Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

9- Kur’an Hakkında Tartışma


Kur’an hakkında tartışma
İbrahim Halit sinirlenmiş, konuşmak için bütün cesaretini kaybetmişti. Bunun üzerine Yahya Bermeki, İbrahim Hali’e dönerek sordu: 
Ey İbrahim! Niçin cevap vermiyor, konuşmuyorsun?

İbrahim Halit, bu ihtar üzerine konuşmaya başladı: 
Inancımıza göre Kur’an „eski“ dir, çünkü kelam yani söz, harfler ve sözlerden başka bir şey değildir. Ancak Allah’ın zatıyla kaim olan kelam, aynı zamanda Allah’ın sıfatlarından biridir. Allah’ın sıfatları kadim („eski“) olduğuna göre, Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı Kerim tüm yaratıklardan çok önce yaratılmıştır.

Harun Raşid: Sen ne diyorsun ey Hüsniye?


Hüsniye, yüzünü İbrahim Halit’e çevirip konuşmaya başladı: 
Ey İbrahim, kafirler Allah’a ve üçün üçüncüsüne inandıklarından dolayı yüce Allah onları kınamak maksadıyla bir ayet indirdi. Kur’an’ı Kerim, Maide suresi, 73. ayette yüce Allah şöyle buyurmaktadır: „Şüphe yok ki, Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kafir olmuşlardır.“

Hırıstiyanlar üç şeyi kadim bilirler: Bunlardan birincisi: Allah, ikincisi: Hz.İsa, üçüncüsü: Cebrail’dir.


Ey İbrahim! Eşaire olan sizler ise onlarıda geçip, dokuz şeyin „eski“ olduğunu ispata çalışmaktasınız: Zat, ilim, kudret, vücut, hayat, irade, idrak, kelam duymak-görmek. Yukarıda aktardığımız gibi, yüce Allah indirdiği ayetle, Allah’ı üçlediklerinden dolayı Hırıstıyanları inkarcılar diye tanımlıyor. Bu durumda sizler hırıstıyanların üç katı daha inkarcı olmaktasınız ve Kur’an’ın ayeti ile ispatlanmaktadır.


Ey İbrahim! Allah’ın kelamının eski olması imkansızdır. Çünkü hem peygamberin Ehl-i beyt’i hem de akıl sahiplerinin tümünün nezdinde Allah’ın kelamı olan Kur’an, „Sahifeler üzerine yazılan satırlardır“ diye kabul edilmektedir. Bizim inancımıza göre yüce Allah’ın gücü, harfler ile sesleri herhangi bir cisimde canlandırmaya yeter. Allah’ın zatına „konuşan“ denilmesi de bu inanca dayanmaktadır.


Kelam (söz) harflerden oluştuğuna göre, önde de olabilir sonda da. Önde ve sonda bulunabilen bir şey ise kesinlikle hadis („yeni“) olmalıdır. Çünkü, „eski“ bir şey yanlızca önde olabilir; bazen önde bazen sonda olamaz.


Yüce Allah’ın hem emirleri hem de yasakları „yeni“ olan şeylere aittir. Çünkü bazı şeylerin yapılması bazı şeylerin iese yapılmaması için emir vermek eski sözkonusu olduğunda mantıksızdır. Böyle bir şey ancak „yeni“ için mümkündür.


Ey İbrahim! Kur’an’ı Kerim, Hz.Muhammed’in mucizesidir. Peygamberlerimiz sonradan yaratılmış olduğuna göre, onun mucizesi nasıl „eski“ olur. Bu imkansızdır.


Eğer defter arasında olan bir şey kadimdir (eskidir) diye iddia ediliyorsa, bu da yanlıştır. Çünkü defter arasında olan  yazıların ve harflerin hadis (yeni ve sonradan) olduğu kesinlik kazanmıştır. Yazılmış olan defter ve kitabın sonradan oldukları ise apaçıktır. Eğer kitapların arasında yazılı olan harfler ile seslerin kadim olduğu söyleniyorsa, bu da yanlıştır. Harfler ile seslerin olduğunu herkes biliyor. Çünkü harf ve seslerin bazısı önce bazısı ise sonradır, yani her biri ayrı ayrı zamanlarda ortaya çıkmıştır ki bu da onun hadis olduğunu gösterir. Eğer harfler ile seslerin biraraya getirilmesinden oluşan terimlerin kadim olduğu söyleniyorsa, anlaşılan terimler, emir, yasak, öykü, haber, uyarı, sözleşme, ahid, nasih, geçersiz ve benzeri şeyler olduğuna göre olmayan bir şeyi  herhangi başka bir şeyi herhangi başka bir şey ile ahit yapmak, emir vermek veya yasaklamak ise imkansızdır. Nitekim Kur’an’ı Kerim, Tur suresi, 34. ayette yüce Allah şöyle buyurmaktadır: „Hadisiniz doğru ise buna benzer bir hadis getirin.“


Bu ayetteki hadis’ten (söz) maksat, Kur’an’ı Kerim’dir. Hadis (sonradan olan şey) ile kadim (başlangıcı olmayan şey) birbirlerinin karşıtı olan sözcüklerdir. Hadis olan bir şey kadim olamaz, kadim olan bir şey de hadis olamaz. Aynı konuya işaretenyüce Allah Kur’an’ı Kerim, Enbiya suresi, 2. ayette şöyle buyurmaktadır: “Rablerinden Kur’an’a ait yeni bir ayet geldiği zaman.”


Yine Kur’an’ı kerim, Hicr suresi, 9. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Şüphe yok ki, Kur’an’ı biz indirdik, şüphe yok kionu biz koruyacağız.”


Indirilen bir şey kesinlikle hadis olmak durumundadır. Hadis olan bir şeyin aynı zamanda kadim olmayacağı apaçıktır.


Kur’an’I Kerim, kadim (başlangıcı olmayan) bir şey olsaydı, Kur’an’a isimleri geçen insanların da kadim olmaları gerekirdi. Bunların arasında Peygamberler, evliyalar, iyi kullar, kafirler, kötüler ve zalimler vardır. Bunların hepsi Kur’an’da yeri geldikçe isimleriyle anılmıştır. Şimdi bu durumda onların hepsinin kadim olduğunu mu söyleyeceğiz?


Hüsniye, delillerini böylece peşpeşe sıralarken, İbrahim Halit başınıaşağıya sallayıp susmuştu. Yüzünü ona çevirip sözlerini sürdürdü: 
İbarahim Halit’in görüşüne ve inancına gore, yüce Allah’ın emir ve yasaklarının, yarattığı şeylerdenönce olması gerekir. Muhammed ve öbür insanlar sonradan olduğuna gore, ayetlere rastladığımız, sözgelimi “Ey iman edenler” ya da “Ey Peygamberler” size müsade edilince… “gibi emir ve hitaplar kimin içindir? Düşünmenin saçmalığını göstermek için size bir örnek vereceğim. Evinizde yanlız outran bir insane, birdenbire “Ey salim gel, ey gamin git, ey kabil kalk, ey Mukbil otur” diye olmayan kişilere emirler yağdırmaya başlasa ve üstelik kiminle konuştuğu sorusuna, “Birden aklıma otuz yıl sonra bir kaç köle almak geldi, adlarını da Salim, Ganim, Kabil ve Mukbil koyup onlarla sohbete dalalım” diye cevap verse, böyle birine sen deli demez misin?

Ey İbrahim! Işte sen, senin gibiler bu gibi mantıksız şeyleri yüce Allah’a isnad ediyor, sonra da bunları makul görüşlermiş gibi etrafa yayıyorsunuz. Akıl sahibi insanlar bu gibi şeyleri asla yüce Allah’ın işleri olarak düşünmezler.


Konuşmasının bu noktasında Harun Raşid, Hüsniye’nin başına bir altın taç konulmasını emretti. Toplantıda ki devlet adamlarının tümü Hüsniye’yi kutlayıp onu övgü yağmuruna tuttular. Hüsniye’nin aydınlatıcı konuşması sonucunda, başka ülkelerden gelen devlet adamlarının içine dahi Ehl-I Beyt sevgisi doldu. Onlar da Ehl-I Beyt’I hak mezhebi olduğunu anlayıp
Kabul ettiler.abbas oğullarından, Ehl-I Beyt’in hak mezhebi olduğuna inandıkları halde bunu açıklamaya cesareti olmayanlarHüsniye’ye karşı tarifsiz bir şükran hissi duydular. Eşaire alimlerinin tümünün başları ise yerdeydi. Hüsniye konuşmasını şöyle sürdürdü:

Ey İbrahim Hlit!
Sen zamanımızın en büyük bilginisin. Ben ise çaresiz bir kulum. Beni kafirlerin elinden alıp esir etmişler, sonra da bir kaç dirhem karşılığında efendime satmışlar. Bana İslamiyeti o öğretmiş. Ben bugün müslümanım ve İslam’ın şerefiyle süslenmiş bir kulum. Önce vacib-ül-vücud olan Allah’ı, sonra Peygamberi, daha sonra da onun yardımcısını ve halifesini tanıyıp bildim. Fakat, aklımda cevabını bulamadığım pek çok soru var. Onun cevabını almak için sana bazı sorular soracağım. O sorulara cevap verdiğin taktirde seni her zaman övecek, her zaman hizmetinde bulunacağım.


Ey İbrahim! Şurası apaçık bir gerçektir ki hiçbir çocuk annesinden yahudi, Hırıstiyan, Müslüman, Mümin veya müşrik olarak doğmaz. O çocuğun annesi, babası veya öğretmeni sonradan Müslüman , Yahudi, Hırıstiyan, mümin veya müşrik olarak eğitir.


Itikatı veya mezhebi batıl olan herhangi bir insan için şu iki seçenekten biri geçerlidir:

1. Secenek; İnkarcı olmasına rağmen kendisini haklı bilmektedir.

2. Secenek; Kendisinin inkarcı, yanlış ve batıl olduğunu bilmesine rağmen o batıl yoldan el çekmekte, tavır ve davranışlarını o yolda hile ile ayarlamaktadır.


Neticede her iki grubun cehennemlik olduğu ortadadır. Ama ben sana başka bir soru sormak istiyorum: 
Ey İbrahim! Herhangi bir insan kendi başına hadisin hakikatine erişebilir mi? erişebilirse bu hangi yoldan olur? Yüve Allah’ın hidayet ve insanı ile mi, yoksa kendi uğraşı ve kazancı ile mi? yoksa hidayet için bunların her ikisine birden mi gerek vardır? İbrahim Halit düşünceye daldı kendinde cevap verme cesareti bulamadı. Hüsniye, biraz bekledikten sonra tekrar söz aldı: Ey İbrahim! Sen zamanımızın en büyük alimisin. Sen cevap veremezsen ben sorularımı kime soracağım?

Tam bu sırada, Ebu Hanife’nin öğrencisi, Bağdat’ın baş kadısı olan Ebu Yusuf başını kaldırdı ve şöyle dedi: 
Ey Hüsniye! Sen araştırma ve yararlanma için değil, saldırmak ve küçük düşürmek için soru soruyorsun ama olsun, hangi konuda soru sormak istiyorsan soru sorabilirsin bana.

Hüsniye, tekrar söze başladı: 
Biliniz ki çok sayıda hadis ve hadis yorumu okudum ve duydum. Bu yorumların sahipleri müminlerin emiri Hz.Ali, imam Hasan ile imam Hüseyin, Selman, Ebuzer, Mikdat ve Ammar Yasir’dir. Ama bazı kimselerce o hadislerin ve yorumların tamamen zıddı hadisler rivayet edilmekte, yorumlar yapılmaktadır. Sizlerde onlardasınız. Hz.Ali ve evlatları ile sahabeden aktarılan yorumlara iltifat etmeyip, onları doğru bilenleri kafir olarak nitelemektesiniz. Halbuki sizin rivayet etmekte olduğunuz hadisler ancak Muaviye, Ömer, As, Enes, Malik, Ayşe ve bunlar gibi insanlardan naklolunmuştur. Böylece müslümanlar hem gerçek hem de gercek olmayan hadislerle karşı karşıyadırlar. Bu iki grup hadis arasında çok büyük farkların  bulunduğu dünyada yaşayan herkesin malumudur. Bu durumda o iki gruptan birinin hak, öbürünün batıl olduğu apaçıktır. Şimdi bana söyleyiniz, acaba bu iki hadis akrarıcısı gruptan hangisi hak, hangisi batıldır? kimlerPeygambere iftira etmiş, düzmece hadisler uydurup nakletmiştir? Cevap vermeden önce, İslam Peygamberi’nin bu konuda ne buyurduğuna bakalım.

Hz.Muhammed, “Benden rivayet olunan hadisler dört insan tarafından size aktarılmaktadır. Beşinci aktarıcı olamaz” dediğinde, Peygamberin ashabı, “Ey Allah’ın Peygamberi, bonlar kimlerdir?” diye sordular. O zaman Hz.Peygamber şöyle buyurdu: 
“Hadislerimi aktaranlardan birincisi ikiyüzlü bir insandır, iman etmiş gibi görünür ve sürekli olarak müslümanlık iddiasında bulunur. Gerçekte ise hiç Allah’tan korkmaz, düzmece hadisler aktararak hem Allah’a hemde onun Peygamberine iftira eder. Müslümanlar onun ikiyüzlü olduğunu ve Peygambere bilerek iftira ettiğini fark etseler, onu red eder ve anlattığı hadislere asla güvenmezler.”

Ne var ki, o aktarıcının Peygamberin sohbetinde bulunduğunu düşünerek rivayet ettiği hadisin gerçekten de Peygamberlerden duyduğuna inanırlar. Ve o hadis aktarıcısının gerçek yüzünü bilmediklerinden yalanını anlayamazlar. Yüce Allah bu tür hadis aktarıcıları hakkında münafıkun suresi, 4. ayette şöyle buyurmaktadır: 
“Onları görünce, dış görünüşleri hoşuna gider. Ama sözlerini dinlediğinde duvara dayatılmış kalın kerestelere benzerler.”

Ey İbrahim! Müslümanların çoğu onları tanıdıkları için, münafık oldukları halde onların aktardığı hadisleri kabul ettiler ve hatta onlardan bazısını hükümdar diye başlarına getirdiler. Dünyayı da onların ellerine teslim ettiler. Halk, onların iradelerine tabidir. Ama yüce Allah rahmetini kullarından eksik etmez. Ey İbrahim, sözü edilen birinci tür hadis aktarıcıları işte bunlardır.


Ikincileri,
hadisi Hz.Peygamberlerden duyup öğrenmişler, ancak sonradan doğrusunu unuttukları için hatta ve yanlışlığa yol açmışlardır. Hünahsız olmayan insanların unutkan olmaları ve hatta yapmaları normaldir. Bunlar Peygambere kasti olarak iftira etmemişlerdir. Onların kabahati, aktardıkları hadis hatalı ve sakat olduğu halde “Peygamberlerden böyle işittik” diye ısrar etmeleridir.


Müslümanlar, bir hadisin yanlış olduğunu bilseydi kesilikle onu kabul etmezdi. Keza bu tür hadis aktarıcıları, aktardıkları hadisin yanlış  olduğunu bilselerdi hatalarında ısrar edip hadisi nakletmeye devam etmezlerdi.


Üçüncü bir hadis aktarıcıları,
Peygamberin herhangi bir şeyi yasakladığını duymuş, ancak daha sonra yasağı kaldıran emirden haberdar olmamıştır. Bir başka deyişle mensubu (hükmü geçersiz olan) duymuş ama tashihi (yeniden verilen hükmü) duymamıştır.


Bunlar, tashihi duymadıklarından dolayı önceden duyduğu hadisi rivayet etmeye devam ederler. Oysa o hadisin hükmünün kaldırıldığını bilmiş olsalardı kesinlikle onu rivayet etmeye devam etmezlerdi. Eğer müslümanlar da kendilerine aktarılan hadisin gerçekten yürürlükten kaldırıldığını bilselerdi kesinlikle kabul etmezlerdi.


Ey İbrahim! Dördüncü grupta ki hadis aktarıcıları Peygambere hiç bir zaman iftira etmeyen, Peygamberin büyüklüğünü ve Allah korkusunu her zaman içinde hisseden kişilerden oluşur. Yanlışlık ve hatta yapmazlar. Hadisi layıkı ile öğrenip düzgün ve doğru olarak rivayetederler. Bu kişiler hadisin mensuhunu da nisihini de bilirler: nisihi kabullenip, mensuhu terkederler. Kur’an’ı Kerim’de bile geçerli, hükümsüz, özel, genel, sağlam, birbirine benzeyen ayetler vardır. Yüce Allah, Kur’an’ı Kerim, Haşr suresi, 7. ayette şöyle buyurmuştur: “Peygamber size ne verirse onu alın.
Ve neyi yasak ederse onu almayın.” 


Allah ve Peygamberinin istek ve emirlerini layıkı ile anlamamış olan bir kimse ne yapacağını bilemez.

Sonuç olarak, Ey İbrahim! Anlatılanlardan hangisinin sözü makbuldür. Hangisinin sözüne inanmak gerekir?


Yüce Allah, Kur’an’ı Kerim, Ahzap suresi, 33. ayette şöyle buyurmuştur: “Ehl-I Beyt! Allah sizden her türlü pisliği, suçu gidermek ve sizi tertemiz bir hale getirmek diler.”


Ey İbrahim! Her zaman Peygamberin dostu ve arkadaşı olan, doğruluk ve temizliklerinden şüphe edilmeyecek kimselere mi uymalıyız, başkalarına mı uymalıyız.


Biliyorsun ki, Peygamberin yandaşlarının hepsi Peygambere soru sormaktan kacınırlardı. Bu nedenle her şeyi araştırma ve inceleme imkanları yoktu. Onların öyle yapmalarının nedeni, yüce Allah’ın da müslümanlara soru sormayı yasaklamasıdır. Kur’an’ı Kerim, Maide suresi, 101. ayette şöyle buyrulmuştur: “Ey insanlar! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın.”


Bu nedenle Peygamberin sahabesi çok zaman bir yabancının yada bir gezginin de gelip Peygambere sorular sormasını beklerlerdi. Böylece, Peygamberin çeşitli konulardaki görüşlerini öğrenme fırsatı bulurlar ve bundan büyük bir hoşnutluk duyarlardı.


Ey İbrahim! Efendim ve büyüğüm olan Hz.imam Cafer-I Sadık’tan duydum; Onlar Hz.imam Hüseyin’den; Onlarda müminlerin emiri olan Hz.imam Ali’den şöyle rivayet etmiştir.


Hz.imam Ali, Selman’ı Faris’iye şöyle anlatmıştır: éEy Selman! Ben bir akşam Hz.Peygamberin huzuruna varıp onunla konuşurdum. Bütün sahabe bu nimetin benden başka hiç kimseye nasip olmadığını çok iyi bilir.


“Peygamber hiç kimseyi kendi sırlarına ortak etmezdi. Bu nedenle benden başka hiç kimse, o yalnızken huzuruna çıkmazdı. Çoğu zaman da tek başına benim evime gelirdi. Ben onun evine gittiğimde odalardan birine çekilir, beni yanına çağırır ev halkını odanın dışına çıkarırdı. Ama benim evime şeref verdiklerinde, yanlız kalmasını arzu etmesine rağmen Fatıma’yı ve iki oğlumuzu dışarı çıkarmazdı.


Sorduğum sorulara Peygamberden başka kimse tahammül edemezdi. Ancak Peygamber benim sorularıma şevkat ve merhametle cevap buyururdu. Benim sorularım bitince, kendisi konuşmaya başlardı.cebrail de benim yanımda hazret ile konuşurdu.


“Hz.Peygamber, Kur’an’I Kerim’de yeralan bütün ayetleri bana okudu ve öretti. Helali, haramı, yasağı, emiri, itaat ve itaatsizliği hep ondan öğrendim. Peygamber bunların hepsini bana açıklar, ben de kendi el yazımla yazardım. Kur’an’ın yorumuna, dış ve iç anlamına ilişkin olarak bana öğrettiği bilgilerin tümünü bu sayede hatırımda tuttum ve hiçbir şeyi unutmadım.”


Hüsniye, son sözlerini Harun raşid’in ve sarayda bulunan pek çok devlet adamının gözyaşları arasında tamamladı.


Halife ve diğer izleyenler Hüsniye’yi tasdik ve tebrik ettiler. İbrahim halit ise boynuna kulunç girmiş gibi, başı önde hareketsiz duruyordu.


Kitap:
 Hüsniye
Hazırlayan: Ant yayınları
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı Ek ve Seyyid Hakkı Can. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...