Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

25-Allah ile aldatanların şiddet tutkusu



Allah ile aldatanların şiddet tutkusu

Allah ile aldatanların en büyük zaaflarından biri, belki de birincisi şiddet tutkularıdır. Bunların en hızlı din ve takva sloganı atanlarının, birkaç gram yağını yediği için kendileri fırına atıp diri diri yakanlarına bizzat tanık olanlardanız. Allah ile aldatanlarda, özellikle ‘yakarak işkence etme tutkusu’ çok belirgindir. Türkiye, bu tutkunun nerelere uzanabileceğini Sivas Madımak Oteli’nde sergilenen ve 37 insanın diri diri yakılmasıyla sonuçlanan Neronik zulümle görmüş bulunuyor.

 

İslam’ın ve Türkiye’nin asırlık düşmanları, Allah ile aldatanların bu zaaflarını çok iyi bilmekte ve çok iyi kullanmaktalar. Bugün, dünyanın hemen her yerinde, ‘terör’ kelimesi anılır anılmaz İslam ve müslümanlar akla geliyorsa bunun sebepsiz olduğu söylenemez. Allah ile aldatanlardaki ‘şiddet zaaf ve tutkusu’ kullanılarak müslümanları şiddet ve kanın celatları gibi takdim ettiler ve bu takdimde ne yazık ki başarılı oldular. Irak işgali bu gerekçeyle yapıldı, bundan sonraki benzeri işgaller de yine bu gerekçeyle yapılacaktır. Nitekim İran sıraya konmuş bulunuyor.

 

Evet, İslam’a şiddet tuzağı kurdular ve bunda başarılı oldular. Şiddetin kutsala fatura edileni, insanoğlunun kader çizgisinde en dikenli noktayı oluşturur. Şiddetin başlangıcı ve mayası, Kur’an’da ikrah diye anılır. Kısa ifadeyle, baskı ve zorlama demek olan ikrah, içten ve sevgiyle benimsenmeyen bir şeyi zor, hile ve baskıyla kabul ettirmek, yaptırmak demektir.

 

İkrah, hayatın bir anlamda ta kendisi olan dinin içindekilere uygulanamayacağı gibi, dinin dışında olanlara da uygulanamaz. Bu öylesine tartışılmaz ve zedelenmez bir Kur’an ilkesidir ki, Kur’an’ı tebliğ eden son peygamber’e bile, ikrahı hatırlatacak tavırlara girmemesi, elliye yakın ayetle ihtar edilir. Bu ihtarın omurga noktasında şu ayetleri görüyoruz:

 

“Dinde baskı/zorlama/tiksindirme yoktur....” (Kur’an, 2/256)

 

“Yüz çevirirlerse, biz seni onlar üstüne bekçi göndermemişiz. Sana düşen, tebliğinden başka bir şey değildir.” (Kur’an42/48)

 

“Eğer rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların tümü mutlaka iman ederlerdi. Hal böyle iken, mümin olanları için insanları sen mi zorlayacaksın?” (Kur’an, 10/99)

 

“Artık uyar, düşündür! Çünkü sen bir uyarıcı/düşündürücüsün. Üzerlerine musallat bir despot değilsin!” (Kur’an, 88/21-22)

 

Bu temel ilkeler, tarih içinde Kur’an dışı iki yaklaşımla delinmiştir. Bunların birine göre, bu ayette sözü edilenikrah, dinin dışında kalanlarla ilgilidir; hiç kimsenin İslam’a girmesinde zora ve baskıya başvurulmaz; ama dinin mensubu olanlara baskı ve zor uygulanır. İkinci iddiaya göre, bu ayet neshedilmiş yeni hükmü kaldırılmıştır. Baskı ve zorlama hem dinin içindekilere uygulanır hem din dışındakilere.

 

Bu iddiaların ikisi de İslam’a iftiradır. İşin esası şudur: Kur’an, monoton ve monoblok bir dünyayı, tanrısal iradeye ters buluyor. Hiç kimse bir dine girmeye zorlanamayacağı gibi, girdiği dinin içinde de baskı ve zorlamaya maruz bırakılamaz. Baskı ve zorlama, ister içte olsun, ister dışta, bizatihi dinsizliktir. Dinsizlik araç yapılarak dine hizmet edilebilir mi?

 

Dinden çıkma (irtidat) halinde de aynı ilke geçerlidir. Mürtedin hesabı Allah tarafından ölüm sonrasında görülecektir. (Kur’an, 2/217)

 

Geleneksel fıkıh, biraz da geçmiş zaman şartlarının zorlamasıyla, ikrahı, sonuç olarak da şiddeti öne çıkaran yapıda oluşmuştur. Geleneksel fıkıh, üzülerek söyliyelim ki, şiddet üreten bir fıkıhtır. Ortadoğu despotizmleri, bu despotizmlere fatura edilen şiddet ve terör oluşumları bu fıkıhın ikrahçı zemininde boy atmaktadır. Taliban ve benzeri dinci siyaset anlayışları ve genelde siyasal İslam denen ikrah-şiddet eksenli yapılanmaların tümü bu geleneksel şiddetçi fıkıh anlayışından beslenmektedir.

 

Batı bu fıkıhı vücut verdiği Kur’an dışı din anlayışını daima kutsallaştırıp beslemiş ve ustalık kullanmıştır. Taliban’dan Irak serüvenine kadar hep bu strateji işletildi.

 

Stratejinin esası: Şiddete bulaştır, sonra da şiddet ve terörle suçla! Hemen hemen bütün siyasal İslamcı şiddet ve terör örgütlerini Batı oluşturup teşkilatlandırdı: besledi, büyüttü ve bir biçimde kullandı.

 

Batı’nın beslediği şiddet ve terör örgütleri denince herkesin aklına hemen Bin Ladin, Taliban gibi isimler gelir. Sadece onlar değil. Batı birçok İslami cemaat ve tarikati bu stratejiyle şiddete bulaştırdı. Bir örnek olarak Mısır’daki İhvanül Müslimin’i alalım.

 

Bu örgüt, kurucusu sayılan Hasan el-Benna’ya, 1928’de, İngiliz Süveyş Kanalı Şirketi’nin çalışmalarıyla kurduruldu. Hasan el-Benna bir Atatürk düşmanıydı. Halifeliğin kaldırılmasını İslam’dan çıkış olarak görüyordu.İngilizler bunu derhal fark edip değerlendirdiler ve koyu bir Arapçı olan el-Benna’yı (ölm. 1949), Atatürk ve Türk düşmanı bir şiddetçi örgüt oluşturmada kullandılar.

 

İngilizler, bir Hanbeli olan Benna’nın karargah olarakkullanması için İsmailiye’de bir cami yaptırdılar. Benna, İngilizlere karşı olan herkese karşı kullanılıyordu. Özelikle ulusalcı olan Nasır’a karşı kullandı. Benna, İngilizlerin Kahire konsolosluğunda ‘Şark Danışmanı’ olarak gözüken MI-6 ajanı Albay Clayton’la irtibat halinde çalıştı. Çalışmalara daha sonra ABD’nin Kahire Büyükelçiliği’nden bazı ajanlar da katıldı.

 

Örgüt, 1943 yılında, ‘el-Cihaz es-Sirri’ (gizli cihaz) adıyla vurucu bir tim kurdu. Bu tim, 1945-48 arasında etkili terör ve sebotaj eylemleri gerçekleştirdi. Başbakan Muhammed en-Nukrasi 1948 yılında öldürüldü. Bunu, 1949’da el-Benna’nın öldürülmesi izledi.

 

Nasır’ın ölümünden sonra devlet başkanı olan Enver Sedat, eski bir İhvanül Müslimin üyesiydi. Sedat’ın Nazi Almanlarla da çalıştığı biliniyor. Sedat, eski hizipdaşlarına büyük kolaylıklar ve imkanlar tanıdı. Hapishanelerden çıkmalarını sağladı. Ed-Dava adlı yayın organlarıyla propağanda yapmalarının önünü açtı. Bu dergi o günün Mısır’ında 80 bin baskı yapıyordu. Temel saldırı hedefleri arasında Atatürk ve Laik Cumhuriyet önemli bir yer tutuyordu.

 

Sedat’la İhvan arasındaki mahabbet kalıcı olmadı. Eski İhvancı devlet başkanı, eski örgütünün kurmaylarını rahatsız eden bazı kararları yüzünden yine onların kurşunlarına hedef oldu ve feci şekilde can verdi.

 

ABD-İhvanül Müslimin birlikteliği de çok ibret vericidir. ABD-İhvan diyaloglarını, İsviçre  istihbarat kayıtlarına ‘İngiliz ve Amerikan Ajanı’ olarak geçen ve bir müslüman ideologu olarak tanıtılan Said Ramazan (ölm. 1995) yürütmüştür. İhvanül Müslimin lideri el-Benna’nın damadı da olan Said Ramazan, ABD nezdinde çok büyük bir itibara sahipti. 1953 Eylül ayında ABD Başkanı Eisenhower’la Oval Ofis’te görüştüğü, daha sonra yayınlanan bir fotoğrafla ortaya çıkan Said Ramazan, ABD’nin desteğiyle hemen her kapıyı açabilmiş, buna karşılık CIA’nın istediği her hizmeti yapmıştır. ABD, soğuk savaş dönemi boyunca Ramazan’ı, Mısır’dan Rusya’ya, Türkiye’den Pakistan’a kadar her coğrafyada kullandı. Said Ramazan, ABD ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle, Dünya İslam Konferansı Örgütü’nün genel sekreterliğine de getirildi ve ölümüne kadar bu görevde kaldı.

 

İslam’a şiddet tuzağı kudular. Ve akılsız dostlar, akıllı düşmanların oyuncağı oldular. Bu badireden kurtulmak için ilk şart, fıkıhın bir beşeri kurum olduğunu kabul ederek fıkıh bünyesinde gerekli içtihadı işletmektir. İkinci şart, müslüman kitlelerin yönetiminde laik sistemin yer almasıdır. Başka bir yol yoktur. Başka yol var diyenlerin müslümanlara vaat edecekleri tek şey vardır: Emperyalizmin oyuncağı olmaya devam etmek....

 

Geleneksel fıkıh, dinle saltanatın birlikteliğini esas alan anlayışların ürünü olarak gelişmiştir. Miras içinde, dini, saltanata feda etmeyen unsurların bulunması işin kaderini değiştirmeye yetmez. Saltanat daima dine egemen olmuştur. Bu yüzden, dinin saltanata uyarlanması söz konusudur. Geleneksel fıkıh bunu yapmıştır, yani müslümanlar alehine baskı uygulamıştır. Bu baskıya, Kur’an İslamı, akıl, bilim ve insan hakları adına karşı çıkanlar tasfiye edilmiş, en azından müslümanın hayatında kendilerine belirleyici bir yer verilmemiştir.

 

Müslüman dünya, İslam adı altında Cahiliye şirki yaşamayı hoş görecek bir yozlaşmaya boyun eğdirilmiştir.

 

Cahiliye kalıntılarının bugünkü dünyada en bol bulunduğu coğrafyalar, ne yazık ki, müslüman coğrafyalardır. Cahiliye, hemen hemen tüm dünyada silinmişken, müslüman coğrafyalar onu ‘İslam’ tabelası altında, ne yazık ki ihya etmiş bulunuyorlar.

 

Kurtuluş seferberliği ve Kutuluş Teolojisi için temel söylem, bizce kısa ve net: Atalar dinini bırak, Kur’an’ı din yaparak yeniden dirilişe bak! Veya: Emevi-çöl fıkhını bırak, Kur’an’dan hareketle uzay fıkhını oluşturmaya bak!

 

Geleneksel Dinde Şiddet Unsurları

İlk akla gelen, ‘Ta’zir cezaları’ olmaktadır. Ta’zir öyle bir yetkidir ki, ülke ve yönetimi hukuk adına hukuka dayalı olmaktan çıkarıp despotizme teslim edebilir. Nitekim öyle de olmuştur. Mürtedlere ölüm cezasından namaz kılmayanlara sopa, hapis ve bazen ölüm cezasına varıncaya kadar bütün  Kur’an dışı şiddet ve terör uygulamalarının kategorik başlığı ta’zirdir. Ta’zir, İslam dinini, zaman zaman adaletsizlik dinine dönüştürebilmiştir.

 

Ta’zir, zaman içinde Kur’an ve sünnet kaynaklı normların tümünün öüne geçen bir numaralı ceza hukuku kaynağı oldu. Çünkü yönetimlere, kesin ve hızlı sonuçlar almada büyük destek sağlıyor, siyasetlere, her türlü manevra imkanını anında veriyordu. Osmanlı devletindeki ‘siyaseten katil’ kurumu da işte bu ta’zir kurumunun bir uzantısıdır.

 

Bizim gördüğümüz ve inancımız odur ki, bu ta’zir (Osmanlılarda siyaseten) kurumu, tarihin hukuk ve düzen adına yapılandırılan ve işletilen en büyük cinayet ve zulüm kurumlarından biridir. Devlete ve düzene zararlı olabilirler gerekçesiyle yüzlerce, binlerce insan (bunların içinde onlarca kundak bebeği de vardır) asılıp kesilmiştir. Tek ‘suçları’, sultan veya halifenin onları devlet ve saltanat için kaygı yaratıcı bulmasıdır. Bu kaygı yüzünden bazen analar, evlatlar, babalar katledilmiştir.

 

Siyaseten katledilen devlet adamlarından vezir-i azam mevkiinde olanların sayısı 43’tür: 23 tanesi azledilmeden, 20 tanesi azledildikten sonra katledilmiştir. Katledilen şeyhulislamlar da vardır.

 

Siyaseten katil, önce suçluların katli idi, daha sonra potensiyel suçluların ve nihayet hayali suçluların katil haline geldi. Gerekçe şudur: Hikmet-i hükümet, Sultan öyle görmüş, öyle uygulamışsa bir hikmeti vardır, soru sorulmaz. (Hikmet-i hükümetin nasıl işlediği hususunda bk. Ahmet Mumcu; Osmanlı Devletinde Siyaseten Katil)

 

İslam hukukçusu Abdülkadir Udeh, “Nas (tek ve kesin anlamlı Kur’an ayeti) olmadan suç ve ceza olmaz ilkesi dinin temel ilkelerindedir, ama kamu yararı bu ilkenin esnetilmesini bazen gerekli kılar.” diyor. (Udeh, et-Teşri’ül-Cinai el-İslami, 1/126) Bu yaklaşımı, ilke olarak biz de kabul ederiz ama tarihe binlerce masumun katlinin dayandırıldığı bir kavram olarak geçen geleneksel ta’zir’in, hukukun normal sayacağı esnemelerle vücut bulduğunu söylemek inandırıcı olmaz. (İslam dışı bir sistem olan ta’zir hakkında ayrıntılar için bizim İslam Nasıl Yozlaştırıldı adlı kitabımıza bakılabilir)

 

Tam bu noktada, çağımızda ‘İslami şiddet’in bir tür sembolü gibi algılanan Taliban’ meselesine de kısaca temas etmek isteriz.

 

11 Eylül Dehşeti’nin ardından Türkiye’de herkes bir biçimde Taliban karşıtı kesildi. Kimisi ayakları suya değdiği için, kimisi Amerika’ya yaranmak için, kimisi de havaya uyup ‘çağdaş’ görünmek için.

 

Bu Taliban, ‘hak mezhepler’in en ünlüsü, en büyüğü ve en muteberi sayılan Hanefilik’in sadık ve gayretli ‘Müminler’inden başkaları değildir. Yaptıkları tek şey, Hanefi fıkıhını uygulamaktır. O fıkıhta bile en küçük bir yoruma gitmemişlerdir.

 

Allah ile aldatan ve bunu yürütmek için ‘hak mezhepler’ edebiyatıyla geçmiş asırların yorumlarını kutsallaştıranların birçoğunun içinde Taliban ruhunun coştuğu, herkesçe biliniyor. Bunların Taliban’a karşı çıkmaları ABD’nin hatırı için ve biraz da işlerin sarpa sarması yüzündendir. Eğer işler, örneğin, Türkiye’de istedikleri gibi gitmiş olsaydı, dünya, Taliban’a rahmet okutacak zihniyetlerin ve tiplerin icratının Anadolu topraklarında izlemiş olacaktı. Nitekim birtanesini izledik. Sivas’ta, kentin göbeğinde, 38 masum insanın, ‘kutsal şahvetler’i tatmin için diri diri yakılması, bunun kanıtı değil mi? Sivas’ta sergilenen sadizm, hayalindeki hedefe varsaydı, dünya esas Taliban’ın kimler olduğunu ve nerelerde mekan tuttuğunu o zaman göreceklerdi.

 

Biz şuna inanıyoruz: Sivas’taki diri diri insan yakma zulmü, özü bakımından New York kulelerine dalışın yarattığı dehşetten asla geri değildir. Sivas’ta sergilenen Neronizm’e  çıt çıkarmayan ‘uygar Batı’nın , 11 Eylül olayı üzerine feryatlar koparması ise ibret vericidir!

 

Diri diri insan yakanlarla kıyaslandığında Taliban çok mert ve çok mümin bir konumdadır.

 

İhtiyaç kapısı kapalıdır zihniyetini, açıkça veya takiyye yoluyla yaşatanların, Taliban’ı eleştirmeleri, kendi dinlerine-imanlarına ters düşmektedir.

 

O halde, takiyye düzenbazlığıyla çözüm üretilmez. Ya geleneksel mezhepler dininin ‘mükemmel’ olduğunu söyleyip azim ve gayretle yola devam edeceksiniz, yahut da onun çare olmadığını açık yürekle ilan  edip yeniden yapılanacaksınız.

 

Batı, İslam’ın toplu bir mukavemet odağı olmasını garantilemek için İslam’ı ve müslümanları parçalama, netelikli müslüman kuşaklar oluşmasını önleme yolunu seçti. Ancak hep birlikte gördük ki, bu yol, Batı’nın ta bağrında mekan tutan bir ‘getto İslamı’ yaratmanın ötesinde bir işe yaramamıştır. Bu getto İslamı, geri bırakılmış, üçüncü-dördüncü sınıf olmaya mahküm edilmiş kitleleri, ‘getto sömürücüleri’ olan radikal-siyasal dincilerin kucağına itti. Bunun anlamı ve sonucu şu oldu:

 

Batı, ilan edilmiş, cephesi belli bir savaştan kaçarken, nerede, kim tarafından, nasıl verileceği belli olmayan bir getto-terör savaşları serisine maruz kaldı. Bu savaşın, birinciden daha tehlikeli, yıkıcı ve yıpratıcı olduğunu hepimiz biliyoruz.

 

Kısacası: Batı, İslam meselesinde, modern-laik çizgideki akılcı-evrensel müslümanları koruyup gözetmek yerine, kısa vadeli politik çıkarları seçti ve farkında olmadan, gözünü oyacak hurafeci-kinci ve kancı hizipleri destekledi. Bunun elbette bir faturası olacaktı. Görünen o ki, bu faturanın ödenme süreci, 11 Eylül günü başlamış bulunuyor.

 

Irak’ın istilası, 11 Eylül’ü besleyen öfkeyi sindirmiyecek, tam aksine, besleyip büyütecektir. Çünkü uluslararası terör hırsı, Irak istilasıyla kendi anlayışına göre ‘meşruiyet’ kazanmış bulunuyor. Unutmayalım ki, Irak istilasının adını ‘Şok ve Dehşet Operasyonu’ koyarak bir tür ‘süper terör’ uyguladıklarını imajı yaratan istila güçleri, terörün büyük ihtiyaç duyduğu bu ‘meşruiyet’i, her ne hikmetse ona kendi elleriyle sunmuş bulunuyorlar.

 

Acaba, masum kitleler hiç farkında olmadan, küçük terörle süper terörler, esrarlı bir yardımlaşma mı sergiliyorlar?.      

 

Yazar: Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, İstanbul, 2008

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı Ek ve Seyyid Hakkı Can. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...