Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

7-Peygamberler ve İmamların günahsız oluşu Hakkındaki Tartışma


Peygamberler ve İmamların günahsız oluşu hakkındaki tartışma
Hüsniye, kaza ve kader konusunda son sözlerini de söyledikten sonra, sözü, İbrahim Halit’in biraz önce sorduğu soruya getirdi:


Şimdi, Peygamberler ve imamlar hakkında biraz önce söylediğin sözlere gelelim. Ey İbrahim! Peygamberlerin de imamların da günahlardan arınmış ve uzak olduğuna inanmaktayım. Çocuklarından Peygamberliklerine kadar hepsinin günahtan uzak, temiz bir hayat sürmüş olmaları herhalde vacip ve gereklidir. Çünkü Peygamberler ve İmamlar ilahi sırrın saklayıcısıdırlar. Böyle olunca yüce Allah tarafından reddedilen ve kovulan, yaratıkların en alçağı ve en sapkını olan Şeytan’a uymaları düşünülemez. Böyle bir şey şu nedenle de mümkün değildir ki, Şeytan’ın gücü hiç bir zaman Peygamberlere ve İmamlara yanaşmaya yetmez. Peygamberlerden ve İmamlardan Şeytan’i fiiller çıkamaz. Peygamberler ve İmamlardan Şeytan’i fiiller çıksaydı, onlara inananların Peygamber ve İmamlara karşı duydukları sevgi, bir süre sonra nefrete dönüşürdü. Bunun sonucunda da Peygamberlere tabi olan insanlar bir süre sonra tabi olmaz duruma gelirlerdi. Belki, hiçbir zamanböyle bir şey olmamıştır.


Peygamber ve imamların, öbür insanlardan üstün, olması gerekir. Gerek tuttukları yol, gerek fazilet ve olgunluk bakımından çok ileride olmaları; her türlü gösteriş ve çıkardan uzak, temiz bir hayat sürmeleri gerekir.
Evlatlarını üzecek sonuçlar doğurmaması için, aynı şey onların anneleri ve babaları için de geçerlidir.


Peygamberlerin mucize göstermelerinin gerekip gerekmediği konusuna gelince; bu konuda müslümanlar arasında farklı görüşler vardır. Bazıları ona inanmak için mucizeye gerek görmezken, pek çoğu, ille de mucize ister.


Ey İbrahim! Bir insanın mükemmel olup olmadığını anlayabilmek içininsanın dünyaya gelişine ve yeniden dönüp ahirete gidişine bakmak gerekir. Bu söylediklerimhem mantıksal hem tarihsel delillerle sabittir. Ahiret konusundaki bilgilerimiz tarihsel nakli rivayete dayandığından ve bu bilgiler de yoruma ihtiyaç gösterdiğinden, herhangi bir insanın mükkemel olup olmadığı konusunda kesin, mutlak bir bilgiye ulaşabilmemiz imkansızdır.


Bu nedenle, yüce Allah lütuf gösterip fiiline ve sözüne güvenilecek, suçsuz, hatasız, temiz ve masum insanları Peygamberliğe ve imamlığa seçer. Ilahi hedeflere ulaşmak, ancak bu yolla imkan dahiline girer.


Ey İbrahim! Bir insan masum değilse şu veya bu derece de suç işlemeye eğilimlidir. Suçlu, hatalı insanlar yalan da söyleyebilirler. Bu nedenle de onların sözlerine güvenilmez. Bir imamın masum oluşu yanlız hadis ve rivayetlerle değil, mucize ile de isbatlanmalıdır. Peygamberler de imamlar da annelerinden temiz ve masum olarak dünyaya gelmelidirler.


Başka bir şart, imamın kin, haset, kıskançlık, cahillik, hırs gibi kötü insan özeliklerinden uzak olmasıdır. Ayrıca herhangi bir uzvunun (iyi, güzel) eksik olması, cüzzam ve benzeri hastalıkların bulunmaması, yalan söylememesi, maddi aşklardan uzak olması gerekmektedir. Ama en önemlisi, makama Allah tarafından getirilmiş olmasıdır. Bir insan imamet ve hilafet makamına, öbür insanların kendisini seçmesi sonucu gelmez. Hem masum olur hem de Allah tarafından seçilirse, halk ona bağlı kalır. Imam, Allah tarafından seçilmez ve dolaysıyla masum olmazsa kötülük yapabilir. Yüce Allah, Kur’an’ı Kerim, bakara suresi, 124. ayette şöyle buyurmuştur: “Zalimler benim ahdime nail olamazlar.”


Harun raşid, bu sözleri duyunca vücudunu bir titremedir sardı.


Çünkü Hüsniye’in saydığı niteliklerden biri dahi yoktu kendisinde. Haksız yere halife olmuştu ve o an bir kez daha anladı bunu. Harun Raşid’in veziri Yahya Bermeki bu durumu fark edince İbrahim Halit’e bakıp şöyle dedi: 
Ey İbrahim! Ruhu bedeninden ayrılmış insana benzersin. Kürsüden inip Hüsniye’nin mezhebini kabul etsen, senin için daha iyi olur zannederim.

Ibrahim Halit, etrafındaki insanların alaylı sözlerini duyunca yeni bir soruyla sıkıştırmaya karar verdi: 
Ey Hüsniye! Adem ve Havva ile ilgili olarak inen şu ayete cevabın nedir? Bakara suresi, 35. ayet: “Demiştik ki: Ey Adem, sen ve eşin cennet’e yaşayın, oradaki yiyeceklerden bol bol yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikinizde nefsine zulmedenlerden olusunuz.”

Biliyoruz ki, Adem ile Havva yasak olan o meyveden yediler ve nefsine zulmedenlerden oldular.


Hüsniye,
İbrahim Halit’in sözlerine şu karşılığı verdi:
Ey İbarhim! Yüce Allah’ın buradaki yasağı haram olan yasaklardan değildir; tenzih kabilindendir. Haram olan yasağa karşı koyan insan dünyada suçlanır, ahirette ise azap içinde kalır. Tenzih kabilinden bir yasağa karşı gelen insan ise, kendi menfaatine olan bazı lütufları yitirir ama dünyada suçlanmadığı gibi ahirette de azap çekmez.

Hz.Adem o meyveyi yemeseydi, her halde ziyadesiyle lütuf  ve sevap kazanırdı. Yediği için bunları kazanamadı, lakin bir işkence ya da azapla da karşılaşmadı.


İbrahim Halit:
Öyleyse niçin, Adem’in hakkında o zalim olduğunu bildiren şu ayet inmiştir? Kur’an’ı Kerim, sakara suresi, 35. ayet: “Yoksa ikiniz de nefsinize zulmedenlerden olursunuz.”


Hüeniye:
Ey İbrahim! Zulmün anlamı, bir şeyi yapılması gerektiği gibi yapmamaktadır. Yani bir işi yerine getirmek gerekirken getirmemek, yapılması sünnet olan bir yükümlülüğü uygulamamak ya da yapılmaması daha iyi olsa da haram sayılmayan kötülükten kacınmamak... Mesela Kur’an’ı Kerim, Kehf suresi, 33. ayette: Bağ, bahçe ve bostan hakkında şöyle buyrulmaktadır: “Bundan bir şeyi eksik bırakmamıştı....”


Yani bu iki bahçe her yıl masul vermekte, hiçbir şeyi eksik bırakmamaktadır. Bu ayetteki “zalimler” sözcüğü ise kendi nefislerinin hazzını sevap ve iyi işlerden mahrum edenler için kullanılmaktadır.


İbrahim Halit:
Adem ile Havva, haram olan bir yasağa değil de tenzih kabilinde bir yasağa karşı çıktılarsa, neden Kur’an’ı Kerim, Araf suresi, 25. ayette şöyle dediler: “Ya Rab! Biz kendimize yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz, bizi esirgemezsen, muhakkak ziyankarlardan oluruz.”


Hüsniye:
Hz.Adem ile Havva, kendi nefislerine zulmettiklerini kabul edip yüce Allah’tan af dilediler. Af dilemek ise her durumda günaha delil sayılmaz. Adem ile Havva’nın kaybettikleri fayda ve sevap, kendi nefisleri açısından bakıldığında bir zulüm sayılır. Onların rahmet ve af dilemeleri kendileri için bir ibadettir ve bu nedenle sevabı hak etmişlerdir. Günahkarlıklarına ilişkin hiç bir delil yoktur, zaten böyle bir şey de mümkün değildir. Islam Peygamberi Hz.Muhammed, “Ben her gün Allah’ıma yetmiş defa istiğfar ederim” demiştir, peki bu onun günahkarolduğu anlamına mı gelir? Tabii ki hayır.


Büyük Peygamberler ve evliyalar ibadet konusunda alçak gönüllüdürler. Hiçbir zaman suçlu ve günahkar olmamışlardır ama, kulluklarının arz ve ifade etmenin bir yolu olarak kendilerini öyle sayarlar. Böyle oldukları içinde af dilemeleri onların günah işlediklerinin bir delili olarak gösterilemez.


İbrahim Halit:
Dediklerin doğru olsaydı, Allah’ın, Adem’in isyan içinde olduğunu söylememesi gerekirdi. Halbuki Kur’an’ı Kerim, taha suresi, 121. ayette şöyle denilmektedir: “... Ve Adem, Rabbin emrine karşı geldi.”


Hüsniye:
Kur’an, bir çok ayetinde zahiri anlamlar içerir. Bu ayetler zahiri anlamlarıyla kabul edilirse hatalı sonuçlara yol açılır. Bunun önüne geçmek için, o ayetler yüce Allah’ın emri, Peygamberin ve Ehl-i Beyt’inin buyrukları esas alınarak yorumlanır. Burada “karşı gelmek” sözcüğü muhalefet anlamına gelir ve herhangi bir günaha yol açmaz. Söz gelimi İslam’i açıdan doğru olan ama zorunlu olmayan şeylere muhalefet, kınama yada işkence gibi yöntemlerle cezalandırılamaz. Hz.Adem ve Havva, Allah’ın terk edilmesini istediği şeye muhalefette bulundular ve böylece kazanacakları bie sevaptan mahrum kaldılar; ama böylece günahkar da olmadılar.


İbrahim Halit:
Hz.Adem ve Havva günahkar olmasaydılar, çıplak bir vaziyette cennetten kovulup yeryüzüne gönderilirler miydi?


Hüsniye:
Yüce Allah, Bakara suresi, 30. ayette belirttiği gibi, Hz.Adem’i yeryüzünde halifelik etmesi için yarattı: 
Ben yeryüzünde, emirlerimi ulaştırmak için mutlaka bir halife yaratacağım.

Hz.Adem’in yasaklanmış ağacın meyvasından yemesi, onun hizmet etmek üzere dünyaya gönderilmesinin gerekçesini oluşturmuştur. Burdan, cennetten çıkartılmasının ilahi bir hikmet çerçevesi içinde gerçekleştiği sonucunu çıkartıyoruz; günah ve suç sebebiyle değil, mesela fakirlik ve hastalık çeken bir insan , illede suçlu olduğu için  bunlara müstahak görmüş değildir. Belkide ilahi bir hikmetin sonucudur bu.


İbrahim Halit:
Ey Hüsniye! Kendi kavminin helak olması için Allah’a yalvaran ve yalvarışı kabul olunan Hz.Nuh için ne dersin? Bildiğimiz gibi yüce Allah, o kavmi Nuh tufanında boğup helak ettikten sonra Hz.Nuh, pişman oldu ve tam beş yüz yıl ağladı. Çok yaşaması nedeniyle adına “Nuh” denildi. Oysa asıl ismi Abdullah veya Abdülala idi.


Hüsniye:
İbrahim Halit’in bu sözlerini duyunca gülmekten kendini alamadı: Ey İbarahim! Ya aktardığın bu öykü doğru değil yada Kur’an’ı Kerim, tövbe, yalan söylüyor. Çünkü, kavminin helak olmasından beş yüz yıl önce dahi o yüce Peygamberin adının Nuh olduğu Kur’an’ı Kerim, Hud suresi, 32. ayette şöyle anlatıyor:


“Dediler ki, Ey Nuh, bizimle gerçektende çok uğraştın ve bu konu dahayli ileri gittin. Bizi azapla tehdit edip duruyorsun, haydi göster azabını da doğruyu temsil ettiğine inanalım.”


Bu ayet, senin sözünün yalan olduğunu açık bir şekilde ortaya çıkarmaktadır. Gelelim öbür iddiaya: Hz.Nuh’un, kavminin helak olması için önce dua ettiğini sonrada bundan pişmanlık duyup ağladığını anlatıyorsun. Bu söylediklerin Nuh’un kavminin kafir olmaları durumunda da yanlıştır. Eğer Nuh’un kavmiiman sahiplerinden oluşuyordu da, Nuh onlar için nefret duası yaptıysa bu Nuh için açık bir küfür anlamına gelir. Çünkü bir Peygamber iman sahibi insanların helak olması için dua etmez ve edemez. Büyük Peygamberlerden biri olan Nuh, bunca doğru insanın tufandan boğulmasına nasıl razı olabilir?


Nuh’un kavminin kafir olması ihtimaline gelince; büyük bir Peygamberin, hem Allah’a, hem de O’nun temsilcisine düşman olan bir kavmin yokedilmesi için önce dua edip sonra pişman olması mümkün değildir. Ve senin de bildiğin gibi Hz.Nuh, büyük bir Peygamberdir. Yüce Allah, Hz.Adem ve Hz.Nuh hakkında Ali İmran suresi, 33. ayette şöyle buyurmuştur:


“Şüphe yok ki, Allah Adem’i, Nuh’u, İbrahim ve imran soyunutek zürriyet olarak seçti ve Alemlere üstün etti.”


Ey İbrahim! Bu gibi saçma sapan şeylerle gerçeğe ulaşılamaz. Bunun gibi manasız, hakikatten uzak şeyleri başkalarından da bir çok defa duydum.


Bil ki, Ümmeye Oğulları, onların yolunda gidenler ve onlardan önce halifelik makamına geçenlerin hepsi bu makamı zulümle ve zorla ele geçirmişlerdir. Ümmeye Oğulları hilafete asla layık olmadılar. Onlar pek çok zulmün ve cinayetin müsebbibidirler. Gerek dini konularda gerekse de Kur’an’ın hükümlerini yerine getirmede her zaman aciz kalmışlardır. O kadar ileri gitmişlerdir ki, kirli iken halka imanlık edip namaz kıldırmışlar, mamazdan sonra da kirli olduklarını açıklamışlardır. Bazen de sarhoş vaziyette namaz kıldırıp iki rekatlık sabah namazını dört rekata çıkarmışlardır. Ümmeye Oğullarının sebep olduğu zulüm ve kötülüklerin hepsini anlatmaya kalksam, halife derin bi kedere ve üzüntüye kapılır.


O zamanlar Ehl-i Beyt’in ve ashabın önde gelenleri, yaptıkları kötülüklerden dolayı Ümmeye Oğullarını uyardılar, onlara nasihatte bulundular. Pek çok insan bu sayede onların gerçek yüzünü tanıdı ve onları kınadı. Ümmeye oğulları, kendileri ve bağlıları üzerindeki bu lekeyi silmek için bütün Küfür ve kötü fiilleri Allah’a ve O’nun Resulüne isnad ettiler. Bununla da yetinmeyip, temiz ve masum Peygamberlerden her birine iftiralarda bulunup onları suçlu ve günahkar gibi göstermeye çalıştılar. Bu amaçla
Kur’an’ın dış (zahiri) anlamını öne çıkardılar ve bir takım hadisler uydurdular. Aklı ve hadisleri terk ettiler; Kur’an’ın ayetlerini hep kendi uydurdukları hadislere göre yorumladılar.


Müslümanlar ise uyduruk olduğunu bilmedikleri hadisleri taklit ve kıyas yoluna gittiler. Ümmeye Oğulları, insanda var olan heves duygularıyla hareket ettikleri için Allah rızasını anlayamadılar. Sonuçta üç beş günlük dünya iktidarına uyup sevabı ve ahireti, yani kalıcı dünyayı gözardı ettiler. Hz.Muhammed’in vefatından iki yüz yıl sonra bir kaç mezhep uydurduklarından, müslümanlar ilerleyemez, hak yolunu bulamaz oldular. Hak yolunu bulmaya gayret etmek yerine, icat edilen mezhepleri taklit etmeyi tercih ettiler.
Yüce Allah’ın Kur’an’ı Kerim, Zuhruf suresi, 21. ayette buyurduğu gibi davrandılar: şöyle dediler; “Biz atalarımızı bir dine inananlar ve bir kavmin mensubu olarak bulduk. Bizde onların izinden ve o yolda gitmekteyiz.”


Yüce Allah, peygamberleri İbrahim aracılığıyla onlara şöyle seslendi (Kur’an’ı Kerim, Enbiya suresi, 54. ayette):  
“And olsun, sizde atalarınız gibi apaçık bir sapıklık içindesiniz.” Bazı insanlarda bir alim ne derse ona hemen inanıp, hakikatin peşinde koşmayı terk ediyorlar. Aslında öteki alimlerin ne söylediğini araştırmaları ve bilmeleri gerekir. Bu gibiler hak ve batıl arasında ki farkı anlayamamalarının nedenini kendilerinde aramazlar. Kendilerini “Hak yanlısı” olarak kabul ederler. Oysa yüce Allah, Müminin suresi, 53. ayette onlar için şöyle buyurmuştur:


“Her fırka kendi dini ile böbürlendi, lakin sonunda hepsi de paramparça oldu.”


Ey İbrahim!
Hak yolu birdir, birden fazla hak yolu olamaz. Hz.Peygamber’in şu sözleri bazı mezhepler ve onların gösterdiği delillerin gerçek yüzünü apaçık bir şekilde gözler önüne sermektedir: “Benim ümmetim benden sonra 73 fırkaya ayrılacaktır. O fırkalardan biri kurtulacaktır. Ötekiler cehennemliktir.”


Allah’ın elçisine, hangi fırkanın kurtulacağı sorulduğunda ise şu cevabı verdi: 
“Kurtulacak fırka, Allah’ın kitabı Kur’an’ın ve benim Ehl-i Beyt’imin yolunda olanlardır.”

Hz.Muhammed, daha sonra şöyle buyurdu: 
“Benim Ehl-i Beyt’imin hali, Nuh’un gemisinin haline benzer. Hatırlayın Nuh’un gemisine binenler boğulmaktan kurtuldu, binmeyip muhalefet edenler ise boğuldu.”

Ey İbrahim! Bilmen gerekir ki, bu iki hadisin doğruluğu konusunda bütün müslümanlar hemfikirdir. Ve Peygamberin yandaşları olan kıymetli ashabın tümü İslamiyet’in doğuşunda ne Mutezile , ne Şafii, ne Hanifi, ne Maliki ve ne de Hanbeli idiler.


Şüphe yok ki, kurtulacağı heber verilen fırka, Peygamberin ve Ehl-i Beyt’inin yolunda bulunanlardır. Öteki mezheplerin usül ve düşünceleri başka türlü olduğundan, Ehl-i Beyt mezhebinden olmayanların kurtuluşa layık görmedikleri apaçıktır.


Ey İbrahim! Şunu da iyi bilki, beni öldürmenizden asla korkum yoktur. Beş günlük yaşam umurumda bile değil. Her zaman yüce Allah’tan onun yolunda şehit olmayı diledim. Zamanımızın halifesi de şahid olsun, bugün açıkça söylüyorum ki bütün kötülüklerin, Hak yolundan ayrılmanın ve inkarın Allah’ın takdir ve iradesine bağlı olduğunu söylemenin; kuldan gelen hayır ve şerin Allah’ın kaderi olduğunu öne sürmenin yegane nedeni, peygamberin Ehl-i Beyt’ine zulmedenlerin kabahatini örtmek olabilir.


Onlar, Hz.Muhammed’in vefatından hemen sonra imamlık ve halifelik makamını gasp ettiler ve ilk icraat olarak peygamberin kızı Hz.ana Fatıma’yı incittiler.
Hz.Muhammed’in sağlığında kızı fatıma’ya bağışladığı Fedek Hurmalığı’nı zulümle, zorla elinden aldılar. Peygamberin kalbinin parçası, torunu Hasan’ı zehirleyerek değerli ashabı üzdüler. Cennet gençlerinin efendisi, Ali oğlu Hüseyin’i onun evlatlarını, dostlarını ve yardımcılarını Kerbela’da şehid edip, ev halkını, çocuklarını ve kadınlarını Şam’a esir olarak götürdüler. Peygamber evladının önceden belirlenmiş beşte bir hisselerini geri aldılar. Peygamberin amcası oğlu, kardeşi ve  halifesi Hz.Ali ile savaşa kalkıştılar. Ebuzer Baffari’yi Medine’den sürgün ettiler. Işkence ettikleri Abdullah Mesud’un yazdığı Mushaf’ı şerifi yaktılar. Ammar Yasir’i ve Peygamberin ashabından daha pek çok kişiyi şehid ettiler allah’ın evi Kabetullah’ı bile yerle bir ettiler. Peygamber şehri olan Medine’de müslümanların kanını haksız yere toprağa akıttılar. Insan dili buna benzer zulüm, fesat, cinayet ve kötülükleri sıralamaya aciz kalır.


Gerek Hz.Muhammed gerek O’nun ashabı, gerekse de Ehl-i Beyt, işledikleri sayısız kabahat, suç ve zulümden dolayı o melun Ümmeye oğullarını gizli yada açık olarak lanetlemeye ve kınamaya izin vermişlerdir. Islam peygamberi Hz.Muhammed onlara razı olmadığını belirtmiştir. Yüce Allah’da hesap günü geldiğinde o fırkayı ebedi olarak cezalandıracağını buyurmuştur.
Gerçek İslamiyette bulunmayan, sonradan uydurulan bu kurallardan oluşan yeni bir inanç sisteminin yaygınlaştırımasının nedeni, gizleme çabasıdır. Sapıklık ve delalet içinde bulunan bazı alimler, Emevi vaizlerinden gelen kötü fiilleri örtmek ve kendi gerçek yüzlerini gizlemek maksadıyla yaygınlaştırmışlardır bu itikadi.


„Kul, kendi eylemlerinin sorumlusu değildir, kuldan doğan hayır ve şerin tümü Allah’tandır. Kul, Allah öyle istediği için öyle yapmıştır.“ Diyerek masum ve günahsız peygamberleri bile yalancılık ve kötülükle suçladılar.
Bütün bu düşünce, o kötü insanlardan miras kaldı size. Ve siz şimdi bunların yolunu izlemektesiniz. Halbuki peygamberlerde bulunan masumluk ve temizlik gibi niteliklerin imamlarda da aynen bulunması zorunludur. Nitekim hem mantıksal deliller hem de ilahi emirler bunu açıkça ispatlamaktadır.


Yüce Allah, Kur’an’ı Kerim, Bakara suresi, 124. ayette şöyle buyurur: 
Allah, İbrahim peygambere “Seni insanlara imam (önder) yapacağım diye buyurunca, İbrahim peygamber “benim zurriyetimden imamete layık olanları da imam et” diye niyaz etti. O zaman Allah şöyle dedi: “Zalimler benim rahmetime ermezler.”

İki türlü zulüm vardır. Birinci tür kendi nesline, öteki ise başkalarına zulmeder. Masum, günahsız insan odur ki, her iki tür zalimlik de ondan uzaktır. Her açıdan masum ve temiz olmak, imamlığın zorunlu şartıdır.


Nitekim Kur’an’ı Kerim, Lokma suresi, 13. ayette şöyle buyrulur. “Şirk elbette büyük bir zulümdür.”


Önce Allah’a ortak koşup sonra tövbe eden bir insan asla imamet ve halifelik makamına layık görülemez. Ve sen, imamların da masum olduğunu öne sürenleri “dinden çıkmış” olarak ilan edip katli vacip diyorsun. Muaviye sünnetine uyup bu batıl sünneti peygamber sünneti diye adlandırıyorsun. Böylece kendin için şöhret elde edip, peygamberleride “kötüler” sınıfına sokuyorsun.


Kitap:
 Hüsniye
Hazırlayan: Ant yayınları
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...