Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

12- Türk Aleviliği -8


Türk Aleviliği -8

Nusayri Aleviliği
Gel istersen saadet sonu hayrı
Nazar kıl can gözüyle gör bu sırrı
Gözün aç bak ne var alemde ayrı
Hemen-dem Şah-ı gör, hiç görme gayrı
Nusayri’yem Nusayrri’yem Nusayri
Ne ölmüşem ve ne sağım ne sayrı

(.....)

 

Virani’yem, bu yolda can nisarem
Ali’ye aşk ile akıl ile yarem
Nusayri’yim ki bu kula uyarem
Gerek zerre vü zerre olsa parem
Nusayri’yem Nusayrri’yem Nusayri
Ne ölmüşem ve ne sağım ne sayrı
           Virani Divanı, s. 73

Anadolu Alevilerinin 7 Ulular diye nitelediği aşıklardan olan Virani Baba’nın bu şiiri, 16. yüzyıl  başlarında Nusayriler ile  Anadolu Türk Alevileri arasındaki derin ideolojik-kurumsal bağı göstermesi açısından  son derece önemlidir.

1996-1997 yıllarında Adana, içel, Hatay yörelerinde Nusayrileri izleyip inceleyince bu kitlenin Anadolu’daki Aleviler (Kızılbaşlar) ile son derece benzeşme içinde olduğunu saptadık.

Nusayrilik ile Anadolu’daki Aleviliğin bu benzeşmesi tarihsel birliğe dayanan bir benzeşmedir.

İki kesimin İslam içinde, Ali yanlısı birer okul olarak geliştikleri ortadadır.

İki kesim de egemen güçler tarafından kovuşturulmuş, ezilmiş, katledilmiştir.

İlginçtir ki Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, önce Anadolu’daki Türk Alevileri, sonra da Suriye/Irak hatındaki Arap Türk Nüsayri Alevileri kırmış ve dağ başlarına kaçırtmıştır. Nusayri dediğimiz Arap kökenli vatandaşlarımızın Çukurova taraflarına gelişini ikinci nedeni budur.

Üçüncü neden ise, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı Devleti’ne  isyan etmesi sürecinde yaşanan olaylardır.

Bunlardan daha çok önce Arap Abbasi Devleti yönetiminin bu Alevi kitlelere yönelik yok etme yüzünden, merkezden kaçmak zorunda kalan Nusayriler, Suriye dolaylarındaki dağlık bölgelere sığınmış idiler.

Anadolu’daki Türk Aleviler ile Güney Anadolu’daki Nusayrilerin benzeşmesi sadece tarih açısından değildir. İbadet biçimi ve bunun kurallarının gizlenmesi en büyük benzerliktir.

Adana’da ve Hatay’da görüştüğüm Nusayri Alevisi din adamları, içe kapalı ibadetin varlığını kabul ediyorlar.

Birincisi: Bu içe kapalılık, Nusayrilere yönelik karalama, ezme, yok etme hareketlerinden kaynaklanıyor.

İkincisi: Nusayri ve Alevi inancına göre, ibadet gizli yapılması gereken bir tapınma yoludur. Bu nedenle de gösteriş aracı haline getirilmez.

Adanalı Nusayri din adamlarından Şerafettin Serin, “Aleviler, Nusayriler ve Şiiler kimlerdir?” adlı çalışmasında, dinin asıl özünü Batıni yorumun oluşturduğunu dile getiriyor (s. 167 vd.) Buna bağlı olarak da ibadetin gizliliği temel alınıyor.

Sünni kesimin Nusayrileri de tıpkı Anadolu Alevileri gibi iftiralarla küçük düşürdüğü ve bunun da gizlenme nedenleri arasında olduğu anlaşılıyor. Tarih, Arap egemenlerinin Nusayri kitleyi “dinsiz” gösterdiğine tanıklık ediyor. Hatta 1328’de ölen ve döneminin en büyük din adamı sayılan İbn Teymiyye, Nusayrileri katledilmeleri gereken putperestler olarak göstermişti (Prof. Mustafa Öz’ün tespiti: Türkiye’de Aleviler, Bektaşiler, Nusayriler adlı sempozyum bildirisinden, s. 185)

Günümüz Türkiyesinde hâlâ Nusayrilere hakaret eden kitaplar yayımlanmaktadır. Bunun bir örneği de Ali Gülşehri ve Resul Tosun tarafından yazılan Nusayrilik ve Suriye’de Nusayri zulmü isimli kitaptır.

Nusayri vatandaşlarımıza bir başka baskı da “Nusayriler Araptır, Suriye’ye hizmet etmektedirler!” biçiminde yapılıyor.

Nusayriler, Türkiye’de İçel, Adana, Hatay illerimizde yoğun biçimde bulunuyorlar. Büyük şehirlerimizde de Nusayriler azımsanamayacak miktardadır. Ülkemizdeki sayılarının 3 milyondan az olmadığı biliniyor.

Buna karşın dini ve siyasi baskılarla ve “Fellah” nitelemesiyle bu insanlar hâlâ baskı altında tutuluyorlar.

Gel gör ki ülkemizdeki Nusayriler, Tütkiye’nin en aydın kesimlerinden birisini oluşturuyor. Akdenizin doğu kıyısındaki bu insanlar, bölgenin tarımını ve ticaretini de yönlendiren bir kapasiteye sahipler.

Nusayri vatandaşlarımız Mustafa Kemal devrimlerine, Cumhuriyet ilkelerine herkesten daha fazla bağlılar. Çünkü, cumhuriyet ilkeleri en çok onların rahatlanmasını sağlıyor.

 

Hal böyle olunca Nusayriler, ülkemizdeki laik, demokrat, çağdaş kitlenin en dinamik, en canlı, en güçlü kesimlerden birisini oluşturuyor. İşte bu yüzden, ülkemizdeki gericiler Nusayrilerin baskı altında tutulması için değişik senoryalar üretiyorlar ve bu kesimi Suriye ile ilişkilendirmek için senoryalar.

Onlar bugün Suriyeli değil Türkiyeli olmayı samimi bir biçimde kabul etmişler ve bu ülkenin en temel öğelerinden birisi haline gelmişlerdir.

Bu bağlamda güneyli işadamlarından ve esnaftan oluşan bir kurul, üzerlerindeki toplumsal/kültürel baskının giderilmesi için 1998 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e bir dilekçe ile başvurarak sorunlarını dile getirmişlerdir.

Aleviliğin Bir Kolu
Nusayrilik, ülkemizin bir gerçeği iken, hâkim Sunni baskı yüzünden hâlâ milyonlarca vatandaşlarımızın haberinin bile olmadığı bir olgudur.

Nusayri kaynaklarına göz atınca, bu mezhebin, Aleviliğin bir biçim olarak şekillendiğini anlıyoruz.

Adana Akdenizliler Derneği’ni oluşturan Nusayri vatandaşlarımızın ileri gelenleri, kendilerini Nusayri olmaktan çok daha önce Alevi olarak tanımlıyorlar. Alevi kimliğini öne çıkartan bu anlayış hem sıradan Nusayri vatandaşta hem de bunların din önderlerinde en temel kabul halindedir.

Gerek Muhammed Emin Galip et-Tavil’in gerek Şerafettin Şerin’in kitapları, çağımızdaki bu yaklaşımı doğrulayan ve açıklayan eserlerdir.

 

Antakya’da görüştüğümüz Nusayri din adamlarının İslam dini ve Kur’an konusunda çok derin bilgileri olduğu anlaşılıyordu. Bunlar, kendilerini Alevi olarak tanımlıyorlar, Nusayriliğin ikinci bir olgu olduğunu belirtiyorlardı.

Temel tespit şudur: Günümüz Nusayrileri, kendileri mezhep olarak 12 İmamcı Aleviliğin bir kolu olarak algılıyorlar.

Aynı kabul, Anadolu Türk Alevileri için de tam böyledir.
Nusayri adı ise, 12 İmamlardan son üçüncü döneminde yaşamış olan Alevi din adamlarından Nusayroğlu Ebu Şuayb Muhammed’in adından gelir. Nusayri veya Numeyri (Nemiri) adı, giderek mezhebin adı haline gelmiştir. İbnün Nusayr 884 yılında vefat etmiştir. İsimden dolayı bunun taraftarlarına Nusayri, Numeyri, Şuaybi gibi adlar verilmiştir. 12 İmamların son ikisine kapıcılık (sır katipliği) yaptığı söylenen İbnün Nusayr’dan sonra onun yandaşlarına Cündüboğlu Muhammed, ondan sonra Ebu Muhammed Abdullah (Cümbulani), ondan sonra da Hamdan el-Hasibi oğlu Hüseyin yön vermiştir. Bu mezhebe, Hasibiye denilmesinin bir sebebi de 959’da ölen bu önderin yaptığı büyük katkılardır. Bu dönemde Büveyhoğulları, Hasibileri korumuştur.

Daha sonra Şeyh El-Cilli ve Taberani liderliğe geldiler ve bunlar mezhebi Suriye’de yaydılar. Bu bölgenin dağlık kesimleri de Nusayrilerin etkisine girdi. İsmaili Alevilerle egemenlik çatışmasını kazandılar.

Bölge yer yer haçlı egemenliğine girerken, karşıt grupların saldırısı ile mücadele eden Nusayriler aynı zamanlarda bölgedeki Sünni devletlerin baskısına karşıda direnmeye çalışıyorlardı. Sultan Baybars ve Kalavun gibi padişahlar bu kesimleri Sünnileştirmeye uğraştılar. 13. yüzyılın sonlarında Nusayri bölgelerine zorla camiler yaptırılmıştı. (Cami yoluyla Sünnileştirme yolunu Osmanlı padişahı Abdülhamit de deneyecektir.) Fakat bu camilere Nusayri kitle itibar etmemiştir.

Osmanlıların bölgeye egemen olması, daha şiddetli bir ezme hareketi olarak başlatılmıştı.

Birinci dünya savaşı’ndan sonra Suriye’de Nusayriler için bir otonom bölge bile oluşturulmuştu. Burası 1937’de Suriye’ye bağlandı. İskenderun ise 1939 yılında Türkiye’nin sınırları içine girdi.

Günümüzde Nusayri inancından Aleviler Suriye’de yönetim başındadırlar.

Milli Kimlik
Nusayrilerin büyük bölümünü Arap kökenli vatandaşlarımız oluşturuyor. Bunların aslen Yemen’in Kahtani kabilesinden geldikleri Arap Nusayrilerce dile getiriliyor.

Öte yandan kendisini Türk kökenli (Eti Türkü) sayan Nusayriler de vardır. Bunlar, Abbasi devleti zamanında, özelikle de Halife Memun’un Türkleri öne çıkartan siyasetinin sonucunda bölgeye gelen Türk kitlelerin, giderek Nusayri olduklarını ileri sürüyorlar. Samırra şehrindeki Türklerin Halife Mütevekkil’in katı baskısı karşısında buradan ayrılıp kuzeye kaçtıkları belirtiliyor (Serin, s. 153).

Böylece Nusayri inancını benimsemiş Türkler ve Araplar gerçeği ile karşılaşıyoruz.

Prof. Hasan Onat’ın belirtiği gibi Nusayrilik içinde eski Türk inançlarından ciddi katkıların bulunması, Türk Nusayriler tezini kuvvetlendirmektedir.

Zaten Nusayri kitlenin başlangıçta kavmi değil dini nitelikli bir kitle olduğunu, Türk Alevilerle olan inanç-ibadet-yaşam tarzı benzerliği de ortaya koymaktadır.

Bu benzerlikler özetle şunlardır: Hz.Ali’nin kutsallaştırılması. Selman’ın çok değerli bulunması. Muhammed-Ali-Selman üçlüsünün kutsanması. Ruh gücüne inanılması. Büyük velilerin ve Hz.Ali’nin don değiştirerek hep dünyaya geleceği. (Bu konuda Anadolu Alevilerinin büyük önderi Hatayi’nin, kendisinin don değiştirmiş Ali olduğunu  söyleyen şiirlerine bakınız.) ve sırrın yabancıya açılmaması. Buna ek olarak biat.... Türk Alevilerinde dedeye, Nusayrilerde şeyhe biat, temelidir. Biat etmemiş kişiye sır açılmaz.

Veriler gösteriyor ki Nusayrilik ile Türk Aleviliği birbirine son derece benzemektedir. Bu nedenle günümüzün Nusayriliği Arapçı olmayan bir Alevilik olarak belirginleşmektedir. Elbette bu kitlenin kendisini etnik olarak Arap kabul eden kimseleri vardır. Bu onların doğal seçimidir ve saygın bir seçimdir. Dinsel kimlikle etnik kimliğin ayrı olgular olduğu dikkate alınırsa, bunun doğal olduğu anlaşılır.

Nusayrilik, bu toprakların daha işlenmemiş bir zenginliği olarak önümüzde durmaktadır.

Ne acıdır ki Türkiye’de Aleviler ve Nusayriler üzerinde çalışan ve otorite kabul edilen ilahiyatçılar, daha Alevi Nusayri kavramından ve Türk Alevilerle Nusayrilerin büyük benzerliğinden bile habersizdirler. Alevilik-Nusayrilik üzerine uluslar arası sempozyumlara katılanların hiçbirisi, gerçek belge olan ve halkın eğilimini de yansıtan şiirlere göz atmamışlardır. Bu durum, Türkiye’deki ilahiyatçıların  Sünni önyargısından kurtulamadıklarını ve Alevilik karşıtı eski yazarların kitaplarının dışına çıkamadıklarını da bir kanıtıdır. Bilim adına acı veren bu durumu görmek için İslami İlimler Araştırma Vakfı tarafından hazırlanan “Tarihi ve Kültürel Boyutlarıyla Türkiye’de Aleviler Bektaşiler Nusayriler” adlı çalışmaya bakılabilir.

Bu konuda tebliğ sunan Prof. Mustafa Öz konunun gerçek kaynaklarına el atmak yerine, Emevi-Abbasi zihniyetine hizmet eden güdümlü kaynakları yeniden piyasaya sürmüştür.

Türkler ve İslam
Bugün büyük ölçüde  Müslümanlığı benimsemiş olan Türkler, daha önce Asya’da Gök Tanrı inancı  içinde yoğun Şemanist öğeler taşıyan bir inanç sisteminde yaşıyorlardı. Bu geniş coğrafyalara saçılmış olan onlarca büyük halktan oluşan milletin dini; zaman içinde değişiklikler göstermiştir. Şimdiye kadar gündeme getirilmemiş olsa bile; Şamanizmden sonra Türkleri en çok etkileyen dinin Hindistan kökenli olup zamanla Çin’de  yaygınlaşan Budizm olduğu anlaşılıyor. Batı Asya’da; Mazda ve Mani inancına girmiş kabilelerin olduğunu ve etkilerin  Orta Asya’ya kadar sarktığını bulgular gösteriyor. Hiç kuşkusuz ki Hıristiyanlık ve Hazar Türkleri arasında yayılan Yahudilik de Türklerin dinleri arasındadır. (Bu konudaki ayrıntılı bilgiler için bakınız: Rıza Zelyut; Yabancı Kaynaklara Göre Türk Kimliği)

Şamanizm
Türk toplumunun Asya’da saptanan ilk dini Şamanizm olmuştur. Şamanizm, aslında Batılı araştırmacıların bir terimi olup Türklerin din adamları olan “oyun” vaya “kam” denilen din adamlarına (büyücülere) verilen Şaman adından türetilmiştir.

Şamanim adı verilen inanç biçimi bir karmaşalar topluluğudur. Bu inanç biçimi yanlızca Türklerde değil Sibirya’dan Güney Amerka’ya kadar çok geniş bir çoğprafyada görülmektedir.

En genel anlamda Şemanizm bir doğa dinidir, doğanın kutsallığı üzerine kuruludur. Şamanizmde doğanın kutsal ruhlarla içiçe olduğu kabul edilir. Ağaç, su, dağ, kutsal sayılır.

Asya’daki Türklere göre birçok kutlu dağ bulunmaktadir. Tanrı Dağları gibi. Anadolu’da da kutsal tepeler vardir. Dağların özel bi ruhu olduğuna inanırlar.

Su, yine kutsal sayilan bir nesnedir. Suyun ruhu olduğukabul edili. Sivasli Aşık Veysel’in Kızılırmak için yazdığı taşlamada, onun bir insan gibi alatması bundandır. Sudaki kötülü ruhlarının kovulmasi için yapılmış bir Şaman duası ile Aşık Veysel’in şiiri hemen hemen aynıdır.

Türkler, en eskiden beri ağacı çok kutsamışlardır. Hatta kimi Türk boyları yaratılış efsanesini ağaca bağlamışlardır. Atalarının ağaçtan doğduğuna inanmak, Türk destanlarına girmistir. Bugün bile”Ağaç kovuğundan çıkmak” biçimindeki deyim, bu eski inanışın yaşayan hali olarak sürüp gitmektedir.

Ağacınkutsal ruhla dolu olduğuna inanan Türkler, onu memnun etmek için kurban bile kesmişlerdir. Bu arada ağaçtaki ruhtan dilekte bulunmuşlar, onu memnun etmek için de dallarına bezler bağlamışlardır. Bu bez bağlama geleneği bugün bile Anadolu ve Balkan Alevieri arasında bütün gücüyle sürüp gitmektedir. Anadolu’da sakızlık denilen bir ağaç türü en fazla bez bağlanan ağaç olarak kutsal bir özellik kazanmıştır.

Şamanizmde yerin, dağların, suların ruhları olduğuna inanıldığından bunlara özetle yir-sub adı verilir.  Yer-su’lar, doğa ruhçuluğunun göstergesi sayılırlar.

Din adamı: Bu inanç biçiminde iyi ruhlar gibi kötü ruhlar da bulunur. Kam veya oyun (Şaman) bu dönemde dinsel lider gibidir. O toplumun din ihtiyaçlarını krşılar. Sihirli sözler (dualar) eder, bu duayı kabul ettirmek için dans eder, transa geçer. Bu işler, sıradan değildir ve en az 3 vea beş sene sürecek bir egitimle (usta Şaman çıraklığı ile) öğrenilir.

İslamiyet’ten sonra şamanların bir bölümü baba ve sonraları da dede’ye dönüşürken bir bölümü de ozan (sonra da kutsal kişinin iareti ile aşık/halk aşığı) haline gelmişlerdir.

Oyun, kam, baskı gibi adlar taşıyan Şamanlar, eski dönemlerde sadece dinsel ihtiyaçları değil toplumun hekimliğini de karşılayan görevlilerdi. Onlar tabib, çalgıcı, ozan, koruyucu ruh, iyileştirici ruh konumundaki bir güçler toplamı gibi idiler. Toplumlr geliştikçe, bilim ilerledikçe şamanın bu görevlerini başkaları paylaşmaya başlayacaktır. İşte Türklerde halk ozanlarının ortaya çıkması da bu sürçle mümkün olmuştur.

Şamanların okuduğu dualar Türkçe idi. Bu dualar Islami işaretler de taşıyan doğa kutsamaları biçimindeydiler. Aynı durumu Alevi Bektaşilerin Anadolu’daki dualarında da (gülbenklerde) görüyoruz.

Ata geleneği içinde yer alan Şamanlar, Islam dünyasına girildikten sonra “baba” baba konumuna gelirler: Baba olgusu 16. yüzyıla kadar sürdü. Daha sonra bunlara dede denildi.

Doğayı kutsayan Türk inancı, aynı zamanda kuvvetli biçimde Gök Tanrı inancına da sahipti. Gök Tanrı’ya Türk boyları değişik adlar vermişlerdi ki en ünlüsü Ülgen’dir. Bay Ülgen denilen bu büyük Tanrı’nın göğün en üst katında karısı Umay (Ana) ile birlikte oturduğu tasarlanmıştır.

Değişik Türk boylarının Kuday, Tamara, Tura gibi adlar verdiği Ülgen’in oğulları, kızları ve yardımcıları olduğu da inanışın bir parçası olmuştur.

Gök Tanrı’ya kesilen kurbanlar, gizlilik içinde sunulurdu. Bu törenlerin gizlenmesi ile Alevi cemlerinin gizlenmesi arasında kuvvetli bir bağ vardır.

Karanlığın ve yeraltının Tanrısı ise Kara Kan (Kara Han) sayılırdı. Kara Kan oğlu Tanrı Erlik ise ölüler düyasının egemeni idi.

Bu durum Türklerin dünyayı, yeryüzü ve yer altı diye ikiye ayırdığını, bunları yöneten iki ayrı Tanrı ailesi olduğuna inandıklarını göstermektedir.

Bu inanç sisteminde temel gücün yeryüzü ve aydınlık (Güneş) olduğu anlaşılmaktadır. Böyle olunca ateş ateş de Türklerdekutsal olan (kutsal ruh) bir madde oldugunu göstermektedir.

Amanizim denilen eski nanç sisteminde atalara saygı e oların ruhlarını kutsamak da cok önemli idi. yaşayanlarla göçenler (ölenler) arasında şamanlar aracı idiler. Atalar kütü dediğimiz bu inanç biçimi bugün de Anadolu’da, özelikle Alevi köylerinde açıkça görülmektedir. Mezarları ziyaret, hatta mezarların temizlenmesi, başına su, çerez, meyve bırakılması bu kültün Türklerde hälä yaşadığını göstermektedir. Tahtacılarda bu gelenek bütün gücüyle sürmektedr.

Türkler, her yıl yapılan dinsel törenlerde Gök Tanrı’ya içeri kurbanı da denilen, gizli nitelikli kurbanlar sunarlardı. Bu işi yöneten kişi şamandı. Anadolu Aleviliğinde ise dede yürütür bu töreni. Dedenin yardımcıları vardır ve post sahibidirler. Şaman’ın da dokuz yardımcısı bulunmaktadır. Böylece 12 Imamlar, karşımıza Şaman ve kutsal yardımcılarının Islamlaştırılmış şekli gibi çıkmaktadır. Sünni Islam’da omyan bu olgunun Alevi kültürüne yerleştirilmesi şeklen 12 Havari’ye benzetilse de özünde ulusal niteliklidir.

Anadolu Alevilerinin yılda bir kestikleri görgü kurbanları; eskiden Gök Tanrı’ya (Ülgen bay) sunulan kanlı kurbanların devamı gibidir. Şamanizmde (Kamlıkta) tolu/dolu veya tayılga adı da veilen bu kurbanlar; özeldir. Kurbanın kanının kutsandığı bir anlayış hakimdir. Cemin temeli işte bu eski Türk geleneğine dayanır. Türklerdeki yıl kurbanlarının 1500 sene önceki Çin kaynaklarına girdiğini de görmekteyiz. Aynı biçimde, kötü ruhlardan korunma kurbanları kesilirdi. Yerin-suların kutsal ruhlarına da kurban kesilirdi. Bu kurbanların en makbulü at idi.  Sonra sığır ve koyun gelirdi. Kurbanların kemikleri kırılmaz, atılmazdı. Bu, onların kutsallığına ve öbür dünyada canlanacaklarına inançtan kaynaklanıyordu. Aynı durumu Alevi cemlerinde kesilen kurbanlarda da görmekteyiz. Cemlerde kurban olacak hayvana çok saygı gösterilmektedir. Ayrıca, kurban kesilmeden önce onun için dualar okunmakta, deyişler söylenmekte, hayvanın bir tür rızalığı alınmaktadır. Günümüzde dedenin yaptığı bu iş geçmişte şaman yönetirdi.  Eski Türkler bu dinsel törenlerde dualarını çalgı eşliğinde okurlardı ki bunun ceme aynen yansıdığı görülüyor.

 

Kansız kurban diyebileceğimiz, adına eskiden saçı denilen kurban için dışarı kurbanı denilebilir. Burada, bir insanın sahip olduğu en kutsal nimet kurban olarak  kabul edilebilir. Alevilikte elmanın kurban kabul edilmesi de işte bu geleneğin devamıdır.Bugün görgü cemleri dışındaki cemlerde işte bu düzen sürer. Ekmek, kömbe, elma gibi her aileden gelen  nimetler bir sofrada toplanır ve dualanıp lokma edilir (üleştirilir). Bu lokmanın bir adı da üleşten türetilen ülü’dür ki eski Türk kültürünün devamı olduğunu açıkça gösterir. 

Şamanist Türkler, törenlerinde bol bol içki içiyorlardı ve buna tolu diyorlardı.Çalgı eşliğinde rakseden ve içki de içen bu insanların geleneğini Aleviler cem törenlerine yansıtmışlardır.

Mecusilik
Bu din, kurucusu olan Zerdüşt’ten dolayı Zerdüştlük olarak da bilinir. Zerdüşt’ün aslı Zaratuştra’dır. Bu sözcüğün Yunancası Zoraaster olduğundan Zerdüştlüğe Zoraastrianizm de denilir. Bu dinde Tanrı´ya Ahura-Mazda denildiğinden Zerdüştlüğe bir adı da Mazdaizm’dir. Dinin doğduğu bölgeden dolayı Parsizm adı da kullanılmıştır. Müslümanlıkta ise Kur’an’da geçen mecus isminden dolayı bunlara Mecusi denilmiştir. Tapınaklarda ateş yakmalarından dolayı bunlara Müslümanlar bunlara ateşperest de demişlerdir.

İran kaynaklı olan Mecusiliği oluşturan Zerdüşt’ün MÖ. 630 olaylarında Horasan bölgesinde doğduğu, 535 yılına kadar yaşadığı söylenirse de onun yaşamını MÖ. 2 bin yılına kadar gerilere çekenler vardır.

Bu dinin temeli hayır ve şer güçlerinin mücadelesine dayanır. Zerdüşt kurban kesmeyi kaldırmış, bunun yerine ateş yakmak adetini getirmiştir. Ateş, kutsal güneşin bir sembolü ve bir parçası olarak algılanmıştır. Tapınaklarında ateş yakıldığı için bunlara ateşgede denilmiştir.

 

Bunların kutsal kitapları Avesta’dır. Avesta’nın yorumlarından oluşan Zend ile bu kitap birleştirilmiş ve böylece ana kitap Zend-Avesta adını almıştır.

Bu dindeki Tanrı’nın adı “Her şeyi bilen Tanrı” anlamına gelen Ahura-Mazda’dır. Ahura-Mazda’dan Zerdüşt’e vahyi getiren melek de Müslümanlıktaki Cebrail’in karşılığı olarak Vohu-Manah adı ile anılır.

Madaizmde cennet ve cehenem kavramı vardır. İyi ruhlar gökteki cennete (Islam’da yedi kat göğün üstündeki Cennet tasarısımı bu tasarıma yakındır.) giderler. Kötü ruhlar ise Sinvant Köprüsü altındaki Cehennem’e düşerler. (Islam’daki Sırat köprüsü ve altındaki cehennem kavramı da bu bilgilerle benzerlik göstermektedir.) Iyi-kötü yapılanmasına bağlı olarak kötü Tanrılar’ın başı da Angra Mainyu, diğer adıyla Ehriman’dır. Mazda inancına göredünyanın sonuna doğru Mehdi (Şaoşyant) gelecek ve Tanrısal egemenliği kuracaktır.

Günümüzde bunlara Iran’da Gabriler, Hindistan’da Parsiler deniliyor. Toplam sayılarının 300 bin olduğu sanılıyor.

İran’dan doğuya doğru yayılan bu dinin Göktürkler arasında taraftarlarının oldğu anlaşılıyor. Büyük Türk Hakanlığı’nın (Gök Türkler) batı kolunda bu etkinin daha açık  izlendiğini Bizans elçisi Zemarkhos’un anıları ortaya koyuyor. Türk tarihi uzmanı Rus tarihçi A. L. Gumilev, Eski Türkler adlı araştırmasında; ateşe tapınmanın Türkler arasında temel olmadığını; ateşin daha çok büyüsel gücünden etkilenme sağlandığını öne sürüyor. Ateşüstünden (alavdan/alazdan) atlayarak günahtan arınma  hareketleri bunun göstergesi sayılıyor.

Buna karşın; kuzey steplerinin insanı olan Türkler; ısınmak için ateşe çok şiddetle ihtiyaç  duyduklarından onu kutsamayı doğal gördüler. Ateşin yandığı ocak o yüzden kutsal sayıldı. Ocağın sönmesi uğursuzluk görüldü. Hatta; kargış için kullanılan “ocağın sönsün!”  sözü hälä geçerliliğini sürdürüyor. Özellikle Aleviler arasında ocağa/ateşe su dökmemek geleneği yaşıyor.

Ocak; dinsel, sosyal, askeri boyutuyla Türk kültüründe Çok önemli bir terim olarak karşımıza çıkmaktadır.

İslam orduları Asya’ya girince Buhara, Semerkand gibi Türk kentlerinde Mecusi tapınaklarının olduğu görülmüştü. Maveraünnehir bölgesine de egemen olan Mecusilik, Türk Gök Tanrı kültü ile  benzeştiği için kabul gören bir din olmuştur.

Budizm
Budizm, Hindistan’da Buda’nın fikirlerinden oluşan bir dindir.
Asıl ismi Siddharda olan Buda, MÖ. 483 yılında ölmüştür. O incir ağacı (Bodhi ağacı) altına gelerek düşünmeye başlamış, yedi senelik bir süreçten sonra gerçeğe ulaşmıştır. Budistler ona ruhsalilkeler gözüyle bakıp Tatha gatha demişlerdir. Budistlere göre Buda, evrende sayısız biçimde oluşların mükkemel örneğidir. Buda ilkin M.Ö. 563 yılında dünyaya gelmış olsa bile daha sonra o yine gelecektir, gelmiştir.

 

Budizmde Tanrı inancı yerine ahlak ilkeleri temel olmuştur. Dünyanın yaratılışı veya Tanrı olayı Buda için geri plandadır. Budizm’de dünyayı yöneten tek güç “Karma”dır ve bu da Ebedi Evren Kanunu’dur.  

Daha önceleri ruhun maddeden maddeye devrettiği inancı egemendi. Ruh, insanda, hayvanda, bitkide, madende tutsak kalıyor du. Sansara denilen bu tutsaklığa engel olan da karma denilen eylem-düşünce bütünüdür.  Madde, hile ile ruhu tutsak alır, karma ise onu özgürleştirir. Amaç da ruhun özgürleştirilmesidir.

Budizm, bireysel kurtuluşu mümkün gören bir dindir. Canlıyı öldürmemek, dürüst olmak, hırsızlıktan, yalandan uzak durmak, uyuşturucu kullanmamak temel ilkelerdendir. Doğruluk ilkesi ile şekillenen Budizm, kişinin bu yolla kurtuluşa (Nirvana) erebileceğini savunur.

Dünyacıl olanı önemsemeyen Budizm, Islam’da tasavvuf ile dile getirilen felsefenin ana kaynağını oluşturmuştur.

Bu dinin zamanla Orta Asya’da yayıldığı anlaşılıyor. 3. ve 4. yüzyıllarda Taşkent, Merv gibi Türk kentlerinde bunların tapınaklarının olduğu saptanmıştır.

Manastırlarına vihara, din adamlarına Toyin denilen Budizm Türkler arasında Mahayana ve Lamaizm biçiminde yayılmıştır.

Arap istilacıları Türk bölgelerini ele geçirince Budist tapınaklarında altın heykeller bulmuşlardır.

Maniheizm
Bu din Güney Iran’da dğan Mani (216-277) tarafından yaratılmıstır.

Bu din de iki zıt güç tasarımına dayanır. Işık-karanlık, iyilik-kötülük gibi. Dinin Tanrısı, ışık Äleminin Kralı veya Yüceliğin Babası anlamında ad taşır.

Karanlığın (huşuk), ışık alemine saldırıp ele geçirme mücadelesine karşı Tanrı ilk insanı (Hürmüz) yaratmıştır. İlk insan yenilince kurtarıcı Mitra yaratılır. Sonra da Üçüncü Elçi denilen kurtarıcı güç devreye girer. İşık güçleri kurtarılır.

Bunlara göre yalancı Mitra (Deccal) çıkıp ortalığı arıştıracaktır. Buna karşı Isah Mesih gelecek, iyiyi kötüden ayıracaktır.

Beş Emir, Üç Mühür: Maniheizm’de ibadet ve yaşayışın temelini beş buyruk ve üç yasak oluşturur, beş emrin başında; 1oo günü bulan oruç gelir. Bu durum, Müslümanlığa kutsal 3 aylar olarak geçmiştir.

Bu dinde günde 7 kez namaz (dua) etme geleneği vardır. Halk bu 7’yi 4 olarak yerine getirir.

Maniheizm’de sadaka vermek de ibadetin bir şekli olarak kabul edilmiştir. Ayrıca yalan söylememek, herhangi bir canlıyı öldürmemek (Et yememek: Türk kökenli Alevilerde avcılığın yasak olması, Muharrem ayında et yenilmemesi gibi gelenek Kerbela’ya bağlanarak bu yolla sürdürülmüş v zamanımıza kadar gelmiştir.) önemlidir.

Maniheizmde üç mühür, “eline, diline, duygularına (düşünceye) sahip olmaktır. Ağzın mührü: kötü söz söylememek, et yememek. Elin mührü: Kötü bir eylem yapmamak (Canlıyı öldürmemek, hatta toprağı bile sürmemek). Gönlün (belin) mührü: Cinsellikten uzak durmak.

Meniheizmin bu üç ilkesi Türk Aleviliğine hemen hemen “edep” sözcüğünde somutlaştırılarak “ele, dile, belesahip olmak” ilkesi ile aktarılmıştır.

Mani, zamanında misyonerlerini Asya’ya da göndermişti. Sogdlu  tüccarların kabul ettiği bu din, bu nedenle Asya’da yayılma olanağı bulmuştur. Uygur  Kağanı Bögü Han (759-779) zamanında Uygur Türkleri bu dine girmişlerdir. 10. yüzyılda bu dinin yandaşlarına Türkistan’da Acari deniyordu (Bak: Prof. Dr. Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, s. 114).

Yahudilik
Türkiye’de Musevilik denilen dinin aslı Yahudiliktir. Yahudi hem din adı hem millet adıdır. Türkler arasında Hazar Türk Devleti’nin yönetici kesimi Yahudi olmuştur. Gök Türk Büyük Türk Hakanlığı) devletinin batıdaki kolu sayılabilecek olan Hazar Devleti, bir Açina beyi tarafından kurulmuştur. Türk adlı aileden gelen bu devlet, sonradan Yahudilerin kontrolüne girmiş ve 965 yılında Rus ve Oğuz güçlerinin saldırısı sonucunda yıkılıp gitmiştir. (Ayrıntılar için bak: Yabancı kaynaklara Göre Türk Kimliği) Yahudiliğin bu Türk boyu içinde kabul görmesi 8. Yüzyıl’da olmuştur. Bizans’ın sıkıştırması ile Hazarlara sığınan  Yahudiler, orada dinlerini egemen hale getirmişlerdir. Bunlardan bir bölümü daha sonra Müslümanlığa geçmişlerdir.

Bugün kafkaslardaki Karaimler ile Azerbaycan’da Dağlı Yahudiler adıyla anılan Türkler bunlardandır; Bakü ve Guba’da sayılaı fazladır.

 

Taoizm
Bu din MÖ. 604 yılında Güney Çin’de doğan Laotse tarafından kuruldu. Bu dinde Tao, varlığın temeli, evrenin içinde bulunduğu yol anlamına gelir. Te, iyi iş, erdem demektir. Teoizmde varlığın hiçbir şey yapmaması, onların o işi yapmasına daha fazla yardım eder. Hayatın amacı, sükunettir. Hiçbir şey yapmamak vesöylememek..... Bunun yolu da arzu ve istekleri terk edip Tanrı’ya teslim olmaktır. İnsandaki maddeye yönelen varlığı (Islam tasavvufunda: benlik) bastırmak birinci görevdir. Bu yüzden maddi hayat ve sosyal mertebeler küçümsenir.

Teoizm bir çin dini olmasına karşılık Islam dünyasına tasavvuf kanalından etki yapmıştır. Türk sufilerinin büyük bölümü, dünya hayatının kötülenmesi ve nefsin terbiye edilmesi fikrini bu kanaldan almışlardır.

Hıristiyanlık
Hıristiyanlık, Asya’da Nesturyanizm biçiminde taraftar bulmuştur. Beykent, Buhara, Merv gibi Türk kentlerinde Nesturilik 4. yüzyıldan sonra yayılmıştır. Nesturilik daha sonraları Kirgız, Uygur, Nayman, Kereit, Hun gibi boylar arasında da görülmüştür.

Türkler Doğu Asya’dan Macaristan’a kadar uzanan bir hatta egemen olunca Bizans devleti ile de sıkı ilişkiye girdiler. Hıristiyanlığın Bizans ve Avrupa’da yayılması sonucunda bu bölgelerdeki Türkler e Hıristiyanlığı seçtiler.

Macaristan’daki ve bugünki Ukrayna hatındaki Kuman ve Kıpçaklar, Tuna Bulgarları Hıristiyan olan Türk halklarındandır.

İşin düşündürücü yanı şudur: Diğer dinlere giren Türkler milli kimliklerini yitirmedikleri halde Hıristiyan olan büyük kabileler eriyip gitmişlerdir. Bugün Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Güney Rusya büyük Türk halklarının izlerini taşıyan verilerle doludur.

Günümüzde ancak Hıristiyan olduğu halde ulusal kimliğini Gagauz Türkleri (Gök Oğuzlar) korumuşlardır. Bunlar halen Moldovya Cumhuriyeti’nde özerk içimde yaşamaktadırlar.

Kitap: Türk Aleviliği
Yazar: Rıza Zelyut
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...