Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

9- Türk Aleviliği -5


Türk Aleviliği -5

Hz.Imam Ali’nin Düşünce Yapısı
Hz.Imam Ali, Islam dünyasının yetiştirdiği en büyük hatiplerden birisidir. Güzel ve etkili konuşmanın en mükkemel örneklerini vermiştir.

Kendisini, Peygamber bizzat terbiye etmiş, kendi bilgisini ona da aktarmış ve “Ben” bie ilim şehriyim; Ali de onun kapısıdır. Şehri isteyen, kapıya gelsin” demiştir. Hz.Peygambere göre, bilginin 10’da 9’u Ali’dedir. Kalan bilgide de Ali, diğer insanlardan üstündür.

 

Hz.Imam Ali, Peygamberin gerek dış dünya ile ilgili, gerek iç dünyaya ait bilgilerini almış, onun sırdaşı, kardeşi olmuştur. Peygamber, onu yakın bilmiş, soyunun onunla sürmesini istemiştir.

Hz.Imam Ali, Türkiye’de Aleviler arasında hep savaşcı yönü ile tanındı, düşünceleri ikinci plana atıldı. Fakat onun asıl büyüklüğünün, yedinci yüzyılda yaratılan Islam hareketini gerçek anlamda sürdürmesi olduğu ortadadır.

Basra Valisi Huneyfoğlu’na yazdığı mektubunda bir bölüm şöyledir:
“Huneyfoğlu! Basralılardan bir bölüm, duduk ki, seni düğüne çağırmış, sen de hemen gitmişsin. Renk renk yemekler, büyük büyük kâseler hoşuna gitmiş. Oysa, ben sanmazdım ki, yoksulları çağrılmayan, zenginleri davet edilen bir topluluğun davetine gidesin!...  Dişlediğin yemeğe bir bak! Helal olduğundan şüphen olursa, at o yemeği ağzından; helal olduğunu iyice bilirsen, birazcık ye.”

 

Vergi memurlarına yolladığı bir buyruktaki hayvanlarla ilgili şu ifadeler, onun kişiliğinin ne kadar ince, duygusal olduğunu göstermeye yetecektir:

“Emin olduğun kişi onları toplayacaksa, tembih et, dişi deveyi, sütünü tamah ederek almasın, yavrusuna zarar vermiş olur. Bir de, ona binerek hayvanı yormasın. Binmekte, sütlerini sağmakta adalete riayet etsin; getirirken yorulanları dinlendirsin, ayağı sürçen, yürümekte güçlük çeken hayvanları yavaş sürsün. Hayvanları suya rastladıkça sulasın, otlak yere gelince otlatsın, vakitten vakite onları dinlendirsin; sulak, otlak yerlerde onları suvarıp yaysın. Böylece de size semiz, yorulmamış, sağlam hayvanlar getirsin de onları Peygamber’in isteğine göre Müslümanlara bölüştürelim, gereken işlere kullanalım. Bu, Allah’ın izniyle ecir ve sevap bakımından daha büyük, doğru iş işlemene daha yakın bir harekettir.”

Hz.Imam Ali’nin Bazı Özdeyişleri
Hz.Imam Ali’nin düşünür yönünün anlaşılması için onun bazı özlü sözlerini aktarıyoruz. Görüleceği gibi, ne diğer halifeler ne başka biri, böyle derin görüşleri dile getirmiştir.

» Akıl gibi zenginlik, bilgisizlik gibi yoksulluk, edep gibi miras, danışmak gibi arka olmaz.
» Ilim maldan hayırlıdır, ilim seni korur, sense malı korursun. Mal vermekle azalır, ilim öğretmekle çoğalır. Mal sahipleri malın yitmesiyle yitip giderler.
» Insanlar, bilmedikleri şeye düşmandırlar.
» Öfke delilikten bir bölümdür. Çünkü, sahibi nadim olur, nadim olmuyorsa deliliği adamakllı pekişmiş demektir.
» Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl eskimeyen, yıpranmayan bir elbisedir.
» Akıl, gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.
» Bilgin kişinin rütbesi, rütbelerin en yücesidir.
» Iki şey vardır ki, sonu bulunmaz: Bilgi, akıl.
» Kendini bilmeyen, başkasını nasıl bilir?
» Cahil dostundan ziyade akıllı düşmanına güven.
» Kullar, bilmedikleri şeylerde duraksasalardı ne kafir olurdı, ne de sapıklığa düşerlerdi.
» Kendini bilen, Rabbini bilir.
» Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmaklığa alemetlerindendir.
» Bilgiyle dirilen, ölmez.
» Söyleyene bakma, söylenene bak.
» Insanların en acizi, insanlardan kardeş edinmeyendir, ondan daha aciziyse, kardeş edindikten sonra onu yetirendir.
» Büyük günahların kefareti, zulme düşenlere yardım etmek, acze düşenleri ferahlandırmaktır.
» Dindarlığın en üstünü, dindarlığı gizlemektir.
» Hayır yapan, hayırdan daha hayırlıdır; şer isteyense şerden daha kötüdür.
» Halka istemediği, hoşlanmadığı şeyleri söyleyen kişi hakkında halk da, istemediği şeyleri söyler.
» Insanların en fazla bağışlaması gerekeni, ceza vermeye en fazla gücü yetendir.
» Cömertlik, istemeden vermektir. İstedikten sonra vermekse, utançtandır ve kötüdür.
» Dil yırtıcıdır, bırakıldı mı salar, parçalar.
» Insan, dilinin altında gizlidir.
» Soruya verilen cevap çoğalınca, doğru gizli kalır.
» Dostunu ihtiyatla sev, olabilir ki, bir gün sana düşman olur. Düşmanla da ihtiyatlı düşmanlıkta bulun, olabilir ki bir gün sana dost olur.
» Günaha alt olarak üstünlük bulan, üstünlük elde etmemiştir, şerle üst olan alt olmuştur.
» Zalime gelip çatan adalet günü, mazlumun uğradığı cevir ve cefa mihnetinden çetindir.
» Şiddet son dereceyi buldu mu, ferahlık gelir çatar. Bela halkaları tam daraldı mı, genişlik yüz gösterir.
» Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende varken, başkasını ayıplamandır.
» Konuşun da tanışın, çünkü insan, dilinin altında gizlidir.
»Gerçekle savaşan, elbette alt olur gider.
» Bir insanda güzel bir huy varsa o huya benzer başka huyları da bekleyin.
» Nice zengin vardır ki, yoksuldan daha yoksuldur; nice büyük kişi vardır ki, her aşağılık kişidende aşağıdır, nice yoksul vardır ki, bütün zenginlerden daha zengindir.
» Iki şey vardır ki, yetirmeden kadri bilinmez: Gençlik ve mutluluk.
» Utancın üstünü, insanın kendisinden utanmasıdır.
» Nice kan vardır ki, onu dil döker.
» Mazluma yardımcı ol, zalime düşman kesil.
» Soyluluk; babaların, anaların mensup oldukları soyla boyla değil, övülecek üstünlükle kazanılır.
» Insanda dil olmazsa, insan söz söylemezse, surete bürünmüş bir varlıktan, yahut başıboş bırakılmış otlayan bir hayvandan başka ne olabilir ki?
» Mazlumun zulümünden öç alacağı gün, zalimin mazluma zulmettiği günden daha çetindir.
» Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.
» Bilmediğiniz sözü sölemeyin, çünkü gerçeğin çoğu, inkar ettiğiniz şeylerdir.
» Aleyhine kesin delil olmayan kişiyi manzur tutun; o kişi benim.
» Bana bir harf öğretenin kırk kölesi olurum.

 Mevlana, Hz.Imam Ali’yi Anlatıyor
Bütün büyük Islam düşünürleri gibi, Mevlana da Hz.Imam Ali’ye hayran ve bağlıdır. Onu, şöyle anlatıyor:

 

“Doğruluğu ve güzel işi, Hz.Imam Ali’den öğren, Tanrı Arslanı’nı hileden, düzenden arınmış bil. Değil mi ki, (ya Ali) sen, o bilgi şehrinin kapısısın. Değil mi ki, dostluk güneşinin ışığısın, ey rahmet kapısı, dengi olmayan Tanrı berigahı, kapanma, ebedi olarak açık kal... Yiğitlikte Tanrı Arslanı’sın, erlikte ise kimsin, kim bilebilir ki?”

 

Hz.Imam Ali, Bugün de Semboldür
Hz.Imam Ali, Aleviler tarafından imam bilinip sonsuz bir sevgiyle bağlı olunduğu için, şeriatçılar tarafından tutulmaz. Sıradan bir insan düzeyine indirilmeye çalışır.

Hz.Imam Ali’nin Peygambere yakınlığı, Islamiyet için yaptıkları, düşünce yapısı görmezlikten gelinir.... Bunun dışında; Hz.Imam Ali, Sünnileştirilip, bir molla haline getirilir. Hz.Imam Ali’nin yanlız namaz kılması dikkate alınır; diğer özelikleri unutturulmak istenir.

Hz.Imam Ali; gerek yaşantısı, gerek yaptığı eylemler, gerekse dile getirdiği görüşleri, düşünceleri ile tam bir Alevidir. Alevi felsefesinin ve yaşamının kaynağı Hz.Imam Ali’dir.

Aleviliği bilmeyen bazıları, Aleviliği siyasi amaçlarına araç yapmak isteyen kimi görüşler; Hz.Ali’nin bir Arap olduğunu, 1400 yıl önce yaşayıp öldüğünü, onun başına gelenlerin bugünkü insanları ilgilendirmediğini söylerler. Aleviliği, yanlızca halifelik sorunu ile sınırlı sanan bazıları da, kimin halife olduğu, kimin olmadığı bugün beni ilgilendirmez diyerek geçmişle bağlantısını koparır. Hatta, Aleviliğin Hz.Ali ile sembolleşmesini bile görmemezlikten gelerek onu yok saymaya kalkarlar. Bu, siyasi olarak da, kültürel olarak da, felsefi olarak da Aleviliği çöküşe götürmek isteyen son derece tehlikeli ve yıkıcı bir tutumdur. Böyle düşüncelere, Spartaküs örneğini verelim: Bir Romalı köle olan Spartaküs, kölelerin özgürleşmesi uğruna can vermiştir. Bu, her çağda insanoğlunun saygı duyacağı bir tavırdır.şimdi bu olay iki bin sene önce olmuştur diye kaldırıp atacak mıyız? Veya, “O Romalı bir adamdı, biz modern dönemin insanıyız. Boş ver onu....” mu diyeceğiz?

 

Elbette insanlık bugünlere, bu güzel değerlere, büyük evlatları sayesinde gelmiştir. Onların anılarına ve düşüncelerine sonuna değin sahip çıkacak, o düşünceleri daha geliştirerek, daha güzelleştirerek gelecek kuşaklara aktaracaktır.

Hz.Imam Ali’yi daha tanımadan, O’nu redetmeye kalkışanların, aslında insanlığın genel değerlerini reddettiklerini unutmamaları gerekir.

Iftiranın En Yamanı
Hz.Ali hakkında şimdiye değin hiçbir yerde görülmemiş iftiraları Prof. Ilhan Arsel’de görüyoruz. Arsel, entelektüel kesim arasında oldukça popüler olan Şeriat ve Kadın adlı kitabında; peygamber Muhammed’e karşı takındığı açık ve büyük düşmanlığının sınırlarını pervasızca genişleterek, onun en yakınlarını ve en sevdiği kişileri de iftira çemberinin içine alıyor.

Hz.Muhammed’i, yanlızca, aklı uçkurunda bir şehvetperest gibi göstermeye çalışan  yazar, cazip gördüğü bir yalanı üç kez, beş kez, hatta on kez tekrar ediyor.

1-Yazar Arsel, Islamiyet için getirdiğitezlerinin tümünü yalan hadislere dayandırıyor. Emevi hanadanının, Hz.Muhammed ve soyunu kötülemek için yalancı alimlere uydurttuğuhadisler, köleci toplum yaratmanın ideolojik dayanakları olarak ortaya çıkmıştır. Yazar, örnek verdiği hadislerin tümünü gerici Sünni yazarlardan alıyor. Bu şeriatçıların uydurduğu hadisleri doğruymuş gibi vermek, bilimsel ölçü ile hiçmi hiç uyuşmaz.

2-Hz.Muhammed’i şideli bir seks tutkunu göstermek, onun gerçekleştirdiği işleri, halkın kafasında halen egemen olan seks karşıtı feodal şartlanmadan yararlanarak kötülemeyi amaçlayan dürüst olmayan bir tutumdur. Bir tür psikolojik tuzak, psikolojik avcılıktır. Bu durum, seriata karşı görünen yazarın, insanları şeriatın şartlandırmalarına göre yakalamaya ve yönlendirmeye çalışmasının örneğidir.

3-Yazar, Hz.Muhammed’i Arap peygamberi diye tanımlayarak, Islamiyet’i Yahudilik gibi bir kabile dini haline getirmeye çalışmaktadır.

4-Yazar; zaman ve zemin kavramını birbirine karıştırıyor. 1400 yıl öncesini, bugünün psikolojik yapılanması ve değer yargıları ile yargılamaya kalkışıyor. O derece tek taraflı davranıyor ki, Islamiyet hakkında, koskoca kitapta tek olumlu söz bulamıyoruz. Böylece kötü bir akımın (!) nasıl olup da bu derece yaygınlık kazandığını da elbette açıklayamıyor yazar.

5-Arsel, Islamiyet ile şeriatı da özdeş görüyor. Halbuki şriat, Islamiyet’in özü değil, biçimidir. Peygamber dönemindeki bildirim (tebliğ) aşamasını kapsar. İslamiyet’in özü ise Aleviliktir. Yazar, bütün Sünni bilim adamlarımız gibi Alevilik olgusundan habersiz görünüyor. Bu nedenle de Alevilikteki kadının konumuna hiç değinmiyor değinemiyor....

Hz.Imam Ali’yi Karalama Çabaları
Arsel, önyargılı yaklaşımlarını kanıtlayabilmek için, açık açık yalana da başvuruyor. Bir iki örnekle, ne büyük hatalar yaptığını açıklayalım:

 

“Ebu Bekir’in, hilafet bizzat Muhammed tarafından vekil kılındığını bilen halk,,,, (sayfa 92)

 

çünkü, gerçekten de Muhammed, ölmeden çok önce, Ebu Bekir’i hilafete layık görmüş ve kendinden sonra devletin başına onun geçmesini vasiyet etmişti (sayfa: 93)

 

(.....) Muhammed, (kızı Fatıma’yı) teselli maksadıyla, ‘Ali iyi bir Müslümandır, asil bir ailenin çocuğudur, zekidir’ vs. Gibi laflar ederdi. Fakat, bunları söylerken, söylediklerine muhtemelen kendisi de inanmazdı. Nitekim, kendisinden sonra halifeliğe, damadı Ali’yi değil fakat Ebu Bekir’i uygun görmesi, onu aklen ve fikren Ali’ye üstün kabul etmesindendir.

 

(Muhammed) ilk başlarda Ali’yi Fatıma’dan sonra en çok sevdiği kişiler arasında sayarken, Ali’nin beceriksizlikleri ve iyi bir asker olmadığını anladıkça, ondan soğumaya başlamış ve Ebu Bekir’in ona tercih eder olmuştur. (s. 278)

yazar Arsel, bu kasıtlı yalanlarını hangi kaynağa dayandırdığını açılayacak durumda değildir. Ebu Bekir’in peygamber tarafından hilafete vekil kılındığını hiçbir ciddi kaynak yazmaz. Bu Emevi yalanını, yazar, çok ince hesaplar yapıp olduğu gibi almaktadır. Amaç peygamber geleneğini sürdüren Hz.Ali’yi haksız çıkarmak, böylece Islamiyet’e bir darbe vurabilmektir. Hiçbir kaynakta yer almayan, Ebu Bekir’in Muhammed tarafından halife atandığı yalanını gözü kapalı alıp birkaç kez, inançla tekrarlaması, yazarın duygularına aşırı ölçüde esir olduğunu göstermesi bakımından öğreticidir.

Hz.Ali, bir eylem adamı olduğu kadar büyük bir düşünürdür, filozoftur. Dört kelime ile özdeyiş söleyecek kadar dile egemendir. Arap dilinin temelini kuran kişidir. Mantık, kelam gibi Islami ilimlerin temelini atandır. İyi bir ozandır. Elimizde “Nehc-ül Belaga” ve “Divan” adlı iki felsefi ve ebedi yapıtı bulunmaktadır. Ebu Bekir’den ise bir cümlecik metin bile kalmamıştır. Yazar, Hz.Ali’ninözdeyişlerinden haberdar olmuş olsa idi, kıt akıllının Hz.Ali değil, kendisi olduğunu anlardı.

 

Çokeşli Arap toplumunda tekeşli evliliğin güzel bir örneğini yaşayan Hz.Ali-Ana Fatıma çiftini lekelemek için yazar, ne yapacağını, hangi yalana sarılacağını bilmiyor. Hz.Ali’nin bir karıncayı bile incitmekten çekinen son derece duygulu ve insan sevgisiyle dolu birisi olduğunu kabul edemeyen yazar; ona, Muaviye soyunun en akıl alamaz iftiralarını kullanarak saldırmaktan zevk duyuyor. Ve kendi yalanlarına kendisi de inanarak yazdıklarının tümünü hiçe indiriyor.

“Denebilir ki, Fatıma, ki Muhammed’in en çok sevdiği kızı idi, sırf babasının dileğine uymuş olmak için Ali ile evlenmiştir. Ve bu işi (...) hiç de canı gönülden yapmamıştır. Bunun nedeni de (....) Ali’nin ne malı, ne fiziki yönden cazip bir kimse olmamasıdır. (s. 157)

Fatıma, (...) Ali ile sık sık kavgalaşırdı (s.246)
Ali, bir süre boyunca Fatıma’ya fazlasıyla bağlı kalmış ve fakat her şeye rağmen haremine yeni kadınlar katmak istemiştir (s.277).”

Hiç bir Arap ailesinde görülmeyecek ölçüde güzel geçen Imam Ali ve An Fatıma evliliğini kötülemek için kendisini zorlayan ve Emevi yalanlarına sarılan Arsel’in bu mantıksızlığını aşağıdaki örnekte açıkça görelim.

Yazar, Hz.Muhammed’i kötü göstermek için her türlü kanıta sarılırken; önüne atılan yalanları da olduğu gibi kabul etmekte, hiçbir mantık süzgecinden geçirmemektedir. Şöyle diyor Yazar:

“Bilindiği gibi, (Muhammed’in) kızı Fatıma’nın, Ali’den Hasan ve Hüseyin adında iki oğlu olmuştur. Bunlardan Hasan, tıpkı büyükbabası gibi şehvetinin çokluğu ile ün salmıştır. (....) Iki yüzden fazla kadınla evlendiği söylenir. (....) Hüseyin ise şehvet bakımından onunla yarışabilecek çapta değildi. Ve işte bu nedenledir ki Muhammed; her vesile ile Hasan’ı karşısına alıp ‘Sünnet ve siyret bakımından bana benziyorsun’ demekten zevk alır ve sırf bu yüzden Hasan’ı Hüseyin’e tercih ettiğinianlatmak üzere etrafındakilere; ‘Hasan benden, Hüseyin Ali’dendir’ derdi.

(....) Muhammed (....) Ali’den muhtemelen iki yüz kat fazla şehvete sahiptir diye Hasan’ı örnek alınması gereken erkek tipi olarak tanımlamış ve Hasan’a şehvet bakımından benzemeyi iftihar vesilesi yapmıştır.”

Şimdi, bu gözükara yalanın, bu azgın iftiranın üzerinde biraz duralım. Ve peygambere düşmanlığın, yazarı nasıl gülünç hale getirdiğini görelim.

Bilindiği gibi Hz.Muhammed, 623 yılında vefat etti. Hz.Ali’nin oğlu imam Hasan da hicretin ikinci yılında, yani hicri 624 yılında doğdu. Yani, peygamber olan dedesi vefat ettiğinde Imam Hasan 8 yaşında; Imam Hüseyin ise, 6 veya 7 yaşında idi.

 

Şimdi; insanda biraz mantık varsa, bu tarihler ortadayken; en çok 8 yaşındaki bir çocuğun azgın şehvetinden söz etmesi mümkün müdür? Ve 7-8 yaşlarındaki çocuğun şehvetinin azgınlığına (!) bakarak peygamberin mutlu bir biçimde, ‘Hasan benden, Hüseyin Ali’dendir’ demesi hangi akıl ölçülerine uyar. İnsan, Hz.Hüseyin’i kötülemek için çıkartılan Emevi yalanına böyle mantıksızca sarılırsa, sonuçta gülünç duruma düşer.

Yazar Arsel; Islamiyet’in şeriatçı yönünü eleştirmek amacıyla yola çıksaydı, Hz.Muhammed ve soyuna bilimsel ölçülerle yaklaşsaydı, böyle gülünç hatalara düşmezdi.

Bütün Emevi yalanlarını gerçek gibi algılayan yazarın; Hz.Ali ve çocuklarına ilişkin görüşlerinin iftiradan başka birşey olmadığı, tarihi biraz karıştırmış olan, akıl yürütmeyi bilen insanlarca kolayca anlaşılacaktır.

 

İş bu kadarla kalmadı. Kendisine toplumcu diyen kesim, Hz.Ali düşmanlığını öyle ilerletti ki “Alisiz Alevilik” adlı kitap  bile yazdırıldı. Böylece Aleviler ile Hz.Ali’nin ilgisinin bulunmadığını gösterilmeye çalışıldı. Bunu kanıtlamak için de Emevici Arap yazarların kitaplarındaki Imam Ali’ye düşmanlık için konulmuş bilgiler kullanıldı. Alevi toplumunu kökünden kopartmaya çalışan bu zihniyete kendisini Alevi gösteren bazı aydınlar, yöneticiler, dernekler de destek verdiler. Fakat Alevi kitle, Ali’sini bugün de herkesten çok sevmeye devam ediyor.

Aleviler, Hz.Ali’nin yenilmezliği ile kendilerini özdeşlkeştirerek, bir gün mutlaka düşmanlarını yeneceklerine inanmışlardır. Bu inanç, pratikte gerçekleşmediği zaman da, Mehdi kavramını gündeme getirerek, bozulan düzenin yine kendi imamları tarafından düzeltileceğine inanmışlar; bu düzeltme işinde de seve seve görev almışlardır. Düzeltme çabaları başarısız olsa bile, bu amaçlarından asla vazgeçmemıslerdir.

Hz.Imam Ali’nin Deyişleştirilmesi (Türküleştirilesi)
Anadolu Aleviliğindeki Ali; yukarıda anlattığımız tarihi kişiliği de kapsayan ama onu çok çok aşan bir sembole dönüşmüştür. Türkler; Hz.Ali’yi kendilerinin bir kahramanına  hatta Tanrısına çevirmişlerdir. Bu gerçeği Alevi edebiyatında açıkça görmekteyiz.

Ayine tuttum yüzüme
Ali göründü gözüme
Hasret kaldım mah yüzüne
Veli göründü gözüme

Âdem Baba Hava ile
Hem Allemel esma ile
Çarh-ı felek sema ile
Ali göründü gözüme

Hazret-i Nuh Naciyullah
Hem Ibrahim Halilullah
Sina’daki Kelimullah
Ali göründü gözüme

Isa’yı Ruhullah oldur
Iki âlemde Şah oldur
Müminlere penah oldur
Ali göründü gözüme

Ali evel Ali Ahir
Ali batın Ali zahir
Ali Tayyip Ali Tahir
Ali göründü gözüme

Ali candır Ali canan
Ali dindir Ali iman
Ali Rahim Ali Rahman
Ali göründü gözüme

 

Hilmi gedayi bir kemter
Görür gözüm dilim söyler
Her nereye kılsam nazar
Ali göründü gözüme
            Mehmet Ali Hilmi Dedebaba  

Yeri gögü arşı kürsi yaratan
Men Ali’den başka Tanrı görmedim
Yaradup kulunun kısmetin veren
Men Ali’den başka Tanrı görmedim

Binbir ismi vardır bir ismi Allah
Eğer inanmazsan hem vallah billah
Âdemi görmüşüm elhamdülillah
Men Ali’den başka Tanrı görmedim

Cennet-i âlâ’nın altundur taşı
Her ne görür isen hikmettir işi
Yüz yirmi dört bin nebiler başı
Men Ali’den başka Tanrı görmedim

Ali gibi er gelmedi cihana
Ana da buldular dürlü bahane
Yedi kez uğradım ulu divana
Men Ali’den başka Tanrı görmedim

 

Derviş Ali’nin bu ikrara belidir
Diim söyler ama kendim delidir
Allah bir Muhammed Tanrı Ali’dir
Men Ali’den başka Tanrı görmedim
                 Derviş Ali, 19. yy.

Yukarıdaki naatte, Alevi âşığı Derviş Ali; açık açık Hz.Ali’yi Allah olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşım; Anadolu Aleviliği’nin kılcal damarlarında bulunan  bir anlayıştır. Bu anlayış, Muhammed Ali yolunun ulularını da kapsayacak biçimde  genişletilme özelliği de göstermiştir.

Şu dörtlükte Derviş Ali genel bir eğilimi dillendirir:

“Ali Muhammed’ir Muhammed Ali
Sırr-ı Mürteza’dır Bektaş-i Veli
Sevdiği âşıka içirir dolu
Ali gibi huluskâra ne dersin”

Burada; Hacı Bektaş Veli, Hz.Ali’nin sırı (onun devamı) gibi gösterilerek Ali’nin Tanrısallığı Hacı Bektaş-ı Veli’ye de ilişkilendirilir.

Hz.Ali; daha önceki birçok ozan tarafından da Allah’ın özellikleri ile tasarlanarak övülmüştür. Aşağıdaki naatte olduğu gibi:

Ya Ali ya Ilya Şah-ı sultanım Ali
Ya Ali ya Ilya fazl-ı Yezdanım Ali

Ya Ali ya Ilya gözlerim nuru benim
Ya Ali ya Ilya can ü cananım benim

Ya Ali ya Ilya Hayy ü Kayyum ü Kadim
Ya Ali ya Ilya mah-ı tabanım Ali

Ya Ali ya Ilya keşf-i sırr-ı Men aref
Ya Ali ya Ilya vech-i Kur’an’ın Ali

Ya Ali ya Ilya bism-i Rahman-er-Rahim
Ya Ali ya Ilya sırr-ı Sübhan’ım Ali

Ya Ali ya Ilya enbiya vü evliya
Ya Ali ya Ilya dinim imanım Ali

 

Ya Ali ya Ilya bu Viran Abdal’a sen
Ya Ali ya Ilya kıl medet canım Ali
                Viran Abdal (Virani Baba)

Bu naadet Viran Abdal (Virani Baba) Hz.Ali’yi Tevrat’taki Elia veya Ilya Peygamber olarak tanımlıyor. İlya; Ilyas Peygamber’i gösterir. Bunun Imam Ali’nin adı olduğu, Imam Ali’nin çok önceden işaret edildiği, Anadolu Aleviliği’nde ortak kabullerden birisidir.

16. yüzyıl ozanlarından Kanberi de şöyle der:

“Ol Ali’dir pişuva-yı evliya  vü enbiya
anın içün dedi Isa ıncil’inde Ilya”

(O Ali’dir bütün evliyanın ve peygamberlerin başı
Bu yüzden Isa, Incil’inde  ona Ilya (Ali) diye seslendi)

Virani, daha aşırı gidiyor, Imam Ali’ye Tanrısal nitelikler yüklüyor. Yezdan, Hayy, Kayyum, Kadim, Rahman ür Rahim, Sübhan gibi sıfatlar Allah’a özgü sıfatlardır. Virani Baba Imam Ali’yi bütün peygamberlerden ve velilerden de üstün tutuyor ve onu dinin, imanın kaynağı olarak görüyor.

İmam Ali’yi Tanrılaştırma Türk Aleviliğin Anadolu’da aldığı bir biçimdir. İran’daki El-i Haklar veya Ali Allahiler de bu çizgidedirler.

Anadolu Aleviliğinde Ali, Kırklar Meclisi’nde bir üzüm (engür) tanesini ezip ondan dolu yapan ve Kırklar Meclis’nde bulunanlara dolu sunup onları ilahi sarhoş eden birisi olarak da tanımlanır. Kirklara katılan Peygamber Muhammed de bu doludan (tolu) içmiş, kendinden geçip  semah yapmıştır.

Aşağıdaki dörtlükte Kırklar Meclisi, dolu (Engür/üzüm) olgusuna vurgu yapılmaktadır:

 

Ali’dir gönlümün tahtında köşem
Ali’dir sahrada morlu menekşem
Ali’dir kadehim Ali’dir şişem
Engürden ezilmiş dolumdur Ali
               Yeksani, 19. yy.

Hz.Ali’nin Tanrılaştırılmasına 19. yüzyılın büyük Bektaşi ozanı Harabi karşı çıkmıştır. Imam Ali’ye Allah diyenlere şöyle karşılık veriyor:

Sırr-ı Hakk’a bunlar agah değildir
Hakk’a gidenler hemrah değildir
Ali hak’dır fakat Allah değildir
Böyle zanedenler mutlak delidir.

Sonradan Bektaşiliği seçen bu büyük ozan Istanbul’un okumuş tabakasındandı. Kendisini yola alan Mehmet Hilmi Dedebaba; yukarıdaki övgüsünde; Ali’yi kamutanrıcı bir anlayışla her yerde görünenj Allah olarak anlatmaktadır. Yani, Harabi Baba’nın yetiştirildiği dergahta da Imam Ali’nin Allahlığına inananlar iş başındaydı.

Şunu anlamak gerekiyor: Imam Ali’yi Allah gibi algılıyanlar, inananlar; genellikle şehirlerden uzak yerlerde yaşayan kitlelerdir. Bunların tümü de eski Türk inanış ve geleneğini sürdürüyorlardı. İmam Ali’de eski Tanrıların yankısını bulmak, onlara çok rahatlatıcı geliyordu. Bu konuyu hiç de şeriat alimlerin ölçüsü veya mantığı ile değerlendirmiyorlardı. Soyut Tanrı yerine yaşamış ve yaşamakta olan bir Tanrı peşindeydiler. Ruhun ölmezliği ve don değiştirmesi inancını da Doğu Asya’dan alıp Anadolu’ya getirmişler; bunu Ali olarak yeniden şekillendirmişlerdi.

Böylece hem eski inançlarını sürdürüyorlar hem de Islam dini ile kendilerince bir bağ kuruyorlardı. Atalar kültü (Atalara saygı inancı), Gün Tanrı, şimşek Tanrısı gibi tasarımları Imam Ali’nin kişiliğinde birleştirip soyutlayarak yiğit, iyiliksever, darda kalanların imdadına yetişen, elinde mucizeler gelen bir yeni Tanrı yaratmışlardı. Bu Tanrı Ali; tamamne  Türk tasarımı bir Tanrı’dır.... Işte Alevilik bu topraklarda yer yer Musa yer yer Ilya, çok kez Isa gibi tasarlanan ve Muhammed’in de özü (ruhu, batını) gibi gösterilen Ali kavramıçevresinde şekillenip yayılmıştır. Bu anlayış Anadolu’dan Balkanlara ve Güneydoğu Avrupa’ya kadar da uzanmıştır.

Men dahi nesne bilmezem
Allah bir Muhammed Ali
Özüm gurbete salmazam
Allah bir Muhammed Ali

Onlar birdir bir olubdur
Balkılanan nur olubdur
Dört köşede sırrolubdur
Allah bir Muhammed Ali

 

(.......) 

Hatayi bu yolda serdür
Serin sevenler de erdür
Ay’da sırdur Gün’de nurdur
Allah bir Muhammed Ali

Anadolu Aleviliğinin 7 ulu Ozanı’ndan olan ve bu yola son biçimini veren Şah Ismail Hatayi; yukarıdaki şiirinde Muhammed Ali’nin tek varlık olduğunu dile getirir. Bu Muhammed Ali kavramı, son dörtlükte açıkça görüldüğü gibi eski Türklerdeki Gün-Ay (Kün-Ay) kavramının ve iki Tanrı’nın birlikte oluşturduğu evrenin bir başka anlatımıdır.

Bu, Anadolu Aleviliğinde “Yeşil Nur/Muhammed” ve Ak Nur/Ali” kavramlarıyla da anlatılmıştır. Evren yaratılmadan bu iki  nurun varolduğu inancı, Alevi yaradılış efsanesinde yer almaktadır. Bu nurların güneşin ve ayın ışıkları olduğu ve Asya’dan Anadolu’ya getirildiği hemen anlaşılmaktadır.

Türk ulularının ölmezliği inancı, Asya’dan getirilerek Ali’ye de giydirilmiştir.

İmam Ali öldüğünde yüzü kapalı bir Arap gelmiş; Imam Ali’nin tabutunu ak bir deveye yükleyip götürmüştür. Oğulları Hasan ile Hüseyin devecinin ardından kim olduğunu öğrenmek istemişler; o sırada Arap yüzündeki örtüyü kaldırdığında bunun Ali olduğunu görmüşler.

İşte bu öykü aynen Hacı Bektaş Veli için de tekrarlanmıştır. Ayrıntısı da Hünkar’ın menakıpnamesinde yazılıdır.

Her Alevi’nin doğruluğuna yürekten inandığı bu olayı tasvir eden minyatürler, hali vakti yerinde olan her Alevi’nin evinde bulunurdu. Hemen hemen her Alevi Ozanın anlattığı bu olayı Kul Bayram şöyle dillendirmiştir:

Mümin isen gel boyun eğ bu yola
Aldanma her gördüğün kil ü kale
Tabuttun götürüp ak deve ile
Yedüp menziline Giden Ali’dir.

Kuzey ve Doğu Asya hattından Ortadoğu’ya doğru kayan Guz boyları Islam içine girdiklerinde; artık yeni kutsal kuşlar edinmişlerdir. Bunlardan birisi de turnadır. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’ye ilişkin Menakıpname’de Türkistan ulularının turna şekline girip uçtukları yazılıdır. Imam Ali’nin sesi de turna sesine benzetilir. Pir Sultan da havada semah ettiklerine inandığı turnalara sorarken öyle der:

Kim buldu derya’da balık izini
Eğildim öptüm Kamber’in gözünü
Turnalardan işittim avazını
Turnalar Ali’yi görmediniz mi?

İkinci Imam: Imam Hasan
İmam Hasan, Hz.Imam Ali ve Ana Fatıma’dan doğan ilk oğludur. Hicretin ikinci yılı Medine’de doğmuştur. Bu isim, Araplarda eski dönemde yoktu. Hasan ve Hüseyin, Peygamber tarafından, Harun Peygamber’in oğullarının (Şebber ve Şübber) isimlerinin Arapçaları olarak konmuştur. Bu durum, Hz.Peygamber’in torunlarına çok özel yer verdiğini gösterir. Ayrıca, Peygamber’in reforumcu tavrını da ortaya koyar.

İmam Hasan’ın soyu, Hasan-ül Müsenna ve Zeyd adlı oğullarından yürümüştür. Künyesi Ebu Muhammed, lakabı seçilmiş anlamına gelen Mücteba’dır.

Hz.Muhammed, Imam Hasan ve Hüseyin’i çok severdi. “Oğullarım” diye seslenir, ağlamalarından incinirdi. Her zaman, “Onları sevenler cennetliktir, kötülük edenlerse cehennemliktir” derdi.peygamber, torunlarını omzunda taşır, bağrına basar, öpüp koklar, güneş altında kalmalarına razı olmaz, ibadette bile, sırtına çıkmalarına izin verirdi. Hutbe verirken onların geldiklerini görüp hutbeyi keserek kucağına oturtmuş, sonra hutbeye devam etmiştir. Peygamber, “Allah’ım ben bunları severim, sen de bunları ve bunları sevenleri sev, bunlar benim ve kızımın oğullarıdır” demiştir.

Peygamber, Imam Hasan;ı dizine oturur, o da peygamber’in sakalını karıştırırdı. Hz.Muhammed,onun dudaklarını öperdi. Bir kere de hakkında, “Anam, babam sana feda olsun, kim beni severse Hasan’ı da sevsin” demiştir. Ayşe, Peygamber’in Hasan’ı bağrına basıp “Allah’ım bu benim oğlumdur, ben seviyorum, sen de sev” dediğini söyler.

İmam Hasan, Camel savaşından sonra Sıffınve Nehrevan  savaşlarında da bulundu.

Hz.Ali’nin şehit edilmesinin ardından, Kufe Mescidi’nde Imam Hasan’a biat edildi. Ve resmen halife oldu. Imam Hasan, kısa bir hutbe okuyupminberden indi ve Muaviye ile savaş hazırlığına koyuldu. Fakat halk ona destek olmadı. Savaşa yolladığı ordusu, Şamlılara yenildi. Muaviye, gerek para, gerek hile ile bütün önemli kişileri yanına çekmişti. Yanlız kalan Imam Hasan, Muaviye ile bir anlaşma imzaladı ve halifeliği bıraktı. Anlaşma şu koşulları taşıyordu:

1-Halkın, Allah’ın kitababına, Peygamber’in yoluna uygun olarak idare edilmesi, 
2-Hz.Ali yandaşı olanlara hiçbir şekilde kötülük yapılmaması,
3-Hz.Ali’ye kötü söz söylenmemesi,
4-Hak sahiplerine, Camel ve Sıffın savaşında şehit olanların evladına, haraç malından pay verilmesi,
5-Muaviye’nin kendisinden sonra, yerine birisini halife yapmaması.

Muaviye, anlaşma yazılıp taraflar ve tanıklar imzaladıktan sonra, “Ben, Hasan’la bazı şartlara uyacağımı vaat ederek anlaştım ama, o şartların hepsi de ayağımın altına. Onların hiçbirini yerine getirmeyeceğim” dedi.

Ve dediğini de yaptı. İmam Ali’ye, Imam Hasan’ın bulunduğu camilerde bile, lanetler okuttu. Ali’nin taraftarları öldürülüp evleri yakıldı. Ehl-i Beyt’e ve şehitlerin çocuklarına hiçbir şey verilmedi. Muaviye, yaşamının sonunda, halktan, oğlu Yezid’e zorla biat aldı ve yerine onu bırakıp gitti. Bu, babadan oğula geçen halifelik, Islamiyet’in Sünni anlayışında bile yoktur.

İmam Hasan’ı birkaç kez zehirlediler, ama kurtuldu. Sonunda, Muaviye, Imam Hasan’ın eşi ve Kays oğlu Eşas’ın kızı Cude’ye, Imam’ı zehirleyip şehit ettiği takdirde bin dirhem altın vermeyi ve onu, oğlu Yezid’e almayı vaat etti. Babası, gerçekte dinden dönme olan Cude, bu vaatler üzerine Imam’ı zehirledi.

İmam Hasan, Medine’de 669 yılında vefat etti. Naşı, annesi Fatıma’nın yanına defnedildi.

Muaviye, vaat ettiği parayı Cud’ye ödedi, fakat, “Peygamber’in, ‘Oğlum’ dediğine bunu yapan, korkarım benim oğluma da yapar” deyip ikinci vaadinden döndü.

Kitap: Türk Aleviliği
Yazar: Rıza Zelyut
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...