Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

10- Türk Aleviliği -6


Türk Aleviliği -6

Üçüncü Imam: Imam Hüseyin
Alevilikte üçüncü imam olan Imam Hüseyin, 625 ya da 626 yılında Medine’de doğmuştur, Hz.Muhammed’in kızı Fatıma’nın ikinci oğludur.

Lakabı, Eşşehit, künyesi Ebu Abdullah’tır. Hz.Imam Hüseyin, şehitler şahı diye anılır. Islamiyet’in en umutsuz döneminde; canını, evlatlarını, akrabalarını feda ederek Peygamber yolunu canlandırmasıyla, müminlerin gönlünde sultan olarak taht kurmuştur.

Hz.Peygamber, Ana Fatıma’ın evinin önünde geçerken, Imam Hüseyin’in ağladığını duyup ana Fatıma’ya, “Bilmez misin ki onun ağlayışı beni incitir” demişti. Peygamber’in, Hüseyin’in dudaklarını öptüğü, yanağını yanağına sürüp sevdiği bütün kaynaklarda vardır. Peygamber Muhammed, ona, “Cennet gençliğininefendisi” demiştir. Hz.Hüseyin; Peygamberin terbiyesi ile yetiştirilmiştir.

Aleviler için, Imam Hüseyin’in ayrı bir yeri vardır. Imam Hüseyin’in kişiliği, tavrı, düşünceleri ve başına gelenler; yüzyıllar boyunca bir destan gibi kuşaktan kuşağa aktaılarak bugünlere gelmiştir. Bir boyutuyla trajedi olan olay, öbür boyutuyla  toplumsal bir başkaldırmanın filizi olmuş; sönmez bir meşale olarak gönülleri tutuşturmuştur.

Kerbela Faciası
Imam Hüseyin’in Kerbela’da ailesi ve yandaşlarıyla  birlikte şehit edilmesi aniden ve raslantısal olarak ortaya çıkmış bir olay değildir.

Imam Hüseyin, kardeşi Imam Hasan’ın, Muaviye ile anlaştığını duyunca, ağlayarak yanına gitti ve nedenini sordu. O, ağabeyinin imzaladığı anlaşmaya ses çıkarmadı ise de Muaviye’ye asla biat etmedi, baş eğmedi.

 

Imam Hüseyin, kardeşi Imam Hasan’ın ölümünden dokuz yıl sonra ve Muaviye’nin ölümünden iki yıl önce Mekke’ye gitmiş, Haşimoğullarıyla Ehl-i Beyt dostlarını toplayıp bir hutbe söylemişti. Ehl-i Beyt’e ve yandaşlarına yapılan zulümlerden söz eden Imam Hüseyin, “zalimlerin her yanı tuttuğunu, Müslümanların, onlarca, adeta kul köle kesildiklerini, imansız kişilerin işbaşına geçtiklerini” söylemişti. Imam Hüseyin, insanlara, zalimlerin acımadıklarını, zayıflara şidetli davrandıklarını, bütün bunlara karşı da Allah’ın kendilerine ululuk bağışladığı kişilerin sustuklarını vurgulamıştı. Sözlerini şöyle tamamladı Imam Hüseyin: “Allah’ım, bilirsin ki, bu sözlerim, hükmetmeye rağbetimden, mal mülk elde etmeyi dilediğimden değil, ancak senin dininin yollarını göstermek, şehirlerini mamur bir hale getirmek istediğimdendir. Böylece de mazlum ve çaresiz, kimsesiz kullarının esenliğe ulaşmalarını sağlamak istiyorum.

 

Ey halk, bize yardım etmezseniz, hakkımızda insafa gelmezseniz, zalimler size musallat olurlar. Peygamberimizin dininin nurunu söndürürler.”

 

Muaviye’nin yerine oğlu Yezid’i geçirmek istemesine dönemin şu beş önemli kişisi karşı çıktı:
1-Alioğlu Hüseyin,
2-Zübeyroğlu Abdullah,
3-Abbasoğlu Abdullah,
4-Ebu Bekiroğlu Abdurrahman,
5-Ömeroğlu Abdullah.

Muaviye bunlardan Abbasoğlu Abdullah ile Ömeroğlu Abdullah’ı ikna etti. Fakat Alioğlu Hüseyin (Imam Hüseyin) biat etmeye (Yezid’in yöneticiliğini kabule) yanaşmadı. Aynı biçimde, Imam Hüseyin’den sonra Zübeyroğlu Abdullah da Yezid yönetimine isyan edecektir.

Muaviye, 680 yılında öldü ve yerine oğlu Yezid geçti. Böylece Islamiyet öncesinin hakimleri egemenliklerini perçinliyordu. Müslümanlıkta saltanat başlıyordu. Yezid, putperest ataları gibi yaşıyor, Islamiyet’i hiçe sayıyordu. Kerbelada şehit edilen Imam Hüseyin’in başı bir tabak içinde önüne getirilince de Ibn Zibari’nin, Uhut savaşından sonra söylediği şu beyitleri okuyacaktır.

 

“Keşke Bedir’de büyüklerim sağ olsalardı da bu hali görselerdi. Ve sonra da bana, sevinerek, elin var olsundeselerdi. İslam toplumunun ulularını öldürdük. Bedir savaşının öcünü aldık. Haşimoğulları saltanatla oynadılar. Ahmet oğullarının yaptıkları işin öcünü almazsam, ben de anamın oğlu olmayayım”

Işte böyle bir kişi, Müslümanların başına geçmiş, “Inananların başı” diye anılmaya başlamıştı. Imam Hüseyin, bundan dolayı Medine’de kendilerine rastlayan ve Yezid’e biat etmesini öğütleyen Mervan’ın sözlerine karşılık “Başımız sağ olsun çünkü ümmet, Yezid gibi birinin hükmü altına girmekle büyük bir belaya uğradı” demişti.

Yezid, halife olunca Medine Valisi Utbe oğlu Velid’e, Imam Hüseyin’den gerekirse zorla hemen biat almasını, direnirse öldürtmesini, bu konuda hiçbir geciktirmeye meydan vermemesini emreden bir mektup gönderdi. İmam Hüseyin, Yezid’in fasıkve içkici birisi olduğunu söyleyerek zorbaya asla biat etmeyeceğini söyledi. Bu sırada yanlarında bulunan Hakemoğlu Mervan, Vali Velit’e, “Hüseyin biat etmezseboynunu vurdur!” dedi ise de Velit bu zumü kabul etmedi. Fakat görevden alındı.

İmam Hüseyin, Medine’de baskılar artınca yanına, Muhammed Hanefi hariç kardeşlerini, yeğenlerini ve tüm aile bireylerini alarak 4 Mayıs 680 gecesi Medine’den Mekke’ye hareket etti.

 

Hareketten önce dedesi Peygamber Muhammed’in mezarını ziyaret eden Imam Hüseyin kabrin başında şunları söyledi: “Ya Resulullah! Senin yanından istemeyerek ayrılıyorum. Seninle aramıza girdiler. Şarap için günahkar Yezid’e biat (baş eğmeye) zorlandım. Bunu yaparsam kafir olurum, şayet biat etmezsem beni öldürürler.”

9 Mayıs’ta Mekke’ye ulaşan Imam Hüseyin, dört ayını bu kentte Abbasoğlu Abdullah’ın evinde geçirdi. (Emevi-Haşimi Ilişkileri, s. 308 vd.)

Imam Hüseyin’in Yezid’e biat etmeyip Mekke’ye gitmesi bir tür başkaldırı işareti gibi algılanıyordu. Bu yüzden Küfeliler, Suradoğlu Süleyman’ın evinde toplandılar ve Imam Hüseyin’e bir davet mektubu yazdılar. Bu mektupta Emevilere karşı Haşimileri tüm güçleri ile destekleyeceklerini, Yezid’in de Hüseyin’in düşmanı olduğunu bildikleri Yezid yerine kendisine biat edeceklerini söylediler. Mektupta kendilerinin vali ile kılınan Cuma ve Bayram namazlarına katılmadıklarını da belirtiyorlardı.

İlki 15 Haziran 680’de Imam Hüseyin’e ulaşan bu mektupları diğerleri izledi. Öyle ki bu davet mektupları iki torbayı doldurmuştu.

İmam Hüseyin, Küfelilerin davetinin ne kadar gerçek olduğunu öğenmek için amcası Akil’in oğlu Müslim’i oraya gönderdi. 9 temmuz’da Kufe’ye varan Müslim, hemen Imam Hüseyin adına biat almaya başladı. Biat edenlerin 12 bin ile 20 bin arasında olduğu bildirilmiştir.

Yezid bunu öğrenince Kufe Valisi Numan’ı azlederek yerine zalimliği ile  ünlü Basra Valisi Ziyadoğlu Ubeydullah’ı getirdi.

Yezid, Ubeydullah’a yazdığı mektupta, “Kufe’ye git, Ibni Akil’i yakala, öldürüp başını bana gönder, Kufe’de Ali soyundan kimseyi sağ bırakma!”demişti.

Ubeydullah, Kufe’ye geldi ve Müslim’i yakalatıp şehit ettirdi. Müslim şehir edilmesinden 20 gün önce Imam Hüseyin’e yazdığı mektupta, halkın kendisine biat ettiğini yazmıştı ama durumun tersine döndüğünü bildirme imkanı bulamamıştı.

İmam Hüseyin Kufe’de ortamın uygun olduğunu sandığından 9 Eylül’de Kufe’ye doğru yola çıkmıştı. Abbasoğlu Abdullah ise Kufelilerin güvenilmez olduğunu, Mekke’de kalmasını veya Ali yandaşlarının çok olduğu Yemen’e gitmesini önermişti.

 

İmam Hüseyin’in harekete geçtiğini gören Saidoğlu Amr onu engellemek istedi ise kafile yoluna devam etti. Topluluk, yolda ünlü ozan Ferezdak ile karşılaştı. İmam Hüseyin ona Kufe’deki durumu sordu. Ferezdak şu cevabı verdi: “Halkın kalbi seninle; kılıçları ise Emevilerledir.”

Yola devam eden Imam Hüseyin ve ekibi Kufe’de Müslim’in şehit edildiğini öğrendi. Bir durum değerlendirilmesi yapıldı. Müslim’in oğulları ve kardeşleri “Ya intikamımızı alalım veya biz de öldürülelim.” dediler. Bunun üzerine Kufe’ye gidiş yolculuğu sürdürüldü.

Kufe’yi denetim altına alan Yezid’in bir numaralı adamı Ubeydullah, Imam Hüseyin’i tutup getirmesi için Yezidoğlu Hür adlı komutanı bin kişilik bir ordu ile yollamıştı. Hür, Imam ile karşılaşınca onu zorla götürmek istediğini söyledi. Fakat, Hz.Imam Hüseyin, Hür’ü etkileyip kendi yanına çekti. Hür, askerlerini bırakıp Imam Hüseyin’e katıldı.

Ubeydullah bunu öğrenince hemen Peygamberin yakın dostlarından olan Ebu Vakkas’ın torunu Ömer komutasında 10 bin kişilik bir orduyu Hz.Imam Hüseyin’i yakalatmaya yolladı. Rey ve Taberistan valiliği vaadini alan Ömer, Ehl-i Beyt’in Kerbela’da yolunu kesti. Hz.Imam Hüseyin’e haber yollayıp Yezid’e baş eğmesini söyledi. Hz.Imam Hüseyin, baştan beri karşı çıktığı bu isteği bir kez daha geri çevirdi. İmam Hüseyin, Ömer’i çağırtıp ona şunları söyledi:

 

“Sana yazıklar olsun! Senin baban, şimdi benim savunduğum Islam’ı yükseltmek için canını ortaya atanların başindan geliyordu. Şimdi sense sapıkların koruyuculuğuna soyunmuşsun. Ey Ibn Sad, bu sözlerim, senin yardımını istediğimden değildir. Fakat, yanlış yolda olduğunu göstermek benim için bir borçtur. Ebu Süfyan soyuna uyup Peygamber soyuna kılıç çekmenin azabını düşün. Bu suçu, dünya malı ile gidermenin olanaği yoktur...”

Ömer, bu sözlerden etkilenmedi; askerleriyle Fırat ırmağının kıyısını tutturdu. Ehl-i Beyt’i susuz bırakıp teslim olmaya zorladı. Ömer, Imam Hüseyin’in geri dönme teklifini Şimr’in baskısı yüzünden kabul etmedi ve Yezid’e biatı şart koştu.

 

Yezid karşısında baş eğmemek kararında olan Hz.Imam Hüseyin, bu tutumunun sonucunda kurtuluş olmadığını anlamıştı. Bunun için Ehl-i Beyt’i ve sevenlerini toplayarak onlara şunu söyledi: “Kufe halkı, sözünü unutmuş; yeminini bozmuş..... Yardıma gelmeyecekleri anlaşıldı. Yezid’in askeri ise her yanı tutmuş. Kanımızı akıtmaya karar vermişler. Bizde küfre batan Yezid’e ve Ebu Süfyan soyuna baş eğmemeye karar vermişiz. Bu nedenle, bizi bekleyen ancak ve ancak, şehitliktir.

 

Ey Ehl-i Beyt! Ey yoldaşlar! Bu çetin yolun sonu ölüme gitse bile, bizim kurtuluşumuz bu yoldadır. Fakat biz, şimdiye değin hiç kimseyi zora sokmadık. Hiçbir kimseye istemediği bir işi yaptırmadık. Ayrılmak isteyen yoldaşlarımıza gönülden iznimiz vardır. İsteyen döne bilir....”    

Fakat kimse Imam Hüseyin’i bırakmadı.
16 bin kişilik Yezid ordusu (Kimi kaynaklarda 20 bin kişi, kimisinde 32 bin olduğu belirtiliyor.) Hz.Hüseyin’in 72 kişilik savaşçılarına karşı (bazı kaynaklarda sayının 80 kişi olduğu yazılıdır) harekete geçti. Imam Hüseyin, Peygamber Muhammed Mustafa’nın abasını giydi, onun kılıcını kuşandı ve Zülcenah adlı atına binip Emevi askerlerini karşıladı.... Muharrem ayının onuncu (Aşura) günü idi...

Gerek savaşçılar, gerek çocuklar ve kadınlar; susuzluktan bunalmışlardı. Çöl sicağında günlerdir süren susuzlukları dayanılacak gibi değildi. Özellikle çocuklarla kadınlar, susuzluktan ölmek derecesine gelmişlerdi.

İmam Hüseyin yandaşları tek tek çarpışmaya başladılar. Düşman ordusunun karşısına ilk çıkansavaşçı Hür idi. Bu yiğit insan, dövüşe dövüşe birçok Yezid askerini öldürdü. Sonunda Emevi askerleri topluca saldırıp onu şehit ettiler.... Sonra, Imam Hasan’ın oğlu Zübeyr; Imam Ali oğullarından Fazl aynı biçimde şehit edildiler....

Cafer-i Tayyar’ın evlatları; Imam Hasan’ın evlatları, Imam Hüseyin’in evlatları teker teker savaş meydanına çıktılar. Toplu hücumlarla öldürüldüler... Imam Hüseyin, ailesine veda ettikten sonra atına binip tek başına Yezid ordusunun karşısına çıktı. Kendisiyle dövüşecek er istedi...

Tek tek dövüşte kimse Hz.Imam Hüseyin’le baş edemiyordu. Önüne gelen bütün ünlü savaşçıları öldürmüştü.

Ömer, Imam Hüseyin’in karşısına çıkan her kesin öldürüldüğünü görünce askerlerine toplu hücum emri verdi. Oklar, yağmur gibi yağıyor, gökyüzünde mızraklar uçuşuyordu. İmam Hüseyin dövüş esnasında kılıç, ok, mızraklarla yaralanmıştı. Yezid askeri O’nu çember içine almıştı. Bir bölüm asker de yanlızca kadınların ve çocukların kaldığı Ehl-i Beyt çadırlarına saldırmış, yağmacılığa başlamıştı.

 

İmam Hüseyin bu durumu görünce düşman askerlerini yarıp dışarı çıktı. Onlara şöyle seslendi: “Ey dinsizler! Ey Ebu Süfyan soyu! Sizde insanlıktan ve imandan bir iz yok, belli. Hiç değilse putperest atalarınız gibi davranmayı bilin; kadınlarla çocuklara ilişmeyin. Putperetlerin bile yapmadığını yapıp kadınlara saldırmayın. Eğer amacınız beni ölkdürmekse, gelin, öldürün. İşte ben burdayım...”

Düşman askerleri bu sözlerden etkilenip Imam Hüseyin’e saldırdılar; ok atmaya, mızrak savurmaya başladılar. Imam Hüseyin, yaralardan akan kan yüzünden güçsüz düşmüştü. Sonunda atından çöle düştü. Emevi askerleri kılıçlarla mızraklarla vurarak onu şehit ettiler. Şimr Zülcevşen’in emri üzerine Enesoğlu Süleyman çölde susuz susuz can vermiş olan Imam Hüseyin’in başını kesti. Tarih, Muharrem Ayının 10’u idi. (680 yılının 10 Ekim’i...)

Imam Hüseyin’le vücudunda tam 33 mızrak, 34 kılıç yarası vardı.

İmam Hüseyin’le birlikte Kerbela’da şehit edilen Ehl-i Beyt mensuplarının sayısı 72 idi.

Yezid ordusu, erkekleri katlettikten sonra Ehl-i Beyt çadırlarına girerek yağmalamaya başladılar.

Şimr, hasta yatmakta olan Imam Hüseyin’nin oğlu Zeynel Abbidin’i de öldürmek istedi. Fakat, bir söylentiye göre Müslimoğlu Hamit adlı bir görevli, bir diğerine göre ise halası Zeynep buna engel oldu.

Ehl-i Beyt şehitlerinin başları kesildi ve hediye kazanmak üzere ordunun komutanlarına dağıtıldı. Yezid askerlerinden ölenler, gömüldü. İmam Hüseyin ve yandaşlarının cesetleri atlaraçiğnetildikten sonra çölde bırakıldı. Kadınlar ve çocuklar, çıplak (koşumsuz) develere bindirilerek Şam’a gönderilmek üzere Kufe’ye yollandı.

Kerbela şehitlerinin naaşları ertesi gün Beni Esad kabilesinden Gadıriyye köylüleri tarafından gömüldü.

 

İmam Hüseyin’in ve diğer şehitlerin başı kesilerek Vali Ubeydullah’a götürüldü. Ubeydullah, Imam Hüseyin’in başı önüne konulduğunda elindeki değnekle Imam’ın dişlerine vurmuştu. Orada bulunanlardan Erkamoğlu Zeyd ağlamaya başlayıp Ubeydullah’a şöyle demişti: “Değneğini onun dudakları üzerinden çek. Allah’a yemin ederim ki ben Resulallah’ın iki dudağını bu dudakların üzerinde onları öperken görmüştüm.”

Bunun üzerine Ubeydullah, “Yemin ederim ki yaşlı olmasaydın, boynunu vururdum.” diye Erkamoğlu Zeyd’i tehdit etmişti. Zeyd, saraydan çıkarken “Ey Araplar, siz bugünden itibaren artık kölesiniz. Çünkü Fatıma’nın oğlunu öldürüp Mercanw’nin oğlunu kendinize emir yaptınız. O sizin en hayırlılarınızı öldürüyor, kötülerinizi de köle yapıyor. Zillete razı olanlar, mahvalsun (Emevi-Haşimi Ilişkileri, s. 325 vd.)”

Ehl-i Beyt; Şam’da, Yezid’in karşısına çıkartıldı. Gerek Zeynel Abbidin, gerekse Zeynep, Yezid’e gayet mağrur biçimde karşılık vererek onurlarını korudular.

Bu, tarihte bir eşi daha görülmemiş yiğit direniş ve karşılaştığı katliam, halk arasında gizliden gizliye büyük tepki yarattı. Halkın çoğu Yezid’e lanet ediyordu. Bu tepkiyi haber alan Yezid, Ehl-i Beyt’in kalanlarına dokunamadı ve onları Mekke’ye yolladı.

Imam Hüseyin’i Türkler Çok Sevdi
Peygamber torunu ve Hz.Ali’nin oğlu Hüseyin’inyanındaki ailesiyle birlikte katliama uğraması; Araplardan çok Türkler ve Farslar arasında yankı bulmuştur.

Türk Aleviler, ayrıca yüreklerinde yaşatmışlar ve Muharrem ayının onuncu günü meydana gelen bu katliamda şehit olanlara saygılarını sunmak için Muharrem Orucu (Yası/Matem Ayı) tutmuşlardır.

Tutulan bu matem orucunun bir adı da Aşur orucudur. Çünkü; 10 Muharrem’in bu kadar sevilmesi ve kutsallaştırılması; Türk tarihi açısından aydınlatılması gereken bir konudur.

Hemen belirtelim ki, Türk milleti; kendi kaderiyle  Imam Hüseyin’in kaderini aynı görmüş, böylece Imam Hüseyin’i içselleştirmiştir. Bunun çok somut sebepleri vardır:

İmam Hüseyin’i Kerbela’da katleden güç, Emevi devleti idi. Emeviler; bu olaylar durulduktan sonra ordularını Iran üzerinden Orta Asya’ya soktular. Arap-Türk Savaşları bölümünde aktardığımız gibi; bu ordular cihat adı altında kutsallaştırdıklarını yağma ve yok etme politikalarını Türk illerinde acımasızca uyguladılar. Zenginliği yağmalanan, erkekleri katledilen, kadınları ve çocukları esir edilip Şam’a ve Arabistan’a  götürülen Türkler; bu Arap emperyalizmine karşı direniş ideolojisi oluşturmak zorunluluğunu duydular. Böylece, Islam iklimi içinde kendi kendileriyle  benzeşen Hz.Imam Ali ve Imam Hüseyin’in kaderini keşfettiler.din adına sömürgeleştirme yürüten Emevilere karşı, Türkler direnmek için yine Islam sembollü bir kimlik çevresinde birleşme zorunluluğunu hissettiler. Bu da Hz.Imam Ali ailesi ve Imam Hüseyin kimliği oldu. Yeni koşullara uymak için Islam dinine giren Türkler; emperyalist Arap kimliğini temsil eden Emevi Sünniliği yerine Ali yandaşlığını (Alevilik) benimsediler. Bu konuda dayanaklarını güçlendirmek için de Hüseyn’i bir direniş ve mücadele sembolüne çevirip kendilerinkileştirdiler.

Bu yüzden Türkler; Islam çemberine girerken Alevi kimlikli bir Islam anlayışını benimseyerek ve hatta yaratarak girdiler. Şehirlerdeki Türkler; yönetim ideolojisi olan geleneksel Sünniliği öne çıkartırlarken; kırsal kesimdekiler ve göçebeler ise Hz.Imam Ali ve Imam Hüseyin çevresinde ördükleri kendi kültürleri ile bağımsız ve şeriat dışı bir Islam oluşturdular.

Aynı olay, Arap sömürgeciliğinin yağmaladığı Fars illerinde de az çok bu biçimde şekillendi.

Bu nedenle Imam Hüseyin; Emevilerin “Mevali/Köle” ilan ettiği Türk ve Fars ikliminde kurtuluş sembolü ve dayanılacak manevi  güç olarak sevilmiş, yüceltilmiştir.

Onun macarasına katılmak, kaderine ortak olmak, aslında Türk milletinin kendi tarihinin bu dönemine dönmesi ve Arap sömürgeciliğine  karşı çıkması demektir.

Bu haliyle de Imam Hüseyin; artık Türk halkının bir parçası ve kahramanıdır.

Anadolu Alevileri; Imam Hüseyin sevgisiyle; aslında ıste bu tarihi gerçeklere kuvvetli bir vurgu yapmaktadır. İçimizdeki Imam Hüseyin sevgisi, özgürlük aşkımızın çok uzaklardan yankıyan bir ışığıdır.

Tevvebin: Kerbela’nın Intikamı
Emevi padişahı Yezid, 10 Ekim 680’de Kerbela’da Imam Hüseyin’i şehit ettirmişti ama ona da Zübeyr’in oğlu Abdullah isyan etmiş, Mekke’ye hakim olmuştu. Yezid, bu isyanı bastırmak isterken 683 yılında öldü. Yerine getirilen oğlu Muaviye (küçük Muaviye) hilafetin kendilerinin değil Hz.Imam Ali ailesinin (Ehl-i Beyt’in) hakkı olduğunu söyleyince Mervan tarafından zehirletilerek  öldürüldü (683). Hilafet makamına Mervan geçti ama bu kez de o 684’te yatağında boğularak  öldürüldü.

Bu kargaşa ortamında Imam Hüseyin’in yandaşları Kufe’de bir araya gelerek öç almaya karar verdiler. 683 yılında başlayan bu eylem, Imam Hüseyin’i Kerbela’da yanlız bırakan ve bunun acısını-utancını duyan insanlar tarafından yönlendiriliyordu. Önderliği ise Süredoğlu Süleyman yapıyordu. Bunlar, Imam Hüseyin’in öcünü almak için 684 yılında Kufe yakınlarındaki Nahile bölgesinde toplanmaya başladılar. Sayıları giderek 17 bini bulmuştu. (Ibn Kesir, c.8, s. 406). Imam Hüseyin’i yanlız bıraktıkları için suçluluk duyan ve tevbe etmek için hareketen geçen bu intikamcılara  Tevvebin adı verilmiştir. Bunlara Medain Valisi Hüzeyfeoğlu Sad da katılmıştı.

Süleyman’a bağlı güçler, Imam Hüseyin’in kabrini ziyaret edip ağladılar ve orada bir gün boyunca dua ettiler. Sonra da Emevilerden öç almak için Şam üzerine yürüdüler. Aynülverda’da Süleyman’ın güçleri kendilerinden kat kat fazla Şam ordusuyla kahramanca savaştılar. Savaşta Süleyman şehit oldu (684). İki ordu da geri çekildi. Tevvebin, Kufe’ye döndü.

Bundan sonra isyancıların liderliğini Ubeyd es Sakafi oğlu Muhtar üstlendi.

Muhtar, Emevilerin başkanı Ziyadoğlu Ubeydullah’tan intikam almaya çalışıyordu. Bunun için de Hz.Ali’nin yaşayan oğlu Muhammed Hanefi’yi imam ve Mehdi ilan etmiş, onun adına biat almaya başlamıştı. Kufe’deki Hz.Ali yandaşları böylece Süleyman ve Muhtar yandaşları olmak üzere ikiye bölünmüştü.

Ubeydullah, bunu öğrenince onu yakalatıp önce hapse attırmış, sonra da Kufe’den sürmüştü.

Muhtar Kufe’den Hicaz’a gitti ve orada halife kabul edilen Zübeyroğlu Abdullah’ın en büyük komutanlarından birisi oldu. Muhtar, Yezid’in ölüm haberini alınca yeniden Kufe’ye döndü. Muhtar, Kufe’de, Ehl-i Beyt’ten yana olduğunu, onların öcünü almak ve ışığını yaymak üzere geldiğini, Muhammed Hanefi’yi de imam tanıdığını söylüyordu.

Muhtar, Süredoğlu Süleyman’ın başlattığı hareketin yanlış olduğunu, onun tecrübesizliği sonucu yenileceklerini de dile getiriyordu.

Bu sırada Kufe’de Zubeyroğlu Abdullah’ın adamları hakim idiler. Tehlikeli siyasal girişimi yüzünden hapse atılan Muhtar’ı, araya 2. Halife Ömer’in oğlu Abdullah girerek serbest bıraktırdı.

Bundan sonra Muhtar yenilgiye uğramış Tevvabin güçlerini örgütledi. Bu arada Şii güçleri etkilemek için Muhammed Hanefi ile bağlatısını sürdürüyordu. Bu baği kulanan Muhtar, dönemin ünlü askerlerinden ve Hz.Ali’nin başkomutanlarından Eşter’in oğlu Ibrahim’i de yanına çekti.

Bunlar, 685 yılında “Imam Hüseyin’in intikamını alalım!” parolasıyla eyleme başladılar. Muhtar ordusunun komutanlığını Eşteroğlu Ibrahim yapıyordu. Bunlar, önce Kufe’deki Ibn Muti’nin kuvvetlerini yendiler, şehri ele geçirdiler. Muhtar, bundan sonra, Irak ve Horasan’daki şehirlere kendi komutanlarını ve velilerini  gönderdi. Kufe’ye hakim olan Muhtar, Imam Hüseyin’in katillerini aratmaya, bulduklarını öldürmeye başladı.

Emevi Başkanı Ziyadoğlu Abdullah bunlara karşı 80 bin kişilik orduyla harekete geçince, Muhtar, Ibrahim’i ona karşı gönderdi. Bu sırada Kufe’li Emevi yandaşları isyan ettiler. Bunlar şehrin ileri gelenleri idiler ama sonunda yenildiler ve içlerinden Imam Hüseyin’in katline karışanlar öldürüldüler.

Kaçanlar arasında Imam Hüseyin’in katillerinden Zülcevşen oğlu Şimr de vardı. Muhtar, muhafız kuvveti komutanı Ebu Emre’yi onun arkasından gönderdi. Ebu Emre lanetlik Şimr’i yakalayıp öldürdü.

Kufe’deki Imam Hüseyin’in katilleri birer birer yakalandı. Muhtar bunların kiminin ellerini ayaklarını kestiriyor, kimisini ateşe attırıyor, kimisini oklarla delik deşik ettiriyordu.

Kerbela’da Şimr’in işaretiyle Imam Hüseyin’in başını kesen Yezid el-Esbahioğlu Havla da Ebu Emre tarafından ele geçirildi ve öldürüldükten sonra cesedi yakıldı. Imam Hüseyin’in katillerinden Üseydoğlu Abdullah da feci biçimde öldürüldü. Bundan sonra Imam Hüseyin’i şehid eden ordunun komutanı Sadoğlu Ömer ele geçirildi ve başı kesildi.

Bu arada Mekke’de egemen olan Abdullah, Muhammed Hanefi’yi zindana atmış ve “Eğer bana itaat etmezse onu yakacağım.” demişti. Muhtar adamlarını yollayıp Muhammed Hanefi’yi zindandan kurtardı.

686 yılında Ibrahim ordusu Imam Hüseyin’in şehit edilmesinde birinci derecede rolü olan Ziyadoğlu Ubeydullah’ı öldürmek üzere harekete geçti. İkisinin ordusu Musul civarında karşılaştı. İbrahim, savaş sırasında Ubeydullah ile karşılaştı ve ona bir kılıç vurdu. Ibrahim’in bu derbesi ile katilin vücudun ikiye ayrılmıştı (Ibn Kesir, c.8, s. 451). Tevvebin güçleri burada Emevi ordusunu bozguna uğrattı.

Daha sonra Emevi karşıtı güçler birbirine girdiler. Mekke’de egemen olan Abdullah, kardeşi Musab’ı büyük bir ordu ile Muhtar’ın üzerine gönderdi ve onu öldürttü. İbrahim Kufe’de değildi ve çatışmada tarafsız kalmıştı. Kendisi Emeviler tarafından da çağrıldığı halde, o, Abdullah’ın tarafına geçmiş ve Emevilere muhalefetini sürdürmüştür.

İbrahim, 690 yılında Emevi padişahı Abdülmelik’in ordusuyla savaşırken şehit olmuştur.

Tevvebin Hareketi kısa sürede sönüp gitse bile, bu isyan sonucunda Kerbela katliamına katılanlar cezalarını daha bu dünyada iken çekmişlerdir.

Tevvebin hareketi, Islam tarihinde, Alevi hareketinin en açık biçimde ortaya çıktığı  eylemler dizisi olarak yerini almıştır.

Dördüncü Imam: Imam Zeynel Abbidin
İmam Hüseyin’in oğlu olan dördüncü Imam Zeynel Abbidin, bir söylentiye göre miladi 656, diğerine göre ise 658 tarihinde doğmuştur. Annesinin, Şehrbanu olduğu söylenir.

Kerbela’da hasta olup savaşa girmesine babası Imam Hüseyin izin vermediği için katliamdan kurtulabilmiştir. Imam Hüseyin soyu kendisinden yürüdüğü için, kendisi Adem-i Sani (ikinci Adem) veya Adem-i Al-i Aba (Peygambersoyunun başı) adları ile de anılır.

Adalete ve edebe son derece uymasıyla tanınan Zeynel Abbidin; geceleri yoksul evlerine yüzünü kapatıp yiyecek götürürdü. Kölelik sistemine karşı olduğu için, satın aldığı köleleri özgür bırakırdı. Yemeğini yetimlerle, yoksullarla yerdi.

İmam Zeynel Abbidin, bilgide dönemin en ileri gelen kişisi durumuna yükselmişti. Halktan büyük saygı görüyordu. Onun etkinliğinden, Emevi yönetimi çekiniyordu. Bu nedenle; Imam Zeynel Abbidin, 713 yılında, Emevilerden Velid’saltanatı sırasında zehirlenerek şehit edildi.

Beşinci Imam: Imam Muhammed Bakır
Babası Imam Zeynel Abbidin olan Imam Muhammed Bakır, 675 veya 676 tarihinde doğdu. Bilgide, kendisine engel ve sınır tanımadığı; her bilimsel sorunu aştığı için, yaran, açan anlamında Bakır künyesi ile anılıyordu.

Babasının kurduğu okulda eğitim ve öğretimi sürdüren Imam Bakır; dönemindeki bütün bilginlerin en üstünü sayılıyordu.

Onun zamanında Emevi saltanatının baskısı doruktaydı. Savaşlarda kazanılan ganimetlerle gözü boyanan halk, iktidarın zülmü karşısında sessizdi.

Bu arada Zeynel Abbidin’in diğer oğlu Zeyd, 737 tarihinde Emevi baskısına karşı isyan etti. Yakalanıp öldürüldü ve cesedi çırılçıplak beş ay asılı bırakıldı.

Alevilik yolu içinde, Zeyd’i tutanlar, bir mezhep meydana getirmiştir. Zeydiyye denilen bu mezhebin yandaşları genelikle Araplar arasında çıkmıştır. Zeydiyye, Sünniliğe oldukça yakın bir çizğidedir.

Zeyd’den beş yıl sonra da oğlu Yahya isyan etti, o da öldürüldü.

Hz.Ali’nin soyunun etkinliğinden çekinen Emevi yönetimi 734 yılında (735 veya 736 da kabul ediliyor....) Imam Bakır’ı zehirleterek şehit ettirdi.

Altıncı Imam: Imam Cafer-i Sadık
İmam Sadık, 699 yılında doğdu. Imam Bakır’ın ölümünden sonra Aleviler, Cafer-i Sadık,ı imam kabul ettiler. Onun dönemi, Emevi saltanatının çöüş yıllarıydı... Arap olmayanlara köle muamelesi yapan Emeviler yüzünden, diğer Müslüman uluslar, genelikle Ehl-i Beyt yandaşı oluyor ve Hz.Ali soyunu tutuyorlardı. Bu nedenle, Ehl-i Beyt yandaşları Iran`da ve Horasan dolaylarında hızla çoğalıyordu.

İmam Cafer-i Sadık’ın imamlığı, Emevilerin yıkılış ve Abbasilerin kuruluş dönemine denk geldi. Ebu Müslim ayaklanmasının başarıya ulaşmasından sonra, iktidar direksiyonuna Hz.Muhammed’in amcası Abbas’ın soyundan gelenler geçtiler.

Bunlar da Emeviler gibi, ikinci halifeden itibaren Ali evlatlarına işkenceye başladılar.

Bu dönemde, Cebriyye adı verilen her türlü eylemin kaynağını Allah olarak gören, kişinin iradesini sıfır sayan felsefeye karşı, kaynağını Alevi düşüncesinden alan ve kişinin yeryüzüne gelmekle artık eylemlerin sahibi olduğunu savunan Mutezile felsefesi olmuştu. Kişiyi sorumluğa ortak eden bu anlayışın yanı sıra, en önemli akımlardan  birisi de tasavvuf olarak ortaya çıkmıştı. Bu anlayışta, yaratan ve yaratılan kavramı kabul edilmiyor; var olan her şeyin Tanrı’nın izafi bir görüntüsünden ibaret olduğu savunuluyordu. Bu akımın Sünni kolu, giderek dünyadan el etek çekmeyi önererek zühdi bir niteliğe bürünürken, diğer kolu; Batıni  anlayışla birleşerek hukema anlayışını yaratıyordu. Bu anlayışa göre evren, “hadis-i kadim”, yani en başta ilk yaratılandır. Melek, şeytan, cin insanın ruhsal durumlarının karşılığıdır.... Din ise dünya ve insan yaşamını düzenleyen yasalar bütünüdür.

İmam Cafer Sadık, böyle karışık bir felsefi ortamda yetişti ve bütün bilginler tarafından ilimin başı kabul edildi. Ehl-i Beyt yolunun dönemine göre felsefesini ve kurallarını da sistemleştiren Imam Cafer-i Sadık’ın bu çalışmaları yüzünden, Ehl-i Beyt yoluna Caferiyye adı da verilmiştir.

 

Gerek ülkemizdeki çoğunluk Mezhebi Hanefilik mezhebinin kurucusu sayılan Ebu Hanife, gerek Imam Malik bin Enes, Imam  Cafer’den yararlanmışlardır.        

Feridüddin Attar, Tezkiretül Evliye adlı kitabında, Imam Cafer ile Hanefi Mezhebinin kurucusu olan Ebu Hanife’nin bir tartışmasını şöyle anlatıyor:

 

“Bir gün, Imam Sadık, Ebu Hanife’ye sordu: Akıl nedir? Ebu Hanife dedi ki: Akıl odur ki hayrı şerden ayırır. Imam Cafer-i Sadık dedi ki: Bunu, hayvan bile bilir ve yapar. Örneğin; ona yem veren birisiyle onu döven birisini rahatlıkla ayırır... Bunun üzerine Ebu Hanife sordu: Peki sana göre akıl nedir? Imam Sadık dedi ki: Akıl odur ki; iki hayırdan hayırlısını bile. İki şerden de daha ehven olanı ayırabile. Hayrın hayırlısını, şerrin de ehvenini yeğleye...”

Imam Cafer-i Sadık’ın cennet ve cehennem hakkındaki değerlendirmesini yine Feridüddin Attar’ın kaleminden aktaralım:

 

“Tanrı’nın bu dünyada da uçmağı (cenneti) vardır; o da afiyettir... Yine Tanrı’nın bu dünyada tamusu (cehennem) de vardır ve o tamu, beladır.”

İmam Sadık, insanlar için en değerli varlığın kitaplar olduğunu vurgulamak isterken, “Ölünce, çocuklarına kitaplarını miras bırak” demiştir.

Çağının en önemli bilgini sayılan Imam Cafer’in oğullarından olan Ismail, bir bölüm halk tarafından yedinci Imam (Onlara göre altıncı.) kabul edilmiş ve böylece Alevilikte, Zeydiyye’nin  yanı sıra Ismailiyye adı verilen bir akım meydana gelmiştir.

Alevi düşüncesinin batıni özelliğini vurgulayan ve onu Sünnilik’ten felsefe olarak net biçimde ayıran Imam Cafer-i Sadık’tır. Bu nedenle, Aleviler, mezhep belirtmek gereğini duyduklarında, Caferi olduklarını söylemişlerdir.

Imam Cafer-i Sadık, Abbasi halifesi Mansur tarafından 765 yılında zehirletilerek şehit edilmiştir.

Yedinci Imam: Musa-i Kazım
İmam Cafer-i Sadık’ın oğlu olan Musa-i Kazım, 745 yılında doğdu. Alevi yolunun Hz.Ali anlayışına uygun olarak sürdürücüsü ve öğreticisi imamlardan birisi olarak, geceleri kimliğini gizleyerek yoksullara yiyecek dağıtır, düşkünlere yardım eder; her hareketiyle insanlara örnek olurdu. Şu sözler, onun Tanrı’ya ve insana yaklaşımını göstermesi bakımından anlamlıdır:

 

“Kulunda; suçlar, günahlar çok; ama katında bağışlamak, güzel lütuf ve ihsan çok...”

Imam Hasan soyundan Hüseyin, Abbasilere karşı ayaklanıp öldürülmüştür., başı da halifeye getirilmişti. Halife, bu kişiyi tanıyıp tanımadığını Imam Musa-i Kazım’a sorunca, Imam çekinmeden, Hüseyin’i övmüştü....

Imam Musa, Hrunürreşit (Harun Reşit) zamanında, çoğu günlerini hapiste geçirdi. Sonunda, onun emriyle 799 yılında zehirleyerek şehit ettiler.....

Sekizinci Imam: Ali-ül Rıza
(Seni nasıl hatırladığımı bilmek istersen, beni nasıl hatırladığına bak.)

Imam Rıza, 770 yılında Medine’de doğdu. Babası Musa-i Kazım’dır....

Ataları gibi, yksullara gizlice yardım eder, insanları asla ayırmaz, büyüklenmez; herkese saygı gösterirdi.son derece alçak gönüllü idi. Dönemin bütün bilgilerini öğrenmiş ve üstat olmuştu.

Harun Reşit ölünce, oğulları Emin ile Memun arasında, taht kavgası başladı. Memun, halifeti ona bırakacağını söyleyerek Imam Rıza’nın yandaşlarını kendi yanına alarak savaşı kazandı ve Imam Rıza’yı Merv’e getirtti. Imam’ın böyle bir isteği yoktu. Alevilerden yararlanmış olan Memun, sözünü yerine getirir görünmek için, böyle davranıyordu. Imam Rıza halifet önerisini geri çevirdi ama Memun’un baskısı karşısında veliaht olmayı kabul etti. Fakat, Abbasilerden karşı çıkanlar başkaldıranlar oldu. Sonunda 819 yılında onu da zehirleyip şehit ettiler.

İmam Rıza Horasan kentlerinden kendi sıfatıyla  anılan Meşhed’de yatmaktadır. Burası günümüzdeki Alevi dünyasının en büyük merkezlerinden birisi haline gelmiştir.

Dokuzuncu Imam: Muhammed-ül Takiyyil-Cevat
İmam Taki diye bilinen dokuzuncu Imam, babası Imam Rıza zehirlendiğinde sekiz yaşındaydı. Kuvvetli bir eğitim gören Imam Taki 15 yaşındayken, Samırra’daki Kadılar Kadısı Yahya, onun bilgisini sınamak ve küçük düşürmek için Halife Memun huzurunda bir yarışma açtırmıştı ama Kadılar Kadısı bu yarışmada perişan oldu ve bilginin yaşla sınırlı olmadığını anladı.

İmamlığının Aleviler tarafından saltanattan daha ileri bulunması, elbette diğer imamlar gibi Imam Taki’yi de Abbasi halifelerinin  hedefi haline getiriyordu. Bu yüzden halife Mutasım, Imam Taki’yi Bağdat’a getirtti ve orada zehirlettirerek şehit ettirdi (835).

Onuncu Imam: Ali bin Muhammed’ün Nakıyy’il-Hadi
Imam Naki adıyla bilinen onuncu Imam, 829  yılında doğdu. Medine’de oturduğu sıralarda Alevi kesimin büyük ilgisi ve saygısı yüzünden, halife Müttevekkil, Imam Naki’yi, Bağdat’a çağırttı. İmam, Bağdat Samırra bölgesine yerleşti. Şidetli Alevi düşmanı kesilen Abbasi halifeleri, Imam’ı kötülemek, küçültmek için her çareye başvurdular ama başaramadılar. Sonunda da 868 tarihinde zehirletilerek şehit edildi.

On Birinci Imam: Imam Hasan-ül Askeri
İmam Hasn-ül Askeri, 846 yılında doğdu. Babası Imam Naki zehirletildiğinde 22 yaşındaydı. Samırra’da asker mahallesinde oturdukları için babasının ve kendisinin künyesi askeridir. Fakat, daha çok bu lakap 11. Imam için kullanılır. Kendisinin, 12. Imam Muhammed Mehdi dışında oğulları olmamıştır.

Döneminde son derece saygı gören ve üstün bir gilgiyle donanan Imam Hasan-ül Askeri,Arapça’nın dışında, Türkçe, Farsça ve Rumca biliyordu. Bu dileri kullanan halkla rahatça konuşabiliyordu.

 

Kendi adındaki bir alimin, Kur’an’da zıtlıklar bulunduğunu söyleyerek kitap yazdığını öğrenince, ona Kendi’nin bir öğrencisiyle şu haberi yollamıştı: Kur’an’ı söyleyen, acaba sizin anladığınız anlamlardan başka bir anlam kastetmiş olamaz mı? Böyle olursa, sizin Kur’an’daki anlam zıtlıklarına ilişkin değerlendirmeniz yersiz olamaz mı?”

Burada, Kur’an’ın bir iç anlamının bulunduğunu, herkesin anladığının dışında bir anlam da taşıdığını, Imam Hasan-ül Askeri’nin dolaylı olarak vurguladığını görüyoruz.

İmam kitleyi peşinden sürüklemesini bildi. Cömertliği ve bilgisiyle herkesin saygısını kazandı. Bilgiye son derece önem verirdi. Bu konuda şöyle demiştir:

 

“Bütün dünya ve dünyadaki her şey bir lokma olsa ben o lokmayı alsam da bilgi ve irfan sahibi birisine versem; gene de onun hakkını ödeyememekten korkarım.”

Abbasi halifeleri, Alevi kitlenin Imam saydığı Hasan-ül Askeri’yi sıkı bir takibe almıştı. 12. Imam’ın onun soyundan geleceği biliniyordu. Bu yüzden Imam Askeri’yi, Halife Muhtedi zindana attırdı. O öldürüldükten sonra, halife Mutemit de aynı utumu sürdürdü ve Imam’ı zindanda tuttu. Hatta, arslanların bulunduğu bir bölmeye atıp öldürmek istedilerse de hayvanlar imama dokunmadılar. Sonunda Mutemit’in buyruğu üzerine 27 yaşındayken zehirletilerek şehit edildi.

Onun vefatından sonra, Imamet, son Imam olan Muhammed Mehti’ye geçmiştir.

On Ikinci Imam: Muhammed Mehdi
Alevi düşüncesinin en önemli özeliklerinden birisi de velayetin sürekli olmasıdır. Yani, insanlık, her çağda kendi bağrında, insanlara yol gösterecek, bozuklukları düzeltecek, aydınlatıcılara sahip olur. İşte bu olgu, sürekli velayettir. Yani, nübüvvetin, batıni olarak devamıdır.

İmam Muhammed Mehdi, 12. Imamdır ve 11. Imam Hasan-ül Askeri ile Bizans Prensesi Nergis’in oğlu idi. Babası zindanda Abbasi halifesi tarafından zehirletilince, beş yaşındaki Mehdi de kayboluyor.

Bu ilk kayboluş 70 yıl sürer. Buna Gaybet- Sugra (küçük kayıplık) deniliyor.

 

Bundan sonra da Gaybet-i Kübra (büyük kayıplık) dönemi başlıyor. Alevi inancına göre bu dönem halen sürmektedir... bu inanışa göre, zulümle bozulmuş dünyayı, Imam Mehdi gelerek düzeltecektir.....

Hemen belirtelim: bu boşa bir bekleyiş değildir. Gözlerden gizli olan son Imam, yandaşının (şiasının) gönlünde hazırdır. O “zamanın sahibi”dir.

 

Peygamber bir hadisinde şöyle der:
“Kıyamete bir gün bile kalsa, Allah bu günü uzatır. Ta ki soyumdan, benim adımı ve benim künyemi taşıyan birisi çıksın; zulüm ve cevir ile dolmuş dünyayı adalet ve huzur ile doldursun.”

Mehdi’nin kendi şahsında belirdiğini ileri sürerek dünyaya nizam vermeye kalkışan birçok insan ortaya çıkmıştır. Aleviler, Osmanlılar zamanında “Zamanın sahibi biziz” demişler ve bozulan düzeni onarmak üzere başkaldırmışlardır. Alevi ayaklanmasının liderlerinde, gizli veya açık bir Mehdi kimliği görmek yanlış değildir. Mehdi, düzeni değiştirmeye yönelik bir kavramı simgelediği için  yönetim kademelerinde asla kabul görmemiş bütün Mehdi’ler tepelenmiştir.....

Kitap: Türk Aleviliği
Yazar: Rıza Zelyut
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...