Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

9- Uyur Idik Uyardılar -3


Uyur Idik Uyardılar -3

Alevi Adetleri Üzerine Notlar:1 Bazı OrtaAnadolu Kutlamaları Dolayısıyla

Alevilerin2 ayırıcı niteliklerinden biri, yüzyıllardan beri yakın ilişkiler içinde bulundukları Bektaşiler gibi, kendilerini saran çevreye uyarak, yerli gelenek ve törenleri benimseyebilmeleridir. Bu, eski gnostik mezheplerin ve öncelikle Maniciliğin de belirleyici çizgilerinden biri idi.3 Alevi adetlerinde olduğu kadar, Bektaşi gelenek ve merasimlerinde de4 karışık (hétéroclite) öğelerin bulunması bundan dolayıdır.

Bu karışık vasıflılık, öncelikle kutlamaların incelenişinde kendini duyurur.  Nitekim Orta Anadolu Alevilerinin, ocak ayından mart ortasına kadar süren ve yıl sonu ile törenlerini karşılayan, kökenleri birbirinden çok farklı üç ayrı kutlamaları vardır. Bu kez, bu üç kutlama üzerinde durmak istiyoruz.

Uzun zaman, on iki günlük Muharrem orucunu izleyen aşure’nin Alevilerin en mühim kutlamaları olduğunu düşündüm. Kerbela şehitleri arasına, gelenekteki on gün yerine, Anadolu’da on iki gün oruç tutulur ve böylece anma, On Iki Imam’a uzanır. Demek, sözcüğün tam anlamı ile bir bayram değil, bir kaybın anılışı söz konusudur.

Anadolu Alevilerinde oruç kralları çok serttir: Su içilmez, susuzluğu hafifletmek için bir parça ayran ya da çay tadılır, bıçak kullanılmaz; bu da bıçak kullandırmayı gerektirecek hiçbir şeyin, yani katıyiyeceklerin yenmediğini gösterir; yıkanılmaz ve traş olunmaz, çünkü su kullanma yasaktır, sert toprakta yatılır, siyah giyilir ve gülünmez. On iki yas gününden sonra, “12” çeşit yiyecek içeren geleneksel yemek, aşura yapılır, kurbanlar kesilir ve etleri pişirilir.

Ancak Anadolu Alevi toplulukları ile inançları Alevilerin inançlarına bağlı bulunan Iran Azerbaycan’ı Türk topluluklarını derinliğine incelemelerim, bu anlayışımı değiştirdi ve beni, Kerbela anılı yas günlerinin, Türk boylarının en eski adetlerine, Safaviler döneminde gelip, katılmış olduğu görüşüne götürdü. Nitekim, Maku-Hoy-Rizaye arasında yerleşmiş bulunan Garagoyunlar’ca5 bu yas, yanlızca görünüştedir ve ruhun yeniden bedene dönüşeceğine (reincarnation) inanan bu mezhep mensuplarına göre, Imam Hüseyin, öldüğü an tekrar dirilmek üzere can vermiştir.

Kutlamalar, Orta Anadolu Alevileri’nde kış dönemindedir. Bu, insanların ekin tarlalarında çalışmayıp evlere kapanmış olmaları ile açıklanabilir. Süre, 1 Ocak’tan 12 Mart’a kadar uzanır.

Kutlamalara Cem adı verilir, bana kürtçe kökenli olarak verilen Cuvat sözü de kullanılır. Bu, geniş kapsamlı Cem deyimini, aynı sözcük kullanılmış olsa da, Alevilerin dini merasimleri Ayin-i Cem ile karıştırmamak gerekir. Ayin’i Cem (Cem Merasimi), Miraç gecesi Arş’da kurulan “Kırklar Bezmi”nin yeryüzündeki tekrarıdır.

Burada yanlızca Hızır, Kagant, ve Haftamol bayramları adı verilen üç kutlama üzerinde durmak istiyoruz. Takvim sırasına uymuyoruz; zira o zaman, Kagant adı verilen kutlamayı ocak başlangıcında bulunduğuna göre ilk olarak ele almam gerekecekti. Sonra, Şubat’ta kutlanan Hızır, ondan sonra da 7-12 Mart arasında Haftamol bayramı gelir. Hızır bayramı ile başlayışım, onun, bu topluluklardaki önceliği ve muhtemelen Türk kökenili oluşu dolayısıyladır.

Bu bayram, Iranlıların Nevroz’undan altı hafta önceye, “karların erimesiyle başladığı zaman”a rastlar. Bu, bizi, “Şubat Kutlamaları” (Calendea; kutsal adak günleri) çağına götürmektedir. Anadolu Alevilerinde “Hızır Bayramı” adını almış olan bu kutlamayı, mayıs ayındaki Hıdırellez (Hıdır Ilyas) 6 karıştırmamalıdır. İnançları Anadolu Alevilerinkini çok andıran Tebriz yöresindeki Cehelten ya da Kırklar’da bu bayrama, Hıdır Nebi adına Nebi Bayramı denir. Yine Iran Azerbaycanı’nda, Ehl-i Hak Ateşbagi’lerde7 aynı bayram, Zat-ı Mutlak (Tanrısal kişilik) adına kutlanır ve “Tanrısal kişilik” Ali olduğundan, “Ali Haydar Bayramı” olarak adlandırılır. “Mâverâyı Kafkas (Transcaucasie) Kürtleri” üzerine bir Sovyet yayınında,8 bu bayram iki kez anılmıştır: Yazar, önce şubat ayına rastlayan Iyd-i Hıdır Nebi’den9 sonra birkaç sayfa ilerde, kış ortalarına gelen ve Hıdırzinde10 denen bir bayramdan söz eder. Fakat aynı kutlamaların söz konusu olup olmadığı açıklanmadıktan başka, daha sonra sözünü edeceğimiz mart ayına rastlayan bir başka kutlama da bu bayramla karıştırılmıştır.11

1975 yılında bu bayram, 11 Şubat Salı ve 14 Şubat Cuma günleri arasında kutlandı. Bu her yıl aynıdır; Şubat Kutlamaları dönemine rastlar ve günler değişmez. Salı, çarşamba, perşembe günleri oruç tutulur; asıl anlamıyla bayram, perşembeyi cumaya bağlayan gece başlar.

Şubat Kutlamaları tarihi (Calendea), On Iki Hayvanlı takvime12 göre eski Türk yeni yılı ile Hızır Bayramı arasında bir yakınlığı düşündürebilir. Bu yeni yılın kutlanışı Marco Polo anlatmaktadır: “Tatarların, Şubat Kutlamaları (Calendea) günlerindeki yılbaşlarında, ‘Ak’ adı altında törenle bayram yaptıkları vakidir.” 13 Yine Marco Polo’nun yazdığı gibi Hızır bayramı sırasında ‘Ak’ renk seçilir: üç gün oruçtan sonra insanlar temizlenirler, hamama giderler ve beyazın yeğlendiği temiz giysiler giyerler. Perşembeyi cumaya bağlayan gece, beyaz bir örtü serer ve üzerine un serperler, eğer ertesi sabah, un üzerinde at nalını andıran bir iz görülürse, bu, o eve Hızır Nebi’nin geldiğine işarettir. Bu unla hemen, Anadolu’da köme ya da kömme14 denen ve adetten olan ekmek yapılarak paylaşılır. Tebriz bölgesinde, Cehelten ya da Kırklar’da, bu ekmeğe girde15 adı verilmektedir.

Köme paylaşılırken, etleri aynı şekilde pay edilen koyun ve keçiden kurbanlar kesilir. Cehelten ya da Kırklar’da, kurbanlar tarlalarda kesilir, Hızır şerefine, kırılmış kaynatılmış buğday, gavud pişirilir. Bu geleneksel yemek, aynı şekilde, Orta Anadolu’da kavud16 olarak bilinmektedir. Hoy-Rizaye dolayları Garagoyunlar’ında ilgi çekici bir ayrıntı yer alır: Perşembeyi cumaya bağlayan gece, insanlar tarlalara gider, bir boğa keser ve kanı ekin tarlalarına saçarlar; bu, muhtemel olarak bir bereket törenidir. Hiç şüphesiz, bu bayramlar boyunca sürmüş olması gereken ıyş u nuş alemi (orgiaque) uygulamalara dair, Iran Azerbaycanı’nda olduğu kadar Anadolu’da da dolaşan bazı karalayıcı söylenceler, bu eski bereket törenlerinden kaynaklanmaktadır. Fakat bugüne kadar, benzer törenlerin varlığını kanıtlamaya yarar hiçbir ayrıntı bulamadık. Bunun yanında, her iki bölgede de bu kutlama günlerinde doğan çocuklar Hızır adını alırlar. Adı geçen bayram, şubat ayına rastlayan eski Türk yeni yılına bağlı uzak bir geleneğe çıkıyor görünmektedir. Bayram, sonradan yeşile ve suya bağlı tanrısallık anlamında, Hızır adını almış olmalıdır.

Sözünü etmek istediğimiz ikinci bayramın büsbütün başka bir kökeni vardır. Maraş ve Elbistan yöreleri ile Orta Anadolu’da Sivas bölgesinde kutlanmaktadır. 10 Ocak’tan itibaren üç gün oruçla başlar. Asıl anlamı ile bayram, Julien takvimine göre 13 Ocak’tadır.17 Bu bayrama Kagant denir. Kagant deyimi bana göre Kürtçe kökenli olarak verilmiştir. Oysa gerçekte, Batı Ermenistan’da yeni yıl anlamında kullanılan Ermenice bir deyim söz konusudur. Bayramın, eski Ermeni krallıklarının yerinde bulunan Sivas ve Kilikya bölgesinde kutlanışı da, Ortodoks Grek veya Ermeni yeni yılının karşılığı18 olabilecek, eski Hıristiyan kutlamalardan kalıntılar düşündürmektedir.

Üçüncü kutlamanın, Iranlı bir kökeni olmalıdır. Sivas kaynaklı bilgiye göre, 7-12 Mart arası, ölülerin anısına, Haftamol bayramıdır. 124 000 Peygamberin ruhu için dualar edilir, ölmüş aile büyüklerinin ruhları için dualar edilir. Ölülerin ruhları için yemek üzere yemekler hazırlanır.

“Mâverâ-yı Kafkas Kürtleri” adlı esrin yazarı, Ermeni ve Azerbaycan Yezidi’lerinde19, Iyd-i Sersale adlı, 20 Mart’a rastlayan bir bayramdan söz ediyor;20 bu ad, farsça’da, “yeni Yıl Bayramı” anlamındadır. Bayramda ölülerin ruhuna, kabirlerde yemek yemek üzere yemekler ve geleneksel ekmek yapılmakta, yazara göre kehanetlerde de bulunmaktadır. Divriği bölgesinde bir kaynağa göre, bu bölgede mart ayı içinde kutlanan bir bayram adetince, soğan kabukları ile kaynatılarak kırmızıya boyanan yumurtalar, herkesin kendine ait, küçük taş yapıları üzerine konmaktadır; eğer ertesi sabah, bu taş yapılarından birinin altında bir böcek bulunacak olursa, sahibinin yıl boyunca talihinin çok olacağına inanılmaktadır. Bu usuller aynen, yanlız böcek eksiğiyle, “Mâverâ-yı Kafkas Kürtleri”nde Iyd-i Sersale21 bahsinde, anlatılmaktadır. Orta Anadolu’daki Haftamol bayramının benzeri olan bu bayram, Biruni’nin anlattığı,22 ölülerin ruhları (Fravaşi’ler) şerefine kutlanan eski Iranlı bayramlarla ilişkili olması muhtemeldir. Bu bayramlar, Nevroz’dan öncedir ve mart ortasına rastlar. Biruni’ye göre oçağda, evlerin damına yiyecek ve içecek koyma adeti vardı; çünkü yılın bitiminde, ataların ruhlarının yeryüzüne döndüğüne inanılıyor, yiyecek ve içecekleri ölülerin ruhları ile paylaşmaya hazırlanıyordu.23

Her üçü de yıl sonu ve yeni yıl kutlamaları ile ilgili, incelediğimiz üç bayramdan birincisinin muhtemel olarak eski Türk kökenli, öbürünün Ermeni ya da Grek, üçüncüsünün Iran kökenli oluşu, şaşırtıcı biçimde göze çarpmaktadır. Biz, bunda, Anadolu folklorunun kültür senkretizminin açık seçik bir anlatımını buluyoruz.

Alevilerin bir Adeti Üzerine Araştırma: Musahip, “Ahiret Kardeşi”
Alevilerin adetleri arasında Musahip ya da Ahiret Kardeşi adeti, belirsizliği dolayısıyla beni hep düşündürmüştür. Bu adet, ilk bakışta garip törenleri ile her çeşit varsayıma yol açabilir. 1986 Temmuz’unda, Strasbourg Bektaşi Kongresi sırasında, dostum ve meslektaşım Frédérik de Jong ile hareretli bir tartışmadan sonra bu problem üzerine eğilmeye karar verdim. O günden sonra da, Krisztina Kehl-Bodrogi’nin, bu adet üzerine belgelerle donanmış bir bölüm içeren mükkemel eseri “Die Kızılbash/Aleviten”ini1 okuma fırsatı buldum. O, bu adeti hiçbir an karışık görmüyor. İtiraf etmeliyim ki, başlangıçta, eski ıyş u nuş alemi (orgiastique) bağdaştırmaya çalıştımsa da, yalandan inceledikten sonra, bütün eski medeniyetlerde olduğu gibi, uzak bir geçmişte içki alemli törenler yer almış olsa bile, bunun, bu “Ahiret Kardeşi” adetinin özünde bulunmadığını ileri sürebileceğimi sanıyorum.

Alevilere yakıştırılan içkili törenlerin, kurbanlar verdikleri zulümler dolayısıyla bir gizlilik vasfı taşıyan ve daima geceleri yapılmakta olan Ayin-i Cem’den sonra yer aldığı; alemlerin, merasimin başlarında yakılmış olan mumlar söndürüldüğünde başladığı sanılmaktadır. Kötü niyetlilerin merasime “mum söndü” deyişlerinin sebebi budur. Fakat kimsenin, dedikoduları yayan ve bunlardan söz edenlerden de, hiçbir zaman anlatılan taşkınlıkları görmemiş olduklarını dikkate almak gerekir. Bununla birlikte bazı ayrıntılar, yanlış anlamlara yol açmaktadır. Öncelikle, Ayin-i Cem’e, yanlız evli çiftlerin katılabilmeleri –bu evli çiftler koşulu bütün Kızılbaş Alevilerde vardır-2 sonra bazı bölgelerde, Balkanlar’da, Kuzey Batı Anadolu’da, Akdeniz çevresinde, merasimlerde alköllü içkilerin kullanılması; nihayet kadınların katılışıyla cinsler arasında gelişen fazla yakınlık ve cem-hane’ye girerken cinsiyet ayrımı yapmadan herkesin birbiriyle kucaklaşması adeti, yabancı gözlemcide bazı şüpheler uyandırabilir.3 Bununla birlikte, birçok kez katılma ayrıcalığı elde ettiğim bu merasimlerde bulunanların ahlaki tavırlarında, en küçük bir zayıflığın asla gözüme çarpmadığını söylemeliyim.

Ancak, burada konuyu sınırlandıracağım ve aralarında kan bağı bulunmayan iki insanın, birinin öbürünün musahibi kabul edildiği dini kardeşlik olarak tanımlanabilecek Musahip ya da Ahiret Kardeşi adetiniçözümlemekle yetineceğim. Kutsamanın Alevilerde Pir ya da Dede tarafından –ikisi aynı anlamdadır- yapıldığı, cemaat dışı birimlere (confréries) ait bu adet, Aleviler için farz olduğu halde, Bektaşilerde öyle değildir.4

Türk-Moğol cemiyetlerde anda denen ve aralarında kan bağı olmayan birçok insanı birbirine bağlayabilen bir dostluk anlaşması adeti de bulunmaktadır. “I’histoire Sevréte des Mongols”5 (Moğolların Gizli Tarihi) adlı eserde bundan söz edilmiştir. And deyimi, Mahmud el-Kaşgari’de, “yemin” 6 anlamıyla geçer. Türkçede ayrıca, Anadolu’da kullanıla gelen ve kan kardeşliği adetini düşündüren and içmek deyimine de rastlanır. Ancak, bu kan kardeşi adeti ile musahip ya da Ahiret Kardeşliği adeti, aynı şeyler değildir.

Mahmud el Aşgari’nin “Divanü Lugat-it-Türk”ünde bir de biste sözcüğü geçmektedir:7

Ortak bolub bilişdi
Mening tavar satışdı
Biste bile yaraşdı
Kizleb tutar tayimi

(Ortak olduğunu gösterdi, davarımı satmamda yardımcı oldu, biste ile anlaştı, tayımı saklayıp koruyor.)

Bu biste deyimi üzerine ilk olarak 1975 yılında, Tahran’da –Ikin- ci Mithra Kongresi’nde verdiği “Remarks on Mihri Yasht” konulu bildiriden sonra- müteveffa Stig Wikander dikkatimi çekmiş ve bana şöyle açıklamıştı: Doğu Türkçesindeki biste, “kardeş” anlamında, Avesta deyimi havishta’dan gelmektedir. Her tacirin bir biste’si vardır.

Avesta inancının beşiği Harezm idi ve Mahmud el-Kaşgari, Türk Dilleri Divanı’nı yazdığı sıralarda, Harezm artık epeyce Türkleştirilmişti. Iran Hindinde, diyordu Wikander, The list of social duties always ends with a religious sanction of the system.” (Sosyal hizmetler dizisi daima sistemin dini bir yaptırımı ile sona erer.)

Biste’nin, “kardeş” ya da “ortak” adetinin, musahip’e benzer olabileceğine ve bu adetin, her tacirin bir ortak ya da kardeşinin bulunduğu esnaf ve zanaatkar loncalarındaki varlığına dikkatimi çekiyordu.

Esasen, Anadolu’da Fütüvvet’e bağlı bütün loncalar gibi, Ahi loncalarının da, dini bir çevresinin bulunduğu ve dervişlerin tarikatları ile meslek loncaları arasında bir benzerlik olduğu bilinmektedir.8 Ahilerin loncalarının, cemaat dışı (hétérodoxe) sufilik ile sıkı ilişkileri vardı9 ve Ahiler, yönetimin yetki gücüne karşı tavırları dolayısıyla artık istenmez oldukları zaman, Ahi gelenekten birçok öğeler almış bulunan Bektaşilerin yanında kendiliğinden bir sığınak buldular.10 Hiç şüphe yok ki, musahip, “ortak ya da kardeş” adetinin Alevilerde dini bir tören olması da Ahi loncaları yoluyladır.

Bununla birlikte bu adet, göçer nüfusun yerleştiği her yöreye,  Orta ve Doğu Anadolu’ya, hatta daha ötelere yayılmıştır. İran Azerbaycanı’nda Ehl-i Hak’lar arasında, bilhasa ateşbagi denen kolda ikrar kardeşi, (süluk kardeşi) adeti vardır. Ahiret kardeşi, “birader ya da hemşeri”, Yezidilerde de görülmektedir.11

Aynı adet, Ehl-i Hakk Kürtlerde de rastlanır. Yetişkinlik çağına gelen her Ehl-i Hakk, kendi ailesinden başka bir aile içinden “Ahiret Kardeşi” seçmek zorundadır ve eşler belli bir merasimden geçerler. “Ahiret Kardeşi”, yaşamının her mühim anında, evlenme ve hatta ölüm anında, kardeşinin yanında olmak zorundadır.12

Bu adete, Türkler kadar Kürtler de rastlanıyor olması, Stig Wikander’in düşündüğü gibi, Iran-Hind bir kökeni bulunuşuyla açıklanabilecektir.

Orta Anadolu Alevileri’nde uygulandığı biçimiyle bir Musahip merasimini anlatmadan önce, Alevi-Bektaşilerin, Hatai’den sonra en çok saydıkları şair, Pir Sultan Abdal’ın bir Nefes’inin ilk iki kıtasını anacağım:

Eğer farz içinde farz sorarsan
Yine farz içinde farzdır musahip
Dört kapıdan kırk makamdan ararsan
Yine fazr içinde farzdır musahip.

Musahipsiz kişi cem’e gelür mü?
Ettiği niyazlar kabul olur mu?
Muhammed (Ali) yolundan derman bulur mu?
Yine farz içinde farzdır musahip”13

Gerçekte, bir musahib’i olma yükümlülüğü yedi farzdan, yani yerine getirilmesi gereken yedi yükümlülükten biridir. İmam Cafer-i Sadık yolunda Dört Kapı vardır: Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat. Her Kapı’nın on makam’ı bulunmaktadır. Her salik, Üç Sünnet ve Yedi Farz’ı bilmek zorundadır. Üç Sünnet Tanrı’yı, Muhammed’i, Ali’yi tanımaktır. Farzların birincisi, bir Musahib’i olmaktır. Farzlar, tarikat binasının yedi temelini oluşturur: Onlarsız cemhane’ye girilmez.

Musahip merasimi ile ilgili anlatacaklarım, her şeyden önce, Sivas bölgesi Alevi toplulukları arasında yapılmış, doğrudan gözlemlere dayanmaktadır. Bu veriler, Imam Cafer Buyruğu ya da Buyruk adı ile tanınan ana bir metinle tamamlanmıştır. Bu metin, gelenek olarak bizzat Cafer-i Sadık’ın sözlerine dayanır, fakat çeşitli nüshalarda değişikliklere uğramıştır. Elimde, bu Buyruk’un, birbirinden farklı birçok nüshası bulunmaktadır.kitapçılarda yaygın bir nüsha vardır ki, birinci bölümü, kısa bir kutsal tarihtir, ikinci bölüm, bir Bektaşi-Alevi ilmihal (akaid) kitabıdır, fakat resmi din olan Sünnilikğe bağlı bir biçimde sunulmuştur.

Bu Buyruk’un, ayrıca bana Maraş bölgesinde Alevi bir köyde verilen, çok değerli bir nüshası daha bulunmaktadır.14 Daha eski nitelikli bir dille kaleme alınmış bulunan bu nüsha, öbür nüshalara uymamaktadır ve Kutsal Tarih’e yer verilmeden, bilgilere ve törenlerin anlatımına geçilmiştir. Metinde, her Bektaşi-Alevi’nin anlayacağı, fakat sulükü olmayan bir yabancı için, yorumu güç deyim ve ifadeler bulunmaktadır: Mesela Cebrail, kurban edilecek horoz anlamında kullanılmaktadır. Bu beni, söz konusu uçan hayvana bağlı dini sembolizle ilgili, bazı hususlarda derinleşmeye ve Yezidilerin Melik Taus’u15 ile karşılaştırmalar yapmaya götürdü.

Buyruk’un, bu iki uç arasında yer alabilecek olan, az ya da çok sadeleştirilecek yenileştirilmiş başka nüshaları da vardır.

Nasıl Ayin-i Cem, Kırkların Cemi,16 Arş’da yapılmış bir merasimin yerde tekrarlanışı ise, Musahip merasimi de, zaman ve mekan ötesinde yapılan bir merasimin yeryüzündeki izdüşümüdür.

Gök ve yer yaratıldığı zaman melek Cebrail, Adem’in beline kuşak kuşadı ve kardeş oldular. Öbür melekler onlara yemek olarak helva ekmek getirdiler. Adem, bir parça Havva’ya ayırdı. Bu ilk örnekteki edim’i tekrarlayarak; Cebrail, Peygamber’e de Tanrı’nın bir buyruğunu getirdi. Keza, Muhammed de Ali’yi, sağ elinden tutup minber’e çıkararak –vesonra kuşağını açarak-, bağrına bastı. İkisi aynı gömleği giydiler, öyle ki, bir bedende iki baş gibi göründüler. Peygamber; Ali’ye, “Kanım senin kanındır, etim senin etindir, vücudum senin vücudundur, usum senin usundur, ruhum senin ruhundur” dedi. O zaman ashabı, ona, “Ey Allah’ın Resulü, gömleği çıkarınız.” Dediler. Peygamber gömleği çıkardı, Muhammed ve Ali, tek bir vücut olarak göründü. Peygamber, “Ali ve ben, tek bir ağacın meyveleriyiz” dedi ve Ali’yi elinden tutup başparmağını parmağına bastırdı. Sonra minberden indi, kuşağını aldı, “Işte, Cebrail’in Miraç Gecesi beni sardığı kuşak, şimdi onu sana sarıyorum” diyerek, kuşaği Ali’ye doladı; biri Allah adına, öbürü Cebrail adına, üçüncüsü kendi adına, üç düğüm yaptı. Ve dedi ki: “Ey Ali, sen benim, Musa ile Harun’un kardeş oldukları gibi kardeşimsin.”

Sonra Muhammed’in huzurunda Ali, Selman-i Farisi’ye, Kanber’e kuşak kuşandırdı. Mümünler, Muhammed’e peksimet, yağ ve helva getirdiler. Muhammed bunları, Selman-ı Farisi’nin, Hasan Hüseyin ve Fatıma-tüz Zehra’ya ulaştırması için bir parça ayırdıktan sonra, bunları paylaştırdı.

Bu öykü incelenirse, onda, Ortaçağ Türkiye’sinin zanaat birliklerine ait kardeşlik merasimlerinin anıları görülür.17 Ahilerin sülük merasimleri sırasında kuşak kuşanıldığı ve bunu gelenekleşmiş bir yemeğin izlendiği bilinmektedir. Burada, meslek loncalarının piri Selman-ı Farisi’nin anılmış olması, ayrıca çok anlamlıdır.18

Buyruk’ta görülen bu dini açıklamadan sonra, şimdi de merasimin bir Alevi köyde nasıl yürüdüğüne bakalım:

İki erkek çocuk on veya on bir yaşlarına geldikleri ve dostluk bağları ile birbirlerine bağlandıkları zaman, musahip olmaya karar verirler ve bunu önce ailelerine bildirirler. Eğer bir engel bulunmuyorsa aileleri izin verirler. Bununla birlikte, bazı koşullar taşınmadıkça musahip olunmaz. Bunlar şunlardır:

1- Iki musahip, aynı dili konusuyor olmalıdır.
2- Aynı yaşta, aynı dinde, aynı sosyal sınıftan ve aynı sosyal durumda olmak gerekmektedir: Bir bekar adam bir evli insanın; yaşlı bir adam genç birinin; bir cahil adam bir alimin ya da bilgili bir insanın; bir Şeyh bir dervişin musahibi olamaz.
3- iki musahip, aynı köy, aynı şehir ya da aynı semtten olmalıdırlar.

Eğer aileler uyuşurlarsa, Cem merasimini ilan ederler. Dede iki musahip adayını getirtir. “Bism-i Şah Allah, Allah....”alışılmış sözleriyle başlayan bir dua okur. Bir yıl sonra, yıl içinde çocukların kararı değişmemişse merasime girişilir. Kurban için bir koyun getirilir. Bu görev yaşça büyük olan çocuğun ailesine düşer. Bununla birlikte, eğer bu ailenin hali vakti yeterince iyi değilse, koyunu, durumu daha iyi olan aile sunacaktır. Musahip adayları Dede’nin önüne getirilmişlerdir ve onun önünde, ayakları içe çevrili durmaktadırlar. Dede gereken duayı okur, iki musahip birbirini el-ense biçiminde kavrar. Üçkez güçlerini deneyecek ve birbirlerini devirmeye çalışacaklardır. Sonra Dede, “Allah, Muhammed ya Ali!” diyerek sırtlarına üç kez vuracaktır. Ve kalıplaşmış bulunan; “Allah, kardeşliğinizi daim etsin!” sözleri eklenir.

Buyruk’ta yer alan şekil daha uzundur ve dualar daha geniş bir yer tutar. Musahipler, Tanrı’ya, Muhammed’e, Ali’ye daima bağlı kalmaya ve Hüseyin’in yolunda ayrılmamaya söz verirler.

Yine Buyruk’ta, musahip olan evli çiflere ait ayrı törenler bulunmaktadır:

Musahipler ve eşleri birlikte bir halı üzerine yatarlar ve üstlerine bir örtü örtülür. Dede bilinen sözleri (dua) tekrarlar, sonra örtü çekilir, dördü de kalkarlar. Dede ve Rehber (talipleri Dede ya da Mürşit’in önüne getiren kimse)’den başlayarak, hazır bulunanların ellerini öpeceklerdir.

Merasim süresince Selman-ı Pak’ın adı çağrılır. Bektaşi-Alevi gelenekte mühim bir yeri bulunan, Selman-ı Pak ya da Selman-ı Farisi, Ahilerin koruyucusu idi.19

Dede, Musahip’lere, şunları söyliyecektir:
Nefsinize uymayın; (Isteklerinize boyun eğmeyin).
Yolunuzdan azmayın; (Doğru yoldan ayrılmayın).
Malı mala canı cana katın; (Canınızı ve malınızı başkaları ile paylaşın).
Çiğ lokma yemeyin; (Haramdan sakının).
Halınıza haldaş yolunuza yoldaş olun; (Acıda ve sevinçte bir olun, birbirinize dayanın).

Sonra şerbet gelir, herkes dolu içecektir.20 Hatai’den üç nefes okunacak ve semah’a kalkılacaktır.

Sonra da sıra, gelenekleşmiş yemeğe gelecektir. Koyunun eti Cem’e katılan, (Cem erenleri) tarafından paylaşılacaktır.

Yemekten sonra, Dede, “Bismi Şah Allah Allah...” sözleriyle başlayan son bir dua daha okuyacaktır.

İmam Hasan, Imam Hüseyin ve Kerbela şehitlerinden medet istenerek, salavat ile merasim bitecektir: “Ali-ra bülend-salavat; lafetta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar.”

En sonra dayüksek sesle okunan bitiş gülbenk’i gelir: “Üçler, beşler, yediler, kırklar, kerem-i evliya, Allah Allah eyvallah!... Cümle gerçeklerin demine hu dost!...”

Önce kadınlar kalkarlar, Dede’den başlayarak hazır bulunanların ellerini öperler. Erkekler onları izler. Yeni Musahipler, meydanı bir döner ve tekrar, bizzat Dede’nin kendisi olan Mürşid’den başlayarak, On Iki Hizmet’le görevli bulunan on ikilerin ellerini öperler.21

Musahipleri birleştiren bağlar sosyal niteliklerdir: Musahipler, bütün yaşam boyunca yardımlaşmalı ve ailelerine yardımcı olmalıdırlar. İşte, Buyruk’a göre musahiplerin taşıması gereken davranış kuralların neler olduğu:

Bir musahip, musahibinin evine davet edilmeden gidebilir, teklifsiz, sofrasına oturabilir; elinde bulunan her şeyi, namus dışında, musahibi ile paylaşması gerekir. Onun derdine derman, yarasına merhem olacak, mallarıni, acılarını, hatta sadekatsizliklerini onunla paylaşacaktır. Bir musahip, kardeşine karşı hiçbir kötülükte bulunamaz.

Musahiplik bağları çok kuvvetlidir: Musahiplerin çocukları, bacı ya da kardeş çocukları sayıldıklarından aralarında evlenemezler. Bu bağ ölüme kadar sürer.

Bir musahip evlenmek istediği zaman, ahiret kardeşi ona yardımcı olmalıdır. Birlikte, kol kola kız aramaya çıkacaklardır.

Eğer olaylar istediği gibi gelişmezse, yani erkek, ailesinin seçtiği kızı değil de, başka genç bir kızı severse ya da genç kızın ailesi çok yüksek bir başlık parası istiyorsa22 ve genç adamın ailesi bunu ödeyecek durumda değilse ve eğer gençler de birbirlerine kaçmaya karar vermişlerse; musahip, niısını kaçırmada kardeşine yardım etmelidir. Kaçırma, köy adetleri içinde yer alan yaygın bir olaydır. Bir kez olup bittiyse, aileler anlaşmak zorundadırlar.

Nişan evinde –ki bu genç kızın evidir-, yapılan kına merasiminde kına, nişanlı iin sağ elinden sonra, ilkin, musahibin sağ eline yakılır.

Musahip, gelin odasına kadarevlilerin yanında bulunacaktır. Eğer evli ise eşi, bütün evlenme merasimi boyunca yeni geline yardımcı olacaktır.

Sonuç olarak, musahiplik adetinin kökeninin çok eski olduğu söylenebilir. Öyle görülüyor ki, Iran-Hindi’nin Havishta’sı ile benzerlikler taşımaktadır ve Karahanlılar döneminde, Orta Asya’da belli biçimler altında görülmektedir. Bağlı olabileceği eski biste kurumunun da sosyal bir niteliği vardı. Bu adetin, eski Türklerin ve Moğolların andlık ya da anda’larından ise farklı olduğunu düşünüyorum. Anda ya da andlık kurumu daha çok “kan kardeşliği” çerçevesi içinde incelenmelidir.

Ortaçag Anadolu’sunda musahip adeti, öncelikle meslek birliklerinin, birçok öğesini almış bulunduğu Ahilerin törenlerinde yer almaktaydı; adet bu çerçeve içinde, dini bir kutsallık yüklendi. Bu nitelik; Ahi loncaları, Bektaşilerin tarikatı ile kaynaştığı zaman güçlendi.

Bilhassa evli çiflerle ilgili olanlar gibi, ilk bakışta kapalı görünen bazı ayrıntılara rağmen musahiplik adeti, köken olarak göçebe, yarı-göçebe ya da toprağa yeni yerleştirilmiş cemiyetlere has, sosyal nitelikli bir kurum olarak göz önüne alınmalıdır, kanısındayım.
Dip Notlar:

1. Bu inceleme, 14 Kasım 1975’de “Société-Asiatique”de, bir bildiri olarak sunuldu.

2. Burada, yaygın olan Alevi sözcüğünü kullanıyoruz; fakat birçok kez gösterdiğimiz gibi bu, tarihi açıdan yanlış bir deyimdir. “Kızılbaş Problemi” adlı yazımız.

3. Alevilerin, Sivas-Erzurum-Divriği üçgeni içindeki hareket alanları ile Bizans dönemindeki Mani’ci (Manişeen) direnişin (hétésie paulicienne) coğrafi yayılışının aynı olduğunu işaret etme fırsatını bulmuşturk. İlgi çekicidir ki, Alevi-Bektaşi geleneğinde “eline, diline, beline” buyruğunun üç yasağı da Mani dini kaynaklıdır ve St. Augustin’in “De Moribus Manichaeorum” (Migne yayını, cilt 32, bölüm X, col. 1353)’unda görülebilir: “signaculum manus, oris et signus.” Bu değerli bilgiyi, konuyu “Kızılbaş-Kurden in Dersim (Tunceli-Türkei)” (Handlungen des Zwanzigsten Tages, cahier spécial, ZDMG) adlı makalesinde incelenmiş bulunan M. Peter Bunke’ye borçluyum.

4. Bu konuda bkz, F.W. “Christianity and Islam under the Sultans” Oxiord 1929, II, s. 568; J.K. Birge, “The Bektashi  Order of Dervishes”, Hartford 1937, s. 22, 30-33, (Yazar, Bektaşilerde, Mani’ci direnişin –hérésie paulicienne- uzantılarının bulunabileceğini göstermektedir); Vryonis, “The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from the XI thcentury”, Univ. Of Calif, Berkeley 1971, s. 368-381.

5. “Kızılbaş Problemi” adlı yazıda Garagoyun hakkında bilgi vermiştik. Bu bilgimizi, Tebriz yöresinde, Ilhçı’da, Cehelten ya da Kırklar arasında yaptığımız bir soruşturma ile tamamlanmış bulunuyoruz.

6. Louis Bazin, “Les Calenderiers Turcs Anciens et Médievaux”, Paris 1974, s. 721-722, 728, 745.

7. 1974 yazında, Mohal-i Garagoyun ve Rizaye bölgesinde, Siyah Çeşme yakınındaki Mohor Köyü’nde Ehl-i Hak Ateşbagi’leri ziyaret ettik.

9. a.g.e., s. 174.

10. a.g.e., s. 177.

11. Aşağıda adı geçen eserle ilgili notlar.

12. Louis Bazin, a.g.e., s. 337, 579.

13. Marco Polo, “La Description du Monde”, Louis Hambis’nin çeviri ve notları ile, Paris 1955, s. 125.

14. H.Z. Koşay ve A. Ülkücan, “Anadolu Yemekleri ve Türk Mutfağı”, Ankara 1961, s. 36-37, 107; Burhan Oğuz, “Türkiye halkının Kültür Kökenleri”, Istanbul 1976, s. 699.

15. H.Z. Koşay ve A. Ülkücan, a.g.e., s. 37.

16. a.g.e., s. 132-133.

17. Ilgi çekicidir ki, bu insanlar, Hıristiyan yeni yılını kutladıklarını pekala bilmektedirler; kaynaklarım bana, “eski rumi takvime göre Yılbaşı” demişlerdir.

18. Hübschmann, “Amerkanische Grammatik”, cilt I, Leipzig 1897, s. 354, no 169.

19. bununla birlikte, yazarın, Yezidi’ler ile Ehl-i Hak’ları birbirine karıştırdığını belirtmek gerekir; bu sonuçlardan bazı toplulukların inanç ve adetleri Türkiye Alevi’lerininki ile aynıdır.

20. T.F. Aristova, a.g.e., s. 175.

21. a.g.e., s. Aynı yer.

22. Biruni’nin metni, G. Widengren tarafından “les Religions de l’Iran”da anılmıştır; Paris 1968, s. 38.

23. G. Widengren, a.g.e., s. 37-38, 42, 52, 66, 118-119.

 

1. Krisztina Kehl-Bodrogi, “Die Kızılbash/Aleviten-Untersuchungen über eine esoterische Glaubensgemeinschaft in Anatolien”, Berlin 1988, s. 182-208.

2. Evli çiftler üzerine bkz, Altan Gökalp, “Tétes Rouges et Bouches Noires” Paris, s. 215-219.

3. Bkz, “Deli Orman Kızılbaş Topluluğu” adlı yazımız.

4. Abdülbaki Gölpınarlı, “Alevi-Bektaschi Nefesleri”, Istanbul 1963, s. 328; Cahit Öztelli, “Pir Sultan Abdal, Bütün Şiirleri”, Istanbul 1971, s. 426.

5. K. Kehl-Bodrogi, bu adeti, W. A. Heissig’in “Die Geheime Geschichte der Mongolen”, Düsseldorf-Köln 1981, s. 96, s. 117’ye gönderme yaparak anıyor (a.g.e., s.206); ayrıca Bkz, Altan Gökalp, a.g.e., s. 217. antlıq- and deyimi, Karl Jahn, “Die Geschichte der Oğuzen des Rasid al-din”, Vienne 1969, s. 58-59; ve A. Zeki Velidi Togan, “Oguz Destanı: Reşideddin Oğuznamesi”, Istanbul 1972, s. 65-67’de geçmektedir.

6. “Divanü Lugat-it-Türk”, Besim Atalay çevirisi, I, s. 42, satır 10, s. 459, satır 6.

7. “Divanü Lugat-it-Türk”, III, s.71.

8. A. Gölpınarlı, Islam ve Türk Illerinde Fütüvvet Teşkilatı ve Kaynaklar”, Istanbul Ün. Iktisat Fakültesi Mecmuası, XI, Ekim 1949- Temmuz 1950, Istanbul 1953, s. 3-354; Fransızca kısatılmışı: “Les Organisations de la Futuvvet dans les Pays Musulmans et  Turc ses Origines”, Revue de la Fac. Des Sciences Economiques de I’Univ. D’Istanbul, XI, Oct. 1949 Juillet 1950, Istanbul 1953, s. 5-49; Franz Taechner, “Beiträge zur Geschichte der Achis inAnatolien (XIV-XV Jht) auf Grund neuer Quellen” Islamica, IV, Leipzig 1929, s. 1-47; “Futuwwastudien, die Futuwwabünden der Türkei und ihre Litterature”, Islamica, V, Leipzig 1931, s. 285-333; “Islam Ortaçağında Futuwwa (Fütüvvet) Teşkilatı”, Istanbul Ün. Iktisat Fakültesi Mecmuası, XV, Ekim 1953 – Temmuz 1954, Istanbul 1955, s. 1-32.

9. F. Taeschner, “Der Anteil des Sufismus an der Formung der Futuwwa-ideals”. Der Islam, XXIV, Berlin ve Leipzig 1937, s. 43-74; Neşet Çağatay, “Bir Türk Kurumu Olan Ahilik”, Ankara 1974, s. 17-19.

10. Iréne Mélikoff, “Abu Muslim, le ‘Porte-Hache’ du Khorassan dans la tradition épique turco.iranienne”, Paris 1962, s. 65: Fuat Köprülü’ye göndermeler, “Les Origines del’Empire Otmann”, Paris 1935 (Etudes Orientales de l’Institut Français d’Archéologie de Atanboul, III), s. 122 vd.; “Türk Edebiyatında Ilk Mutasavvuflar”, Istanbul 1919, s. 242 vd.

11. Klaus E. Müller, Kulturhistorische Studien zur Genese Pseu-do Islamischer Sektengebilde in Vonderasien”, Wiesbaden 1967, s. 196-197; Djelal Noury, “Le Diable promu ‘dieu’:essai sur le Yezidisme”,Constantiople 1910 (Imprimerie du Jeune Turc), s. 10; Roger Lescot, “Enguéte sur les Yezidism de Syrie et du D jebel Sindjar”, Beyrouth 1938 (Mémoires de l’Institut Français de Damas, V), s. 83-84.

12. G.R. Driver, The Religion of the Kurds”, BSOS, II, 2 (1922), s. 197-213 (bilhassa s. 209-210).

13. Cahit Öztelli, “Pir Sultan Abdal”, s. 239, 159. manzume; K. Kehl-Bodrogi, bu şiirin Hatai’ye ait olduğunu söylüyor: a.g.e., s. 189). Şairin mahlasının bulunduğu son dörtlüğü alıyoruz:

Pir Sultan Abdal’ım hey kerem kanı

Yine sensin dü cihanın sultanı

Aşanı buldun musahibin kanı

Yine farz içinde farzdır musahip.

14. Bu nüsha Sefer Aytekin’den alınmıştır. Ayrıca yayınlanmış bulunmaktadır (Ankara 1958-?); K. Kehl-Bodrogi, bu yayına gönderme yapmıştır, bkz: a.g.e.; bendeki nüshada tarih kaydı bulunmaktadır.

15. Bkz; “Kızılbaş Problemi” adlı yazımız.

16. Bkz; “Kızılbaş Problemi” adlı yazımız.

17. Bkz; I. Mélikoff, “Le Rituel du Helva: Recherches sur une coutime des corporrations de métier dans la Turquie medievale”, Der Islam, cilt 39, 1964, s. 180-191.

18. Louis Massignon, “Salman Pak et les prémices de l’Islam Iranien”, Opera Minora I, Beyrouth 1963, s. 443-483; “Le ‘Utuwwa’ ou ‘pacte d’Honneur Artisanal’ entre les travailleurs musulman au Moyen Age”, Opera Minora I, s. 396-421 (bilhassa s. 405-408).

19. Bkz, not 18.

20. Dolu,

21. On Iki Hizmet, Ayin-i Cem töreniiçinde yer alan hizmetlerdir.

22. Köylerde yeni gelin, bütün altın ve müceherlerini başlığı üzerinde taşır. Bu sebeple başlık, Müslüman nikahda koca tarafından ödenen kabın yerini alır.

Kitap: Kırklar’ın Cemi’nde
Çeviri: Turan Alptekin
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...