Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

ANASAYFA





Üç Sünnet, yedi Farz...
Muhammed Ali erkanı şöyle bildirmiştir ki,  talipliğin üç sünneti ve yedi farzı vardır. 

Üç Sünnet
1- Dilinden tevhidi düşürmemeli
2- Gönlünden kini kibir’i atmalı
3- Talip bin ise bir gibi olmalı 

Yedi Farz...
1- Zahit dinini şeytandan nice sakınırsa, Tarikat  Ehlide yolunu öyle sakınmalı
2- Candan geçmeli, Hakk yolundan dönmemeli
3- Dünya kendine zerre kadar gelmemeli
4- Pirden tövbe alıp, pirin gösterdiği yolda yürümeli
5- Pirden musahip hakkını cemiyete yetire
6- Taç hırka giymeli
7- Pirden taç urunmak 

Üç Sünnet, yedi Farz; Genel anlamiyle Alevi islam inancının, ana prensiplerini ortaya koymaktadır ve amacı ise, iyi insan olmaktır. 

Dolayısiyle Alevilerin önemli yazılı kaynağı olan, Imam Cafer-i Sadık Buyruğu’nda; Alevi yolu’nun inanç, ibadet ve erkan boyutuyla ilgili üç Sünnet, Yedi Farz’a uyulması zorunlu ve uymayanların ise yol düşkünü olduğunu ortaya koymaktadır. 

 Tevhid...
Mana olarak; Birdir, tekdir, eşi ve benzeri yoktur. Allah’ın birliğine eş ve ortak koşmaksızın, koşulsuz iman edip kalple tastik etmektir. Dolayısiyle kulların kendisini tanımaları, sadece kendisine kullukta bulunmaları ve kendisinden başka yartıklara kulluk etmemeleri için yaratmıştır. Çünkü Rahim ve rahman olan odur. Esirgeyen bağışlayan da odur. O’ndan öncesi ve sonrası yoktur. 

Alevi yolu, ikrar verme yoludur. Yola talip olmanın şartı ise, ikrar vermektir. İkrar veren yani yola girmeye gönül rızalığiyle karar vemiş bir kişi için, uyulması gereken şartlar;
1- Allah‘ın birliğine inanmak,
2- Kin kibir düşmanlık kıskançlık gibi kötü duygu ve düşüncelerden arınmalı,
3- Yola giren talip özünü sözünü bir ola,
4-Yolun ilkelerine bağlı kalmak,
5-Verdiği ikrardan dönmeye,
6-Nefsine sahip çıkmalı, konrol altında tutmalı,
7-Pirin sözünden çıkmamak. İlmiyle ilimlenip ve edebiyle de edeplenmeli,
8-Müsahip tutup, ikrarbent olmalı,
9-Pirin ilim irfaniyle kendini yetiştirmeli, meydana getirmeli,
10-Aklını, nefsini olgunlaştırmak, hür etmektir. 

Sonuç itibariyle üç Sünnet-yedi Farz’ın mesajı, bu şartlara uyan bir kişi; Allah’ın birliğine iman etmiş, Eline beline diline sahip olmakla birlikte iyi bir yol evladıdır. Ve aynı zamanda da Allah’ın hoşnutluğunu, insanların gönül rızalığını kazanmış iyi bir insandır.
=Seyyid Hakkı=

Üç soru, üç cevap…
1- Alevilerde Şeriat varmıdır, varsa nedir?
2- Bir kişi, cemevi dışında ibadetini yapabilir mi ve bunun belli bir şekli var mıdır?
3- Kur’an-ı, okumamaya gerek var mıdır? 

1- Alevilerde Şeriat varmıdır, varsa nedir?
Öncelikle Şeriat nedir? Ona bakalım.
Dinsel temellere dayanan inanç yasası yani Islamın, ahlak hukuku demektir. 

Alevilerin şeriatı ile Sünni veya Şii/Caferi şeriatı aynı değildir.
Alevilerin inanç ahlak hukuku, Dörk Kapı Kırk Makam’a dayanır.
Buyruk ve Makalat’a göre dört ulu kapı vardır ve bu dört ulu kapıya bağlı kırk makam vardır. Birinci Kapı, Şeriat; Ikinci kapı, tarikat; üçüncü kapı, marifet ve dördüncü kapı, insan oğlunun erişe bileceği son kapı, hakikat kapısı’dır. Her ulu kapının kendisine has alt kurumları vardır. Bu kurumlar insanın ham ervahlıktan(Çiğ, olgunlaşmamış) olgun insan olma yollarıdır. Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş "Kul Tanrı’ya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur." der. Buda, zahiri dünyada; kendini bulmak, ikrar vermek, nefsini bilmekdir. 

Muhammed Ali yolunda, hizmet bu dört kapıya yapılır, saygı bu dört kapıya gösterilir. Dört kapı: Hakk Yolu’nda yürüyen tarikat yolcusunun geçmek zorunda olduğu manevi aşamalardır. İrşadları olmayanlar, dört kapıda da dönektirler. 

Şimdi Birinci kapı olan Şeriatın kuralları yani 10 basamağı nelerdir ona bakalım:
1. Iman etmek,
2. Ilim öğrenmek,
3. Ibadet etmek,
4. Haramdan uzaklaşmak,
5. Ailesine faydalı olmak,
6. Çevreye zarar vermemek,
7. Yolun emirlerine uymak,
8. Şefkatli olmak,
9. Temiz olmak ve
10.Yaramaz işlerden sakınmak. 

Görüldüğü gibi Alevilerin Şeriat kapısı; Arayış kapısıdır, kendini bulma kapısıdır, ikrar kapısıdır, sorumluluk kapısıdır, irşad kapısıdır ama yaptırım kapısı değildir. 

2- Cem ibadetinin dışında ibadet ve ibadet şekli varmıdır?
İbadetin saat ve dakkası yoktur ve olamazda.. Çünkü Allah: „Beni,her an zikredin“ der. Bizler dara düştüğümüz zaman ne yaparız Allaha dua ederiz, yalvarır yakarırız. Ve sevinçli bir anımız da yine Allah’ı anar, zikreder ve şükürlerimizi kendisine bildiririz. 

Ibadetin zaman ve mekanı olmadığı gibi şekil ve şeması da yoktur. Her insan, istediği yerde ibadetini yapabilir. 

Yine Allah şöyle der: En güzel ibadet, yapılan en güzel muhabbettir. Muhabbet bir kişi ile olur mu? Elbetteki olmaz. O zaman en güzel muhabbet, toplumla olan muhabbettir. Ve dolayısiyle ibadetlerin iyisi de, birlik ve beraberlik içinde yapılan ibadetlerdir. Buna rağmen dileyen can evinde veya cem evinde toplum ile ibadetini yerine getirebilir. 

Ibadetin şekli olmadığı gibi, ibadette okunan duanın, yapılan zikrin, tevhittin şekli de olamaz. Allah yapılan duaları kabul buyursun. 

3- Kur’an-ı, okumaya gerek var mıdır?
Öncelikle şunu belirtelim ki, okumanın hiç bir kimseye zararı yoktur. Önemli olan okuduğumuzu doğru algılamaktır. Din ahlak anayasası olan Kur’an-ı mana olarak, doğru bir şekilde algılamak oldukça zordur. Bu zorluğu aşmanın yolu; Inanç alfabesini bilmekle mümkündür, inanç ile iyi bir şekilde tanış olmak gerekir. Diğer bir imkan ise, bir rehbere başvurmak gerekir. 

Özetlersek Kur’an-ı okumak ne suçtur ve nede günahtır. Tekrarlıyalım ki, önemli olan okuduğumuzu tam manasıyla anlamaktır aksi takdirde yanlış sonuçlar doğurabilir.
=Seyyid Hakkı=

Ölmeden evvel ölmek, mana anlamı...
Ölmeden evvel ölmdeki mana, teslimiyeti ifade eder yani Allah’a teslim olduğunumuzu fark etmemize bağlıdır ve fark ettiğimiz andır.  

Teslimiyetin önündeki en büyük engel nefistir. Ölmeden evvel ölmedeki mana, bireyin fiziki anlamda ölmesi değildir, ölmesi gereken nefistir. Nefsi bilmek, hakim olmak demek; Kötü huylardan, alışkanlıklardan ve insani zaaflardan arınması, nefis terbiyesi ile üzerinde kul hakkı kalmadan gerçekleştirilen manevi ölümdür. 

Alevilerde bu durum; Hakk meydanında pir huzurunda özünü dara çekmektir. Dara çekilen kötü ahlaktır, alışkanlıklardır diğer bir manada ise ruhun bu kötülüklerden arınmasıdır. Ve bir daha kötülüklüğe meyil etmiyeceğine; Eline diline beline sahip olacağına dair verilen sözdür. 

Özet olarak; Yanlışlara düşmemek için, nefisle mücadele etmektir. Insan hayatı boyunca en büyük mücadelesi, kendi nefsiyledir.
=Seyyid Hakkı=

Ölen tendir, Can ölesi değildir…
Ölümle alakalı, iki önemli düşünceden yola çıkmak mümkündür; Birincisi, kişisel düşünce ve ikincisi, inançsal düşüncedir. Hangi düşüceye sahip olunmuş ise, hayat çizgisi o  doğrultuda yapılanır. Dolayısiyle ınsanoğlunun, kendi kendisiyle hesaplaşmasıdır.  

Ölümle hayatın sonlandığına inan bir kişi, çağdaş yaşam veya sıradan bir yaşam sürdürmek tercihi olabilir. Fakat inançsal boyutta, ölümle alakalı düşünce; Beden işlevini tamamladığı an itibariyle yok olurken bedendeki ruhun, yaşamaya devam ettiği söz konusudur. 

Peki çağdaş yaşam veya çağdaş olmak bize neyi ifade etmektedir?
Çağdaş, sözlük anlamı; “Bulunulan çağın ilim ve bilim şartlarına uygun olan, çağcıl, modern, asri, medeni” anlamlarına gelmektedir.  

Içinde bulunulduğu çağın ilim, bilim ve irfan esaslarına göre kendi eğitmiş, yetiştirmiş yani aklını olgunlaştırmış kişiye çağdaş veya medeni kişi denir. Bunlardan mahrum kalmış, kendini eğitmemiş kişiler cahil, bilgisiz kişiler olarak tanımlanırlar. 

Şahı Merdan Ali’nin; „Çocuklarınızı yaşayacakları çağa göre yetiştirin” sözü, bunu doğrulamaktadır. Ve yine Şahı Merdan Ali; „Cehaleti, ilimle geri çevirin“ diyor.

Yunus Emre, konuyla ilgili;
„Mana eri bu yolda melül olası değil,
Mana duyan gönüller hergiz ölesi değil.

Ten fanidir can ölmez, gidenler geri gelmez,
Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.

Gevhersiz gönüllere yüz bin söz söyler isen,
Hak'tan nasip olmasa nasip alası değil.

Yarin gönlü sırçadır, sakın ha kırmayasın,
Sırça sındıktan sonra bütün olası değil.

Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen,
Bin yıl orda durursa kendi dolası değil.

Şu Hızır ile İlyas abıhayat içtiler,
Bu birkaç gün içinde bunlar ölesi değil.

Yarattı Hak dünyayı Peygamber dostluğuna,
Dünyaya gelen gider, baki kalası değil.

Yunus gözün görürken, sen bugünden hazırlan,
Gelmedi Hakk'a varan, geri gelesi değil.“ diyor. 

Fiziki anlamda insanoğlunun bedeni, ölüm ile yok olurken; Can yani ruhun, yaşamaya devam ettiğini ve bürünmüş olduğu bedenin, sürekli kendi kendini yenilediğini ifede etmektedir.   

Ruh; Insanın kendi özüdür, maneviyatıdır ve tekrardan öze ulaştıran, ruhun kendisidir. Dolayısiyle Varlık Birliği yani Allah, Evren ve Insan sistemidir.   

Ruhun, kabiliyetlerinden bir kaç örnek; Şuuruyla kendini fark etmek-farkına varmak, aklıyla idrak etmek-anlamak, vijdaniyle tartmak-karar vermek, hayal güçüyle planlamak-uygulamak, hafızasiyle bilgi toplamak-depolamak, kalbiyle sevmek-sevilmek, vs.   

Bundan dolayıdır ki kişinin, dünya yaşamında yaptıklarından sorumlu tutulan ruhtur. Dolayısiyle gelecek yaşamında, ödül veya cezaladırılacak olan da ruhtur. 

Allah, Hz.Adem’in cesedini topraktan şekillendirdikten sonra O’na kendi ruhundan üflemiş ve böylece Hz.Adem, hayat kazanmıştır.   

Canab-ı Hakk, insanı iki varlıktan-emanetten var etmiştir. Birinci varlık: Insan bedeninin topraktan olduğu için, tekrardan toprağa dönmesi yani bedenin fiziki anlamda toprak ile bütünleşmesidir. Ikinci varlık: Insana hayat veren ve onu düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi haline sokan maddi olmayan ölümsüz varlıktır. Bu ölümsüz varlık(ruh) Allah’ın emaneti olduğu için, dolayısiyle tekrar sahibi olan Allah’a dönerek O’nunla tekrardan bütünleşmesidir. 

Bu tanımdan yola çıktığımızda insanın dünyasını değiştirmesinden sonra beden toprak olurken, ruh ebedi olduğu için yaşamaya devam etmektedir.  
=Seyyid Hakkı=

Insanı, Hakk ile hakikate ulaştıran yeğane vasıta bilgidir.
Merhaba, sevgili CANLAR!
Sizlerle önemli bir konu hakkında düşüncemi paylaşmak istiyorum. Bu düşüncem Günaydın, Mutlu akşamlar, Iyi geceler, vs. ile alakalıdır. 

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki Günaydın, Mutlu akşamlar, Iyi günler, Iyi geceler demek önemli ve olması da gerekiyor. Hakk selamını alıp vermek, tabii ki maneviyatımız için çok önemlidir fakat bütün bunlara rağmen insanı, Hakk ile hakikate ulaştıran yeğane vasıta bilgidir. 

Madem ki bizim, bir yolumuz vardır ve bu yola ikrar vermişiz o zaman yolumuzun ilim irfanını öğrenmek, öğrendiğimizi yaşatmak zorundayız. Bunun içinde daha fazla yolun ilim irfanı üzerinde, yoğunlaşalım ve paylaşalım. 

Öğrenmek, bilgiyi arayıp  bulmakla mümkündür ve yaşatmak ise, öğrendiğimiz bilgiyi paylaşarak başka insanların öğrenmesini sağlamakla mümkündür. 

Bilgi, insanın içinde ki karanlığı aydınlatan ışıktır ve insanın içindeki karanlık, bilgisizliktir. Bilgisizlik insanı cehalete, kula kulluk etmeye mahküm eder.   

Bundan ötürüdür ki Şahı Merdan Ali; „Cehaleti, ilimle geri çevirin“ demiştir.
Hz.Muhammed; „Ilim, çinde de olsa gidip alınız“ demiştir ve yine
Şahı Merdan Ali; „Bana bir harf öğretenin, kırk yıl kölesi olurum“ demiştir. 

Gönlümüzün gıdası, muhabbet ve aklımızın gıdası ise, ilimdir. Dolayısiyle gönül muhabbet ile, akıl ilim ile aydınlanır. 

Gelin teorik bilgilerimizi, birbirimizle paylaşalım; Okuyalım, dinleyelim ki kendimizi en iyi şekilde ifade edebilelim. Bilmediğimizi soralım ve bilen canlarımız cevapliyarak öğrenmiş olalım. 

Bu ilke doğrultusunda birbirimizi ilim suyu ile yıkıyalım, yunalım, arıtalım, temizliyelim ve yolumuzun ilim irfan ile donatalım ki Hakk meydanında, Pir huzurunda verdiğimiz ikrara laik olalım. 

Dolayısiyle yolumuzu, ilim irfan ile sürmemiz gerek ve bu ilim irfanı doğru kaynaktan, iyi niyetli insanlardan öğrenmekle birlikte öğrendiklerimizin doğruluğu, araştırıp elekten geçirmekle mümkündür. 

Sanal alemde ve hatta günlük hayatımızda menfaatçılar, din tücarları ve simsarları, mantar misali günden güne çoğaldıkça çoğalıyorlar. Işin acı yanı inancı veya dini kendi algıladıkları bilgi doğrultusunda birşeyler biliyormuş gibi ezbere bilgi satmaktadırlar. 

Yanlış, yarı yamalak bilgiler insanı uçuruma götürür ve farkına vardığınızda, belki de geç kalmış olabilirsiniz. 

Bir Ata sözü, şöyle demekte; „Yarım hekim candan, yarım hoca dinden eder.“ Demek ki neymiş efendim işi, ehlisine yaptırmak gerekiyor. Aksi takdirde yanlış bilgiler istediğimiz sonucu değil, ters bir sonucu verebilir. 

Sonuç itibariyle hekim dururken, hekimlik taslayan birinin tedavisine başvurulması, insanın hayatına mal olabilir. Dini bilgisi yetersiz kimse de kendi görüşlerini, dinin esasları imiş gibi insanlara aktarark onların dinden soğumasına sebep olabilir. 

Gelin halimizi hal, yolumuzu yol eyleyelim. Verilen ikrara laik olmak için yolumuzu, ilim irfan ile sürelim. Aşkı muhabbetimle.
=Seyyid Hakkı=

Secde’nin, anlam ve amacı... 
Secde, Hakk’ın huzurunda; Baş eğme, saygı ve hürmert içinde yere kapanma, anlın toprakla temas etmesidir. Anlımızın, toprak ile bütünleşmesi; Ruhen, bedenen öze yönelmedir, öz ile bütünleşmektir.  

Amacı ise, madde aleminden mana alemine göçtür; Nefsani beklentilerden uzak, huzur içinde manevi ummana dalmaktır. Insanın kendi kendisiyle hesaplaşmasıdır, özünü dara çekmektir. Nerden gelip nereye gittiğimizi bir anda olsa hatırlayıp, muhasebesini yapmaktır.  

Sonuç itibariyle ruhen huzura, bedenen ferahlığa kavuşmak için insanın; Kendi kendisiyle buluşması ve barışık olması gerekir. Ve bu dengeyi, sağlayan bir insanoğlu; Ailesiyle, toplumuyla, çevresiyle, doğasiyle beraber bir bütün olarak özde birliği sağlamış demektir.

Dolayısiyle Allah’ın, biz kullarından istediği de budur ve secde ile ulaşılması gereken de budur.,,
=Seyyid Hakkı=


Semboller ve Zülfikar’ın, tarihsel işlevi...
Inanç boyutunda, semboller, işaretler veya bu gibi çisimler yoktur, çünkü inanç kişi ile Allah arasında olduğu için o ilişkiyi; O aradaki bağı sembolerle, işaretlerle ifade etmek mümkün değildir ve doğru da olmaz. Ancak insanoğlu bu sembolleri, kendisi yaratmış ve yaratma gereği duymuştur. Örneğin: Baskı, özgürlük, barış, zulüm, zalim, mazlum, arif, kamil, cahil, güçlü, güçsüz gibi daha bir çok örnekler saymakla beraber bu saydıklarımız tüm örneklere canlıdan tutalım cansıza kadar semboller bulunmuş ve yaratılmıştır.  

Insanlar kendi konumlarını, sahip oldukları mal mülkünü, nedeni ne olursa olsun sembollerle, işaretlerle, sınırlarla belirleme gereği duymuştur. Işte bununla beraber her toplum kendine has semboller ve o toplumun örf ve adetlerini belirten, ifade eden işaretler vardır.  

Giyim ve kuşamlarımız bizim hangi inanç ve tabakalara, sınıflara ait olduğumuzu görmek, ayırmak mümkündür ve günümüz de bu daha açık bir hale gelmiştir. Örneklersek işçi, iş elbisesiyle; Memur, takım elbise ve kıravatiyle; Köylü, köylü giyimiyle; Öğrenci, öğrenci elbisesiyle ve dinde ise; Baş örtüsü, tesadür, sarık, parmak işaretleri, el işaretleri, rozetler, kolye gibi cisimlerle, vs. sembolize edilirler.  

Alevilerden, bir örnek verecek olursak; Günümüzde Zülfikar, Alevi olmayı dışsal anlamda da olsa, sembolize ediyor. Özelikle de Alevi gençliği; Kolye olarak, boynunda taşımaktadırlar. Bu “Aleviyim” demenin kimliğini, Zülfikar’ın tarihsel misyonuyla açıklama biçimidir.  

Zülfükar; Olmadık baskı ve zulümlere maruz kalan Alevilerin, kimliğini sembolize etmektedir. Oysa ki Alevi inancının bizden istediği; Kendimizi şekilsel olarak değil, yolun ilim irfanı ile ifade etmektir. 

Herhangi bir objeyi sembol olarak kullanmak, Alevi inancı ile bağdaşmaz çünkü Alevi inancı şekilciliği, kendi dışında bırakmıştır dolaysiyle inancı bir şekle büründürmek, sembolleştirmek doğru değildir ve yanlıştır. Hz.Muhammed ve Şahı Merdan Ali, kendileri başta olmak üzere putlara karşı en büyük savaşı vermişlerdir; Bir yerleri, kabe olarak kabul etmemişlerdir. Hakk’ın, insan cemalinde görünüşe çıktığı ve tecelli ettiği için kabesini, Kamil’i Insan-ı kabul etmiştir.  

Bir Kerbela olayında Imam Hüseyin, insanlığın onuru olmuştur. Aleviler Imam Hüseyin’i, mazlumdan yana zalime karşı, ezilenden yana ezene karşı direniş sembolü yapmıştır.  

Zülfikar’ın tarihsel anlam ve görevi…
Zülfikar’ın, zahiri anlamı; Arapça’da “zu” edatı ile “fakara” fiilinden türemiş bir isim olan “fikar”ın birleşmesinden meydana gelmiş bir kelimedir. “Fakara” deldi, kesti, kırdı anlamlarına gelmektedir. 

Zülfikar’ın, batıni manası; Melek Cebrail tarafında Hz.Muhammed’e bağışlanmış, batın ve zahiri temsil eden iki uçlu kılıçtır. 

Batın olarak, Allah’ın ilahi ilmiyle ve zahiri olarak, adalet hikmetiyle donatılmış Zülfikar’ı sahiplenecek tek bir kişinin söz konusu olmasıdır ve o da Şahı Merdan Ali’nin kendisidir. Ve Hz.Muhammed ilahi hikmele donanmış Zülfikar’ı,  Şahı Merdan Ali’ye bağışlamıştır. 

Tarihsel olarak Zülfikar, Adaleti ve hakkaniyeti temsil etmiştir.  Aleviler de, bu adaletin ve hakkaniyetin takipçisi olmuştur. Dolayısiyle doğruluğun ve adaletin hakim olduğu, eşitliğin egemen olduğu, her türden haksızlığın giderildiği, giderilmek için de Ehli Beyt adaletinin dünyaya hakim olması, Alevilerin en büyük özlemidir. 

Zülfikar’ı, bu tarihsel konumu çerçevesinde değerlendirip; Haksızlıklara uğramış veadaletin herkes için insani bir hak olduğunu benimseyen bir toplumun sembolü olarak kabul etmek en doğrusu olacaktır. 

Zülfikarın manasına erişmemiş, gerekli bilgi sahibi olmayanlar Zülfikar’ı; Insanları katleden, kan döken salt bir savaş aracı olarak algılayanlar büyük bir yanılgı içine düşmüşlerdir.  

Zülfikar’ı, dünyevi algı ile anlamaya kalkışıldığı zaman evet o algılama, sıradan bir kılıç algısı olur ki buda manadan uzaklaşmış tamamen Zülfikar’ın dışında bir algılama ve yorumdur.  

Zülfikar, Batın alemde; Allah’ın ilahi hikmetini temsil eder ve zahiri alem de ise; Ilim ve bilimi, adalet ve hakkaniyeti, Hakk ve hakikati, mazlumdan yana zalime karşı durmayı dolayısiyle tarihte hak arayanların ve hakkaniyetin sembolü olmuştur. 

Sonuç olarak: Günümüzde sembollerin, işaretlerin önemi gittikçe artmaktadır. Dolayısiyle insanların arasındaki diyaloğun azalması, muhabbet ile sohbet yerine kendini, sembol ve işaretlerle ifade etme sonucudur.  

Insanlar arasında, diyalog ve sosyal ilişkilerin gelişmesi gerekir. Insanlar birbirlerini, konuşarak anlamaya çalışmalıdır. Aksi taktirde sembol ve işaretlerden ötürü, insanlar arasındaki diyalog uçurumu daha da büyüyecektir.
=Seyyid Hakkı=



Kendini bul ki, aradığını da bulasın... 
Madem ki sen bir insansın, aradığın sende gizlidir. Sana yakın olanı, niye senden uzaklarda ararsın ki! 

Insanoğlu varolduğu günden beri, bir arayış içindedir. Neyi arıyoruz, aradığımız nedir ve nerde aramalıyız? Dolayısiyle insanoğlu kendine, şu soruyu sormalıdır; Ben kimim, neden doğdum, nerden geldim ve nereye gidiyorum? 

Bu sorular doğrultusunda insanları, üç grup halinde değerlendirmek yerinde olacaktır.
1. Insan grubu; Günlük karnını doyurmak, derdinde olanlar,
2. Insan grubu; Insanlık alemi için bir iz bırakmak, gayretinde olanlar ve
3. Insan grubu ise; Insanlık alemide, bir iz bırakanlar. 

Günlük karnını doyurma gayretinde olan insanların tek bir amacı vardır, bir şekilde bugünlük karnımız doydu yarına Allah kerimdir deyip rahatına bakarlar. Ne yazık ki günümüzde, çoğu insanların düşüncesi bu yönlüdür. 

Akıl ve mantık ile çabalayan, insanlara faydalı olmaya gayret edenler, çevresine sahip çıkan,  hal ve davranışları ile insanlara örnek olmaya çabalayanlar, iz bırakmaya gayret edenlerdir. 

Maddi ve manevi olmak üzere insanı, insan yapan bu iki değerlerdir.
Maddiyat; Mal mülk, para pul yani Dünya malıdır. Dolayısiyle Maddiyat-dünya malı, insanın kendi geçimini sağlaması için önemlidir. 

Maneviyat ise, insanın iç dünyası ile ilgilidir; Sevgi, hoşgörü, merhamet, vijdan, enginlik, paylaşım, sabırlı, iradeli, cömert ve adaletli gibi değerlerdir. Dolayısiyle insanın olgunlaşmasında, erdemleşmesinde, Kamil-i Insan mertebesine ulaşmasında önemli manevi değerlerdir. 

Insanı, insan yapan kişinin dış görünümü, malı mülkü değildir, güzel huy ile davranışlarla  oluşmuş karekter ve kişiliktir. 

Maddi değil manevi değerlerin yok edilmesi, insanlığın yok edilmesi demektir çünkü adaletsiz davranmanın, şiddete baş vurmanın, tartışmaların, bencilliğin, egonun, merhametsizliğin, hoşgörüsüzlüğün, sabırsızlığın, vefasızlığın, samiyetsizliğin ve sevgisizliğin sebeplerine baktığımız zaman karşımıza, manevi değerlerin yoksunluğu çıkmaktadır. 

Manevi olgunluğa ulaşmak sadece okumak, muhabbet, görüp ve dinlemekle olunmaz; Okuduğumuzdan, yaptığımız muhabbetten, görüp ve dinlediklerimizden kendimize gereken dersi çıkarmak, hayatımıza uygulamak ve onu yaşamakla mümkündür. 

Bir lokma ekmek için onurunu ayak altına almayan, mevkii için el ayak öpmeyen, menfaat ile çıkar için kula kulluk etmeyen, duruş ve kişiliği ile insanlara örnek olmuş, hayatını onurla sonlandırmış zatlar, iz bırakanlardır. 

Iz bırakanlar; Ahlaki vazilet ile aşama aşama ham ervahlıktan olgun, yetkin hale gelmiş erenlerdir.   

Iz bırakanlar; Kendini kefşetmiş, öze ulaşmış, eline diline beline sahip, Hakikat kapısına erişmiş, Hakk’ın benliğinde erimiş ve Hakk ile beraber olan  Kamil-i ınsanlardır. 

Pir Hünkar, “Ara ki bulasın” diyor.
Aranmadan bulunmaz, bulunmadan bilinmez, bilinmeden sevilmez, sevilmeden varılmaz, varılmadan da O olunmaz. Kendini bul ki, O’nu da bulasın. Kendini bulmadan O’nu bulamazsın. Kendini görmeden O’nu göremezsin. 

O zaman ara, kendini ara, eksiğini ara, Hakk’ı ara, güzellikleri ara, iyilikleri ara, sevgi ve aşkı ara. Arayarak O, olacaksın. Çünkü her şey, sendedir. Kainat, sende gizlidir. Aradığın, sendedir. 

Madem ki sen bir insansın aranılan, sende gizlidir. Kitabı Mübin sensin, sana senden yakın bir şey yoktur. Çünkü O, sana senin şah damarından daha yakındır. Sana yakın olanı, niye senden uzaklarda ararsın ki!
=Seyyid Hakkı=



Ilmin ve ilim, öğrenmenin faydası...  
İlim; Mutluluğun, mükkemel yaşamın ve medeni insan olmanın kaynağıdır. 

“İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır” diyen Yunus Emre; Olgunluk, erdemlik, marifet sahibi olmanın sırrı okumaktadır mesajı verilmektedir. 

İlim; Dünyevi yaşantımıza bir anlam verebilmek, daha mükkemel bir yaşam sürdürmek ve amacına yönelik; Okumayla, deneyle, gözlemle elde edilen bilgidir. Bilgi; Aydınlıktır, olgunluktur, kendini bilmektir, söz sahibi olmaktır, ölümsüzlüktür yani kısacası cehaletin karşıtıdır.   

Şahı Merdan Ali, „Cehaleti ilimle geri çevirin“ derken; Olgunluğun, erdemliğin, ilim ve irfan sahibi olmanın yolu, okumaktan geçtiğini ve dolayisiyle de okumanın önemini vurgulamıştır.

Hz.Muhammed; “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum...” ve yine “Ben ilmin şehriyim Ali o şehrin kapısıdır.. ilim dileyen kapıya gelsin.” Diyerek insanları, ilim öğrenmeye davet etmiştir.
 

Şahı Merdan Ali; “İlim maldan hayırlıdır: İlim seni korur, malı sen korursun. Mal vermekle azalır, ilim öğretmekle artar. İlim hakimdir, mal ise mahküm. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim ruhun hakimidir. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim ruhun gıdasıdır, mal ise cesedin gıdasıdır. Mal uzun zaman sürecinde tükenir, ilim uzun zaman sürecinde tükenmez ve eksilmez. İlim kalbi aydınlatır, mal ise kalbi katılaştırır. İlim peygamberlerin mirasıdır, mal ise eşkıyaların mirasıdır.“ diyerek; İnsanoğlu ölse de ilmi, onu ölümsüz kılar. 

Hünkar Hace Bektaş-ı Veli; „İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır“ demesiyle; İlim öğrenmeyen cahil kalır ve başkasının kölesi olur.  

Bütün örneklerde görüldüğü gibi esas olan ilim öğrenmeyle kalınmamalı, yaşama da yansıtılmalı. Daha önemlisi insanlara aktarılıp ve aydınlanmalarını sağlamaktır. Çünkü ilim, paylaştıkça ilim olur. 

Dolayısiyle de ilmin faydaları; Cehaletin önüne geçmektir, nefsini kötü isteklerden korumaktır, dünyevi davranış ve hareketlerimizde olgunlaşmaktır, konuşma-hitapta olgunlaşmaktır, güven ve itibardır yani kısacası insanın kendi kendini olgunlaştırıp mükkemel hale getirmesidir ve böylece de insanlara, her haliyle örnek olması ve aynı zamanda ilmiyle kendini ölümsüz hale getirmesidir.
=Seyyid Hakkı=


 

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...