Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

12- Pir Sultan Abdal -10


Pir Sultan Abdal -10

“Oturup benimle ibadet kıldı yalan söyledi de yüzüme güldü!”
Hızır, çetin bir yolculuktan sonra İstanbul’a varmış, medreseye girmiş, öğrenim görmüş, sonunda da, “O yöreyi, en iyi bu biliyor. Halkı iyi tanıyor. Bize de son derece bağlı” denilerek Sivas’a Vali olarak atanmıştı.

Öyle görkemli bir törenle karşılandı ki, yer yerinden oynadı. İlkin, kadınlar ve diğer devlet erkanı ile yönetim yanlısı zevat, Hızır Paşa’dan kuşku duydu. Çünkü o, Pir Sultan’ın Dergahı’nda yetişmiş biriydi. Ya dergahtan yana tavır koyarsa, ne yaparlardı? İşlerini zorlaştırır, gelirlerinin azalmasına  yol açarsa, kime şikayet ederlerdi?

Fakat bu endişeleri uzun sürmedi. Birkaç günlük içratını gösterdi ki; Hızır, eski Hızır değil... İstanbul, onu da çarkın sağlam (!) bir dişlisi haline getirmişti.

Hızır Paşa, sancağın ileri gelenlerini toplamış, onlarla genel durumu görüşüyordu. Pir Sultan konusu fazlasıyla başlarını ağrıtmıştı. O sorunun tez zamanda çözümlenmesi gerekiyordu.

 

Hızır Paşa asesbaşını çağırtıp şu buyruğu verdi:
* Asesleri al ve doğru Banaz’a git. Pir Sultan’a selamlarımı ilet. “Vali Paşa seni çağırıyor” de. Padişah efendimize, onunla ilgili şikayetler gitmektedir. Pek çoğunda haberim var. gelsin de oturup konuşalım. Konuşalım ki, bu kargaşa son bulsun. Yalnız Sivas’ta değil, Anadolu’nun birçok yerinde aynı durumlar olmakta. Belli ki, Pir Sultan’ın düşünceleri onlara da sirayet etmiş. İnşallah sözümüzü dinler de, bu işi güzellikle çözeriz. Bu konuda padişah efendimize söz verdim. Tez zamanda benden iyi haberler bekler.

* Başım üstüne Paşam!... Ancak gelmezse ne yapacağız?

* Benim bildiğim Pir Sultan’sa gelir. Gelmezse zorlamaya gerek yok, dönün gelin. Başka türlü bir yol buluruz. Amacım, sorunu Pir Sultan’ı kırmadan çözmektir. Kendisini severim. Ancak, Pir Sultan bu yolu tıkarsa, kendisi bilir. Günah benden gider. Benim bildiğim Pir Sultan’sa gelmemezlik yapmaz. Yanlız, beraber iyi bir at götürün, ona binip gelsin. Haydi tez davranın!...

Asesbaşı, huzurdan selam vererek ayrıldı, asesleri yanına alıp Banaz’ın yolunu tuttu.

Pir Sultan ise, Sivas’ta olup bitenlerden habersiz, her zaman olduğu gibi; dergaha getirilen erzağı yoksul halk arasında paylaştırıyordu.

 

* İmam Cafer buyuruyor ki, “İmdi, ehli tarikat olan talipler, Pir nefsini haklıyalar. Ve hem rızayı gözleyeler, rızadan kaçmayalar.... ve Pir olan dahi, rızasız işleri olursa, tarikatta murtat olur. Ve hem dahi yol basmıştır. Onların yedikleri haramdır. Zira ki, tarikatı, hakikatı ve erkanı yoktur!....” Bu böyle biline canlar!... Aman ha aman, rızasız lokmaya el sürmeyesiniz.

* Eyvallah Pirim!

Asesler, her zamankinden farklı bir şekilde köye geldiler. At seslerini duyan Pir Sultan ve yanındakiler, dışarıya çıktılar. Bu kez kılıçları ellerinde değil, kınlarındaydı.

Asesbaşı, atını Pir Sultan’ın yanına sürdü. Sakin bir şekilde:
* Selaymünaleyküm Pir Sultan, dedi.

Kimse olanlara bir anlam verememişti.

 

* Hayırlı günler asesbaşı, dileğin nedir? Hayret! Sizleri hiç böyle görmemiştik. Hayırdır inşallah!

Asesbaşı anlamazlıktan geldi:
* Yeni valimiz, sizi görmeyi diler. Hızır Paşa sizi davet eder.

 

Pir Sultan, şaşırdı:
* Hızır mı?... Hangi Hızır?... Duydun mu Alican, bu bizim Hızır olmaya?...

 

Asesbaşı yanıtladı:
* Sofulardan.
* Dergahımızda çile doldurup, öğrenim görmüş, destur alıp İstanbul’a gitmiş; şimdi de bizi ayağına çağırır ha!... Vah benim emeklerim, vah! Vah ki vah!....

Ali Baba atıldı:
* Bu çağrı törelerimize uygun düşmez Pirim. Sen onun ayağına gidemezsin!

 

* Gideceğim Ali kardeş, gitmeliyiz. Haydi bakalım asesbaşı, ellerimi zincirle gidelim...

* Hayır Pir Sultan, ellerini zincirlemeyeceğiz. Üstelik, sana bir de at getirdik. Ona binip gideceksin. Vali Paşa’nın buyruğu böyledir.... Konuğumuzsun!...

Ballıhan, ansızın öne çıktı:
* Gitme Haydar, yüreğime bir yalım düştü. Gönlüm gitmeni istemez. Bu iş hayra alamet değil!...

Çocukları Senem, Pir Mehmet ve Er Garip, koşarak Pir Sultan’ın yanına gelip boynuna sarıldılar:

* Gitme Pir babam!

Pir Sultan, çocuklarını tek tek alınlarından öptü. Çözüldüler.

 

* Gideceğim canlarım, ama onun atıyla değil. Benimkini getirin, onunla gideceğim. Ali kardeş, sonu belirsiz bir yola gitmekteyim. Buralar yine sana emanet. Bağlamamı da verin. Belki yine gurbet yolu görünür.

Pir Sultan, atına bindi, helallık isteyip aseslerle birlikte, dergahın önünden ayrıldı. Köyden çıktılar. Pir Sultan, yine efkarlandı:

 

Alçaktan yüksekten yatan erenler
Yetişin imdada aldı dert beni
Başım alıp hangi yere gideyim
Gittiğim yerlerde buldu dert beni....

 

Oturup benimle ibadet kıldı
Yalan söyledide yüzüme geldi
Yalın kılıç olup üstüme geldi
Çaldı bölük ölük aldı dert beni...

 

Üstümüze gelen boran kış gibi
Yavru şahin pençesinde kuş gibi
Seher çağı bir korkulu düş gibi
Çağırta çağırta aldı dert beni

 

Abdal Pir Sultan’ım gönlüm hastadır
Kimseye diyemem gönlüm yastadır
Bilmem deli oldu bilmem ustadır
Şöyle bir sevdaya saldı dert beni.

“Yürü bre Hızır Paşa seninde çarkın kırılır”
Gün batımına yakın, Pir Sultan ve asesler, Sivas’a vardılar. Aseslerden biri, asesbaşı’nın buyruğuyla atını dörtnala sürüp, Pir Sultan’ın saraya gelmek üzereolduğunu haber verdi. Makamında kadılar, müftü, tahsildarlar, kısaca sancak erkanının çoğunluğu da vardı. Hatta kimi ticaret erbabı zevat da ordaydı... Hızır Paşa, Pir Sultan’ın getirildiğini öğrenince heyecanla ayağa kalkıp, dışarıya çıktı. Kadılar ve müftü birbirinin gözlerine baktılar. Hızır, davranışıyla onları şaşırtmıştı.

Hızır Paşa, Pir Sultan’ı avluda karşıladı; eline sarılıp niyaz olmak istedi, Pir Sultan izin vermedi:
* Sizi bekliyordum Pirim. Gelmekle bizi yüceltiniz. Sizi afiyette görmek bizi sevindirdi.

Pir Sultan, ses çıkarmadı. Birlikte yukarı çıktılar. Atını da götürüp ahıra bağladılar. Pir Sultan “Haramzade” diye nitelediği kişileri içeride görünce, Hızır’ın düştüğü durumu iyice anladı. Kendine yer gösterildi ama, oturmadı. Hızır Paşa:

* Pirim, bir yoksul talip olarak, sayenizde İstanbul’a gittim. Okudum. Ve de ulu Hünkarımız tarafından, halka hayırlı hizmetlerde bulunayım diye, Sivas sancağına vali olarak gönderildim. Himmetinizle bu işi de başarıyla yürütmek niyetindeyim. Padişah efendimizin buyruğu; “Sivas ilindeki kargaşa, Pir Sultan kulumuza zarar vermeden halledile” şeklindedir.

Pir Sultan, konuşma biçimi, yürüyüşü ve kısaca her şeyiyle değişen Hızır’ın sözünü kesmek zorunda kaldı;

 

* Eee söyleyecek başka şeyin var mı Hızır?

* Sen benim Pirimsin. Sana ne kadar saygı duyduğumu bilirsin. Bu görevimde senin yardımına ihtiyacım var. bana akıldanelik yapmanı istiyorum. El ele verelim, ne halkımızı üzelim ne de Hünkarımız (Padişah) efendimizi... Görüyorum ki, epeyi yaşlanmış, yorulmuşsun. Çok emeğin dokundu, senin bundan sonra bir kenara oturup istirahat etmen gerek. Biz seni başımıza taç yapmak isteriz. Şu “Şah” tan filan da vazgeç.... Şah’tan bugüne kadar ne hayır gördün ki, bundan sonra ne göresin. Değil mi ama?... Bir de, seni sevenlere söyle, görevlileri fazla üzmesinler. Şu aşar işini bana bırak, halkı incitmeyecek şekilde halledelim...

Pir Sultan çok öfkelendi ama, dilinin altında daha hangi baklalar çıkacak diye sabırla onu dinledi. Sonunda patladı:

* Hızır! Bütün bunları, bu kadı efendilerle mi, bu tefeci haramzedelerle mi, bu yoksul düşmanı tahsildarla mı, bu Ehl-i Beyt düşmanı müftü ile birlikte mi yapacaksın?.... Sana yazıklar olsun.... İstanbul seni çok değiştirmiş Hızır; tüketmiş. Bir tek adın kalmış geride. Hatta o bile değişmiş, “Paşa” lı olmuş!... Hızır Paşa!... Şunu bilesin ki:

 

Padişah katlime farman dilese
Yine geçmem ala gözlü Şah’ımdan
Cellatlar karşımda satır bilese
Yine geçmem ala gözlü Şah’ımdan...

Anladın mı?

 

Pir Sultan hiç bu değin öfkelenmemişti:
* Bunları söylemek için mi, beni çağırdın Hızır?

* Yok canım, konuk etmek istedim. Seni öyle özlemişim ki, anlatamam. Sevdiğin yemekleri hazırlattım. Birlikte yemek yerken, muhabet ederiz, diye düşündüm.

 

* Ben senin sofrana oturmam Hızır. Yemeğin yemem.

* Neden Pirim? Ben sana ne yaptım ki, niye beni bu kadar üzersin?... Saygıda kusur mu ettik?

 

Pir Sultan daha da sertleşti:
* Kusurun büyük Hızır! İkrarından döndün. Haram yedin. Törelerimizi unuttun. Şuna baksana; düşmanlarınla dost olmuşsun. Birlikte oturuyorsun... Yoldan çıktın Hızır! Utanmadan, bir de bana “Yaşlandın istirahat etmelisin. Şah kelimesini bir daha ağzına alma” diyorsun. Senin ekmeğin yenir mi Hızır?...

Hızır Paşa, sile-tokat dayak yeseydi, bu değin hırpalanmayacaktı. Pir Sultan’ın karşısında küçüldükçe küçüldü. Öfkesinden yerinde duramaz olmuştu. Kadılar, müftü ve diğerleri donup kalmışlardı. Hızır Paşa, çimdik yemiş gibi bağırdı:

* Asesbaşı, asesbaşı!... Yetti artık. Şunu götürüp zındana atın. Katıksız yatırın. Zincire vurun. Sazını kırın. Sakallarını yolun!...

Zaten kapıda hazır olan asesbaşı ve iki ases, Pir Sultan’ın kollarına yapışarak onu zorla götürüp, zindana attılar. Zincire vurdular.

Hızır Paşa’nın keyfi iyice kaçmıştı. Yanındakilere yol verdi. Yanlız kalmıştı. Kendi kendisiyle yoğun bir hesaplaşmaya girişti... Nereden bakarsan bak, Pir Sultan haklıydı. Asesbaşını çağırttı ve onunla birlikte zindana, Pir Sultan’ın yanına gitti. Pir Sultan bir kenarda oturmuş, düşünüyordu. Hızır, asesbaşını dışarıya gönderip karşısında oturdu...

* Pirim, bir cahillik ettik, kabul ederiz. Fakat siz de bana karşı hiç iyi davranmadınız. Elin yanında gururumla oynadınız. İnatlığı elden bırakırsanız, sizi burada çıkarıp, kuştüyü yataklarda yatırmak istiyorum.

Pir Sultan bu, hiç ödün verir mi?... Olduğu yerde ayağa kalktı ve şu şekilde haykırdı:

 

Be yarenler ve kardeşler
Gör neyledi zaman bizi
Gözüm yaşını akıttı
Sel eyledi zaman bizi....

 

Gelin gidelim zecrile
Can kurban olsun asile
Bir halden bilmez cahile
Kul eyledi zaman bizi.

Hızır bu kez daha da sertleşti. Olanları bir türlü gururuna yediremiyordu. Acze düşmüştü. Daha vali olmanın haftasında, sert bir kayaya çarpmıştı.

* Asesbaşı şunu ayaklarından da zincire vurun, diye bağırıp kendini dışarıya attı. Zindancıbaşı, yardımcıları ve asesler onun ayaklarını da zincirle bağlarken, Pir Sultan gürledi:

 

Yürü be Hızır Paşa
Seninde çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir...

“Pir Sultan ölür dirilir!”
Zindancılar ve asesbaşı, Pir Sultan’ı zindanın duvarına zincirlediler. Zincir sert bağlandığından, bileklerini incitiyordu. Fakat o hiç aldırmıyordu. Pir Sultan’ı asıl üzen şey, yıllarca emek verip yetiştirdiği Hızır’ın içine düştüğü durumdu. Gerçi baştanberi tahmin ediyordu, İstanbul’dan kolay kolay sağlam dönülmeyeceğini; hatta has bir kızılbaş kocası olan, Fuzuli’nin bile İstanbul’a gittikten sonra Osmanlı’nın bahşişine el açtığını biliyordu. Fakat yine de, küçük bir umudu vardı. İşte bu yetirdiği şey onu kahrediyordu....

Hızır Paşa, sarayında kendi kendisyle cebelleşirken; Pir Sultan sesini yükselterek, zindanın duvarını delercesine, şöyle seslendi:

 

Nemrud gibi Ankaa n’oldu
Bir sinek havale oldu
Davamız mahşere kaldı
Yarın bu senden sorulur

 

Şah’ı sevmek suç mu bana
Kem bildirdin beni han’a
Can için yalvarmam sana
Şehinşah bana darılır

 

Ben Musa’yım sen Firavun
İkrarsız şeytan’ı lain
Üçüncü ölmem bu hain
Pir Sltan ölür dirilir

Pir Sultan, sabaha kadar öylece kaldı.

Hızır ise gece boyunca hiç uyumadı ve bir çıkış yolu aramaya çalıştı. Bir ara sızdı ve korkunç bir düş görerek uyandı. Rüyasında bir aslanın saldırısına uğramıştı.

Kadılar, müftü ve diğerleri de aynı şekilde, Pir Sultan’ı nasıl etkisiz hale getireceklerini hesaplıyorlardı. Aslında hiçbirisi Hızır’ın huzurlu olmasını istemiyordu. Çünkü, ne de olsa, o da bir kızılbaş oğluydu. Niye Sivas Valisi, kendilerinden birisi olmasındı?

Hızır Paşa, sabahleyin kadılar ve diğer kimi yetkilileri çağırıp, onlara fikir danıştı. Kadıların görüşü kesindi: “Şeriata göre yargılanmalı ve asılmalıdır.”

Hızır Paşa, bu görüşü benimsemedi:
* Ben derim ki, asmayalım. Öldürürsek, işimiz çok güçleşir. Zaten, Padişah efendimiz de asılmasından yana değil.... Ayrıca bana çok emeği var. doğrusu, benim gönlüm de idam edilmesine razı gelmez. Bir daha Sivas hudutlarından içeriye girmemek şartıyla sürgün edelim.

* Peki gittiği yerler de aynı şeyleri yapmaz mı? Oralar da halkı kışkırtmaz mı? Anadolu’da onun onun sözünü dinleyecek, o kadar çok insan var ki!

* İstanbul’a haber salarız; Padişah efendimiz, tüm valiliklere birer genelge göndererek, dikkatli olmalarını tembih eder. Pir Sultan, sürekli gözaltında bulundu mu, fazla etkili olmaz. Kaldı ki, oralarda işe baştan başlayacak. Buralarda halkkı neredeyse ayaklanma noktasına getirmiş. Gittiği yerde taraftar bulana kadar on yıl geçer. O zamana kadar da kim öle, kim kala... Bugünü kurtaralım, yarına Allah kerim....

Hızır Paşa, kadılarla birlikte, Pir Sultan’ı sürgüne göndermeye karar verdi ama, aklınca ona bir şans daha tanımak istiyordu. Asesbaşını çağırıp, buyruk verdi:

* Pir Sultan’ı zindandan alın, karnını doyurun, isterse bir güzel yıkansın, sonra da yanıma getirin.

Asesbaşı, söyleneni yaptırdı. Pir Sultan’ı alıp, Hızır Paşa’nın makamına getirdi ve durumu derhal kadılara ve diğerlerine duyurdu. Herkesin canı sıkıldı. Bir an Hızır’dan kuşkulandılar.

Hızır Paşa, Pir Sultan’a karşı, aralarında hiçbir olumsuzluk yaşanmamış gibi davranmaya çalışıyordu:

* Gel otur Pirim. Otur da, konuşa konuşa bir düzlüğe çıkalım. İçinde bulunduğum, zor durumu bilsen, ant olsun ki bana yardımcı olursun. Sana kötülük yapmak gibi bir niyetimiz yoktur. Sana biraz sert davranmışsak, oturduğumuz makamın icabındandır...

Padişah efendimize, bu işi iyilikle hal edeceğimize dair söz verdik. O da sizin nefeslerinizi okuyup dinliyor. Çok beğeniyor. Fikirlerini beğenmiyor ama, ozanlığına hayran. “Pir Sultan’ın bilge başına zarar verilmeden, karışıklık önlensin” diye buyruk verdi. Bu yüzden sana derim ki, sesini kesmelisin. Münafıklar sürekli olarak, yaptıklarını saraya gammazlamaktadırlar. Başına bir iş gelmesinden korkarım.

 

* Boşuna ceneni yoruyorsun Hızır! Bilmez misin ki, dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!..

* Benim bildiğin, o müridlik içindir. Ben yine senin müridinim Pirim. Ama sen devlete, padişah efendimizin buyruğuna ve şeriat hükümlerine karşı geliyorsun. Devlete karşı gelmeyince döneklik yapmış olmazsın. Ben sana derim ki, dergahına otur müridlerini yetiştir. Devletin aleyhine faaliyet göstermezsen kimse sana dokunamaz. Sen bir gönül erisin, siyaset neyine. Siyaset yapmazsan kanunlar sana dokunmaz. Aşar işini de bana bırak. Ne devleti, ne de halkı üzmeden gerekeni yaparım.

 

* Hiç öyle şey olur mu Hızır? Haksızlığı görüp de susmak er kişiye yakışır mı? üstelik ben Pir Sultan Abdal’ım, canımı halkıma adamışlardanım. Bunları bana nasıl söylersin? Sen değil miydin, dergaha kabul edilirken, “Hak yolunda ölmek var, dönmek yok” diye and içen. Kendin döndün, beni de döndürmeyeçalışıyorsun. Ben Hak bildiğim yoldan dönmem Hızır. Bir can için kimseye yalvarmam.

* Eskileri karıştırma Pirim. Devlet görevlileri ne gerekiyorsa, onu yapıyorlar. Eskiden bunların farkında olmadığım için, senin gibi düşünüyordum.

* O kanunları kimin yaptığını bilmiyor musun Hızır? Düzenin kötü işlemesinden yarar umanlar değil mi?... Osmanlı’nın yasalarına sığınarak, üste çıkmaya çalışıyorsun. Sen de biliyorsun ya; söylemek işine gelmiyor. Çünkü sen de onlardan birisi olmuşsun. Ha sen, ha Kara Kadı; ne farkınız var ki?..

Pirim ben bir devlet görevlisiyim. Görevimin gereği neyse, onu yerine getirmek zorundayım. İyilikle seni yola getirmek istedim, ama sen, her zamanki gibi ayak diretmeye devam ediyorsun. Öyle anlaşılıyor ki, sen eceline susamışsın. Kendin bilirsin.

Hızır, ayağa kalktı ve hızla kapıdan dışarıya çıktı.

Az sonra asesler gelip, Pir Sultan’ı götürdüler. Dede, tekrar zindana kapatıldı.

Kadılar anladılar ki, kuşkuları yersiz.

Kitap: Pir Sultan Abdal
Yazar: Battal Pehlivan
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...