Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

6- Türk Aleviliği -2


Türk Aleviliği -2

Yurt Dışındaki Yapılanma
Bugün Avrupa’da üç buçuk milyon dolayında Türk nüfusu bulunmaktadır. Bunun en az bir milyonunun Alevi olduğu tahmin ediliyor. Avrupadaki Aleviler genelde Aleviliğin bir İslam mezhebi olarak görüp onun tarihten gelen muhalif yönüne vurgu yapmak eğilimindedirler. Yurt dışındaki Alevi dernekleri yurt içindekilerin yaptığından çok daha fazla Alevi din ibadetine önem vermektedir. Buna karşın genel siyasal hava sosyal demokrat ve sol politikalar içinde yer almak yönündedir.

Yurt dışında Alevi örgütlenmesi, oradaki siyasal ve kültürel özgürlük nedeniyle Türkiye’den daha önce başlamıştır. Bu nedenle Avrupa’da genel bir birlik, zayıf bağlarla bile olsa sağlanabilmiştir. Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu, şu an Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, Danimarka gibi ülkelerdeki Alevi derneklerinin büyük bölümünü çatısı altına almıştır.

 

Almaya’da Türkiye’den farklı olarak PKK yandaşlarının kurduğu Kürdistan Alevi Birliği diye bir örgütlenme daha vardır. PKK’liler 1990’larda Alevilerin çalışmalarını  şiddetle engellemeye çalıştılar ama başaramayınca kendileri bir örgüt kurdular.

 

Bu örgütlenmenin Alevileri temsil etme şansı bulamamaktadırlar.

Devletin Tavrı
Türkiye Cumhuriyeti Hala Türkiye’de Alevi varlığını kabul etmemektedir. 1989’da hazırladığımız Alevilik Bildirgesi’nin ilk maddesini bu yüzden, “Türkiye’de Alevi denilen bir grup Müslüman yaşamaktadır.” biçiminde  düzenlemiştik.

Bu cümle, yüzyıllardır verlığı bilinen ama resmiyette kabul edilmeyen
Alevi toplumunun bir
haykırışıdır. Sanatçısından siyesetçisine , işadamından sendikacısına, bilim adamından

yazarına kadar Türkiye’nin entelektüel gücünün kabul ettiği bu gerçeği devletin kabul etmeye yanaşmaması, Alevi olgusunun niteliğini ve değişimini bürokrasinin kavramadığını göstermektedir.

Bu görmezden gelişte, cumhuriyet rejiminin hala kendisini güvende hissetmemesinin etkisi de vardır. İmparatorluğu yitirmiş bir kadronun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ndeki temel hava; “Her yerden tehlike geliyor, herkes bize düşman!” biçimindedir. Bu şartlanma, laik devletin temel savunma gücü olan Aleviler bile tehlike olarak gösterebilmektedir.

Devletin başta Sünni yapıda şekillendirilmesiyle laik yapılaşmanın önü kesilmiş; tepe noktalara Alevilerin tırmanması engellenmiştir. Milli Güvenlik Kurulu’nun eskiden beri Alevi varlığını ortaya koymayı tehlikeli olarak gördüğünü özel görüşmelerimle öğrenmiş bulunuyorum.

Alevi gerçeğini yok sayan diğer bir kurum da diyanet işleri Başkanlığı’dır (DİB). Sünniliğin restorasyon merkezi gibi çalışan DİB; devletin Alevilerle buluşmasını engellemek için her türlü pozisyonu almaktadır. MGK ile DİB; siyasetçileri de yönlendirerek bu kitlenin demokratik taleplerinin gerçekleştirilmesini engellemektedirler. 2009 yılına geldiğimizde; Avrupa Birliği sürecinin de dayatmasına karşın; 20 yıl önce Alevilik Bildirgesi ile dile getirdiğimiz demokratik taleplerin hiçbiri resmen kabul edilmiş değildir.

 

Hükümetler, Alevi toplumunu Hacı Bektaş Veli Törenleri’ne bir temsilci göndererek veya açılım haberleri uçurarak uyutmaktadırlar. Bu yok sayma veya kandırma politikasında Alevi toplumunun parçalanmışlığı da etkili olmaktadır. Bugün de Alevi örgütlenmelerinin aralarındaki çelişkiler/çatışmalar siyasal güçler tarafından kullanılmakta ve Alevi demoratikleştirilmesi hep ertelenmektedir.

TBMM’de grubu bulunan partilerin Alevilerin taleplerini hep geriye iteklediklerini 2009 yılının Ocak ayındaki açıklamalar da ortaya koymaktadır.

Ne Kadar Alevi Var?
Alevilerle ilgili sayım yapılmamış olsa bile bunların Türkiye’de önemli bir nüfus olduklarını tarihi bilgiler ortaya koyuyor. Osmanlı Devleti’nin 1567 tarihli gizli bir belgesine göre, o zamanki Anadolu nüfusunun kırlardaki kesiminin çoğu Alevidir. (Bu belgeler, kitabın Osmanlı Döneminde Alevi Başkaldırıları bölümündedir.)

Aynı biçimde Mustafa Kemal Paşa 26 Haziran’da Tokat’tan Konya Ordu Komutanlığı’na çektiği telgrafta, Tokat ve Amasya halkının büyük bölümünün Alevi olduğunu, bunların Kurtuluş Savaşı’na kazanılması için Hacı Bektaş’taki Bektaşi dedesi ile (Çelebi) ilişki kurmak gerektiğini belirtir.

1913’te Türkiye’ye gelen ve daha sonra “Bektaşilik Tarihi” adlı ciddi bir kitap yayımlayan John Kingsley Birge’in, Alevi-Bektaşi nüfusu ile ilgili verdiği bilgilerden (Sayfa 12-13) çıkanlar özetle öyleydi: Bektaşiler, 1826’dan önceki sayılarını yedi milyon olarak hesaplarlar. 1933’te, imparatorluk döneminde Kızılbaşlar hariç yedi buçuk milyon Bektaşi yaşadığı ileri sürülür.

1668’de Batılı gözlemci Paul Rycaut, İstanbul’da edindiği bilgilere dayanarak İmparatorlukta, Hacı Bektaş^’ın milyonlarca taraftarının olduğunu, bunları yok etmenin imkansız bulunduğunu yazar.

Besim Atalay 1924’te zamanki Kızılbaş nüfusu bir buçuk milyom civarında gösteriyor. Birge bu rakamı “herhangi bir gözlemcinin verdiği en küçük rakam” olarak niteliyor. Bu sayıya Doğudaki Aleviler dahil değildir. Geçmişe ilişkin bu rakamlar, Türkiye’de bugün 70 milyonu bulan genel nüfus içinde Alevilerin 15 milyonluk kitle oluşturduklarını kanıtlayabilir. Türkiye’deki Alevi nüfusu şu gruplar oluşturmaktadır:

1- Anadolu Alevileri: Bunlar ana kütledir. Sayıları en az 12 milyonu bulmaktadır. Bunlar, Balkanlar’dan tutun da Adıyaman’a kadar uzanan çoğrafyada, ocaklara ayrılarak yaşıyan Türk kökenli Alevilerdir.

2- Nusayriler: Bunların iç yapısı da Anadolu Alevilerine benzer. İçe dönük Ehl-i Beyt bağımlısı Nusayriler yoğun olarak Hatay, Adana, Mersin illerimizde yaşamaktadırlar. Büyük kentlerde de bulunan Nusayrilerin nüfusu iki buçuk milyon dolaylarındadır.

3- Azeri Caferiler: Yoğun olarak Kars ve Iğdır ile İstanbul ve İzmir’de bulunuyorlar. Türk kökenli bu Caferiler, ibadette İran Şiası’na benzerler. Nüfuslarının 500 bin dolaylarında olduğu sanılıyor.

4- Dedebabacı Bektaşiler: bunlar kentlerde yaşayan Bektaşi tarikatine bağlı Alevilerdir. Nüfuslarının 50 bini bulduğu sanılıyor. Bunlar daha çok bürokratlar ve kent esnafı arasında yayılmışlardır.

Çoğunluk Baskısı
Bu kadar fazla olan ve ülkenin her yanında yaşayan Alevilerin varlığını, cumhuriyet resmen kabul etmiş değildir. Bu görmezden gelme, cumhuriyet bürokrasisinin Sünni karekterini ve Osmanlı zihniyetinin devam ettiğini gösteren ilginç bir tavırdır. Osmanlı Devleti yıkılmış ama onun Alevilerle ilgili tavrı, yumuşatılarak cumhuriyet döneminde sürdürülmüştür. Bu durum Alevi toplumu içinde değişik sıkıntıların doğmasına yol açmaktadır. Sosyologların tespiti şu yöndedir:

 

“Sünni Çoğunluk (Büyük toplum) Alevi-Bektaşi Sektizmini (Küçük Toplum) denetim altına almıştır. Büyük Toplum karşısında güçsüz ve zayıf düşen Küçük Toplum daha fazla yara almamak, kimliklerini yetirmemek nedeniyle içe dönüş süreci başlatmış, adeta gizli cemaatlar haline dönüşmüşlerdir.”

 

“Büyük Toplum’un itmesi, merkez olarak çevreye şüpheci yaklaşması, otokton felsefenin onarımına gitmeyişi, sosyal çözüm yollarını aramaması, köklerden ayrılan her türlü sapmaları çözümlemeyi entegrime dönüştürmesi ile Alevi olgusu dışlanmıştır. (Orhan Türkdoğan: Alevi Bektaşi Kimliği, s. 525).”

Prof. Türkdoğan’ın yukarıdaki saptamaları, fevkalede isabetli olmasına karşın, eskiden iyi olan bir durumun sonradan bozulduğu yorumuna da açık olduğundan eksik kalmaktadır. Türkiye’de devletin (Büyük Toplum) adına bu yaklaşımı, Osmanlı’dan beri devam eden durumun cumhuriyete uyarlanmasından öte bir şey olmamıştır.

Alevilerin günümüzde siyasal nedenlerle parçalanmış olmaları devletin işine gelmektedir. 55. Hükümet’in Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit’in, kendisinden Aleviler için talepte bulunan bir gruba, 1997’de, “Siz önce birleşin de bize –devlete- öyle gelin” demesi, Alevilerin bu pozisyonlarının onların haklı isteklerini reddetmede ne kadar kötü bir sebep yarattığını ortaya koymaya yeter.

Devlet, bugün Alevilerin güçlü bir birleşik bir cemaat haline gelmesini engelleyecek her türlü önleme izin vermektedir.

 

Devlet bu redci ve tekçi (Sünni) anlayışını inatla sürdürürken Aleviler, kendi varlıklarını resmileştirmeye çalışıyorlar. Din derslerinin kaldırılması, kaldırılmaz ise Aleviliğin de okullarda okutulması –ki, bu durum Sünni çoğunluktaki olumsuz şartlanmaların kırılması için çok önemlidir- Cemevlerinin de ibadethane statüsüne alınması, Diyanet işleri’ne bütçeden pay ayrıldığına göre Alevilere de nüfusları oranında pay ayrılması, devlet televizyonlarında Sünnilik kadar Aleviliğin de tanıtılması, eğitimde Alevilik öğretisine de yer verilmesi, Diyanet İşleri’nin kaldırılması, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkartılması, Hacı Bektaş Veli Dergahı’nın yönetiminin Hacı Bektaş Belediyesi’ne verilmesi gibi istekler resmileşme girişimlerinin uzantılarıdır. Lakin, bunlar inatla reddedilmektedir. Alevi toplumu artık isteklerini mitinglerle dile getirecek sürece girmiştir.

Bütün bu redci tavrına karşın, devlet, Aleviler işine geldiğinde kendi değerlerinin bekçiliğine soyundurmaktadır. Türkiye’de radikal dinciliğn hortladığı dönemlerde, “Laikliğin güvencesi Aleviliktir” sözünün sebebi budur. Devletle barışmak isteyen Aleviler bu cümleyi gururla söylerken fedai gibi kullanılmak istenildiğinin geçmişte farkına bile varamıyordu. Zahmette eşit görülen, nimmete dışlanan Alevi, bunun farkına varmak üzeredir.

AB düzenlenmeleri gereği Alevilerin isteklerine eğilmek zorunda kalan hükümet, Alevi açılımı adına bir türlü somut adımlar atmamıştır. Ama muhalefet partisi lideri Deniz BAYKAL DA 11 Ocak 2009’da İstanbul Şahkulu Dergahı’nda katıldığı  Aşura töreninde; “Alevilerin taleplerini CHP iktidar olduğunda çözeriz!” diyerek yakın zamanda TBMM aracılığıyla yapılacabilecek bir açılıma uzak durduğunu ortaya koymuştur. Yani; devletine asla olumsuz bir tavır takınmayan Aleviler; hala potansiyel tehlike olarak görülmektedir.

Sünni Çoğunlukla İlişkiler
Şehirlerdeki Alevilerin en büyük sıkıntılarından birisi de Sünni çoğunluğun Alevilere yönelik suçlayan/karalayan/aşağılayan önyargılarıdır.

Şehirleşme ile birlikte kentlerdeki Aleviliğin pozisyonu “Şehir Aleviliği” diyebileceğimiz yepyeni bir durum dayattı. Köylerde çoğunluğu oluşturan homojen Alevi yapı, kentlerde azınlığa düşüp yine gizlendi.

Bu arada, eğitim kurumlarının tekçi ve suçlayıcı yapısı sürüyordu.
Sünni halkın kafasında Alevilere karşı Osmanlılar zamanında ulemanın ve hocalarınoluşturduğu olumsuz yargılar yaşıyordu.

Günümüzde bile bu durumun şiddetle yaşandığını anketler ortaya koyuyor. Üniversite öğrencileri arasında yapılan bir anket durumun ne kadar acı olduğunu gösteriyor. “Alevilerin mum söndü yaptığına inanıyor musunuz?” biçimindeki bir soruya üniversite öğrencilerin yüzde 50’si “Evet” cevabı veriyor. (Orhan Türkdoğan, Alevi Bektaşi Kimliği, s. 356.)

 

Bu anketlerde çıkan sonuçlara göre Sünni okumuş gençliğin Alevilerle ilgili kalıp yargılardan bazıları şunlar:

1- Mum söndürürler.
2- Seyyidler’i veya ahudları istediği hanımı yanlarına alabilir.
3- Dinde ikilik çıkarırlar.
4- Namaz kılmazlar, içki içerler.
5- Gusül abdesti almazlar.
6-
Camiye gitmezler
7- İçlerine kapalı ve gizli yaşarlar.
8-
Ensest yaparlar (Cinsel ilişkide serbestlik).
9- Ahlaksızdırlar
10- Pistirler
11- Materiyalisttirler
12- Bir Hırıstiyandan çok daha güç Müslümanlığı kabul ederler (Orhan Türkdoğan, Alevi Bektaşi Kimliği, s. 356.)

Bu kalıplaşmış yargılar eskilerde üretilip kitlelere aktarılmış, kabul ettirilmiştir. Onlardan da kuşaktan kuşağa geçmiş, bugünlere gelmiştir. Yüksek öğretimdeki Sünni gençlik böyle düşünüyor ise sıradan Sünni vatandaşın Aleviler hakkında neler düşündüğü Alevi kitle için elbette yaralayıcıdır.

 

Böyle bir baskı karşısında gizlenen şehirdeki Aleviler kendi yollarının kurallarını unuttular. Dedelik, taliplik ilişkisi hemen hemen bitti. Müsahiplik (Yol kardeşliği) düzeni yok oldu. görgü (cem) yapılmaz oldu. dergahı kapatılan, sivil kurumları ve eğitim kurumları bulunmayan Alevilik neredeyse nostalji haline geldi.

Ama Alevilik “Ulusal kimliğin bir damatılması ve mazlumiyet sembolü Ehl-i Beyt sevgisinden can alan” bir kalp çırpıntısı olarak derinlerde duruyordu. Ayrıca, Aleviliğin yarattığı insanilişkileri ve genel kültür, ailelerde, içeride az çok devam ediyordu.

 

Kentlerde çaresiz kalmanın yarattığı bunalım da Alevileri kendi dinsel kimliklerine hiç değilse zihinsel-duygusal olarak bağlı kalmaya itmişti. Bütün olumsuz şartlara karşın, Alevilerin yaşam tarzındaki farklılık, insancılık, kardeşlik, yaşanan demokratikleşmeye ve küreselleşmeye parelel olarak Aleviliğin yeniden canlanmasına sebep oldu.

Şimdi, bu olguyu Sünni çoğunlukla paylaşma süreci başlatılmalıdır. Fakat Sünni halkımız Alevilere karşı hala olumsuz yargılarla doludur. Mum södü yaparlar, kestikleri yenmez, evlerine gidilmez, kız alıp verilmez gibi yaklaşımlar ne yazık ki günümüzde de yaşıyor.

Bu yanlış yargıların giderilmesi ancak eğitimkurumlarında Aleviliğin ders alarak okutulması ile mümkündür. Yine hiç değilse devletin iletişim organlarından Aleviler de yaralanmalı ve kendilerini anlatmalıdırlar.

 

Bunun dışında Diyanet işleri bakanlığı artık, Alevi gerçeğini kabul edip camilerde Aleviliği tanıtan merkezi vaazlar verdirmelidir. Bunun kadar önemli bir diğer konu da ilahiyat okullarında konunun programa dahil edilmesidir.

Sünni kesimde halk katındaki Alevi karşıtlığı şartlanması, aydın katında başka kılık altında sürmektedir. Onlara göre yanlızca kendi mezhepleri doğrudur. “Müslümansanız camiye gelin, cemevi de neymiş!” tezi en aydın Sünninin bile kafasında dolaşıp durmaktadır. Aleviler; Sünniliğin kurallarını kabul ederse, her şey çözülür,  sorun da ortadan kalkar. İşte günümüzün Sünni demokratlarının veya teologlarının Alevi sorununa yaklaşımı aşağı yukarı budur. Günümüzde Alevilere yardımcı olmak ister gibi görünen ilahiyat çevreleri, misyoner tavrı takınmaktadır. Müslümanlık adı altında Sünnileştirme içeren bu yaklaşıma Aleviler haklı olarak tepki göstermektedir. Sorunun çözümü, Alevileri Sünnileştirmek değildir. Bu çözüm şekli 500 senedir tutmamıştır. “Efendim dinimiz bir, kitabımız, peygamberimiz bir. Aleviler de Sünni sayılır.” “Sünniler de Ali’yi sever ve bu yüzden Alevi saylır” gibi yaklaşımlar demogojiktir. Sünni kesimden çıkan ve Alevilere iyi niyetle yaklaşmaya çalışan sosyal bilimciler, hala mezhep bağnazlığı içinde, “Alevi köylerine cami yapılsın” (Mehmet Eröz) çözümünü öneriyorlar. Sosyolojik bakınca, Alevilikle Sünniliğin farklı yapılanmalar olduğunu görenler, inançsal olarak mezhep taasubu ile “Alevilik ile Hanefilik birdir” (Türkdoğan) diyerek problemin Alevilikte olduğunu dolaylı olarak ileri sürüyorlar.

Günümüzdeki Sünni toplumbilimciler ile Osmanlı’nın ulemasının çözüm yolu aynıdır: Alevi köylerine cami yaptırmak.

Halbuki bu sorun öyle basit değildir ve arkasında koskoca bir tarih vardır. Önce var olanı kabullenmek gerekir. Ancak bundan sonra barış içinde bir arada yaşamak ve birbirimize hoşgörülü olmak gelir.

Bugün Sünni kamuoyunun Alevilere sempati duyduğuna inanmak mümkün değildir: Alevilere yönelik kimi pohpohlamalar onların inancına saygıdan değil, Alevilerin politik/sol tercihlerindendir.

Ne yazık ki solcu gözükenler, Alevilere dinsizliği, sağcılar ise Sünniliği önermekte, iki kesim de onların doğal-geleneksel seçimleri olan Alevi mezhebine tahammül etmeyi düşünmemektedir.

Hala; Türkiye’de milyonlarca insanın talebinin, dinsel olmasa bile demokratik bir hak olarak hoşgörü ile karşılanması gerektiğini görebilen insan veya aydın sayısı çok azdır.

Alevi kitle, bu yapay olarak yaratılan kargaşa ortamında kendisinin kim olduğunu bile anlayamaz hale getirilmiştir.

Bütün buna karşın, Alevi kesim Sünni çoğunluk içinde kültürel-inançsal bir azınlık olduğunu unutmadan, ortak yaşama alanı yaratmak için çaba göstermelidir.

Köylerde alanın egemeni olan Alevi, şehirlerde alanın azınlığı olduğunu bilirse, daha sağlıklı ilişkiler kuracaktır. Bu bilinç, Sünni vatandaşın çoğunluğunu da Alevileri desteklemeye yönetecektir. Unutmamalıyız ki Alevilerin sorunu, Aleviler kadar Sünnileri de ilgilendirmektedir.

Buluşma noktalarını tespit edelim:
1- Başta MGK olmak üzere devlet organlarının cüzzamlı gibi gördüğü Alevi kitle ve onların yaşadığı Alevilik; bu milletin öz milli kimliğini temsil etmektedir. Türk kültürünü, bilincini, dilini; o kötülenen Aleviler binlerce yıl ötesinden bugünlere taşımışlardır. Öyleyse; milli birlik açısından bu inanç veya kültür temel taşıdır. Milliyetçilik adı altında Arapçılık yapılarak bu gerçek milli kimlik daha fazla yok sayılmamalıdır.

 

2- Alevi toplumunun inançsal düzlemdeistediklerine Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB); “İslam tektir; o da bizim temsil ettiğimizdir!” diyerek tarihe ve sosyolojiye aykırı biçimde karşı çıkıyor. Tarihte; daha Hz.Muhammed hayatta iken İslam ikiye ayrılmıştı. Mekke mütegallibesi ile Mekkeli yoksullar, gençler, köleler arasında bir ayrışma oluşmuştu bile. Bu durum; 632’de Hz.Muhammed vefat ettiği gün tavan yapmış; Peygamber’in vasiyeti çiğnenerek zengin kesimin istediği kişi baş yönetici yapılmıştı. Sonra bu parçalanma sürmüş; tarihte katmanların sınıfsal konumlanışlarına göre İslam anlayışları (mezhepler) oluşmuştu. Bunları Sünni din (mezhep) kitapları da kabul ediyor. Şimdi; DİB; kendi tarihini bile redderek asimilasyonculuk yapıyor.

Bu konuda; DİB’in bilinçli cehaletini kırmanın yolu din bilgisi değil, demokratik ilkelerdir. Bir toplum; kendisini nasıl tanımlıyorsa, yönetim onu öyle görmek zorundadır. Alevilerin isteklerine demokratik bir talep olarak bakmak; DİB bağnazlığını aşmanın bir yoludur. Sünni kesimi de bu isteklerin demokratik ve barışcı istekler olduğunda birleştirmek kolay olacaktır. Ki, demokrasi, ortak alanımızın başında gelmektedir...

3- Ehl-i Beyt Sevgisi: Alevilerle Sünnileri dinsel anlamda bir noktada buluşturmak mümkündür. O da Ehl-i Beyt sevgisi ve saygısıdır. Zaten Allah, Kur’an’da belirttiği gibi Müslümanlardan ‘Ehl-i Beyt’i ne yazık ki günümüzün Sünni teologları, Ehl-i Beyt olgusunu büyük çoğunlukla gizlemeyi sürdürüyorlar. Ezberci ve nakilci Sünni ulema, uzun zamandır mezhep taassubunu atamıyor. Tarihi kaynakların ve Kur’an’ın tanıklığı görmezden geliniyor. Bin yıl önce kapatılan içtihat kapısı, inatla kapalı tutuluyor ve geçmişteki bağnazlık, İslam dininin kuralı gibi kitlelere aktarılıyor.

Türkiye hala Peygamberin yolundan yürüyecek aydınını arıyor.

Cumhuriyet De Bakış Açısını Değiştirmedi
Alevilerin “suçlu, günahkar, dinsiz, hatalı” görülmesi, cumhuriyet sürecinde de pek değişmeden yıllarca sürdü gitti.

Bu olguyu en açık biçimde edebiyat eserlerinde izlemekteyiz. Halit Ziya Uşaklıgil’den (Aşkı Memnu) Müsahipzade Celal’e (Mumsöndü) ve Ömer Seyfettin’den (Hikayeler), Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na (Nur Baba) kadar geniş bir yelpazede Kızılbaşlık/Alevilik çirkin, kötü, pis, ahlaksız biçimde tevsir edilmiştir.

Bu yaklaşım, edebiyat kitaplarından sözlüklere kadar yansımıştır. Ensest (cinsel ilişki serbest) ilişkinin anlamının sözlüklerde “Kızılbaşlık” olarak verilmesi bunun somut örneğidir.

 

Aynı yaklaşımı aydın geçinen kesimde de şiddetle görüyoruz. 1996’da bir televizyon kanalında bir şovmenin yaptığı Kızılbaş gafı, aslında Sünni çoğunluğun en alttan en üste kadar bu şartlanmanın etkisinde olduğunu gösteren örnek olmuştur.

Din eğitimi alan kesimde bu iftiraya inanmayanların oranı yüksektir. Alevilerde mumsöndü olduğuna inananların oranı imam hatip okullarında yüzde 13’e düşmektedir. Bu durum, toplumumuzun gerçek anlamda bir din eğitimine ihtiyaç duyduğunun göstergesidir.

Günümüzde Sünni toplumun Alevilere bakışı şöyle gruplandırılabilir:

a- İlahiyatçı Yaklaşım: Bu anlayıştakiler günümüzde İslam denilince Sünniliği anlayan Sünni teologlardan ve bu etkinin altında yorum yapan bazı sosyal bilimcilerden oluşuyor. Bunlara göre aslında Aleviler Sünni olmalıdır. Teologlar olarak Ruhi Fığlalı, Abdülkadir Sezgin, Esat Coşan, Yaşar Nuri Öztürk’ten söz edebilir. Sosyolog olarak Mehmet Eröz ve Orhan Türkdoğan bu görüştendir.

Alevi toplumu bu tür yaklaşımlardan son derece rahatsız olmakta ve bu değerlendirmeyi kendi kimliğine yapılmış bir saldırı olarak görmektedir. Altında mezhep gayreti bulunan bu yaklaşım Alevi-Sünni diyaloğunun yollarını açmak yerine tıkamaktadır.

b- Sünni Tarikatlerinin Bakışı: Bunların günümüzde meseleye bakışı da Alevilere Osmanlı bakışından farklı değil. Tarikatçilerin gazetelerine yansıyan Alevi profili sevimsizdir, saldırgandır. Bunlara göre Aleviler dinsizdir, teröristtir.

Bunu açık söylemeseler de vermek istedikleri mesaj budur. Alevilerin dinsiz ve terörist olduğu imajıyla kamuoyu oluşturan Sünni tarikatlerin ileride görüş düzeltmeleri beklenebilir.

c- Akademik Yaklaşım: Bu gruptakiler olaya Sünniliğin haklılığı ve doğruluğu açısından değil toplum bilim ve ekonomik açıdan bakan araştırmacılardan oluşur. Bu bakış açısı laiklikten şiddetle etkilenmiştir. Aralarında önemli yorum ve bakış farkı da bulunan araştırmacılardan bazıları şunlardır: Fuat Köprülü, Besim Atalay, Atilla Özkırımlı, Ahmet Yaşar Ocak, Burhan Oğuz, Çetin Yetkin, İsmat Zeki Eyuboğlu, Faruk Sümer, Niyazi Öktem, Cahit Tanyol, Cavit Sunar, İlhan Başgöz.....

bu gruptakiler Aleviliğin İslami özünü heterodoksi (kabul edilmiş din kurallarına aykırı) olarak kabul ederler ama inanç yönü ile, özellikle de pratikleriyle ilgilenmezler. Alevilerin inanç grubu olmaktan öteye geçip laik bir topluluk halinde görünmelerinden yanadırlar.

 

ç- Eylemci Sol Yaklaşım: bu görüştekiler, Alevilerin solcu olduğunu, düzenin karşısında olduklarını ve bu sömürü sistemini yıkmak için gerektiğinde silahlı mücedele edebileceklerini ileri sürerler. Bunların Alevilerden baklediği, Alevi gençlerini militan olarak kullanmaktır. Kendi ideolojilerini gereği dine karşı oldukları için Aleviliğin dinsel boyutuna da şiddetle saldırırlar.

d- Sünni Siyasetçilerin Yaklaşımı: Türkiye’deki Alevi kesime Sünni siyasetçiler ancak oy kaygısıyla yaklaşıyorlar. Alevilere seçim öncesinde parlak vaatlerde bulunanlar (Örneğin 1995 Genel Seçimleri ve Alevilere Bütçe’den pay verebileceği sözleri....) seçimlerden sonra bu sözlerini kesinlikle unutuyorlar. Sünni çoğunluğun baskısı, siyasetçileri bu konuda geri adım attırıyor.

1997 başlarında ortaya çıkan irtica tartışmalarına bağlı olarak Milli Güvenlik Kurulu’nun getirdiği yaptırımlar üzerine, aşırı sağcı, ırkçı/şeriatçı siyasi anlayış Alevileri hedef aldı. Bunlar, Türkiye’nin Süriye’ye dönüştürülmek istendiğini ileri sürdüler. Hükümetin laiklikle ilgili işlerinin, Suriye’de olduğu gibi Alevilerin eline verilmek istendiğini göstermeye çalıştılar. Bu konuda eski MHP’li, yeni İslamcı BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun açıklamaları vardır.

Sonuçta Türkiye; 2002 yılı kasım seçimleri ile din istismarcısı, Amerikan İslamcısı bir siyasi kadronun yönetimine verildi.

 

Türkiye’deki sosyal demokrat/demokratik sol kanat da Alevilerin oylarını almakla birlikte onların sorunlarına sahip çıkmadı. Kendilerini laiklikle sınırlayan bu anlayıştaki partiler, Alevileri övmekle yetinip icraattan kaçtılar.

Böyle olunca Alevilerin siyasal tercihleri de farklılaştı. Öyle ki MHP bile kimi yerlerde Alevilerden oy aldı. bazı Aleviler, Refah/Fazilet Partisi çizgisi ile ilişkiye girerek gizli şeriatçılarla bile işbirliği yaptılar.

1999 yılında yapılan genel seçimlerde bu dağınıklık açıkça ortaya çıktı ve bölünen Alevi oyları etkisini iyice yitirdi. Ayrıca CHP de bu yüzden Meclis dışı kalarak TBMM’nin yasama ve denetim işi darbe yedi.

2002 yılın da Alevi oylarının parçalanması sürdü ve AKP tek başına iktidara geldi. sandığa gitmeyen milyonlarca seçmen içinde Alevilerin çoğunluğu oluşturduğu konuşulup yazıldı. Aynı süreç; 2007 yılındaki genel seçimlerde devam etti. Böylece ABD tarafından şekillendirilen AKP iktidarı kuvvetlendirildi. Alevi toplumunun eskiden daha kuvvetli biçimde destelediği CHP’nin oyu ise 2002’den 2007’e pek artamadı. 2007’de MHP’ye batı, iç Karadeniz ve Akdeniz bölgesindeki Alevilerden oylar kaydı. Sonrasındaki süreçte ise bu parti AKP ile yer yer işbirliği yaparak bu oyları verenleri hayal kırıklığına uğrattı.

Bu çalışmanın yenilendiği 2008 sonunda ise AKP hükümetti; Alevilerle ilgili olarak bazı açılımları gündeme getirmenin kaçınılmaz olduğunu görmüş bulunuyor. Lakin; bu açılımın Alevi toplumunun tutucu kanatları ile birlikte yürütülmek istendiği görülüyor ki bu da ayrı bir asimilasyonun lekelrini taşıyor.

Alevi Ve Sünnilerin Ortak Kavramları
DİN BİRLİĞİ: Geleneksel Alevilik, kendisini “İslam’ın özü” olarak tanımlar. Önceki bölümlerde anlatıldığı üzere; Alevilik, İslam içinde ortaya çıkan Batıni bir yorum ve pratikler bütünüdür. Anadolu Aleviliği ise Türk kültürünün İslami yapıya uyarlanmış şeklidir.

Geçmiş dönemde Sünni kesimden bazı ulemanın Alevileri İslam dışı gösterme gayreti sadece o günkü  politik ve maddi çıkar kavgasının yansımasıdır. Osmanlı Devlti’nde 16. yüzyıla kadar görülmeyen bu suçlamanın iki Türk devletinin (Osmanlılar ve safeviler) rekabetiyle gündeme gelmesi, bunun en açık kanıtıdır. Alevi toplumu; kendisini asla Sünni ile bir görmemekte ama kesinlikle Müslüman olduğuna inanmaktadır.

Allah İnancı: Alevi toplumu da Sünni toplumu gibi tek Tanrı’ya inanır. Fark, Allah kavramının yorumlanmasında ortaya çıkmaktadır. Örneğin; Aleviler, Allah’ın adil olduğunu ve cezalandırıcı olmadığını düşünürler. Allah her şeye kadirdir ama o kulunu yaratmış, ona akıl vemiş ve kendi davranışlarının sorumlusu yapmıştır. Bu yüzden kulun kötü eylemlerinin (şerrin) sorumlusunun Allah olduğu düşüncesi Alevilerde kabul edilemez.

Kur’an’a Bağlılık: Alevilerin temel yol kitabı sayılan buyruklar incelendiğinde görülür ki Aleviler Kur’an’a bağlıdırlar.

Alevilerle Sünnileri ayıran şey, Kur’an’da ne anlaşıldığı üzerinedir. Aleviler Kur’an’ın şekline değil özüne bakarlar. Kur’an’ın yerel veya 1400 sene öncesine göre getirilmiş kurallarını o gün için doğru sayarlar ama o kuralların bugüne taşınarak hayatı biçimlendirmesini doğru bulmazlar. Örneğin; kölecilikten veya cariyeden söz eden ayetlerin 7. yüzyıla özgü olduğunu kabul etmek; bu çağda ise geçerliliğinin bittiğini söylemek gibi.

 

Peygamber:
“Canım kurban olsun senin yoluna
Adı güzel , kendi güzel Muhammed” Teslim Abdal

Aleviler için Peygamberimiz Hz.Muhammed hem bir peygamber hem de çok kutlu bir zattır. Onun sıradan bir insan olmadığına, alemlerin rahmeti olduğuna inanırlar. Alem yaratılmadan önce Hz.Muhammed ile Hz.imam Ali’nin nurunun yaratıldığı kabul edilir.

Ahiret İnancı: Soru ve hesap gününe inanan Aleviler, oradan rahat çıkmak için hesabın bu dünyada verilmesi gerektiğine inanırlar. Bu yüzden ibadetlerini, aynı zamanda bu dünyadaki hataların sorgulanmasına da açarlar. Ve bu konuda rızalık sağlamadıkça gerçek mümin olunmayacağına kesinlikle inanırlar. Sünnilerle Alevilerin ibadetteki amaçları bu dünyada rızalık sağlama açısından farklılaşır.

İşte Alevilerin yaptığı Cem Töreni, bu dünyada rızalığı sağlamaya yönelik bir soru-cevap ibadetidir.

Meleklere İnanç: Alevilerin meleklere inancı; insanın melek kadar temiz olması gerektiği fikrine dayanır.

Kadere İnanç: Aleviler, kader konusunda Mutezeli anlayışla hareket ederler. Önceden kulu bağlayan bir kader ve kaza fikrinin, Allah’ın sıfatlarına ters düştüğüne inanırlar. Bireyin dünyada özgür yaratıldığı, davranışlarının sorumlusunun kendisi olduğu Alevilikteki temel kabullerden birisidir.

 

Allah’ın insanların kaderine kötü işleri yazdığına inanmak; Allah’ın zalim olduğunu iddia etmektir ki bu da Allah’a iftiradır. Bu yüzden Alevi ululşarı Allah korkusu yerine Allah sevgisi önermişlerdir.

 

Ehl-i Beyt Sevgisi: Ehl-i Beyt, İslam yorumcularının büyük çoğunluğunun ortak kanısına göre, Peygamberimizin soyunun devam ettiği ailedir. Bunu, “Ehl-i Aba, Penç-i Al-i  Aba, Al-i Beyt, Al-i Muhammed” gibi isimler verilir. Ve beş kutlu kişiyi kapsar: Hz.Muhammed, Hz.imam Ali, Ana Fatıma, imam Hasan ve imam Hüseyin.

 

Kevser Süresi’nde müjdelenen bu aile, İslam tarihi içinde edebi bilgisi ve hayatıyla örnek olmuştur.

 

Kur’an’da, Allah’ın Müslümanlardan istediği tek şey, Ehl-i Beyt’e saygı ve sevgidir. Her Müslüman namazda, Ehl-i Beyt’e , (Al-i Resul) selam verir.

Ehl-i Beyt; sadece dinsel kimliği ile değil sosyal (toplumsal) kimliği ile de Türk milleti tarafından örnek alınmıştır. Ehl-i Beyt’e bağlılığın tarihi gerekçelerini ileride ortaya koyacağız.

Sahabe İle Ehl-i Beyt Bir Değildir
Peygamberimiz döneminde yaşamış bütün Müslümanlar sahabe kabul ediliyor ve o dönemdeki bütün insanlar aynı değerde sayılır.

Bu yaklaşım, İslam dininin ve Peygamber’in düşmanlarını aklamak üzere getirilmiş bir Emevi oyunudur. Bu konuda da Peygamber adına yalan sözler uydurulmuştur.

Bizzat Kur’an, bu yaklaşımın doğru olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

 

57. Sure, Hadid, 10. Ayet şöyle diyor:  “(....) İçinizden, Mekke’nin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler, fetihten sonra sarf eden ve savaşan kimselerle bir değildir., ilkinlikler daha üstün derecededirler.”

Bu ölçü, Peygamberimizin sahabesi arasında bile, halka ve Hakka hizmet (infak ve cihat) temel alınarak bir ayrımın Allah tarafından yapıldığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle bütün sahabeyi aynı derecede gören yaklaşım, Kur’an’ın bu temel espirisine ters düşmektedir.

Birincisi, sahabe ile Ehl-i Beyt asla bir tutulmaz.
İkincisi, sahabe içinde Ehl-i Beyt’e yakın olanlar Allah nazarında çok daha değer sahibidir. Bunu, Allah, yukarıdaki ayette gayet belirgin bir örnekle vurgulamıştır.

Bu tavrı, Sünni kardeişlerimizde net biçimde göremiyoruz. “Benim bütün sahabelerim gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olursanız, doğru yolu bulursunuz.” Anlamına gelen hadisin, Kur’an’ın bu açık mesajı ile çeliştiği için sıhhatinin doğru olmadığı da anlaşılmaktadır.

Bu yüzden Ebu Süfyan gibi İslam düşmanları, Muaviye ve Yezid gibi Ehl-i Beyt düşmanları, sahabe kabul edilemez. Bunlar ancak sıradan Müslümanlardır.

Kitap: Türk Aleviliği
Yazar: Rıza Zelyut
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...