Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

Griş



Griş

 

Nasıl bir zulüm karşısındayız?

 

“Dinler tarihi, insanın, tanrısal

Güce katılmaya ve onu beşeri

Amaçlar için kullanmaya yönelik

Girişimleriyle doludur”  Paul Tillich

 

Bizzat Kur’an’ın ‘Allah ile aldatmak’ diye andığı bir büyük zulüm karşısındayız. Bu zulüm küresel düzeyde en dikkat çekici göstergesi, süper zulümlerin imparatorluğu olan süper güç ABD’nin dünyayı talan aracı olarak kullandığı Dolar’ın üstündeki o bilinen sözüdür.

 

“İn God we trust!” yani “Allah’a güvenip dayanırız biz!”

 

Evet, süper bir devletin parasının üstündeki bu söz, bazılarınca dindarlığın, Tanrı’ya saygının bir göstergesi gigi tanıtılır. Kur’an açısında baktığımızda gerçek bunun tam tersidir. Kur’an, dindarlık belge ve ifadelerin insanlar arasında bir değer ölçüsü olmasını yasaklamakta, dindarlığın (Takvanın) sadece Tanrı ile insan arasında bir değer ölçüsü olması gerektiğini bildirmektedir. Takvanın kimde olduğunu da sadece ve sadece Allah bilir.

 

O halde, en masum niyetlerle de olsa, dindarlığın bir ‘insanlar arası değer belirleyici’ olarak öne çıkarılması, Kur’an’a göre bir insanlık suçudur; dine-imana hakarettir. Allah ile aldatmanın en şerir(kötü, bozuk, fesat kişi) şeklidir.

 

Süper sömürgeci güç bu şerri dünyanın gözünün içine baka baka yaymaktadır. ABD parasının üstündeki sözün, Kur’an’i ve İslami vicdanla değerlendirilmesi şöyle yapılabilir: ABD, parasının üstündeki bu ifadeyle demek istemektedir ki, ben insanları, dünyayı, sömürdüklerimi iki şeyle aldatırım: Para, Tanrı.

 

İşte, bizim bu kitabımızda sakındırmak istediğimiz de bu ikisidir. Kitabın ileriki sayfalarında göreceğiz ki, Allah ile aldatanların gerçek Tanrısı paradır, maldır, dünyalıktır. Allah ile aldatma zihniyetinin paranın üstüne konan bir sloganla ifadesi bu bakımdan çok anlamlıdır.

 

O halde, önce, nasıl bir zulüm karşısında olduğumuzu bilelim. Bunu bilmeden, yakamıza yapışan dehşeti tanıyamayız. O dehşeti tanımadıkça yeterince ürperipkendimize gelemeyiz. Ve böyle olunca da çare aramak ihtiyacı duymayız....

 

Aynı zamanda bir matematikçi olan, fakat tarihe bir mistik olarak geçen ve dinler tarihinin en ünlü mistik dindarları arasında bulunan Fıransız bilgin-düşünürü Blaise Pascal (Ölüm. 1662), tarihin derinliklerinden insanlığa şunu duyuruyor:

 

“Dinsel inançlara sığınmadıkça, insan, kötülüğü büyük bir zevkle ve acımasızca asla yapamaz.” (James A. Haught; Kutsal Dehşet, 3)

 

Şimdi, Türkiye’yi sarsmış ve basının gündeminde haftalarca kalmış üç olay bir kez daha ürperek okuyup Allah ile aldatmanın yaratabileceği büyük dehşetin nerelere uzanabileceğini yakından görelim:

 

“Gaziantep’in Kilis ilçesinde bir baba, bir yaşındaki kızını, düşünde gördüğü Şeyh efendinin tekkesine götürüp gelin gibi süslendikten sonra taşa üç kez sürdüğü bıcağıyla kurbanlık koyun gibi kesmiştir. Baba, yakalandıktan sonra şöyle demiştir:

 

“Şeyhim, en sevdiğim varlığımı Allah’a kurban etmemi istedi, ben de verdim.” (Milliyet, 7 Haziran 1988)

 

13 Ekim 1990 tarihli Güneş gazetesinden:

 

“Otuz yaşındaki bir yurtaş Şanlıurfa’da bir mağarada, üç yaşındaki oğlunun başını bıçakla kesti ve yakalandıktan sonra şunları söyledi:

 

“Devam ettiğim tekkenin Şeyhi bana ‘çocuklarını çok sevenlerde Allah sevgisi azalır. Bu sebeple üç çocuğundan birini kurban etmen gerekir’ dedi. Bunun üzerine çocuklarımın en küçüğü olan Abdullah’ı evden alarak kendisine dondurma alıp söz konusu mağaraya getirdim. Gözlerini bağlayarak bıcakla boğazını kestim. Olay gecesi Şeyhin, oğlumu geri getirmesini bekledim. Çocuk geri gelmeyince ertesi gün tekkeye gidip şeyhin yüzüne tükürdüm. Aileme haber vererek cinayeti saklamaya karar verdik.”

 

Araştırmacı- Yazar Cengiz Özkancı’nın önemli kitaplarından biri olan Dil ve Din’in 8. basım, 25. sayfasında şu satırları okuyoruz:

 

“Türbanlı bir kız, başörtüsü takmayan annesini, başını örtmediği için 30 yerinden bıçaklayıp gözlerini oyarak ve kollarını keserek ‘din uğruna’ gerekçesiyle öldürmüştür. Yakalanıp sorgulandığında, başını örtmemekte direten annesinin ‘muzır ve münafık’ olduğunu, katli vacip olduğu için öldürdüğünü söylemiştir. Genç kız kendisini ‘İslam’ın bıçağı’ olarak görmemektedir.” (Cumhuriyet gazetesi, 9 Nisan 1997)

 

Yaşadığımız günlerin ünlü gazetecilerinden biri, yakamıza yapışan dehşeti şöyle anlatıyor:

 

“Birileri Allah’ın adını kullanıp paralar elde ediyor. Holdingler, şirketler kuruluyor, inançlı insanlarımıza kanca atılarak paralar toplanıyor. Bu amaçla hoca efendiler kullanılıyor. Toplanan paraların belli bir miktarı cami avlularında komisiyon olarak onlara dağıtılıyor...”

 

“Allah adını kullanarak milyonlarca dolar para kazanıyorlar. Saf vatandaşlarımıza cami avlularında yaklaşıp Allah’ın adını kullandıklarında paralar oluk oluk akıyor.

 

O paralar sonra ya bir siyasi partinin adamlarına teslim ediliyor ya da tefecilikte kullanılıyor...”

 

“Allah adını kullananların yelpazesi fevkalede geniş. Bunlarda her yol var: Dolandırıcılıktan cinayete kadar, Oyun, müslümanların, müminlerin üzerinde oynanıyor. Ve Türkiye’de milyonlarca gerçek müslüman, bu kesime tepki gösteremiyor...”

 

“Allah adına terör örgütleri kuruluyor, vahşi cinayetler işleniyor. Mezar evlerden, toplu mezarlardan cesetler fışkırıyor. Beş, on, yirmi, otuz....”

 

“Sivas’ta ilkemizin nice aydını Allah adına diri diri yakılıyor....”

 

“Allah adına ortaya çıkan dinci gazetelerde her gün insanlara yalan, iftira, kin ve nefret kusuluyor. Yakası açılmadık küfürler acımasızca yağdırılıyor. İnsanlar, öldürülmeleri için hedef gösteriliyor. Allah adına cinayet teşvikçiliği yapılıyor. Yalancı, yüzsüz, riyakar, dedikoducu, karanlık suratlı bir yığın adam bir araya gelmiş Allah adına sövüyor, iftira yağdırıyor...” (Emin Çölaşan, Hürriyet, 25 Ocak 2000)

 

Emin Çölaşan’ın yazdıkları, dinci siyaset çevrelerinin ‘din dışı’ saydığı bir aydının tespitleridir. Fakat Türkiye’de Allah ile aldatma zulmü o kerteye gelmiştir ki, Emin Çölaşan gibilere yıllarca hakaret yağdırmış bir ‘İslamcı’ yazar (Mehmet Şevket Eygi) bile artık isyan etmiş ve Emin Çölaşan’ın söylediklerinden daha ağırlarını söylemek zorunda kalmıştır. Eygi isyanının önemli cümleleri, ilginçtir ki, Emin Çölaşan tarafından alıntılanmıştır. M.Ş. Eygi’nin müthiş satırlarını Çölaşan’ın 1 Temmuz 2003 tarihli yazısından aktarıyorum. Diyor ki M. Şevket Eygi:

 

“Sevgili din ve iman kardeşlerim! Biz hepimiz bir ümmet teşkil ediyoruz. Ümmet, en medeni, en olgun, en faziletli, en şerefli topluluk demektir. Biz maalesef bir İslam ümmeti olamamışız ve bugünkü acınacak, perişan duruma düşmüşüz. Bizim topluluğumuz bu anda yığınlardan ve sürülerden ibaret bir kuru kalabalıktır.”

 

Biz, 1950’lerden bu yana 40 bin cami binası, bu iş için trilyonlarca dolar harcama yaptık. Ama bunlar İslam medeniyet ve kültürüne uygun güzel, estetik vasıflı binalar olmadı. Bunların mihraplarına geçecek kaliteli imamlar, minberlerine çıkıp hutbe okuyacak kaliteli hatipler, müslümanları uyaracak kaliteli vaizler yetiştirmeyi düşünmedik. 70 bin camiye hela, imam ve müezzin lojmanı yaptırdık. On binlerce camiye kalorifer yaptırdık, pahalı kilima cihazları taktık. Camileri hoparlölerle, ışıldaklarla, vantilatörlerle doldurduk. Evet, son elli yıl içinde bunlara trilyonlar harcadık.”

 

“Bütün gücümüzü Kur’an kursu, imam-hatip mektebi, ilahiyet fakültesi açmaya sarf ettik. Hesabı yapılsa, bunlara akıllara durgunluk verecek miktarlar harcadık. Daha bitmedi. Birtakım din baronları için her yıl milyonlarca dolar para topladık. Bu paraların yerli yerince, akıllıca harcanıp harcanmadığını hiç sorgulamadık, kontrol etmedik.”

 

“Ramazanlarda birtakım din cemaatleri beş yıldızlı lüks otellerde bin kişilik ihtişamlı, israflı, gösterişli, günahlı iftarlar veriyordu. O fücur yuvalarında verilen iftarlar dinimize uygun muydu?”

 

“Zengin olan müslümanların çoğu ipin ucunu kaçırdı, şaşırdı, dağıttı. Milyon dolarlık lüks meskenler, yüz binlerce dolarlık yazlıklar, lüks limuzinler, israf, sefahet, rezalet gırtlağa kadar çıktı.”

 

“Biz; bir sürü hizip, fırka, gurup, cemaat ve tarikata ayrıldık ve birbirimizle çekişip tepişmeye başladık. Yığın ve sürü haline gelen on milyonlarca müslüman şu anda vahim bir kırsal kesim ve varoş zihniyeti, marjinallik, parçalanmışlık içindedir.”

 

“Hazretim yanılmaz, bizim cemaatin ulu zatı hata yapmaz, hoca efendi yanlış yapmaz... dedik. Sorgulama yok, hesap sormak yok, kontrol yok. Bu şartlar altında ümmetin işleri elbette kötüye gider.”

 

“Bizi mahvedenler, militan din düşmanları değil, içimizdeki din sömürücüsü, din rantı yiyen işbirlikçi, hain alçaklardır....”

 

Şuraya aktardığım satırların altına imza atmakta sala tereddüt göstermiyeceğim Mehmet Şevket Eygi, biz bu gerçekleri yıllar boyu dile getirirken, sırf nefsani dürtülerle bize karşı çıkanlardan biridir. Ama, gerçek ortaya çıktı, o bile şu satırları yazacak bir noktaya gelmiştir. Keşke bunları on yıl, yirmi yıl önce yazmış olsaydı. Yıllar ve yıllar kaybedildi. Yazık oldu müslümanlara, yazık oldu Türkiye’ye.

 

Evet, 16. yüzyıldan iki binli yıllara, Pascal’dan Emin Çölaşan’a, M. Şevket Eygi’ye hep aynı kahırlı şikayet, hep aynı acı. Bunlara daha yüzlercesini, binlercesini eklemek mümkün.

 

Allah ile aldatmanın toplum ölçeğinde hangi kahırlara mal olduğunu anlamak istiyenler, genelde tüm İslam dünyasına, özel olarak da Taliban Afganistanı’na bakmalıdır.

 

Taliban vahşetine kocasını kurban vermiş ama kendisi kaçıp kurtulabilmiş bir hanımın dünyaya gözyaşları içinde anlattıklarından bazı cümleler:

 

“Cin, şeytan gibi çıkıyorduk sokağa. Birbirimizi tanımıyorduk. Erkekleri tanıyabiliyorduk sadece.... Çader denen çarşaf topuğa kadar olduğu için çıplak ayaklar fark ediliyordu. Çıplak ayakla yakalanan kadınlar beyaz tenli ve güzel ayaklıysa daha çok kırbaçlanıyordu. Çader öylesine sert ve ağırdı ki başımda taş taşır gibi oluyordum. Başımı yana çevirmezdim. Tıpkı koşudaki atlar gibiydik. Kadınsı hallerimiz belli olmasındiye 5 metrelik çader kumaşı tepemizde kalın plilerle birleşiyordu. Göz bebeklerimizin hizasında toplu iğne başı kadar iki delik vardı sadece. Kokuları bile alamıyordum.”

 

“Evlerin perdeleri bile kalın olacak. Evin içinin görünmesi de suçtur. Sokaklarda dolaşan, ‘kötülüğü engelleme gurupları’nın uygunsuz bulduklarını söyledikleri kadınlara istedikleri kadar kırbaç vurma hakları vardı.”

 

“Erkekler sarık yahut külah takmaya mecbur. Eğer saçları bunları dışında kalıp görünüyorsa hemen kazınıyor. Sakallar avuçlanıp ölçülüyor. Avucunun dışına çıkacak uzunlukta değilse dayak ve hapis cezası var. Ezan sesi duyulduğu an herkes panikle camiye koşuyor. Abdest varmı, yok mu bakılmıyor. Toplayıp namaza götürüyorlar...” (Hürriyet gazetesi Pazar eki, 22 Temmuz 2001)

 

Kısaca, tarihin en büyük kanlarının, dehşetlerinin, iftiralarının, ihanetlerinin, soygun ve vurgunlarının arkasında, aldatma ve susturma aracı olarak hep Allah var, din var, ‘kutsal’ yaftalı kavramlar, kişiler var.

 

Peki, ne oluyoruz? Kim ne yapıyor da din, insan hayatına bir zulüm ve kan aracı olarak giriyor? Kim ne yapıyor da bu böyle oluyor? Bu zehirli kahırdan kurtuluşun yolu nedir?

 

Bu, ‘olmak yahut olmamak’ sorusunun, bu ölüm-kalım sorusunun cevabını kalıcı ve kurtarıcı biçimde veren tek kaynak var, o da Kur’an’dır.

 

Kur’an’ın bir mucizeler kitabı olduğu hep söylenir. Ama o mucizelerin insan hayatına çıkışlar, ışıklar getirecek kısımlarına asla değinilmez. Hatta işin o tarafı bir soru konusu bile yapılmaz. Yapılsa ve sorulsa bilinirdi ki, Kur’an’ın en büyük mucizelerinden biri işte bu soruya getirdiği cevapta yatmaktadır.

 

O cevap, asırlardır gündeme getirilmemiştir, üstü örtülmüştür. O cevabı gündeme getirecek soru sordurulmamıştır. O soruyu sorduracak Kur’an ayetlerinin (bazı toplumlarda ve devirlerde tüm Kur’an’ın) üstü, akıl almaz oyunlarla örtüldüğü için, kitleler o soruyu soracak bilgi ve bilinç çizgisine asla ulaşamamışlardır.

 

Elinizdeki kitapla, o müthiş sorunun cevabını iyiden iyiye ayrıntıladık. Karşımıza ‘İsrafil Suru’ gibi bir cevaplar serisi çıktı.bu nefesle de uyanmayanlara, şu Kur’an’ın ayetini okumaktan başka yapaçağımız hiçbir şey yoktur.

 

“Allah, bir toplumun maruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için, Allah dışında koruyucu bir dost da olamaz.” (Ra’d, 11)

 

Meselenin önemi

Tarihin vicdan kulağımıza ve aklımıza ilettiği gerçeklerden biri de şu: İnsanlığın akıttığı kanların hemen tamamı din adına, dine fatura edilen kanlardır. Yani dinler bir anlamda kan dökmenin özendirildiği, zaman zaman, yer yer ibadete dönüştürüldüğünü birer şiddet ve dehşet ocağı olarak da kayda geçmiş bulunuyor.

 

Tarihin en büyük savaşları ‘Tanrı için’ tabelası altında yapılan savaşlardır. Bunun anlamlarının ilki şudur: Kanı en rahat ve en bol akıtmanın yolu onun Tanrı için  aktığını iddia etmek ve bu kanı akıtacakları bu iddiaya inandırmaktır.

 

Din hayatının, Allah ile aldatma zulüm ve hıyanetine bulaşmasını engelleyemeyen  toplumların din kaynaklı zulümlere, o arada, din kaynaklı terör kahrına uğramayacaklarını düşünmek, varlık yasalarını tersine işletmeye kalkmak kadar abestir.

 

Allah ile aldatılan toplumlarda, mutlu bir dünya için yeryüzünde Allah’ın iyileri kullanması engellenir, mutsuz bir dünya için kötülerin Allah’ı kullanması yürürlük kazanır.

 

Bu gerçeği iyi bilenlerden biri ve Engizisyon (Orta Çağda, Katoliklerde katı din inançlarına karşı gelenleri cezalandırmak için kurulan kilise mahkemelerinin adı) kahrı çekmiş bir çoğrafyanın çocuğu olan İtalyan düşünür Glordano  Bruno (Ölüm. 1600) ne güzel söylemiş: “Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Allah’ kullanırlar.”

 

Bu, şu demek: Din eksenli bir toplumda kitle, ana başlık olarak üç tip insandan oluşuyor:

 

1. Allah ve din adına hegemonya peşinde koşmadıkları (hatta Allah adına hiçbir iddiada bulunmadıkları) halde sürekli iyilik ve güzellik üretenler,

 

2. Tüm iddiaları Allah adına olduğu halde sürekli kötülük ve haksızlık üretenler,

 

3. Hiçbir şey üretmeden yiyip içerek gün geçiren ot takımı.

 

Bruno bunları elbette biliyordu. Uğraşını, öncelikle 2. gruptaki ‘kötülük üretenler’i tanıtmaya ve mümkün olursa uyarmaya adamıştı. Uğraşının ona kazandırdığı onur ve sonsuzluğun faturasını çok ağır ödedi: Kiliseyi ve din adamlarını eleştirdiği gerekçesiyle Roma’da diri diri yakıldı. Onu yakan zihniyetin çocukları ileriki zamanlar da küllerini törenle gömerek adına anıt mezar yaptılar. Neye yarar!

 

Allah ile aldatanların zulüm ve kahırları yıllar ve yıllar, milyonları aldatmış, soyup soğana çevirmiş, sadece kentleri, köyleri değil, umut ve beklentileri de yakıp yıkmış, kitleleri inim inim inletmiştir. Bu böyle olduğu içindir ki, Kur’an, insanlığı ‘Allah ile aldatma’ zulmüne karşı ısrarla uyarmaktadır. Daha doğrusu, böyle bir uyarıyı ilk yapan kitap Kur’an’dır.

 

Allah ile aldatmayı önlemenin tek çaresi Allah ile aldatmaya giden yolları tıkamaktır. Bu ana çareyi biraz ayrıntılarsak karşımıza şu üç alt başlık çıkar:

 

1. Dinin gerçeğini öğrenmek, sahte dini dinsizliklerin en kötüsü bilmek, bildirmek. Sahte dini yaşamaktansa dinsiz kalmanın yeğlenmesi gerektiğini önemle ve ısrarla anlatıp belletmek.

 

2. Dinin saltanat ve siyaset aracı yapılmasını durdurmak, yani laikliği esas almak.

 

3. Allah-insan arası bir değer ölçüsü olması gereken dindarlığı insanlar arası bir değer ölçüsü olmaktan çıkarmak.

 

Yazar: Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, İstanbul, 2008

Ekleyen: Seyyid Hakkı


ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...