Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

21- Türk Aleviliği -17


Türk Aleviliği -17

 

Alevilikte Yolun Kaynağı

Muhammed Ali Kavramı
Alevi inancına göre, Hz.Ali’nin nuru ile Hz.Muhammed’in nuru aynıdır. Hz.Muhammed bir ilim şehridir; Hz.Ali ise o şehrin kapısıdır. Alevi inanışına göre Islamiyete giriş, ancak bu kapıdan olur. Bunun yolu da Aleviliktir.

Alevi felsefesinde, Hz.Muhammed’le Hz.Ali özdeşleşmiştir. Bunun sonucunda da “Muhammed Ali” kavramı doğmuştur. Bu ifadenin Muhammed’le Ali gibi algılanması yanlıştır.

Burada, iki varlık gibi görünen tek varlık vardır. O varlığın dışı Muhammed, içi Ali’dir. Dış, nübüvveti (şeriatı) temsil eder; iç ise velayeti (hakikati) ifade eder.

Buna bağlı olarak ilk Imam Ali, “Ben konuşan Kur’an’ım” demiştir. Bu sözde, peygamberin ilmine halife olmak durumu söz konusudur. Bu hilafet de nübüvvettin manevi anlamda devam ettirilmesi anlamına gelir.

Peygamberin manevi mirasına sahip çıkan Hz.Ali, “perde kaldırılsa bile, ‘yakiymin’ artmaz benim” demiş ve Tanrı’ya olabilinecek kadar yakın olduğunu, açıkça dile getirmiştir. Imam Ali, ayrıca şöyle demiştir:

 

“Biziz peygamberlik ağacı; peygamberlik vahyinin indiği yer, meleklerin gelip gittiği mahal, hikmetlerin kaynakları, ilmin madenleri biziz!...”

Hemen belirtelim: Söz konusu olan, peygamberlik iddiası değildir. Baştan beri vurgulandığı gibi, peygamberliğin içyüzü olan ve sürüp giden velayet olgusudur.

Velayet Islamiyet’in özüne ulaşmayı hedeflediği için kalıplaştırılmamış, sürekli yenileşmeyi, araştırmayı gündeme getirmiştir.

Muhammed Ali kavramının ne olduğunu daha iyi açıklamak için, Alevi söylencesinden ilginç bir örnek veriyoruz. Burada yolunun kaynağının ve erkanının bazı özellikleri de görülmüş olacaktır. Şöyle diyor söylence:

Halık-ı alem Tanrı kudretini aşikar kılmak diledi. Yüksek, alçak, sağ, sol, doğu, batı, kuzey, güney, yer, gök, güneş, ay, yıldızlar, yıl, gün, bütün bunları dileyince, kemal-i kereminden ve lütfu inayetinden bir şeyil deniz yarattı.

Sonra o denize bakı verdi. Deniz dalgalandı, çoştu. Ve bir cevheri dışarıya düşürdü.

Yüce Tanrı, bu cevheri aldı. Ikiye böldü. Parçalardan biri yeşil, biri ak iki nur (ışık) Oldu. yeşil kubbe misali bir kandil asılı durmaktaydı. Allah, bu nurları, bu yeşil kubbe misali asılı olan kandile koydu. Yeşil nur, Muhammed Mustafa’nın, ak nur da Murtaza Ali’nin nuru oldu... bu nurlar, bütün nurların en ilki idi.

Sonra yüce Tanrı, bir melek yarattı ve adını Cebrail koydu.
Ona sordu: “Sen kimsin, ben kimim?”
Melek eyitti: “Sen sensin, ben de benim!”
Bunun üzerine Allah, ona kahreyledi. Bir ateş gibi yaktı....
Hak Teala, daha sonra beş melek yarattı. Onlara da aynı soruyu sordu. Aynı cevabı alınca, hepsini yakıp yok etti.

Aradan altı bin yıl geçti. Bir melek daha yarattı. Bu meleğin de ismini Cebrail koydu. Gene sorusunu tekrarladı:
“Sen kimsin, ben kimim?”
Cebrail cevap vermeyince, “uç” diye emrolundu. Altı bin yıl gezdi. Bin yıl uçtu. Sonra gene Tanrı’nın huzuruna geldi. Hak Teala gene sordu: “Sen kimsin, ben kimim?”
Cebrail gene cevap vermedi. Tekrar emrolundu; uçtu altı bin yıl, seyreylendi. Fakat artık aciz kalmış, düşmeli olmuştu.

Hak Teala, o zaman inayetiyle, meleğin batın (içteki) gözünü açtı.
Melek, o zaman kudret kandilini gördü. Ona kondu. Fakat kapısını bulamadı. Niyaza vardı. Niyazbend oldu. bir kapı açılıverdi. Hemen içeriye girdi.
İki nur gördü ki, bir vücut olmuş, biri ak, biri yeşil.
Ak nur seslendi: “Ey Cebrail! Var buradan yüce Tanrı’ya git. Sana sual etse gerek. Sorarsa, şöyle cevap ver: ‘Sen Hak’sın, ben mahlukum’ de!”

Melek gitti, Hak Teala, meleğine hitap etti: “Sen kimsin, ben kimim?”Cebrail, “Sen Hak’sın, ben mahlukum” (Sen yaratansın, bne yaratılanım) diye cevap verince Tanrı, seslendi: “Rahmet üstadına ve pirine!”

Şimdi, pir Muhammed Mustafa’dır, üstad da Aliyyül Murtaza’dır. Cebrail’in üstadı Murtaza Ali’dir. Mürşit, üstat da Ali ve pir, Muhammed Mustafa’dır...

Yüce Tanrı daha sonra dört melek yarattı. Biri Mikail, biri Israfil, biri Azrail, biri de Azazil’di. Dördü, Cebrail’i bilmiyorlardı. Evvela birbirlerine, sonra Cebrail’e sordular: “Sen kimsin, ben kimim?”

Cebrail eyitti. “Bir mahluksunuz, ben de bir mahlukum” dedi. Mikail, Israfil, Azrail inandı. Fakat Azazil inanmadı.

Bunun üzerine Cebrail, “Geliniz göstereyim” dedi. Hep birlikte Cebrail’i takip ettiler. zahiri, batını nurla dolu beyaz, dönen kubbe misali, asılı bir kandil gördüler. Yedi kapısı vardı. Fakat kapıları açılmadı.

Cebrail eytti: “Ya Rab! Ne hal oldu?” Kandilin her kapısına bin bir gün hizmet etsinler” diye emir geldi.

Azazil de bin bir gün ibadet etti.
Nihayet kapı açıldı. İçeriye girdi. Bir vücut olmuş iki nur gördü. Tam bu esnada bir ses işitildi: “O, nura secde et!”

Azazil dedi ki: “Buda yaratılmış bir vücut!” secde etmedi. Üstüne tükürdü. Benlik yurduna oturdu. O tükürükten bir tevkil nesne bitti. Bu bir tavktı ki, nihayet Şeytan’ın boynuna geçti. İşte Şeytan’ın Adem’e düşmanlığı buradan başlar.

Melekler, levh, kalem, arş, cennet, cehennem, gökler ve arzın hilkatınden üç yüz yirmi dört bin yıl önce Tanrı, kudret eliyle kendi ışığının güzelliğinden bir avuç nur yarattı. İşte bu nur, Muhammed ve Ali’nin nurudur, o nurdan Muhammed ve Ali yaratıldı.

Sonra, Allah, “Bana secde eyleyin” diye emreyledi. Dünya yıllarıyla yüz yirmi dört bin yıl, secde emrinde, Hakka hizmet ettiler.

Sonra, zahiri ve batını nur ile dolu Muhammed ve Ali’nin pırıltısından bir inci yaratıldı ki, Muhammed ve Ali’nin nuru burada karar kıldı. Bu aleme “Alem-i Umman” derler.

Bu Alem-i Umman’da henüz Cebrail ve sair melekler yaratılmadan önce, biri diğerinin üzerinde yetmiş bin şehir halk olundu. Her birinin genişliği, dünyanın yetmiş misli büyüklüğünde idi. Her birine yetmiş bin mahluk yerleştirilmişti ki, bunlar melekler, insan ve cinden başka mahluklardı. Hak Teala “Olun” buyurmuş, o anda cümlesi halk oluvermişti!

Bu mahlukların her biri yetmiş bin yıl ömür sürüyor, yedi farz, üç sünnet üzere Hakkı birleyen, Hakk’a ibadet ve taatle meşgul oluyorlardı. Fakat bir zaman sonra içlerinden yol düşmanı, çirkin kokulu, sufi siyahından birkaç, Hakkın emrine karşı gelip isyan etti. Allah’ın emrini kırdı. Muhammed ve Ali erkanında ayrıldı. Hak Teala da kahrıyle o şehirleri birbirine vurup parça parça etti. İçindeki mahluklarla birlikte bir anda yok ediverdi.

Aradan zaman geçti. Hak gene bir tür yaratık halk etti. Yine Alem-i Umman’da seksen bin şehir yarattı. Fakat bu şehirler evvelkilere nazaran küçerekti. Her biri on bu dünya denli idi. bütün bu şehirleri, kudret ve kuvvetiyle, hardal taneleri gibi, bir cins hububatla doldurdu. Ve akabinde bir yeşil kuş halk etti. Ve bu kuşa o tanelerden yılda bir tane gıda taktir eyledi.

Bu mübarek kuş, şehirlerin etrafından uçar, yılda bir tane yemek suretiyle kanaat ederdi.

Akıbet, bütün şehirlerin taneleri tükendi. Artık yiyecek bir şey kalmamıştı. Kuşun ruhu vücudundan uçup gidince, Yüce Tanrı gene coştu. Kendi zatına tanıklık edecek insan biçiminde yüz yirmi bin latif yaratık halk etti. Bunların hepsi insanın atası Adem’den gayri ve meleklerden evveldir. Fakat bunları birden değil de, birer birer halk etti. Ve her birini seksen bin yıl ömür verdi. Böylece bu mahluklar da bir bir gelip geçti, yok oldu.

Gene alemde yanlız Muhammed Ali’nin nuru kaldı.
Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılır ki, Alevi düşüncesinde, Muhammed Ali nuru, ebedidir. Bu durum, Yunus Emre’den günümüze değin bütün Alevi ozanların şiirlerine yansımıştır.

Kırkların Cemi
Alevilerdeki en önemli uygulama sayılan cem törenlerinin ve semahın kaynağı da şu söylenceye dayandırılmıştır.

Peygamber Muhammed Mustafa, Mirac’a giderken, yolda önüne bir arslan çıktı. Arslan yatmış, yolu kesmişti. O an, “Amcaoğlu Ali, şimdi burada olsaydı bu arslanın hakkında gelirdi” diye düşündü. Bu sırada bir ses duydu: “Yüzüğünü (hatemini) arslana ver...”

Peygamber yüzüğünü çıkardı, arslanın ağzına verdi. Orada nian kıldı, arslan sakinleşti... Peygamber Sidretülmünteha’ya erişti. Dost dosta kavuştu. Doksan bin kelam söyledi. Otuz bini şeriat, otuz bini tarikat, otuz bini de hakikate aitti.

Miraçtan döndükten sonra Resul Hazretleri, Ashab-ı Suffa’nın kapısına vardı. kırklar orada sohbet ederler idi. o Hazreti Resul, kapıya vardı.
“Kimsin” dediler. “Nedir isteğin?”
Resul Hazretleri eyitti: “Peygamberim, açın kapıyı, içeri gireyim, siz erenler ile dem-i didar görelim” dedi.
İçerdekiler: “Bizim aramıza peygamber sığmaz. Peygamberliğini var ümmetine eyle” dediler.
Hazreti Peygamber bunu işitip hemen geri döndü. Hak Teala Hazretinden ol vakit ses geldi ki: “Ya Muhammed, ol kapıya var...”
Resul Hazretleri o sesi işitip derhal geri döndü. Yine geldi, ol kapının halkasına vurup kapıyı tıklattı.
İçeriden, “Kimsin?” dediler.
Hazreti Resul eyitti: “Resulüm... Açın kapıyı, içeri gireyim, mübarek cemalinizi göreyim” dedi.
İçerdekiler: “Bizim aramıza Resul sığmaz ve hem bize gerek değildir” dediler.

 

Resul Aleyhisselam bu sözü işitince geri döndü, diledi ki, feragat gele. Kendi makamına geri sakin ola. Tanrı’dan Peygamberin kulağına aynı ses erişti: “Ya habibim, var yine o kapıya, o meclise dahil ol. kande gidersin, dön geri.”

Seyyid geri döndü. Geldi ol kapının halkasına el vurdu. İşaret eyledi. Yine dönüp geldiğini bildirdi: Eyittiler ki, “Kimsin?”
 Resul eyitti: “Sırrıl kayyum, hadimül fıkarayım.” (Yoksulların hizmetçisi olduğunu söyleyen Peygamberin o esnada, “Ene biatihim, ene miskinim, ena fıkarayım.” dediği de rivayet olunur... Bu, “Yoksulum, sizlerden birisi ve sizlere uyanım” demek olur....)

İrklar eyittiler: “Merhaba! Ehlen ve Sehlen” dediler. Yani, “Hoş geldin, kadem getirdin, gelmekliğin mübarek olsun” dediler.

 

Resul Hazretleri bismillah deyip ol kapıdan içeri girdi. Evveli sağ ayağını bastı. Baktı gördü ki, otuz dokuz sahabe otururlar. Meğer birisi taşraya çıkıp yiyecek bulmaya gitmiş idi. Selman farisi derler idi ona. Meğer ki Şah-ı Merdan Ali dahi ol muhabbette hazır idi. Bunlar, Resul hazretlerini görünce ayağa kalkıp kıyama durdular. Yer gösterdiler. Seyyid geçip, Murtaza Ali’nin yanına oturdu. Lakin Ali olduğunu bilmadi. Ondan sonra baktı; yirmi ikisi erkek, onyedisi kadındır. Meğer fatıma Ana da orada imiş. Haber sorup eyitti: “Sizler kimlersiniz, size kim derler?”

Eyittiler: “Biz Kırklarız” diye cevap verdiler.
Muhammed Mustafa dedi ki: “Ben müşkülde kaldım. Sizin küçüğünüz ve ulunuz kimdir ve hanginizdir,” “Bizim ulumuzda uludur ve hem küçüğümüz de uludur” deyü. Kırklar cevap ettiler.
Hz.Muhammed Mustafa eyitti: “Ya hani biriniz eksik, noldu biriniz?” dedi.
Kırklar eyitti: “Ya Seydullah, dışarı gitti. O, Selman’dır.” deyü buyurdular. Ve hem dediler ki, “Niçün sordunuz. Selman da burda hazırdır, hazır bil” dediler.

Hz.Resul onlardan, bunun için bir nişan istedi. Ol demde, Şah-ı Merdan Ali mübarekkolunu uzattı, ve birisi “destur” deyü ona neşter (bıçak) vurdu. Kan revan oldu, ol vakit, cümlesinin bileğinden de kan aktı. Bir damla kan dahi pencereden gelip meydana döküldü. Meğer ki, taşka çıkan Selman Farisi kolundan idi. Murtaza Ali’nin kolunu bağladılar, cümlesinin kanı durdu. Ol dem onu gördüler ki, dısardan, Selman Farisi geldi. bir üzüm tanesi getirip  seyyid’in önüne koydular, eyittiler: “Ey hadimül fukara, hadimlik edip, bu üzüm tanesini Kırklara kısmet eyle” dediler.

Seyyid, dura bakıp fikre düştü: “Bunlar kırk kişi, bu bir üzümü nice kısmet edeyim?” dedi. Derhal yüce Tanrı’dan Cebrail Aleyhisselam’a emroldu ki, “Habibim, fikre kaldı. tez yetiş, cennetten bir nurdan tabak al, Habibim Muhammed’e ilet. Ol üzümü bu tabak içinde ezip şerbet eylesin. Kırklara bahşedip içirsin” dedi.

Cebrail Aleyhisselam huzuruna geldi. Hak Teala hazretlerinin selamın farz kıldı. Ol tabağı önüne koydu: “Şerbet eyle, ya Muhammed!” dedi.
Kırklar bakıp dururken onu gördüler ki, Seyyidin önünde bir nurdan tabak zahir oldu.

Gün gibi şule verdi. Seyyid o tabak içine su koyup parmaklarıyla üzümü de şerbet eyledi. Kırkların önüne koydu. Hak Teala hazretinin bundan hikmeti var idi. kudret zahir olsa gerek idi.

(Bu söylencenin değişik biçiminde üzümü yeşil benli bir elin ezip şerbet eylediği, bu elin de Hz.Ali’ye ait olduğu dile getirilir.)

Kırklar ol şerbetten içtiler. Cümlesi mesti elest oldular, kendilerini yavi kıldılar. Bunlara bir halet oldu ki, oturdukları yerde ayağa durdular. Bir kerre “Ya Allah!” deyüp dest verdiler. Üryan ve büryan samaha girdiler. Seyyid dahi bunlarla semah ederken mübarek başından imamesi yere düştü. O imameyi aldılar, kırk pare kıldılar, bellerine bağlayıp tennure (Elbise, kemer) ettiler.

 

Daha sonra Resul’ün çevresine toplanıp Miraç’ı sordular. Dediler ki: “Ya Resulullah, Hüda aşkına, bize hak süphane ve teala hazretlerinin sizlere beyan eylediği ne ise beyan eyle ki, bizler de işitelim”

O sırada Şah-ı Merdan Ali de yanlarına geldi. peygamber baktı. Miraç yolunda önüne çıkan Arslana verdiği hatem (yüzük) onun parmağındadır. O zaman hakikati anladı. Ashabına dedi ki: “Gelin hakikate talip olun ki, Hakkın sırrına yakın olasınız” ondan sonra, ashaplar eyittiler: “Hakikat nedir beyan eyle görelim” dediler.
Peygamber hazretleri eyitti: “Hakikat odur ki, evvel özünü kendi kendine yar-ı ihtiyar ile bir yere teslim edin. Onun emrine iradet getirin” dedi.
Ashaplar, Hz.Resule eyittiler: “Biz dahi biat kılmaya, iradet getirmeye geldik” dediler. Ve ikrar edip talip oldular.

Resul Hazretleri buyurdu ki: “Ya ashaplar, hakikat Ali hakkındadır. Varın, Ali’ye iradet getirin” dedi. Cümle ashaplar vardılar, Hz.Ali’ye biat kıldılar, talip olup iradet getirdiler.

 

Hz.Resul buyurdu ki, iki adamı birbiriyle müsahip ettiler. Peygamber Aleyhisselam, Ali ile müsahip ve kardeş oldu. birlik manasını gösterdiler. Birlik manasını gösterdiler. Peygamber Aleyhisselam kendi mübarek eliyle kuşağını açtı. Ali’yi biraz bağrına bastı. İkisi bir gömleğe girdiler. Baş iki, gövde bir oldu, gördüler. Peygamber, Hz.Ali hakkında bu hadisi okudu: “Lahmike lahmi, demmike demmi, ruhike ruhi, cismike cismi” dedi. Yani, “Ali’nin eti benim ettim, kanı benim kanım, ruhu benim ruhum, cismi benim cismimdir.”

Adem’den Hatemülenbiya’ya gelinceye değin, yol-erkan yok idi. Muhammed Mustafa ve Aliyyel Murtaza cümleye rahmet geldiler, dini zahir eylediler. Erkan koydular. Şeriat zahir oldu. tarikat ve hakikat sırroldu. Şeriat Hz.Muhammed’in şanına geldi, tarikat ve hakikat Ali’nin şanına geldi.

Bu anlatılan öykünün tümü söylenceden oluşmaz. Gerçekler gerçeküstü iç içe girmiş ve bu yolla Alevi felsefesinin temellerinden birisi atılmıştır. Dikkat edilecek olursa, burada, temel olan insandır... kadın dışlanmamıştır. Ama o cinsel öğe olmaktan çıkartılmış; ermiş derecesine yükseltilmiştir. Kadın erkek farkı olmadığı gibi, büyük küçük farkı da ortadan kaldırılmıştır. İslami motifle yoğrulan bir felsefenin şeriat anlayışı ve katılıkla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu söylencede, Islamiyet’in son derece mütevazi ve o derecede yumuşak, insancıl, eşitlikçi bir yorumu ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu söylenceyi, bir masal gibi değerlendirmek yerine, bunun içine yerleştirilen Alevi inancını anlamaya çalışırsak, Aleviliğin sırlarından birisini çözmüş oluruz.

Sufilik Evsafı
Alevi yoluna girmiş, yolun kurallarını uygulayan kişilere sufi de denilir. Sufiliğin özelliklerini, Buyruk şöyle anlatıyor:

Sufi olan kimsenin oturduğu döşek onun postudur. Ve evi cennetidir. Ve müminler melektir. VeMüslimler huridir. Ve taamları (yiyecekleri) cennet taamıdır. Ve içtikleri su, cennet şarabıdır. Ve giydikleri esvap cennet hullesidir. Ve yattıkları çerağlar (delil) hak cemalidir. Söyledilkleri nutuklar kelam-i azimdir (Tanrı sözü). Verip aldıkları nefes  Hak Teala’nın müberek adlarıdır.

Ve dahi talibin ve pirin ve mürşidin ve rehberin ocağı; Sufi’nin Mekkesi ve Medinesidir, ve evlerinin eşiğine niyaz eden sufiler bin bir kerre hacı olur. büyük ve küçük günahlardan kurtulup gerçek temiz olur. ve o sufi, halk içinde gökteki meleklere benzer ve cennete huriye benzer. Ve yıldızlar içinde Ay ile Güneşe benzer. Ve ademler içinde enbiyalara benzer. Ve dahi sufiler, sularda ab-ı hayattır. Zemzem’e benzer. Ve taamları da bala ve helvaya benzer. Ve yemişleri de hurma ve elma ve incire benzer. Çiçekler de güle benzer ve tutiyaya benzer. Ve sufi ilimlerde Kelam-ı Kadim’dir. Ve dahi sufilerin yüzleri Mushaf-ı Şeriftir (Kutsal Kur’an’dır.) Yedi hat ve yedi Fatiha’dırl nefesleri binbir isimdir. Ve zülüfleri on ikidir. Ve etleri üç yüz altmış altı harftir. Kelma-ı Kadim’in (Kur’an’ın) sözleri, onun yüzündeki çizgilerdir.

Sufilerin ve müminlerin ve müslümanların birbirlerinin yüzlerine bakışları, Kur’an okumak ve birbirine ulaşmaktır. Vaktinde aşık, maşuka ulaşmaktır.

Amma sufi odur ki, dört kapının, kırk makamın, on yedi erkanın hizmeti onda mevcut buluna. Yani, sufinin tevhidi mürşidine secde edip hak evinde müşahede edip hakka yetmek yani özünü tanımak olur.

İmdi, cahil bu hikmetleri görür, küfür bilir. Bir ademin küfrü gitmedikçe imanı tamam olmaz. Ve sufinin orucu, mürşidine temenna vermektir (saygı, selam). Ve zekatı, mürşidine niyaz vermektir. Ve haccı; mürşidine tecella eylemektir. (Mürşide görünmek, onu yürekte duymak.) Ve sufinin gazası, mürşidine can-ü gönül ile başını ve canını vermektir. Sufinin kıblesi ve kabesi mürebbinin ve rehberin yüzüne bakmaktır.

Birinci: Ve dahi, bir sufi bir sufinin evine varsa, ayakları ile ettiği günahlardan halas olur.
İkinci: Bir sufi, bir sufinin elini öpse, elleriyle ettiği günahlardan halas olur (kurtulur).
Üçüncü: Bir sufi, bir sufinin sıtık ile yüzüne baksa, gözleriyle ettiği günahtan halas olur.
Dördüncü: Bir sufi, bir sufiyle birbirini sevip gönül verseler, gönül ve kalbi ile ettiği günahlardan halas olur.
Beşinci: Bir sufi, bir sufiye dünya taamı (yemeği) yedirse, Hak Teala ol sufiye Cennet taamından yedirir.
Altıncı: Bir sufi, bir sufinin evine gelirse, yüzbin rahmet, yüzbin bereket, yüzbin hayrü hasenat gelir.
Yedinci: Bir sufi, bir sufiye güler yüz gösterse, o sufinin evinden ve köyünden yüzbin türlü kaza ve bela gider.
Sekizinci: Bir sufi, bir sufi ile sohbet kılsa, Hak Teala yer meleklerine ve gök meleklerine ve cennethurilerine, Ay ve Güneşe ve yıldıza demiş ki: “Ben benim sifi kullarımın zevklerine ve safalarınatemaşa edin” ve yer melekleri ve huriler ve enbiyalar, Ay ve Güneş ve yıldızlar, cümlesi, secde edip “Bu sufiler ki birbirleriyle oturup sohbet eden kullarındır, bunların kadir ve kıymetini bize de ver” diyeler. Hallerini arz edeler.

Hak teala hazretleri diye ki: “Bu sufiler birbirleriyle secde ederler. Benim Güruh-ı Naci ve minhaci kullarımdır. Sair sufiler, taşa ve toprağa ve divara secde ederler. Bunlar birbirlerini görüp muhabbet ederler; bana secde ederler. Her kim beni isterse işbu kullarım ile otursun. Sanki benim ile durmuş ve oturmuş gibidir” der.

İmdi yedi deryalar mürekkeb olsa, ağaçlar kalem olsa ve yedi kat gök kağıt olsa, tamamen insü cin katip olsa sufi ve naci kullarımın bir zerre kadar tabakasının vasfını yazıp tamam edemezler.

 

Ve dahi, bir sufi, bir Müslümanı haksız kazanç eylemeğe gönderse, sonra malına tamah etse. Şeriatta hımara bindirip, yüzüne kara çekip köyden köye ve şehirden şehire gezdirmek lazımdır. Ve tarikatta başından tacın ve arkasından hullelerin ve elinden asasın alıp ta ebed merdut edip (sonsuza değin sürgün edip) kabul etmeyenler. Ve marifet kapısında ve cemde bir sofrada ol kimse ile oturmayanlar. Ve ölürse cenaze namazını kılmayanlar. Ve hakikat kapısında ol kişiye seçde ettirmeyenler. Ve dahi peygamber ise ona ümmet olmıyalar. Çünkü rızasız lokmasın yedi.

Ve dahi bir sufi bir sufinin hatırın yıkıp incitse.... O yıktığı hatırı yapmayınca, ol sufiyi mürşit ve üstad ve pir ve rehber ve mürebbi kabul etmeyesin....

 

Ve dahi bir sufinin kendi ile pirin arasında bir günah olsa, pir günahından geçip affeylese ol kimseye pir, sufi günah sormak erkan değildir.
(....)  

İmdi, beş nesne ile sufilik etmek erkan değildir.
Birinci: Eğer sufilik saz ile olsaydı; puşalar ve ozanlar onu hiç kimseye vermezlerdi.
İkinci: Avrat ile kız ile gelin ile de olsaydı sufilik, çengi ve şirin hatunlar onu hiç kimseye vermezdi.
Üçüncü: Sufilik secde ve sücut ile olsaydı ve namaz ile olsaydı zahitler ve abitler hiç kimseye vermezdi.
Dördüncü: Sufilik, eğer bir yerde erkekler cem olup oturmak ve gülmek ve şarap, rakı içmekle olsaydı, onu bekriler ve tiryakiler hiç kimseye vermezlerdi.
Beşinci: Hırsızlıkla olsaydı; cepçiler, hırsızlar, eşkıyalar kimseye vermezdi.

İmdi malüm oldu ki, sufiliğin aslı ayin-i erkanca, edep ile ve haya ile ve fark ile ve mizan ile ve yakınlık ile ve itikat ile ve icazet ile ve iradet ile ve hizmet ile ve rıza ile ve aşk ile ve muhabbet ile ve erkan ile ve ustad ile ve mürebbi ile ve musahip ile ve aşina ve kazanç ile ve meşrep ile lutf-ü kerem ile olur. sufilik, cevr ile sitem ile cefa ile zul ile olmaz.  Mürşidi kamilin ve üstadın ve ayin-i erkanın sır nefesi budur.

 

Üç Sünnet Yedi Farz
Alevi yolunun dinsel cephesinin anlaşılması için, sünnet ve farz kavramının da basit olarak bilinmesi gerekir. Bu sünnet ve farzlar, insanların eğitimlerinin bir aracıdır.

Buyrukta şöyle açıklanıyor sünnet ve farz:
Birinci sünnet budur ki; Daima Allah’ın kelamı dilinden gitmeye. Kelimeyi tevhit kalbinde gitmeye.
İkinci sünnet budur ki; Kalbinden adaveti (düşmanlığı) gidere.
Üçüncü sünnet budur ki; Eğer talip bin ise bir gibi otura, hemen biri söyleye.

Birinci farz budur ki; Zahit dinini Şeytandan nice sakınırsa, tarikat ehli de yolunu, dinini öyle sakına.
İkinci farz budur ki; Dest-i kudret makamına iletmiş ola. Yani candan geçe, haktan dönmeye.
Üçüncü fazr odur ki; Dünya kendine zerre kadargelmeye.
Dördüncü farz odur ki; Halifeden tövbe ala.
Beşinci farz odur ki; Halifeden, musahip hakkını cemiyete yedire.
Altıncı farz oldur ki; Halifeden hırka giye.
Yedinci farz odur ki; Halifeden taç urunmaktadır.

Ve dahi, sufiliğin bir şartı dahi vardır. Şart odur ki özün meşayih yetüre.
İmdi, üç sünnet yedi farz üzerine olmayan sufiye, sufi deyip inanmayasın.

On Iki Farz
On ikiden,
Birinci: Hak’tan korkmaktır. Yani talibe gerektir ki evvelhakkına doğru sözlü olan. Ve doğru işli ve helal lokmalı ola.
İkinci: Kimseye haksız söz söylemeye. Kamu halka bir göz ile baka. Kendi özünü cümleden aşağı gözleye.
Üçüncü: Halka şefkat ve nasihat kıla, edep ile ola. Yol ve erkana can ve baş vere.
Dördüncü: Ehli Tazarru ola. Yani ademi aziz göre ve izzet ile her birine hürmet kıla, hakir tutmaya.
Beşinci: Rızaya teslim ola. Tanrı’dan gelene razı ve belalara sabır ede ki hakkı inkar etmeye.
Altıncı: Tevvekel ola. Dünya işlerine çok önem vermeye....
Yedinci: Her şeye tahammül kıla. Hak Teala görücüdür.
Sekizinci: Hakk’tan sakınır ola ki, kazai asiman erişmeye.
Dokuzuncu: Kanaat ehli ola. Aza kanaat ede ki, çoğu bula.
Onuncu: Haktan gelecek rızkı için gam yemeye.
On birinci: Uzlettir. Halka karışmamak gerektir.
On ikinci: Talip olanda Hak sermayesi ola.

Aleviler’in Kutsal Yerleri

Hacı Bektaş Dergahı
Hacıbektaş ilçesi Alevilerin en kutsal mekanlarındandır. Çünkü, Anadolu evliyalarının en ulusu sayılan Alevilerin “Büyük Pir” dedikleri Hacı Bektaş Veli burada yatmaktadır. Onun kabri çevresinde, içinde cem evinin de bulunduğu büyük bir külliye oluşturulmuştur. Burası yüzyıllarca bir üniversite gibi çalışmıştır.

Alevi-Bektaşi kesiminin ziyaret yeri olan Hacıbektaş’taki bu kutsal mekan bugün müze halindedir.

Türk kültürünün en özgün örneklerinin saklandığı Hacı Bektaş Dergahı üç avludan oluşur. Dergahın içine Yeniçeri ocağını kaldıran II. Mahmut tarafından zorla bir mescit de yaptırılmıştır.hacı Bektaş Dergahı, bugün tüm Türkiye Alevilerinin baş merkezi haline gelmiştir. Burada Ağustos ortasında yapılan 3 günlük tören ile Alevilik tüm dünyaya tanıtılmaktadır.

Abdal Musa Dergahı
Antalya’nın Elmalı ilçesi Tekke köyünde bulunan Abdal Musa Dergahı da Anadolu Alevilerinin en kutsal yerlerindendir.

Bu tekkede Hacı Bektaş soyundan ve Hacı Bektaş’a bağlı olan Abdal Musa Sultan yatmaktadır.

XIV. yüzyılın başlarında yaşadığı söylenen bu Türk ereni de Horasan erenlerindendir. Bursa fethinde bulunduğu ve meşhur Geyikli Baba ile karşılıklı kerametler gösterdiği rivayet ediliyor.. Müritlerin arasında Kaygusuz Abdal bulunur. Rivayete göre, geyik biçimine girerek Kaygusuz’u peşine takan ve onu müritleri arasına alan Abdal Musa’ya, Kaygusuz’un babası Alanya Beyi öfkelenmiş, onu ateşte yakmak istemiş ama Abdal Musa müritleri ile beraber hiç korkmadan içine atlayıp, ateşi söndürmüş. Elmalı’nın güneyinde adına bir zaviye kurulmuş ve bu zaviye Alevilerin önemli merkezlerinden biri olmuştur.

Anadolu’da yürütülen cem törenlerinin sistemli olarak ilkin Abdal Musa Dergahı’nda yapıldığı ileri sürülebilir. Çünkü cemin bir türü Abdal Musa Cemi diye bilinmektedir.

Karaca Ahmet Sultan Dergahı
Türkiye’de, Hacı Bektaş Dergahı’ndan sonraki en büyük dergahtır. İstanbul’un üsküdar ilçesindeki bu dergah, 700 yıldır Alevi-Sünni bütün halkın ortak ziyaret mekanı olmuştur.

Burada yatan Karaca Ahmet, Hacı Bektaş Veli soyundan olup “gözcü” görevindedir. Karaca Ahmet Sultan, Horasan Erenleri grubundandır. O, Anadolu’nun gözcüsüdür. O, aynı zamanda cemdeki 12 hizmetten birisini yürüten gözcü makamının da sahibidir.

Karaca Ahmet Sultan, Türk toplumunun ilk ruh hakimidir. Bu yüzden onun dergahı şimdi de, hastaların ziyaret ettiği mekanlardandır.

Bugün Istanbul’daki Aleviler Karaca Ahmet Dergahı’nı ziyaret edip kurban kesmektedirler.

Bu dergah 33 yıl önce kurulan dernek tarafından yenidene canlandırılmış ve çağdaş bir mekan haline getirmiştir. Karaca Ahmet Sultan Dergahının bir kültür kurumu haline getirmek için çalışmalar sürmektedir.

Şahkulu Sultan Dergahı
İstanbul’daki en büyük iki Alevi-Bektaşi degahından birisi Şahkulu Sultan Dergahı’dır.

Bu dergah Istanbul Göztepe’de Merdivenköy bölgesindedir.
Kuruluşu II. Osmanlı PadişahI Orhan dönemine değin gider. Orhan, babası gibi Alevileri Alp Erenler adı altında örgütlemiş ve uçlara yollayarak onlar aracılığıyla Bizans topraklarını ele geçirmiştir.

Alp Erenlerin Ahilik adı altında fütüvvet (yiğitlik) örgütü içinde yer aldıkları bir gerçektir.

Orhan zamanında Merdivenköy bölgesi Bizanslılardan alınmış, buraya bir Ahi tekkesi kurulmuştur.

Alevilerin esnaf teşkilatı içinde bir kolu olan Ahilik, uzun yıllar Islam dinini yaymak için savaşçı yetiştiren bir kurum olmuştur.

Merdivenköy’deki bu tekke de başlangıçta Ahiler için kurulmuş ve Ahi Hasan tarafından canlandırılmış ama daha sonra gelen Şah Kulu Sultan buraya gerçek bir bilgi merkezi ve okul durumuna getirdiği için ve kendi kabri de burada bulunduğundan bu yere Şah Kulu Sultan Tekkesi denilmiştir.

Karaca Ahmet Sultan gibi Bizans çevresinde şehit düşen Alevi ulularından olan Şah Kulu Sultan’a ait tekke, özellikle 1826’daki Alevi-Bektaşi katliamından sonra kapatılmış, daha sonra yeniden açılmış ama bakımsızlıktan yıkılmaya bırakılmıştı. Bu dergahı onarmak için Aleviler Istanbul’da dernek kurarak Şah Kulu Sultan Dergahı’nı yeniden canlandırdılar. Canlandırma çalışmaları artarak sürmektedir.

Seyyid Battal Gazi Dergahı
Bu dergah alan olarak Türkiye’deki en büyük hacme sahip Alevi dergahıdır.

Eskişehir’in Seyyidgazi ilçesinde bulunan Battal Gazi Dergahı Alevilerin ulu bildikleri ve Ehl-i Beyt soyundan saydıkları Seyyid Battal Gazi’nin (675 - 740) yatırının bulunduğu yerde 1208 dolaylarında kurulmuştur.

Bu dergah yüzyıllardır işlemektedir.

Hasan Dede TürbesiAnkara’ya bağlı Hasan Dede kasabasında yatan XVI. yüyıl Alevi büyüğü ve ozanı Hasan Dede için kendi adıyla anılan kasabada yatır oluşturulmuştur. Alevilerin ziyaret yerlerinin önemlilerinden olan bu yatır, ne yazık ki yeterince bakımlı değildir.

Hamza Baba Dergahı
İzmir Kemalpaşa’da bulunan bu dergahın kurucusu Hacı Bektaş Veli müritlerinden Hamza Baba’dır.

Veli Baba Sultan Yatırı
İsparta Senirkent Ilçesi’nin Uluğbey Kasabası’nda XVII. Yüzyıl Alevi büyüklerinin Veli Baba Sultan’ın yatırı vardır. Burası da bölgenin önemli ziyaret yerlerinden birisidir.

Hacim Sultan Türbesi
Koluaçık Hacim Sultan denilen kutlu kişi Hacı Bektaş Veli’nin ardası idi. yatırı, Uşak’ta Susuz’dadır.

Sarı Saltuk yatırı
1296 yılında Hakka yürüdüğü tahmin edilen ve Hacı Bektaş Veli’nın ardası (halifesi) sayılan Sarı Saltık (Saltuk) Romanya’nın Babadağ bölgesinde yatmaktadır. Anadolu’da ve Balkanlarda Sarı Saltık’ın başka makamları vardır.

Otman Baba Türbesi1478’de Hakk’a yürüyen Otman Baba Bulgarıstan’ın Haskova (Hasköy) ilinde yatmaktadır. Bugün de işlek bir dergahtır.

Akyazılı Sultan Yatırı
XVI. yüzyıl Alevi-Bektaşi ulularındandır. Yatırı Bulgaristan’da Rusçuk Kemaller Ilçesi Mumcular Köyü’ndedir.

Bulgaristan’ın her tarafına yayılmış yürlerce Alevi tekkesi bulunmaktadır. Bu tekkeler Jivkof yönetiminin gitmesinden sonra yeniden açılmaya başlanmıştır.

Seyyid Ali Sultan Tekkesi
1402 dolaylarında Hakk’a yürüyen (ölen) Bektaşi ulusudur. Yatırı Yunanistan’da Dimetoka’da kendi adıyla anılan Kızıldeli ırmağı kıyısındadır.

Gül Baba Yatırı
16. yüzyılın bu Bektaşi dedesinin yatırı Macaristan’ın en tanınmış ziyaret yerlerindendir. Burasını Hıristiyanlar da bir azizi ziyaret eder gibi ziyaret etmektedirler.

Yunanistan gibi Girit adasındaki üç kentte de eskiden kuvvetli Bektaşi dergahları vardı ama bunlar Yunan milliyetçileri tarafından yok edildiler.

Arnavutluk Dergahları
Arnavutluk’un yüzde sekseni Bektaşidir. Burada pekçok Bektaşi dergahı ve tekkesi bulunmaktadır. Komünist sistemde yasaklanan Bektaşi dergahları hızla açılmaktadır.

Yogoslavya’da Bosna bölgesinde de Bektaşi tekkeleri ve yatırları bulunmaktadır.

Balkanların boydan boya kaplayan Alevi - Bektaşi tekkeleri ve dergahları, buralarda Türk kültürünün korunma ve yaşatılma üsleri gibi çalışmışlardır. Milli kültürü en çok bu bölgedeki Alevi nüfus yaşatmıştır. Bulgaristan’da 1985’te başlatılan Bulgarlaştırma kampanyasına da ilkin Alevilerin çoğunlukta olduğu bölgelerden başlanılmıştır. Bulgarlaştırmaya karşı en büyük direnişi, Rahmanlar kasabasındaki Aleviler göstermişlerdir. Burası tanklara basılmış ve pek çok insan öldürülmüştür. Rahmanlardaki Aleviler, Jivkof yönetimine karşı nasıl yiğitçe direndiklerini bizzat bize anlatmışlardır.

Anadolu’daki Diğer Yerler
Alevilöer insanı kutsal bildikleri için, iyi işler yapan her Alevi büyüğünü saygıyla  anmışlar ve orada bir tekke oluşturmuşlardır. Her ilde en az dört beş tane böyle yatır vardır. Malatya’da Hıdır Abdal Dergahı. Niksar’da Hüseyin Gazi Türbesi, Malik Gazi Türbesi. Polat Gazi Türbesi (Polat Tekke) ‘Erbaa’da: Keçeci Baba (Önemli bir ziyaret merkezidir). Tokat-Sivas arasında Hubyar Sultan ve birçok yatır; Amasya’da birçok yatır; bu arada Baba Ilyas Horasani yatırı. Türkiye’de Alevi kutsal yerlerinin sayısı 500’ü geçer.

Dünya Alevilerinin kutsal mekanlarının başında gelen yerler
Kerbela: Burada Imam Hüseyin’in kabri bulunur. En çok ziyaret edilen noktadır. Şehitler Şahı’nın mekanı, Irak sınırları içindedir.
Necef: Irak’tadır. Burası Hz.Ali’nin makamıdır.
Meşhed: Sekizinci Imam Imam Rıza’nın makamıdır. Burada çok büyük bir külliye yaratılmıştır. Muhteşem bir yapılar bütünü ile dünyanın en büyük dergahı sayılabilir.
Kum: Imam Rıza’nın kız kardeşi Hz.Masume’nin yatırının bulunduğu kent.
Erdebil: Anadolu Aleviliğinin asıl önderi Şah Ismail ile ailesinin kabirlerinin bulunduğu Iran kentidir. Eskiden bazı Anadolu Alevileri Hac olarak buraya giderlerdi.

Sonsöz
Anadolu’daki Alevilik; büyük bir milletin kendi kimliğini korumak ve geleceğe aktarmak için verdiği ideolojik ve kültürel mücadelenin yarattığı bir model oldu. osmanlı tarihinin yeniden ve doğru olarak yorumlanması sonucunda; devlet tarafından hedef alınan kitlelerin Türkler olduğu görülecektir. Türkleri de temsil eden Aleviler; eski deyişle Kızılbaş Türkmenler oldular.

 

Bu yüzden de Istanbul yönetimi ve onun çarkını çevirenler; Türk’ün katledilmesi yolunda görüş bildirdiler. Önceden de aktardığımız üzere, daha 1492’de; Topkapı Sarayı’nda genel sekreter olan Hafız Hamdi Çelebi (Kadimi) şöyle diyordu:
“Ey Kadimi;Türk’e hiç olma yakın
Sözleri inciden bile güzel olsa
Sakın olma Türk’e yakın, asla
Başını kes, kanını dök hiç üzülme
Baban bile olsa Türk’ü öldür.”

Şeyhülislamlar da Allah adına karar verip, “Kızılbaş öldüren cennete gider!” diyerek katliama yol verdiler. Yetmedi; “Kızılbaşlar, mumsöndü yaparlar; kestikleri yenmez!” biçiminde iftiralar uyduruldu. Türk milletinin geleneğini-göreneğini, dilini, sanatını,yaşam tarzını yaşatan kitleler “yasadışı, kötü, haksız, pis, sapkın” ilan edildiler. Türk adı altında Kızılbaşlar (Aleviler) Kızılbaş adı altında Türkler; yok edilmesi gereken yığınlar olarak damgalandılar. Onlar; Bunca baskıya kırıma karşın kimliklerinden dönmediler, taviz vermediler. Ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli olan “kültür”ü geçmişten bugünlere getirdiler.

Bu yüzden; hem dayanışmacı, eşitlikçi, halkçı yapılarıyla sosyalist oldular; hem de milli kimliğin en saf ve en kararlı taşıyıcıları olarak gerçek milliyetçi oldular.

İslamı’da şekle göre değil; doğuş özüne uygun olarak yaşadıkları için de kendilerini mümin saydılar. Kendilerine zahiri Islamcılardan gelen eleştirilere, küfürlere de hiç aldırış etmeden ata yolunda yürüdüler.

Bugün de aynı süreçten geçiyoruz. Cumhuriyetle şekillenen modern Türk kimliğıne en kararlı biçimde Aleviler sahip çıkıyor. Laik ve çağdaş bir devlet modeli; Kızılbaş Türklerin tarihsel yaşam modelleriyle bire bir uyuşuyor.  Bu bağlantıyı yok etmek isteyenler; Alevi toplumunun kafasını karıştırmak onu geleneksel yolundan çıkartmak istiyorlar.

Umarım ki sunduğum bilgilerden sonra Alevilik tartışmaları biraz daha netleşecek ve gidilecek yol daha belirgin hale gelecektir.

Kitap: Türk Aleviliği
Yazar: Rıza Zelyut
Ekleyen: Seyyid Hakkı

 

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...