Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

11- Türk Aleviliği -7


 

Türk Aleviliği -7

Ehl-i Beyt ve Mezhepler
Aleviliğin tanımlarından birisi de onun “Ehl-i Beyt yolu” olduğu biçimindedir. Bu yüzden Ehl-i Beyt kavramı, Aleviliğin temel taşlarındandır.

Aleviliğin en başlarda Şia adıyla ayrı bir mezhep halinde ortaya çıkışı, Ehl-i Beyt ile ilgilidir. Alevi kitle, kendilerini “Ehl-i Beyt yolcusu” diye de tanıtır. Özelikle klasik Alevilikte bu terim çok kıymetlidir.

Ehl-i Beyt (Ehlelbeyt), Hz.Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’den oluşan aileyi anlatan bir sözcüktür.

Bu terim, Anadolu Aleviliğinde, sözü edilen kutsal beşli ile birlikte, Hz.Imam Ali soyundan gelen Imam Ali dahil 12 Imam’ı da kapsayacak biçimde genişletilerek algılanır.

Böylece Peygamber ile 12 Imamların düşünceleri, görüşleri, hayat tarzları, Alevi kitlenin dinsel yaşamında da sivil yaşamında da kılavuz haline gelir.

4 Mezhepten Önce
bugün Islam dünyası 3 ana mezhebe ayrılmıştır. Birincisi Sünni Islam. Bu Islam anlayışı, Müslüman nüfusun büyük bölümünü oluşturur. Sünni Islam Hanefilik, Şafilik, Malikilik, Hanbelilik adı altında dört parçaya bölünmüştür.

Bu mezhepler, peygamberimizin Hakk’a yürümesinden çok çok sonra ortaya çıkmıştır.

İkinci kolu, Haricilik oluşturur. Bunlar, zamanında Hz.Ali’nin yanında iken bağnazlıkları yüzünden Hz.Ali’ye isyan etmiş olan bir gruptur. Tarihte sık sık isyan etmişlerdir ama sayıları çok azdır.

Hariciliğin günümüzde etki ettiği mezhep Vehhabilik’tir. Suudi Arabistan’da 1745’da Muhammed Abdülvehhap tarafından kurulan bu mezhep günümüzde Suudi Arabistan’da, Afganistan’da ve Çeçenistan’da egemen mezhep halindedir.

Aslında Sünniliğin Hanbeli yorumunun devamı olan Vehhabilik, Arap kültürünün damgasını taşıyan ve kabileciliği dindeki tutuculukla devam ettiren bir yoldur. Yeniliğe şiddetle karşı olan u yol, siyasal anlamda var olan düzenin devam ettirilmesine şiddeti kullanarak hizmet eden bir çizgi oluşturur.

İslam’da üçüncü ana kolu ise Şia oluşturur. Şia, yandaş; özel olarak da Hz.Ali yandaşı demektir. Şii, Şia’dan olan anlamına gelir ki bu da Ali yandaşlığını anlatır.

Şia; zaman içinde Zeydiyye, Imamiyye (12 Imamlar) ve Galiye (Gulat) adı altında üç kola ayrılır. Gulat, 7 imamlık da denilen Ismaili çizgi ile somutlaşmıştır. Teorik olarak 12 imamcı olan Anadolu Aleviliğ; içerikte Galiye’den çok önemli etkiler taşır.

Hz.Muhammed’en sonra kurulan Islam devletlerinin çok büyük kesimini Sünni iktidarlar yönetirler. Bu yüzden de Sünni mezhepler, resmen kabul gören mezhepler olarak öne çıkarlar. Egemen kesimin ihtiyaçlarına cevap veren bu mezhepler, yöneticiler tarafından resmi hale getirilince, diğerleri gayrimeşru durumuna düşürüldüler. Böylece, Şia ve Şiiler, dinsel açidan yanlış mezhep ve yanlış mezhepteki sapıklar gibi tanıtılmaya başladılar.

 

Bugün egemen din anlayışını oluştran Sünni Islam’ın imamları, alimleri; “hak mezhep” olarak Sünniliğin 4 kolunu kabul etmektedirler. Peygamber ailesinin yolunu izliyenleri ise bu zihniyet Ravafız (Rafiziler): “Sapıklar-batıl yandaşlar” ilan etmektedirler.    

Sünni Mezhepler
Sünni mezhepler, inanç yönnden iki din alimini temel almışlardır. Bunlardan ilki, 935 dolaylarında Bağdat’ta ölen Ebül Hasan Aliyyül Eşari’dir. Önce akla değer veren Mutezili çizgisinde olan Eşari, daha sonra aklı dışlayıp nakli öne çıkarmıştır. Şafilik ve malikilik onun fikir çizgisinde oluşmuştur.

Semerkand’ın Matürid Köyün’de doğup 944’te burada vefat eden Ebu Mansur Muhammed bin Muhammed’in (Matüridi) fikri ise Haneflik’te kılavuz alınmıştır. Bu okul, akla daha fazla değer vermiştir. Bunlar, o dönemdeki yüzlerce alimden biridirler.

Süni mezhepler, çok daha sonra kurucuları olan alimlerin adı ile anılır olmuşlardır. Aslında bu alimler de yeni bir mezhep kurmak amacıyla yola çıkmış değillerdi. Onlar gelişen durumlar, ihtiyaçlar, genişleyen ve buna bağlı olarak değişen coğrafya nedeniyle Islam dinini zamana göre yorumlamaya çalışıyorlardı. Bu yorumlama, mezhep akımı olarak daha sonra keskin hatalarla birbirlerinden ayrıldı.

Sünnilikte zamanında birçok mezhep varken bunlar giderek azaldılar. Bu gün 4 okul ve buna bağlı olarak 4 mezhep kaldı. Bu mezhepler şnlardır:

Hanefilik: Kurucusu, İmam-ı Azam diye anılan Kufe doğumlu Ebu Hanife Numan bin Sabit’ir. Kendısı, zamanında Alevilerin 12 imamlarından 5. İmam Muhammed-ül Bakır ve 6. İmam Cafer-i sadık’tan faydalanmıştır.

Tarıh, onun, yaşamıyla çok kuvvetli bir Ehl-i Beyt yandaşı olduğunu gösteriyor. Ebu Hanife, Emevilere karşı tavır takındı ve hilafetin Ehl-i Beyt’e aitolduğunu söyledi. Abbasiler 750’de yönetime gelince onlara biat etti ama zulümlerini görünce tavır takındı. O, İmam Hasan’ın oğlunun oğlu Muhammed’in Abbasilere karşı isyan edip Ehl-i Beyt adına hilafete el koyabileceği yolunda fetva bile verdi. Muhammed ve kardeşi İbrahim, Abbasi Halifesi Mansur tarafından şehit edildi. Mansur, Ebu Hanife’yi kontrol ve denemek için ona Bağdat kadılığını teklif etti. Ebu Hanife,bu kanlı padişahın zulmüne ortak olmamak için teklifi geri çevirdi. Bunun üzerine Mansur onu Bağdat’ta zindana attırdı. Başına ilk gün 10 kamçı vurdurttu. Bu kamçı her gün 10 artacaktı. Kamçı sayısı 110’a çıkınca Ebu Hanife hastalandı ve 767 yılında şehit oldu.

İnançta, düşüncede tam bir Ehl-i Beyt yandaşı olan Ebu Hanife’den çok onun öğrencileri tarafından (örneğin 798’de ölen Ebu Yusuf ile 805’te ölen Ebu Abdullah) geliştirilen yönetim yanlısı okul, daha sonraları Hanefilik olarak anılmaya başladı.

Müslüman nüfusun önemli bölümünü oluşturan Hanefiler’in, gerçek imamların Ehl-i Beyt için ne büyük işkenceler çektiğini bilmeleri gerekiyor. O zaman mezhep bağnazlığının yanlışlığı da anlaşılacaktır.

Geçmişte, iktidara yakın olan din adımları, Müslümanlığın yerine yönetim idolojisini koyup bunu da güçlülere sağladıkları mal, para ve mevki imkanları ile desteklediler. Arap örfü, geleneği ve kabilecilik, insanların zengin olma arzularıyla birleştirildi ve böylece emperyalist bir İslam anlayışı yaratıldı. Yağüma üzerine kurulan bu sisteme kısaca Arabizm denilebilir. Arabizmde, zorbalık, dinin yerine geçti ve Ehl-i Beyt yolu ezildi.

Bu ortamda oluşan mezheplerden Ehl-i Beyt yoluna en yakını Hanefilik idi. hanefilik, Türkler arasında kuvvetle yayılmıştır. Araplar ve Farslar arasında da taraftarı vardır. Afrika’da ise yayılamamıştır.

Malikilik: Kurucusu Malik bin Enes 712’de Medine’de doğmuştur. İmam Cafer-ül Sadık’tan da ders alan Malik 796’da ölmüştür.

Bugün azınlık halinde Mısır, Tunus, Sudan ve bazı Afrika ülkelrindeazınlık olarak Malikiler bulunmaktadır.

Şafiilik: Bu mezhep Haşimi soyundan Muhammed bin İdris-i Şafii tarafından kurulmuştur. 767-820 tarihleri arasındayaşayan Şafii de zamanında Şii yandaşı olmakla suçlanıp hapse atılmıştır. Mısır’da, Doğu Anadolu’da, Kafkasya, Filipinler, Seylan, Endonezya Adaları’nda, azınlık halinde İran’da Şafiiler yaşamaktadır.

Hanbellilik: Kurucusu Ahmed bin Hambel 780’de Bağdat’ta doğdu ve 858’de öldü. Bu mezhepten olanlar her çeşit yeniliğe bidat diyorlar ve karşı çıkıyorlar. Mezar ziyaretini bile günah sayan bu zihniyet, Harici isyan anlayışı ile birleşmiş ve Suudi Arabistan’da Vehhabilik olarak hortlanmıştır.

Mezhep kurucusu Ahmed bin Hambel, Müsned adlı kitabında Ehl-i Beyt’e ve Hz.Ali’ye ilişkin onları yücelten hadisler aktarırken ve Hz.Ali hakkında ayrıca Menakıp  adlı bir kitap yazmış iken, bu mezhebin yandaşları Muaviye’ye hatta onun oğlu katil Yezid’e bile özel ilgi ve sevgi gösterirler.

Hanbellilik ile Vehhabiliği aynı sayarak, bu mezhebin azınlık olarak yaşadığını ama bugün Arabistan ile İslami çatışmaların şiddetlendiği bölgelerde egemen hale gelmeye başladığını anlarız.

Ehl-i Beyt Önceliklidir    
Bugün 4 hak mezhep diye gösterilen mezheplerin kurucuları ile dinin kurucusu Hz.Muhammed arasında herhangi bir zamansal veya manevi bağ mevcut değildir.

Halbuki Ehl-i Beyt ile Peygamber bizzat ilintilidir ve onun başıdır.

Peygamber, mezheplerle ilgili herhangi bir önderlik görevini işsret etmemiştir.

Halbuki İslam ümmetinin önderinin, kılavuzunun Ehl-i Beyt olduğunu  defalarca söylenmiştir.

Durum sadece peygamber’in sözleri ile sınırlı değildir. Ehl-i Beyt’in üstünlüğü, Peygamber’in kişiliği ile aynı olduğu, onun temiz ve masum olduğu yine Kur’an’ın işareti ile İslam’a teslim olmuş insanlara söylenmiştir.

Peygamber Tanıktır
Ehl-i Beyt sonradan uydurulmuş bir kavram değildir. Hz.Ali’nin torunu 4. İmam Zeynel Abbidin şöyle diyor: “Bazı kimseler hakkımızı vermekten geri kaldılar. Kur’an’ın imalı ayetlerini tevil ederek kendi fikir ve görüşlerini benimsediler. Oysa Cannab-ı Allah, ‘kendilerine açık deliller ve ayetler gewldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşerek türlü türlü yollara sapanlar gibi olmayın’ diye buyurur. Ehl-i Beyt’i; Kur’an’da sevgileri farz kılınmış, mübarek ağacın dalları, Cenab-ı Allah’ın her türlü günah ve kötülüklerden uzak tutarak temiz bıraktığı kimseler olarak görmüyor musunuz?” (El Münacaat, s. 20)

İmam Zeynel Abbidin’in bu tesbiti bizzat Peygamberimizin hayatında yaptığı uyarıları, çağrılara dayanıyordu.

Yüce Peygamber Ehl-i Beyt’e verdiği önemi şu sözü ile göstermişti: “Ey insanlar! Size bıraktıklarımı benimserseniz, hiçbir zaman doğru yoldan sapmazsınız. Bunlar, Allah’ın kitabı ve Ehl-i Beyt’imdir.” (Bu hadisin doğruluğunu Sünni hadisçiler de kabul eder.)

 

Aynı uyarıyı Peygamberimiz değişik yerlerde, değişik sözcüklerle ama aynı anlama gelecek biçimde tekrarlanmıştır. Bütün “Sahih”lerde yer alan bu uyarının bir şekli de şudur: “Size bıraktıklarıma bağlanırsanız benden sonra hiçbir zaman sapıklığa düşmezsiniz. Bunlar gökten yere ip gibi uzanmış Allah’ın kitabı (Kur’an) ve Ehl-i Beyt’imdir. Bunlar cennet’teki havuzumda içmek için bana gelinceye değin birbirlerinden ayrılmazlar.”

 

Peygamberimiz son haccını (Veda Haccı) yaptıktan sonra dönerken Gadir-u Humm denilen vahaya gelir ve orada Hz.Ali’yi Müslümanlara veli olarak gösterir ve şöyle der: “Ben kimin mevlası isem bu da (Hz.Ali) onun mevlasıdır. Allahım! Ona dost olana dost ol, düşman olana düşman ol!”

Peygamberimiz, bu anlamdaki uyarılarını, emirlerini Gadir-u Humm’dan başka bir kez Taif’ten dönerken, bir kez Medine’de mimberde, bir kez de hasta iken, odanın sahabilerle dolu olduğu sırada dile getirmiştir.

Peygamber; Ehl-i Beyt’in üstünlüğünü anlatmak için “Ehl-i Beyt’e bir şey öğretmeye kalkışmayın; zira onlar sizden daha bilgilidirler.” demiştir.

Yine şu sözü çok ünlüdür: “Ben ilmin şehriyim Ali ise o şehrin kapısıdır; ilmi isteyen kapıya gelsin”.

Ehl-i Beyt ile Kur’an’ı bir arada gösteren Sakaleyn Hadisi olarak bilinen bu hadisi bütün Sünni muhaddisler kesin olarak aktarmışlardır.

 

Peygamberimiz, her Müslümanın birinci görevinin Ehl-i Beyt’e bağlanmak olduğunu açıkça söylemiştir. Bu hadislerden birisi şudur: “Ehl-i Beyt’imin aranızdaki misali, Nuh’un gemisi gibidir. Ona binen kurtulur, binmeyen ise helek olur, batar.”

 

Yine: “Ehl-i Beyt’imim içinizdeki misali, İsrailoğullarının Hitta Kapısı gibidir. O kapıdan girenin Allah günahlarını affeder”.

 

Yine: Yıldızlar, yeryüzündeki insanların yitmemesi için bir kılavuzdur; benim Ehl-i Beyt’im ise ümmetimin ihtilafa düşmemesi için kılavuzdur. Herhangi bir Arap kabilesi onlara karşı çıkarsa Şeytan’ın mezhebinden sayılır.”

 

İbn Abbas’tan aktarılan bir hadis: “Resulullah dedi ki: Her kim benim gibi yaşamak ve benim gibi ölüp Cennet’e gitmek istiyorsa, benden sonra Ali’nin velayetini kabul etsin ve Ehl-i Beyt’imin yolundan gitsin. Onlar benim mayamdan doğdular ve benim ilmime sahip oldular. Allah’ın azabı, onları yalancı çıkaranlara ve benden ayırmak isteyenlere yağacaktır; Allah böylelerine şefaatimi nasip etmesin”.

 

Yine şu hadis: “Her kim, benim gibi yaşamak, benim gibi ölüp Rabbimin bana vaat ettiği Cennet’e gitmek istiyorsa, Ali’ye dost olsun; ondan sonra da soyunu dost edinsin; onlar sizi hiçbir zaman hidayet kapısından çıkartıp sapıklık kapısına götürmezler.”

Yukarıdaki hadisin değişik biçimleri vardır.

 

Yine şu: “Bana her inanan ve iman eden kişiye Ali ile dost olmasını öneriyorum.  Ona kim dost olursa bana dost olur; onu seven  beni sevmiş olur; beni seven de Allah’ı sevmiş olur. ondan nefret eden benden nefret etmiş; benden nefret eden de Allah’tan nefret etmiş olur.”

 

Yine: “Ehl-i Beyt!imin aranızdaki yeri de gözleriniz olsun. Elbetteki baş ancak gözlerin yoluyla yolunu tayin eder.”

 

Yine: “Biz Ehl-i Beyt’in sevgisini kuşanın. Allah huzuruna bizi severek çıkan kimse, bizim şafaatimizle Cennete gider. Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki; bizim hakkımızı tanımadıktan sonra, hiçbir kulun ameli kendisine fayda sağlamayacaktır.”

 

Yine: “Muhammed’in soyunu (Ehl-i Beyt’i) tanımak, cehennemden kurtuluştur. Muhammed’in saoyunu sevmek ise Sırat Köprüsü’nden geçmektir. Muhammed soyuna sadık olmak da azaptan korunmaktır.”

 

Yine: “Kıyamet günü, kuldan dört şey sorulur: Ömrünü nasıl bitirdi, vücudunu nasıl eskitti, nereden kazandı ve nereye harcadı ve biz Ehl-i Beyt’i sevip sevmediği...”

 

Yine: “Bir şahıs Beytülharam’da devamlı oruç tutup ibadet kılsa bile, Muhammed soyuna (Ehl-i Beyt’e) kin duyduğu taktirde mutlaka cehenneme gidecektir.”

 

Yine: “Muhammed soyunu severek ölen, şehit sayılır; günahları bağışlanır; tövbekar olarak ölmüş olur. muhammed soyunu severek öleni, ölüm meleği cennetle müjdeler. (...) Muhammed soyuna kin besleyerek ölenin ise, kıyamet günü alnında, ‘Allah’ın rahmetinden ümidini kes’ yazılı olduğu görülür.”

Peygamber her hutbesinde der ki: “Ey insanlar! Fazilet, velayet ve şeref Resulullah ve soyuna özgüdür; sakın batın yollara sapmayın.” (s. 22 vd...)

 

İbadetin (Namazın) Tanıklığı
Hiç kuşkusuz ki, bugün 4 mezhep diye  öne çıkartılan yolların kurucuların da Ehl-i Beyt’in İslam içindeki önemini, vazgeçilmezliğini biliyorlardı. Onlar, bu gerçeği eserlerinde ya doğrudan ya da dolaylı olarak dile getirdiler. Ebu Hanife, Ehl-i Beyt yoluna bağlılığı yüzünden canını verdi. İmam Şafii bir şiirinde şöyle diyor: “Ey Peygamberin Ehl-i Beyt’i... Canab-ı Allah sizin sevginizi Kur’an ile indirerek farz kılmıştır. Size bu şan ve erdem elbette yeter. Size salavat getirmeyenin salatı (ibadeti) batıl sayılır.”

İbadetin olmazsa olmaz şartı, peygambere ve Ehl-i Beyt’e (Ali Muhammed’e) salavat getirmnektir.

İbadette Ehl-i Beyt’e yönelik selamlama kisaca şöyledir:

 

“Allahümme salli ala Muhammed ve ala Ali Muhammed!” (Allah’ın selamı (kutsaması) Muhammed’e ve ailesine (Ehl-i Beyt’ine) olsun.)

 

Sünni Müslümanlar, günde beş kez Ehl-i Beyt’i böyle ulamaktadırlar. Kısacası, Ehl-i Beyt sevgisi, saygısı namazın bir parçası haline getirerek bütün Müslümanlar için  olmazsa olmaz bir kural halinde sunulmuştur. Bu haliyle de bütün Sünniler Alevi olmaktadırlar. Lakin o dört mezhep mensupları bunun hâlâ bunun farkında değiller.

Kur’an Tanıktır
Şafii mezhebinin kurucusu sayılan alim Imam Şafii’nin daha önce aktardığımız şiirde, Ehl-i Beyt’e, “Cenab-ı Allah sizi sevmeyi Kur’an’da şart koşmuştur.” derken Kur’an’ın hükmüne bağlı kalıyordu.

 

Ehl-i Beyt’in ayrıcalığı, masumiyeti, üstünlüğü “Ahzab Suresi’nin 33. ayetinde gösterilmektedir. Bu ayetin ilk kısmı Mekki’dir (Yani Mekke’de inmiştir.) Ehl-i Beyt’e hitap eden kısım ise Medeni’dir (Medine döneminde gelmiştir) Başka surelerde ve ayetlerde de buna benzer pekçok durum vardır. Örneğin, Kur’an’ın ilk ayetlerinden olması gereken ünlü bir ayet vardır ki akrabaları işaret etmektedir. Kur’an’da bugün 26. Sure olarak bulunan bölümün 214. ayeti incelenirse gerçek ortaya çıkar. Bu ayet, diyor ki: “Ey Muhammed, önce en yakın akrabalarını dine çağır.”

Allah, burada, Hz.Muhammed’e peygamberlik görevini vermiş ve onu görevini yapması için uyarmıştır. Demek ki, bu ayetin geliş tarihi, 610 yılıdır. Fakat, Kur’an’ın düzenlenmesinde bu tarihsel süreç dikkate alınmamıştır. Ne yazık ki, halife Osman zamanında Sabitoğlu Zeyd’e toplattırılan Kur’an, bir ilkeye göre değil, rastgele toplattırılmıştır. Ayetler, yer ve zaman sırasına göre değil, o anki tespite göre yazılmış, böylece tarihsel sıralama karışmış, konular birbirinin içine girmiştir.

 

Aşağıda aktaracağımız ayet de bu durumdadır. 33. ayetin daha sonra gelen bölümü şöyledir: “Ey Peygamberin Ehl-i Beyt’i! Allah sizden her türlü pisliği, suçu (kuşkuyu) gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.”

Ehl-i Beyt’in Alevilerdeki bir adı da Muhammed Ali Soyu’dur. Bu soyun kutsallığını dile getiren Kur’an ayetleri çok fazladır.

Bu ayetlerin en açık ve en dikkat çekicilerinden birisi de “Şura Suresi”nin 23. ayetidir. Meveddet Ayeti olarak da bilinen bu ayet, bütün Müslümanları uyararak Islam’dan ne anlamak gerektiğini de gösteriyor. Ayet diyor ki:

“Bu Allah’ın inanan ve iyi işlerde bulunan kullarına müjdesidir: (Ey Muhammed) de ki: Sizden dünyalık bir şey (dünya malı) istemiyorum. İstediğim yanlızca Ehl-i Beyt’ime sevgidir.”
İşte Imam Şafii bu Kur’an’sal gerçeği dile getiriyordu.

Bilindiği üzere, Peygamber Medine’ye hicretten sonra geçim sıkıntısına düşmüş, halk da ona mal vermek istemişti. Bu ayet, o sırada inerek, peygamberin halktan sadece sevgi istediğini dile getirmiştir.

Gerek Kur’an, gerek Peygamberimizin sözleri ve davranışları, Ehl-i Beyt’in kendisi, kızı Fatıma, damadı Ali ve iki torunu olduğunu ortaya koymaktadır. Bunu açıklayan en somut ayetlerden birisi de “Mübahele Ayeti”dir. “Al-i Imran Suresi”nin (3. Sure) 61. ayeti bu durumu somutlaştırır.

Bu ayet Necran’daki Hıristiyanlar ile peygamber arasında çıkan bir tartışma üzerine inmiştir. Hıristiyanlar Kur’an’da kendileri ve Isa Peygamber’le ilgili olarak söylenenlere karşı çıkmışlar ve cizye vermek istemişlerdi. Onlar, Peygamber’i yalancılıkla suçluyorlardı.

 

Bunun üzerine şu ayet indi: (Ey Muhammed!) sana, bilgi (vahiy) geldikten sonra gene seninle tartışmaya kalkışana artık de ki: Gelin; biz oğullarımızı, siz de oğullarınızı; biz kadınlarımızı, siz de kadınlarınızı; biz kendimizi (nefsimizi) siz de kendinizi çağıralım; sonra mübahele de bulunalım; artık Allah’ın lanetini yalancılara yönlendirelim.”

Peygamber, kendisine inanmayan Hıristiyanlara haber yollayarak onları yalancı kim ise lanetlemeye çağırdı. Bu lanetleşme önerisi üzerine Hıristiyan kesim, kuşkuya düştü. Dediler ki, eğer lanetleşmek için yanına kendi ailesini alırsa, demek ki doğru diyor, gidip laneti üzerimize çekmeyelim. Eğer başka birileri ile gelirse, gideriz, lanetleşiriz. Baktılar ki Peygamber yanına genç bir adam, bir kadın ve iki çocuk almış geliyor. Sordular ve öğrendiler ki bunlar, Onun Ehl-i Beyt’im deyip sevdiği ailesidir, onun üzerine Hıristiyan rahipleri, Peygamber Muhammed ile Allah katında karşılaşmaktan çekinip kaçtılar.

 

Bu olayın içyüzüne ve Allah’ın Peygambere verdiği emre dikkat edince, Ehl-i Beyt’in kimler olduğunu, tanrısal emrin yerine getirilmesi sürecinde anlıyoruz. Allah, Peygambere diyor ki: Ey Peygamber; sen, senin kendi nefsin gibi bildiğin o kişi, kadınlarımızı temsil eden o kadın, oğul yerine geçen o çocuklar gidin, onlarla lanetleşerek sınayın.

Burada şuna dikkat ediniz: Ayette, Allah, Peygambere emrederken, “Biz kendimizi çağıralım, siz de kendinizi” derken, kendisi gibi bildiği birisi ile karşıdan ona eş birisini istiyor. Burada, Peygamberin kendisi gibi gösterilen kişi Hz.Ali’dir. Peygamber mübaheleye giderken kendisi gibi bildiği şahıs olarak Allah emri gereği onu yanına almıştır.

 

Özetle, Allah emri üzerine  Peygamber yanına damadı Ali’yi, kızı Fatıma’yı ve torunları Hasan ile Hüseyin’i alarak Hıristiyanlarla lanetleşmeye gitmiştir. Yani, Peygamber, Allah’ın da işareti ve emri ile Ehl-i Beyt olarak bu insanları seçmiştir.

Kur’an’a inanan, Peygamberin sünnetine (davranışlarına) uyan bir Müslüman, Ehl-i Beyt olarak bu kutsal beşliyi kabul etmek, onları kılavuz almak zorundadır.

 

Ne yazık ki Ehl-i Beyt’i katleden Emeviler bile Haşimilerle akrabalıklarını gerekçe göstererek Ehl-i Beyt’en olma iddiasında bulunmuşlardır.

 

Bu iddiayı en ciddi biçimde ise Peygamberin amcası Abbas’ın soyundan gelenler savundular. Onlar, Emevilere karşı halkı örgütlerken kendilerinin de Ehl-i Beyt’en olduğunu yayıp Ali evladına halkın yönelmesini engellemeye çalışmışlardır.

 

Kur’an’da Ehl-i Beyt’i işaret eden dolaylı ayetlerden birisi de “Enfal Suresi”nin (8. sure) 75. ayetidir. Bu ayet şöyle diyor: “Allah’ın takdirinde sabit olduğu üzere, bir kısım yakınlar, bir kısmından daha fazla velayete sahiptir.”

Velayet, velilik, peygamberlik hükmünün yürütülmesinde, dinin daha sonraki açıklamasında yüklenilen önderliği anlatır. Bu anlamda gerçek velayet sahibi Hz.Ali’dir. ona bu yüzden Şah-ı velayet (Velilerin Şahı) denilmiştir.

Ayet, akrabalığın yetmediğini, Allah’ın takdiri ile bazı akrabaların velayetle yükümlendiğini dile getiriyor ki işte o akjrabalar Ali, Fatıma, Hasan-Hüseyin’dir. Bu ayet Abbasilerin Ehl-i Beyt’en olma iddialarını da çürütmektedir.

 

622 yılında Mekke ileri gelenleri peygamber’i ortadan kaldırmaya karar verirler: Bunu öğrenen Peygamber, yatağına Hz.Ali’yi yatırarak gizlice Medine’ye gider. “Bakara Suresi”nin (2. Sure) 207. ayeti bu konuyu anlatırken, Hz.Ali’nin Allah yolunda hiç çekinmeden canını vermeye hazır gerçek bir önder olduğunu dile getirir. Ayet diyor ki: “İnsanların öylesi vardır ki Allah’ın rızasına kavuşmak için canını satar.”

 

“Ahzab Suresi”nin 25. ayeti Hz.Ali’nin Hendek Savaşı’ndaki kahramanlığını, yararlığını anlatmak üzere indirilmiştir. Allah diyor ki: “Allah kafirleri, hiddetleriyle şiddetleriyle def etti; hiçbir kazanç elde edemediler. Ve Allah savaş hususunda inananlara yetti. Gerçekten de Allah pek güçlü olandır., üstün bulunandır.”

Unutulmasın ki Hendek Savaşı sırasında Müslümanlar korkularından abdest yapmaya bile çıkamıyorlardı. Bunu Muattip bin Kuşayr o zamanda söylüyor. (Teberi, V. Cilt, s. 476)

Buna karşın Hz.Ali ortaya çıkıp müşriklerin en büyük savaşçısı Amr bin Abdiveddi’i öldürünce Mekkeliler çekilmek zorunda kalmışlardı. Ayet, bu olayı anlatmaktadır.

“Nahl Suresi”nin (16. Sure) 42. ayeti de Ehl-i Beyt’i işaret eder. Hz.Ali ile ilgili olarak indirilen sure şöyle der: “Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun artık.” Zikir ehlinin Hz.Ali olduğunda İslam düşünürleri karar kılmışlardır.

 

“Maide Suresi”nin (5.Sure) 55. ayeti de Ehl-i Beyt’i işaret eder. Mescitte namaz kılınırken bir dilenci gelmiş ve sadaka istemiştir. Kimse birşey vermemiştir. Bu sırada secdede olan Hz.Ali, dilenciye parmağındaki yüzüğü alıp gittikten sonra bu ayet bu olayı anlatmak üzere inmiştir. Allah burada diyor ki: “Sizin veliniz ancak Allah’tır ve resuldur ve iman edenlerdir ki, onlar, namaz kılarlar ve rüku halindeyken zekat verirler.”

“Tevbe Suresi”nin  (9. Sure) 119. ayetinin de Hz.Ali için indiği kabul edilmiştir. Ayet diyor ki: “Ey insanlar, Allah’tan çekinin ve gerçeklerle beraber olun.” Burda gerçekle anlatılanın Hz.Ali olduğu kabul edilmiştir.

 

Ehl-i Beyt yoksul biçimde yaşamıştı. Hz.İmam Ali ailesi üç gün üst üste yiyeceğini gelen bir dilenciye, bir öksüze ve bir esire vermek zorunda kalmıştı. “İnsan Suresi”nin (76. Sure) 8. ayeti bu olayı işaret etmek ve örneklemek üzere inmiştir. Ayet diyor ki: “Onlar, içleri çektiği halde, yiyeceklerini yoksula, öksüze ve esire verirler.”

Tarih Tanıktır
Hz.Ali’nin, Peygamber Muhammed için çok önemli olduğunu Peygamberimizin davranışları, uygulamaları açıkça göstermektedir. Elbette Peygamber Muhammed, Ebu Bekir, Ömer sahabelerine de çok değer veriyordu. Fakat iş Kur’an, din , bu dinin tebliği olunca , kendisinden sonra karar mevkiinin Hz.Ali olduğunu açıkça gösteriyordu.

Ve Peygamber bu tutumunun kendi isteği olmadığını, Allah’ın böyle istediğini söylüyordu.

 

Burada, anlatacağımız olay, bütün İslam tarihlerinde yer almaktadır. Bu olay şudur: “ Tanrı Elçisi, Tevbe Suresi’nin birinci ayetinden kırkıncı ayetine kadar olan kısmı indikten sonra, bu ayetleri Ebu Bekir aracılığıyla Mekke’ye göndermiş, onu Hac Emiri olarak tayin etmişti. Ebu Bekir, Zil Hulayfe’de ağaçlık bir yerevardığında Hz.Ali, onun ardından yetişerek Tanrı elçisi tarafından ona verilen ayetleri elinden aldı. bunun üzerine Ebu Bekir, Tanrı elçisi’nin katına dönerek: Ey Tanrı Elçisi! Babam anam senin yoluna feda olsun, hakkımda bir ayet mi indi? diye sorduğunda, Tanrı Elçisi: Hayır, öyle bir şey yok. Fakat, benim ismimden ancak benim ailemden biri söz söyleyebilir.

 

Ey Ebu Bekir! Senin, Mağara’da bana arkadaşlık etmek ve Havuz başında (Cennet’te) benim arkadaşım olmakla kanaat etmez misin? dedi. Bunun üzerine Ebu Bekir: Ey Tanrı Elçisi, kanaat ederim, cevabından bulunduktan sonra Hac Emiri olarak Hac kılmak üzere Tanrı Elçisi’nin yanından ayrıldı.

Hz.Ai de “Tevbe Suresi”ni okumak ve ilan etmek maksadıyla yoluna devam etti. Hz.İmam Ali, bayram gününde “Tevbe Suresi”ni okuyarak: Bu yıldan sonra Mescid-i Haram, yani Kabe Mescidi’ne Tanrı’ya ortak koşan kimse ayak basmayacak, yanaşmayacaktır. Kimse, Kabe’yi çıplak tavaf etmeyecektir. (....)” diye ilan etti. (Taberi, V. Cilt, s. 776-777

Yukarıda anlatılan olay, Peygamberimizin tutumunun ne olduğunu göstermek bakımından çok öğreticidir.

 

Kur’an’ın bir bölüm ayetinin tebliği için ancak Ehl-i Beyt’inden birisinin görev yapabileceğini dile getiriyor Peygamber. Tanrı Elçisi, bu tutumunu da Allah’ın bir kararı olarak değerlendiriyor.

Şimdi Peygambere inanan ve onun sünnetinden olan bir Müslüman, Peygamberin bu tutumundan doğru ders çıkarmak zorundadır. Bu yüzden de “Bütün sahabeler gökteki yıldız gibidir ve hepsi eşittir.” Anlamına gelen sözün, Ehl-i Beyt dışındakileri kapsadığını bu olay gayet açık biçimde göstermektedir.

 

Sünni Müslümanların artık bu gerçeği görme zamanları gelmiştir.

Peygamberimiz, Hicret’in 10. yılında Umre Haccı’na gitmişti. Burada o Hz.Ali ile birlikte ihramdan çıktı ve Kurban’ı da kendisi ve Hz.Ali için kesti. (Taberi, s. 816).

Peygamber Tebük gazasına çıkarken, Medine’de yerine vekil olarak Hz.Ali’yi bırakmıştı. Hz.Ali düşmanları, bu durumu, “Peygamber, Ali’ye önem vermediği için onu savaşa götürmedi.” Diye dedikodu malzemesi yapınca, HGz.Ali silahlanıp Peygamber’e yetişti ve ona bu küçültücü durumu anlattı. Bunun üzerine Peygamber ona şöyle dedi: “Onlar yalan söylüyorlar. Ben seni, arkamda kalanlara bakmaküzere Medine’de bıraktım. Sen Medine’ye dön, ailemde ve kendi ailende benim halefim ol. ey Ali! Musa’ya nisbetle Harun ne ise sen de bana nisbetle o mevkide bulunmağa razı değil misin? Fakat, benden sonra peygamber gelmiyeceğine göre, ancak peygamberlik derecesi bunun haricindedir.” (Taberi, s. 746)

Burada da görüleceği gibiPeygamber, Hz.Ali’yi kardeş yerine koymakta ve kendisinden sonraki en önemli isim Hz.İmam Ali olduğunu açıkça dile getirmektedir.

Hicret’in 8. yılında (630) Halit bin Velit, Beni Cezime kabilesinin erkeklerini, Müslüman oldukları halde topluyca katlettirdi. Bu büyük günah karşısında “Allah’ım, ben Halid’in yaptıklarından uzağım!” diye derin üzüntüsünü ve istiğfarını dile getiren Peygamber, bu kabileye Hz.İmam Ali’yi göndererek onların haklarını verdirdi.

Aynı şekilde Halit bin Velid’in Yemen’de direnişle karşılaşması üzerine de Peygamber kendisini temsilen oraya da Hz.İmam Ali’yi gönderdi ve Hz.Ali sorunu çözdü, halkı Müslüman yaptı.

 

Hayber Kalesi’nin Yahudilerden alınmasdı sırasında da Hz.Ali’nin ayrıcalığı ortaya çıkmıştır. Tarih diyor ki: “Tanrı Elçisi, Hayber ahalisinin kaleleri etrafına indikten sonra bayrağı Ömer bin Hattab’a verdi. O, kendisiyle birleşenlerle ilerledi; Hayberlilerle karşılaştıklarında Ömer ve arkadaşları yenilerek Tanrı Elçisi’nin katına döndüler. Ömer arkadaşlarını, arkadaşları onu korkaklıkla itham ediyorlardı.bunun üzerine Tanrı Elçisi: Ben yarın bayrağı Tanrı ile Elçisi’ni seven ve Tanrı ile Elçisi tarafından sevilen birine teslim edeceğim, dedi.

Sabah olduğunda Hz.İmam Ali’yi çağırdı. Hz.Ali, gözünden rahatsızdı. Tanrı Elçisi, gözüne tükürdükten sonra bayrağı ona verdi. Hz.Ali, kendisiyle birleşenlerle Hayber ahalisiyle karşılaştılar. Merhab ile vuruştular (....) Hz.Ali onun tepesine vurdu; kılıç başını yararak acı dişlerine kadar işledi. Tanrı, arkadan gelenler yetişmeden önce Hz.Ali ve arkadaşlarına zafer kazandırdı. Ali ve arkadaşları kaleyi fethettiler. (....)

Yahuhudilerden birisi vurarak onun elindeki kalkanı yere düşürdü. Bunun üzerine Hz.Ali kale yanında bulunan bir kapıyı alarak bunu kalkan yerinde kullanmak suretiyle kendini korudu. O şehri fethedinceye kadar bu kapıyı kalkan edinerek savaştı. Bundan sonra kapıyı yere attı. Biz sekiz kişiyle birlikte bu kapıyı bütün gücümüzle devirmeye çalıştık isek de deviremedik.” (Taberi, c.v, s. 606 vd.)

Hz.İmam Ali’ye Sövenler
Hz.Ali, Peygamberle birlikte İslam’ın kurulması, güçlenmesi, sayılması için canını ortaya koyarak mücadele ederken, Arapların ileri gelenleri ile de savaşmak zorunda kalmıştı. Bu yüzden de onun büyük kabileler arasında pek çok düşmanı ortaya çıkmıştı. Özelikle Mekke’ye egemen olan Emevi soyu, Hz.İmam Ali’ye düşmandı.

Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye, amcası Osman’ın desteği ile Vali bulunduğu Şam’da özerklik kazanmış, sonra da ikdidarı zorla ele geçirmişti. Muaviye zamanında Hz.Ali’ye ve soyuna camilerde küfredilmesi bir mecburiyet haline getirilmişti. Hz.Ali’ye sövülmesi ilkin Şam’da başlatılmış, valilere de böyle yapmaları konusunda Muaviye tarafından emir verilmişti (Belazüri’den aktaran Doç. İbrahim Sarıçam, Emevi-Haşimi ilkişkileri, s. 291).

Muaviye’nin Şam’da  camide Hz.İmam Ali’yi kötüleyen sözlerine halktan karşı çıkanlar olmuştur.

Muaviye’nin ve Asoğlu Amr’ın Şam’da Hz.İmam Ali’ye küfretmeleri Mekke’ye de ulaşınca İmam Hüseyin, hacca gelen Muaviye’yi yakalayarak ona bu kötü işten vazgeçmesini söylemiştir (Age, s. 291).

Muaviye’nin valileri cumaları minberlerde Hz.Ali’ye lanet ediyorlar, sövüyorlar, ayrıca da halkı böyle yapmaya mecbur ediyorlardı. Muaviye, vali atadığı kişilere görevlerini sayarken, Hz.Ali’ye sövmeyi zorunluluklardan birisi olarak bildiriyordu. Örneğin Kufe’ye vali atadığı Mugire’ye böyle talimat vermişti. Mugire de Kufe mescidinde Hz.İmam Ali’ye sövüyor, lanet ediyor, onun Kur’an’a aykırı davrandığını, zalim olarak öldüğünü iddia ediyordu. Ayrıca bu vali Hz.Ali’nin yolundan gidenlere ve onu sevenlere de lanet okuyordu. (Age, s. 292)

Mugire’den sonra Kufe’ye vali atanan babası belirsiz Ziyad, Kufe’de valilik binasının önüne halkı topluyor, onları Hz.Ali’ye lanet etmeye mecbur tutuyor, karşı çıkanları kılıcını gösteriyordu. Basra valisi Büsr ile Rey valisi Kesr de cami minberinde Hz.Ali’ye sövüyorlardı.

Bu küfürlere karşı çıkanlardan Adiyoğlu Hucr, Muaviye tarafından arkadaşlarıyla birlikte Şam yakınlarında öldürülmüşlerdi.

Bu küfrü resmi bir görev gibi yerine getirenlerin başında Mervan geliyordu.

Muaviye tarafından Medine’ye vali olarak atanan Mervan, her Cuma günü caminin minberinden Hz.Ali’ye söverdi (İbn Kesir,  c. 8, s. 417)

Bilindiği gibi Mervan’ın babası El Hakem, Peygamberin en büyük düşmanlarından biriydi. Mekke fetedilince Müslüman olan Hakem, Peygamber’i taklit etmeye kalkıp kendisine de Kur’an ayetleri gibi vahiy geldiğini iddia edince Taif’e sürgün edilmişti.

Peygamber’e ve Ehl-i Beyt’ine karşı mücadele eden Emevi ailesi üç büyük soydan oluşuyordu.

 

1- Mervan soyu: Babası Hakem, dedesi Ebül As, büyük dede Ümeyye.
2- Muaviye’nin soyu: Baba Ebu Süfyan, dede Harb, büyük dede Ümeyye....
3- Osman’ın (3. Halife)soyu: Baba Affan, dede Ebül As, büyükdede Ümeyye.

Mervan, Halife Osman’ı da kullanmış, hatta onun öldürülüşüne yol açacak mektup yazarak Mısırlı isyancıları kızdırmıştı.

Emeviler, Hilafeti zorla, hileyle, parayla elden ettikten sonra da Hz.Ali soyuna küfrederek, onları aşağlıyarak kendi iktidarlarını güçlendirmeye uğraşıyorlardı.

 

Alevilerin dördüncü İmamı Zeynel Abbidin’in (Hüseyinoğlu Ali) oğlu Zeyd, Emevi yönetimine karşı ayaklanmıştı. Bu olaydan önce Emevi yöneticisi Ömeroğlu Yusuf, duyduğu bir söylenti üzerine Vali Halid’i çağırtmış ve ona sormuştu: “Sen şu Zeyd’e emanet mal bıraktın mı? bıraktıysan söyle de alalım.”

Aldığı cevabı şu olmuştu: “Hayır! Ben her Cuma günü atlarına sövdüğüm halde nasıl olur da kendisine emanet mal bırakırım.” (İbn Kesir, c. 9, s. 535)

Emevi yönetiminde ülkede Ehl-i Beyt’e sövgü genelleşmişti. Halife Abdulmelik oğlu Hişam, Hacca gittiği bir yılda onu 3. halife Osman’ın torununun oğlu Said karşıladı ve şöyle dedi: “Ey emirelmüminin (müminlerin beyi) senin aile bireylerin bu yerlerde Hz.Ali’ye sürekli lanet ederler, sen de lanetle onu.” Hişam, bundan hoşlanmamış ve “Ben buraya birilerine lanet etmeye değil haccetmeye geldim.” Diyerek akrabası Sait’ten yüz çevirmişti. (İbn Kesir, c. 9, c. 381).

Hz.Ali’yi sevenlerin, Ali’yle küfretmenin mecbur edildiği camiye giderek ibadet etmeleri elbette mümkün değildi. Bu yüzden Aleviler artık evlerinde ibadet etmeyi daha doğru buluyorlardı. İşte Ehl-i Beyt yandaşlarının Kur’an’ın özündeki bu özel ibadete yönelmeleri de ibadet biçiminin ayrışmasını gündeme getirmiştir.

Camilerin Sünnilere ayrılması, evlerin ise mahalline dönüştürülmesi (cemevleri) bu tarihlerden itibaren başlamıştır.

Toplumcular Şiayı Oluşturdu
Daha Peygamber döneminde başlayan ekonomik-siyasal ayrışmada, toplumcu insanlar, Ehl-i Beyt’in çevresinde yer aldı. sembol isim de Hz.Ali idi.

Hz.Ali çevresinde birleşmek, Aleviliğin ilk çekirdeğini oluşturmuştur. Çekirdek Şia; dürüst, toplumcu, bilgi, eşitlik yandaşı insanlardan oluşuyordu.

Sünni kesimde gerici yazarlar, bu oluşumu, bir Yahudi’nin gerçekleştirdiğini ileri sürerek Hz.Ali ve Şiasını kötülemeye, karalamaya, halk nazarında küçük düşürmeye çalışmışlardır.

Bunun için bir kişi bile uydurmuşlardır. Bu kişi İbn’ü Emet’is-Sevda lakaplı ve  Sabaoğlu Abdullah adlı bir hayali varlıktır.

Güya Sabatoğlu Abdullah, Yahudi imiş ama Müslümanları birbirine düşürmek için İslam’a girmiş. Sonra bu kişi Osman zamanında Hz.Ali’nin yandaşı olmuş ve Osman’ın öldürülmesini bile planlamış. Hz.Ali’ye Allah demiş, vb....

Geçmişi Sünni tarihçilerine göre, Hz.Ali yandaşı Ebu Zer, Amar, Abdurrahman, Sasaa, Ebu Huzeyfeoğlu Muhammed ile Ebube-kiroğlu Muhammed, Malik’i Eşter, işte bu Yahudi tarafından kandırılmış imiş.

 

Ne yazık ki günümüzde kendisini Alevi yazarı gösteren ve araştırmacı geçinen kimileri de bu Emevi yalanını o iftiracı kitaplardan  alıp aynen halkımıza aktarıyorlar. İşte, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi (Nejat Birdoğan) adlı kitaptan ilgili bölüm: “Seba oğlu Abdullah adlı Müslüman görünümlü bir Yahudi, bu siyasal görünümlere dinsel bir giysi giydirip Sebaiye mezhebini kurdu. Şiiliğin Galiye (abartma) kolundan gelen bu inanç, Tanrı’yı her yerde var olan ve her dilde konuşur bir insan biçiminde tasarımlıyordu.”

Sözü edilen dönemde yaygın ve kitaplara konu olmuş bir Şiilik, hele hele Şiiliğin Galiye kolu gibi yapılanma, siyaset, din anlayışı yoktu.

İşin düşündürücü yanı şudur: Sözü edilen Sebaoğlu Abdullah, uydurma bir kişiliktir. Hz.Ali ve yandaşlarını küçük düşürmek için böyle bir hikaye yaratılmıştır. Bu kişinin uydurma olduğunu, Murtaza-i Askeri adlı araştırmacı, Abdullah b. Saba Masalı adlı çalışmasında kanıtlamıştır. (Bak: Abdullah bin Saba Masalı – Bir yalancının Düzmeleri, Çev: Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul, 1974-)

Üstüne üstlük bu uyduruk kişiye bağlı olduğı ileri sürülen büyük kişilerin tümü Hz.Ali’nin yanında (Kırklar Meclisi) yer alan en yakın dostlarıdır.

Ebu Zer, İslam dünyasının en gerçek toplumcusudur ve ömrünü zenginleri, güçlüleri, halife Muaviye’yi korkutarak tamamlamıştır.

Yasiroğlu Ammar, Hayatını Hz.Ali’ye adamış ve Muaviye’ye karşı Sıffın’da doksan üç yaşında savaşırken şehit olmuştur.

Ebu Huzeyfeoğlu Muhammed, Peygamberin sohbetine katılanlardan ve Mısır’dan gelerek Osman’a karşı mücadele edenlerdendi. Onu, Muaviye, kölesine şehit ettirmiştir.

Udeysoğlu Abdurrahman, Osman’a karşı Mısır’dan hareket eden ordunun komutanıydı. 656 yılında Muaviye tarafından şehit ettirildi.

Ebubekiroğlu Muhammed, hep Hz.Ali’nin yanında bulundu ve onun Cemal ve Sıffın savaşlarında piyadelerine komuta etti. Bu da Muaviye tarafından şehit edildi.

Sühanoğlu Sasaa da Hz.Ali yandaşı idi, Sıffın’da bulunmuştu. Muaviye onu Bahreyn’e sürmüştü.

Malik-i Eşter, Cemal ve Sıffın savaşında Hz.Ali’nin yanındaydı ve komutanı idi. büyük başarılar kazanmış bir askerdi. Muaviye onu balla zehirleterek şehit etmişti.

İşte, Hz.Ali’nin bu büyük Şiası, Sünni yazarların  Emevici zihniyetleri gereği Yahudilere hizmet eden dönekler (dinsizler) gibi gösteriliyor ve Aleviliğin büyük tarihi buraya bağlanarak karalanmak isteniyor.

 

Araplarda kabileciliğin ve soyun çok önemli olduğunu tarih gösteriyor. Bu topluma yön verecek, insanları etkileyecek kişilerin büyük kabilelerden ve bunların önderlerinden olması şart idi. sözü edilen Abdullah’ın ise soyu sopu Araplar için hiçbir değer ifade etmemektedir. Böyle bir kişinin o dönemde tarihin gidişini değiştirecek işler yapması mümkün değildir. Böyle olmadığı da kanıtlanmıştır. Ne yazık ki bu yalan üzerine kurulan Alevi ve Ehl-i Beyt düşmanlığı günümüzde bile sürdürülmektedir.

 

Alevi-Emevi Yönetim Farkı
Alevilikle Emevilik arasındaki yönetim farkı, aslında İslam içinde oluşan iki zihniyeti de açıklaması açısından öğreticidir. Hz.Ali’nin halkın baskısı ile Halife olmasından sonraki tavrı, Alevi toplum anlayışını gösterir. Muaviye’nin iktidarı zorla ele geçirmesiyle oluşan yönetim de iktidarlara egemenlik ve yasallık sağlayan Sünni anlayışı yansıtır.

Hz.Ali, Emirülmüminin (İnananların emiri, yönetici) unvanı ile başa geldiği gün, tavrını , zihniyetini açıklayan şu konuşmayı yapmıştı:

 

“Ey halk! Ben ancak sizlerden biri olan bir insanım. Sizin haklarınız benim de haklarımdır. Sizin yükümlü olduğunuz ödevlerle ben de yükümlüyüm. Ben sizi peygamberinizin izine çağırıyorum. Ve emirolunan şeyleri yaparım. Bilin ki Osman’ın verdiği her toprak parçası, Allah’ın malından verdiği her mal, hazineye geri alınacaktır. Çünklü hiçbir şey hakkı iptal etmez. Eğer kendisinin, hazineden (hazine parasıyla) kadınlarla evlendiğini, cariyelere sahip olduğunu ve ülkelere mal dağıttığını görseydim, onları da geri alacaktım. Çünkü adalette genişlik vardır. Haktan canı sıkılan kimsenin haksızlıktan daha çok canı sıkılır.

 

Ey halk! Dünya nimetlerine dalıp topraklara sahip olan, nehirler açan, atlara binen ve zarif köpekler edinen bazılarınızı, içine daldığı durumdan alıkoyduğum ve kendilerinin de bildiği haklarına döndürdüğüm zaman, ‘Ebu Talib’in oğlu, bizi haklarımızdan yoksun bıraktı.’ demesinler. Biliniz ki, Peygamber’in arkadaşlarından birisi, bu arkadaşlıktan dolayı başkasından üstün olduğunu sanıyorsa, üstün yarın ancak Allah katında belli olur; onun sevabı da ödülü de ona aittir.

Biliniz ki; Allah ve Peygamberine uyan, kurallarımızı kabul eden, dinimize giren ve kıblemize dönen herkes İslamiyet’in tanıdığı hakların ve sınırların kapsamına girer. Çünkü siz Allah’ın kullarısınız; mal da Allah’ın malıdır ve aranızda eşit bölüşülecektir; bu malda birisinin diğerine üstünlüğü yoktur. Sakınanlar için Allah katında sevap vardır.” (Seyyid Kutub’dan aktaran Mehmet Emin Bozaslan: Hilafet ve Ümmetçilik Sorunu, s. 39-40)

Hz.Ali’nin toplumcu, eşitlikçi, adaletli fikir yapısını bu konuşma açıkça göstermektedir.

Hz.Ali, konuşmakla kalmamış, Beytülmal’ı (Hazine’yi) Müslümanlar arasında eşit biçimdedağıtmıştır. Bu tutum Arap egemenlerini kızdırmış ve onların, “Nasıl olur da kölem ile bana aynı miktarda para verirsin!” diye karşı çıkmalarına yol açmıştır. Talha ve Zübeyr’in isyan gerekçeleri arasında bu da vardır.

Hz.Ali’nin bu eşitlikçi tutumu, Arap beylerinin Muaviye’den yana tavır takınmalarına yol açmıştır.

Muaviye, yönetim ve toplum anlayışını ise iktidara gelir gelmez Kufe’de halka yaptığı konuşmada şöyle açıklamıştır:

 

“Ey Kufe halkı! Ben namaz, zekat, hac için mi size karşı savaştım? Sizin namaz kıldığınızı, zekat verdiğinizi, hacca gittiğinizi biliyordum. Siz istemediğiniz halde, Allah bu dileğimi bana verdi. Biliniz ki bu fitnede dökülen bütün kanlar ve ziyan olan bütün mallar heder olmuştur. (Barış için) Kabul ettiğim bütün şartlar, şu iki ayağımın altındadır.  (Age, s. 43)”

 

Muaviye, Medine halkına da şunları söylemiştir: “Vallahi, ben bu işi sizin beni seveceğinizi ya da başkanlığıma sevineceğinizi bilerek almadım. Ben bu işi, sizi bu kılıcımlazorlayarak aldım. Gönlüm, size karşı Ebu Bekir ve Ömer!inki gibi davranmamı istedi; ama ben ondan şiddetle nefret ettim. Osman’ın izinde yürümek istedim, onu da gönlüm kabul etmedi. Onun üzerine, sizin de benim de çıkarımız bulunan bir yola koyuldum. Bu da birlikte yemek içmektir.

 

Siz beni en iyiniz olarak kabul etmeseniz bile, ben başkanlık görevinde sizin için en iyisiyim.”

İşte, iki kişi, iki zihniyet, iki Müslüman, iki din anlayışı....
Elbette Muaviye birdenbire ortaya çıkmamıştı. Onu böyle büyüten de Halife Osman olmuştu.

Osman, hazineyi akrabalarına yağmalatmış, bütün önemli valiliklere onları getirmişti. Bundan başka Arap kabile reislerine ve ileri gelenlerine fetedilen topraklara gitme, oralardan mal edinme hakkını vermişti. Ebu Bekir ve Ömer zamanında yasaklanan bu talancı-yağmacı tavır, Osman tarafından hayata geçirilince Arabistan’da çalışıp kazanmadan her taraftan kazanç elde eden boş bir aristokrat sınıf ortaya çıkmıştı (Seyyid Kutub’dan, Age, s. 37)


Osman’ın yanlı tutumu ve Kur’an konusunda yaptıkları yüzünden ayaklanma başladı. Seyyid Kutub, bu olguyu değerlendirirken diyor ki:

 

“(.....) Genelikle o ayaklanma Osman’ın, daha açıkçası Mervan’ın (Osman’ın başbakanı) ve onun arkasındaki Emevilerin tutumundan İslam ruhuna ve yönetimine daha yakındı. Osman için şu mazereti buluyoruz: Kötü tesadüfler kendisini halifeliğe getirdi. Çünkü Emevi topluluğu çevresinde bulunuyordu. Kendisi de seksenine yaklaşmış güçsüz bir ihtiyardı.

 

(....)

 

Osman’ın kişiliğinde İslam’ın ruhu itham etmemiz güçtür. Fakat onun hatasını da affetmemiz o ölçüde güçtür. Çünkü, açıktır ki, üçüncü Halife’nin mal dağıtımındaki tutumu, müsteşarı Mervan’ın tutumu ve onun görevlerin çoğunu Emevilere vermesi, bütün bunlar tarihin gidişini etkileyen birtakım genel durumlar yarattı. Artık mesele, bir ferdin rolünden ibaret değildi, ağırlığı ve itici gücü olan birtakım durumlara yol açtı.

 

Osman, fiilen Emevi Devleti’ni ayakta bırakarak gitti. Bunun, her yerde, özellikle Şam’da onlara imkan  ve İslam ruhundan uzak olan Emevilik ilkelerine ortam hazırlamakla yaptı. Böyle olmasaydı, Muaviye sonradan  Halifeye (Hz.Ali’ye) karşı çıkmak için tehlikeye atılmayacaktı. Çünkü, Muaviye’yi Muaviye yapan Osman’ın 13 yıllık iktidarıydı. Çünkü bu iktidar onun eline para gücünü, ordu gücünü ve devlet gücünü toplamıştı (Seyyid Kutub’dan, Age, s. 38-39)

20. yüzyılda İslam dünyasının  en önemli düşünürlerinden birisi sayılan Mısırlı Seyyid Kutub’un bu değerlendirmesi, iki zihniyeti göstermesi açısından öğreticidir.

Alevilik, Hz.Ali’ye bağlılık olarak Muaviye karşıtlığı biçiminden yükselirken, adaletsizliğe, zorbalığa, eşitsizliğe karşı da yükselen bir hareket olmuştur.

Bugünkü Alevi kimliğini neden Hz.Ali sembolünün belirlediğini yukarıdaki örnek göstermektedir.

Muaviye ise Peygamberin davranışlarını (Sünnet’i) hayata geçirdiğini iddia ederek kendisince bir yol icat edecektir.

Kitap: Türk Aleviliği
Yazar: Rıza Zelyut
Ekleyen: Seyyid Hakkı

 

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...