyim.
* Akşamleyin canlar toplanacak. Babam buyruğudur, sen de katılacaksın. Ancak bir muhabbet ehli olarak, babama yakın oturacaksın haberin olsun.

Haydar olacakları anladı. Sabahki sıkıntılarını üzerinde attığı için rahattı.

* Pirimin buyruğu başım üstünedir.

“Sefasına cefasına dayandım bu cefaya dayanamayan gelmesin”
Akşamleyin, Seyit Ali Sultan Dede köşesine oturdu. Canlar tek tek içeriye girerek Dede’ye niyaz oldular. Sonra da geri geri çekilip, yerlerine oturdular.

Sofra kuruldu, yemekler yendi, gülbengler okundu....

Uzun uzun Hafik ve çevresindeki köylere yapılan baskınlar konuşuldu. Somut bir çözüm bulunamadı ama, canlar umutsuzluğa düşmeden , önerilerde bulundular. Haydar ise, bu konuda hiçbir görüş ileri sürmedi. Ancak içinden, “Mutlaka bir çare bulunacak ve fakir-fukaranın bu çilesi sona erecektir.” diye geçirdi.

Son sözü Dede söyledi:
*Erenler, şimdi yapılacak şey, dergahta toplanan yiyecek ve giyecekleri götürüp yoksullara dağıtmaktır. Gerisini sonra düşüneceğiz. Böyle gelmiş ama, böyle gitmeyecektir. Köylerle olan bağlantımızı kesmeyeceğiz, olup bitenlerden anından haberdar olacağız ki, açılan yaraları elimiz erdiğince, gücümüz ettiğince sarmaya çalışalım. Şimdi Hak aşkına bağlama çalıp nefes söyleyelim. Semah edelim. Çan baş ile dile gelelim, bile gelelim. Hu diyelim, Hu!.. Sabah ola hayırola!

Canlar, hep birden “Hu” çekende, Seyit Ali Sultan Dede, duvarda asılı duran bağlamayı alıp öptü alnına koydu ve kucağına alıp çalmaya başladı. Seyit Ali Duran Dede’nin bal dilinden Yunus Emre’nin şu dizeleri döküldü:

 

İşitin ey yarenler, aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan kişi, misali taşa benzer

 

Taş gönülde ne biter, dilinde ağu tüter
Nice yumuşak söylese, sözü savaşa benzer

 

Aşkı var gönlü yanar, yumuşanır muma döner
Taş gönüller kararmış, sarp katı kışa benzer

 

Geç yunus endişeden, gerekse bu pişeden
Ere aşk gerek evvel, ondan dervişe benzer.

Seyit Ali Sultan Dede nefesi bitirdi ve bağlamayı yanında oturan Zakir Hıdır’a verdi. O da sazı öptü, “Hu erenler” dedikten sonra alnına götürdü ve bağlama eşliğinde Balım Sultan’ın dilden dile dolaşan şu nefesini okudu:

 

Bir Urum abdalıyız,
Maksudumuz yardır bizim.
Geçtik ziynet kabasından,
Gencimiz erdir bizim.

 

Aşk bülbülüyüz öteriz,
Rah-ı Hakk’a yüz tutarız.
Mana gevherin satarız,
Müşterimiz vardır bizim.

 

Haber aldık Muhammed’den,
Geçmeliyiz zat-u sıfattan.
Balım nihan söyler zattan,
İrşadımız sırdır bizim.

Hıdır’ın türküsü bitince, canlar hep birden “Hu” çektiler, Hıdır da...

Şimdi de sıra Haydar’daydı. O da onlar gibi aşka gelmiş, dağarcığında ne varsa bir bir  söylemeye hazırdı. Sıkılganlık perdesini söküp atmıştı. Bağlamayı eline aldı, büyük bir saygı ile niyaz oldu. elini gögsüne pence yapıp, “Hu” çekti. Canlar hep birden “Hu” diye karşılık verdiler. Haydar edep-erkan gereği Seyit Ali Sultan Dede’ye döndü, , “Destur ya Pirim” dedi ve tezeneyi sazınını gögsüne bir vurdu ki, bütün canların tüyleri diken diken oldu. tümünün heyecanı doruktaydı. İlk kez Haydar’ı dinleyeceklerdi çünkü....

Yıldızeli’nin muhabbet ehli kadınları da, dikkatlice Haydar’ izliyorlardı. Bu anın Ballıhan için özel bir önemi vardı. Haydar, doğaçtan şu nefesi söyledi:

 

Temennaya geldim erenler size
Temennah edeyim destur olursa
Mürüvvet kapıların bağlaman bize
İçeri gireyim destur olursa.

 

Pirim deyu divanına geçeyim
Destisinden ab-ı hayat içeyim
İzniniz olursa ağzım açayım
Bir mana söyleyim destur olursa.

 

Pir Sultan Abdal’ım hey güzel Şah’ım
Günahlıyım arşa çıkıyor ahım
Pire kurban olsun bu tatlı canım
Terceman olayım destur olursa.

Haydar, böylece bir kez de şiirle destur diledi.

Seyit Ali Sultan Dede, sevincinden uçacak gibiydi. Haydar’ın destur dilemesi bile ermişceydi. Dede, “Destur senindir ya Pir Sultan” diyebildi sadece....

Haydar, bu kez de şöyle bir nefes okudu:

 

Sefasına cefasına dayandım
Bu cefaya dayanamayan gelmesin
Rengine hem boyasına boyandım
Bu boyaya boyanmayan gelmesin.

 

Rengine boyandım meyinden içtim
Nice canlar ile didar görüştüm
Muhabbet eyleyip candan seviştim
Muhabbeti küfür sayan gelmesin.

 

Muhabbet eyle yokle pirini
Yunus senin namus ile arını
Var bir gercek ile kıl pazarını
Kıldığın pazardan ziyan gelmesin.

 

Kırklar bu meydanda gezer dediler
Evliya yola dizer dediler
Destini destinden üzer dediler
Nefsaniyetine uyan gelmesin.

 

Pir Sultan’ım eydür dünya fanidir
Kırkların sohbeti aşk mekanıdır
Kusura kalmayan kerem kanidir
Gönülde karası olan gelmesin.

Haydar deyişini bitirdi, “Eyvallah” çekti, bağlamayı öpüp yanında oturan canlardan birine verecekti ki, Seyit Ali Sultan Dede söz aldı:

* Haydarcan, ellerine dillerine sağlık. Pek güzel söylüyorsun. Lakin bir süre önce kızım Ballıhan’ın ve çoban Rıza’nın ayrı ayrı senden dinledikleri bir nefes vardı: “uyur idik uyardılar” diye başlayan... Canlar onu da dinlemek isterler.

* Başım, gözüm üstüne diyen Haydar, tekrar bağlamasını kucağına aldı ve bu kez de istenen nefesi okudu, iki yeni dörtlük ekleyerek:

 

Sürülüp kasaba gittik
Kanara da mekan tuttuk
Didar defterine yettik
Ölüye saydılar bizi.

 

Aşk defterine yazıldık
Pir divanına dizildik
Bal olduk şerbet ezildik
Doluya saydılar bizi.

Bu iki dörtlüğü dinleyen Ballıhan, heyecandan yerinde duramaz olmuştu. Gözlerini babasının gözlerine dikmiş, onun nasıl bir karar vereceğini bakliyordu. Seyit Sultan Ali Dede’ninise gözlerinin içi gülüyor, yaşlı yüreği kıpır kıpır ediyordu.

Diğer canların durumu da Dede’ninkinden farklı değildi. Çünkü, Yunus, Abdal Musa ve Kaygusuz’dan sonra ilk kez böylesine duygulu, böylesine içten, böylesine anlamlı nefesler dinliyorlardı.

Haydar bağlamayı yanındaki cana uzattı. Ancak Seyit Ali Sultan Dede, onun tezeneyi vurmamasını işaret edip şöyle konuştu:

* Evet canlar. Duyduğunuz, bildiğiniz gerçektir. Gerçeğe Hü!... Can yoldaşımız Haydar,, gayri bir abdal, bir Pir Sultan olmuştur. Bana kalırsa, Banaz’da kurulacak olan dergahımızın yarınını elinde tutacak erişkinliğe ulaşmıştır. Zaten diğer hallerini hepimiz biliyor, takdir ediyorduk Hak kelamı söylediğini ise yeni işittik. Şimdiden eğitirim ki size, şu an üstünde oturduğum post onundur. Üstümdeki bu hırka benden çok, onun sırtında öğünçlenir. Ne var ki, Haydar’a önce bir can yoldaşı, ardından da bir musahip gerek.... Bilirsiniz musahipsiz yola gidilmez... Can yoldaşı ve musahibi olmayan er, kanatsız kuşa benzer. Gayri güvenimiz tamdır ki, ikrarından dönmez Haydar. Canbaş ile dile gelelim, bile gelelim, Hu diyelim hu!...

Canlar hep birden ellerini gögüslerine pençe yapıp “Hu” diye karşılık verdiler ki, dergahın dışında bir bağırtıdır koptu. Ardından da gözcü Hüseyin hızla içeriye girdi. Haber iyi değildi.

Kitap: Pir Sultan Abdal
Yazar: Battal Pehlivan
Ekleyen: Seyyid Hakkı

 

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...