Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

8- Uyur Idik Uyardılar -2


Uyur Idik Uyardılar -2

Kızılbaş Problemi[1]
Burada incelemek istediğimiz konuya girmeden önce, bu makalenin başlığı üzerine açıklamalar yapmamız uygun olacaktır. Bazı tereddütlerden sonra, “Kızılbaş problemi”, bize, en uygunu olarak görünmüş olmakla birlikte, hiç olmazsa, bu adı seçerken, niçin bazı güçlüklerle karşı karşıya kaldığımızı açıklamamız gerekmektedir. Gerçekte sorun, karmaşık bir senkretizm’i gözler önüne sererken, ayrılmaz bir bütünün parçası olan bir olguyu anlatma macıyla rast gele kullanılmış –Alevi, Bektaşi, Kızılbaş- bütün bir terminolojiyi ortaya koymaktadır.

Ele aldığımız konuyu adlandırmada, günümüzde en çok kullanılan deyim Alevi deyimidir ve bu makalenin başlığı için de, yanlız incelediğimiz olgu açısından değil, hiçbir tarihi gerçeği karşılamadığı için asıl yer vermek istediğimiz de odur.

Tarihi açıdan Alevi, soyu Ali’den gelen demektir ve bu söz Iran’da kullanıldığı zaman da, bu anlaşılır; örf ve cemaat dışı (non-conformiste ve hétérodoxe) bir Islam mezhebini adlandırmak üzere, Türkiye’de ortaya çıkışı ise, ancak XIX. yüzyıla doğrudur. Nitekim Sadeddin Nüzhet Ergun, Bektaşi şairleri üzerine çok tanınmış eserinde,2 “Alevi” sözcüğünü, yanlız XIX. ve XX. Yüzyıl şairlerini adlandırmak için kullanmaktadır. Bu termoloji karışmasına sebep; bir “asi zındık” anlamına gelen ve “Kızılbaşlık” olgusu köken bakımından bir Türkmen3 olgusu olduğu halde, birçok durumda „Kürt“le anlamdaşlaşan „Kızılbaş“ deyiminin yüklendiği horlayıcı anlam olsa gerektir. Günümüzde „Alevi“ deyiminin, giderek „Kızılbaş“ deyimi ile aynı küçümseyici anlama çekilmesi ve gittikçe, „Kürt“ sözcüğü ile karışmaya başlaması oldukça şasırtıcı görünmektedir. Günümüz Türkiye’sinde, eskiden „Kızılbaş“a yüklenmişken bugün „Alevi“ deyimine yönelen bir anlam aktarılışı (translation du sens) olgusuna tanık olmaktayız.

Anılan ikinci deyim, Bektaşi deyimi, bilindiği gibi geleneğe göre Hacı Bektaş’a kadar çıkan bir dervişler tarikatının adıdır.bu tarikat, temelde bir halk tarikatı idi ve tıpkı geleneksel kurucusu gibi, uygulamada Müslüman Ortodoks’luğa, yani Sünniliğe her zaman uymasa da, başlagıçta, sonraları aldığı cemaat-dışı nitelikleri göstermiyordu. Fakat bu, daha ileride söz konusu olacaktır.

Kızılbaş deyiminin ise, Şah Ismail’in babası, 1460’da doğan ve 1488’de öldürülmüş bulunan Şeyh Haydar zamanında ortaya çıktığını biliyoruz. O zaman, ilk Safavilerin kırmızı bir serpuş giyen taraftarlarını adlandırmada kullanılan ve başlangıçta siyasi bir ad olan bu deyim, ilk Sefavilerin dini propagandaları sonucu, temelde On Iki Imam inancına bağlı kalmakla birlikte, tecelli (Tanrı’nın insanoğlu süretinde görünmesi), temasüh (ruhun göçü, daha doğru olarak, biçimlerin kesreti ve ruhun kesret alemindeki göçü) inançları ve bizzat mazhar-ullah (yani Allah’ın beşer suretinde tecellisi) olan Ali’nin tecessümü (reincarnation’u, bedene dönüşü) sayılan Safavi hükümdara tapmış ile birleşerek aşırı Şiiliğin bütün ayırıcı niteliklerini ortaya koyan Türkmen bir Şiilik biçiminin adı oldu. Daha sonra Safavi sülale, Kızılbaş Şiiliğe ait bu öğeleri, Iranlı düşünüşe daha uygun bir inanca ulaşıncaya kadar, ayıklamaya mecbur kalacaktır.4

En eski kaynaklara ve başta Şah Ismail’in Divan’ına bakacak olursak; 5 “Alevi” deyiminin hiç geçmediğini görürüz. Buna karşılık Şah Ismail, taraftarlarını ve kendisini adlandırırken Kızılbaş deyimini kullanmaktadır.

“Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan, Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir.” 6

Şah Ismail ve taraftarları hakkında verilen ve öğretilerini mahküm eden fetva’da, aynı Kızılbaş deyiminin, Rafizi ve Mülhit deyimlerine bağlandığına tanık oluruz:

“Müslümanlar bilün ve agah olun l tarife-i Kızılbaş ki reisleri Erdebil oğlı Ismaildür....”7

Ahmet Rafik tarafından yayınlanan ve bu mezhep mensuplarının mahküm edildiği belgelerde8 rastlanan da, hep bu üç deyim, Kızılbaş, Rafizi, Mülhit deyimleridir. Bir kez bile olsun, Alevi deyimine rastlanmaz.

Bu örneklerden, burada incelenen olguyu adlandırmada en doğru deyimin, “Kızılbaşların dini” deyimi olduğu görülüyor. Bizim, mümkün olduğu ölçüde açıklamaya ve tanımlamaya çalışacağımız da bu, “Kızılbaşların dini” olacaktır.

Uzun yıllar inceleme alanlarım, “Kızılbaş” çevreler ya da bugün onlara dendiği gibi, Anadolu “Alevi” çevreleri oldu. önceleri, Şiiliğin Kızılbaş görünümü olarak yukarıda tanımladığım inanç biçimiyle karşı karşıya bulunduğumu sanıyordum. Fakat araştırmalarımı, iki yıldan beri aynı olguya daha arkaik biçimde rasladığım Iran Azerbaycanı’na uzandırma fırsatını buldum ve bu bölgedeki gezilerim, beni, görüşümü biraz değiştirmeye zorladı. Söz konusu olan, Şii bir Islamlık değil, daha çok Safavi propaganda ile Şiileştirilmiş ve sufileştirilmiş, Türkmen bir din anlayışı idi. kökeni Müslüman olmayan, fakat Safavi propagandanın Şii Islami bir cila ile kapladığı bu din, daha sonra, şüphesiz XVI. yüzyıldan ve Balım Sultan döneminden başlayarak, bazı bölgelerde, öncelikle de Anadolu’da, başlangıçta muhtemel olarak Osmanlı yönetimince yönlendirilmiş bulunan Bektaşi dervişler kardeşbirliğinin (Confrérie) sorumluluğunda, tarikat biçiminde kurumlaştı. Gerçekte, bu dönemde Anadolu’da çok yaygın olan bir Şiilik göstergesi sayılmayan, Ali ve Kerbela şehitlerine karşı dindarca bir saygı dışında, Şiiliğin, aşırı ya da aşırı olmayan, hiçbir görünümünü ortaya koymayan bu tarikat, eski Türklerin dini ve sosyal yaşamlarının basit ve kolay bir Islamlığa uygulandığı bir halk inanışı biçimini yayması dolayısıyla, Sünniliğe pek az uyuyor olsa da, halkın din duygusunu karşılıyordu.

Onların, cemaat dışı inanışın (hétérodoxie) hiçbir belirtisini taşımadıklarını görmek için, Hacı Bektaş Vilayetnamesi’ne9  ya da Hatai (yani Şah Ismail)’den önce yaşamış ilk Bektaşi şairlere, söz gelimi Kaygusuz Abdal’a10 bakmak yetecektir. Eflaki, Menakıbu’l-Ari-fin’inde, Hacı Bektaş’ın, Mevlana Celaleddin Rumi ile iyi ilişkiler içinde bulunduğunu, beş vakit namaz kılma ve Peygamberin sünnetine harfi harfine uyma gereğini yerine getirmese de, iyi bir Müslüman olduğunu bize söylüyor.11

Türk tarihçiler içinde en güvenilir kaynak olan, Babailer ayaklanmasının önderlerinden Baba Ilyas’ın torunlarından Aşıkpaşazade, Hacı Bektaş’ın, önce Baba Ishak’ın  ve sonra Baba Ilyas’ın müridi olduğunu,12 Bursa yakınındaki Inegöl’de yaşamış bir ermiş kişi olan ve Gazi Orhan’ın kendisine en büyük saygı gösterdiği Geyikli Baba gibi,13 onun da bir meczüb, budala aziz, yani „cezbeye tutulmuş bir Veli“ olduğunu, müritleri bulunmadığını, tarikat kurmadığını, manevi halefinin bir kadın, „Kadıncık Ana“ olduğunu, gerçek anlamda tarikat’ın  da, Kadıncık Ana’nın müridi olan Abdal Musa tarafından kurulduğunu,14 bize haber veriyor.

Eğer, başlangıç dönemleri ayrıntılı incelenirse, Bektaşiler tarikatının, Hacı Bektaş’ın Yeniçerilerin piri oluşunda teşvikleri bulunan, ilk Osmanlı Sultanlarına bağlı olduğu görülür: Nitekim Yeniçerilere „Hacı Bektaş evladı“ deniyordu ve ocak’ta sürekli olarak Bektaşiler tarikatının bir temsilcisi, bir Vekil bulunuyordu. Ordu ve seçkin Yeniçeri ortaları ile bu bağları, Bektaşilerin, Osmanlı Imparatorluğu içindeki, -etkileri Yeniçerilerin gücüne sıkıca bağlı bulunan ve bu ordu birlikleri ortadan kaldırıldığı anda kesilecek olan-, ayrıcalıklı yerini açıklar.

Anadolu’daki araştırmalarım sırasında da Alevi çevreleri, Bektaşiliğin mirasını benimsemiş olanlara karşı kılan, açık bir zıtlığın varlığını fark edebildim. Merhum Fuat Köprülü’nün, Alevileri, „Köy Bektaşileri“ diye adlandırarak çözdüğünü sandığı bu problem, bize çok daha karmaşık görünmektedir. Soluca Kara Öyük’te, bugünkü adı ile Hacıbektaş’ta bulunan dergahları II. Beyazid tarafından onarılan ve zenginleştirilen Bektaşiler tarikatını,15 muhtemel olarak, Kızılbaş ya da Rafizi diye tanımlanan örf-dışı bir Islamlık uygulaya gelmiş halk kitlelerini, merkezin denetimi altında toplamak ve yönlendirmekle görevlendirilmişti. Anlaşılıyor ki, daha sonra Kızılbaşların aykırılıkları, öğretileri zaten yeterince karmaşık bir dini senkretizm gösteren Bektaşiler arasına yavaş yavaş sızmayı başarmıştır. Ali’ye ve Kerbela şehitlerine karşı halk kitlelerince duyulan derin saygı, elverişli bir zemin oluşturduğundan; Ahi, Gazi ve Abdal çevrelerini saran ve Ali’nin en üstün Feta oluşu dolayısıyla güçlenen bu dindarca bağlılık, ilk Safavilerin siyasi propagandalarında epeyce kullanıldı. Bu, bizzat Hatai’nin kalemi ile kanıtlanmış bulunuyor:

Şah’ın evladına ikrar idenler
Ahiler Gaziler Abdallar aldı16

(Şah’ın17 evladını kabul edenler, Ahiler, Gaziler, Abdallar oldu.) günümüz Türkiye’sinde Aleviçevreler bu eski durumu çok iyi bilmektedir. Araştırmalarımızın başlangıcında, Bektaşilerle temasa girmek istediğimde, Alevi rehberlerim, belli bir hoşnutsuzlukla, kendileri ile Bektaşiler arasında bir seçme yapmam gerektiğini bana bildirdikleri zaman bunu anlama imkanı buldum. Bu ise, Alevilerin Hacı Bektaş’tan himmet ummalarını engellemez; fakat bu da başka bir sorundur, zira Hacı Bektaş, Ali’nin, yani Allah’ın, Anadolu bir tecellisi gibi görülür.

Eskiden, Hacı Bektaş dergahında, Alevilerin temsilcisi olarak dede ve Bektaşilerin temsilcisi olarak Çelebi, yanyana bulunurlardı: dede’nin silsile’sinin Ali’ye, Çelebi’nin ise kutsal bir gebelikle, -çünkü Hacı Bektaş’ın döl çocukları yoktu-, Hacı Bektaş’a uzanması gerekmekteydi. 18

Türkiye’de, günümüzde, Alevi adı verilenlerin inançları ile ilgili, daha elle tutulur ayrıntılara geçmeden, 1973 ve 1974 yaz ayları boyunca, Iran Azerbaycanı’na yaptığım yolculukların bazı sonuçlarını ortaya sermek istiyorum.

Türkiye’de Alevi adı verilen olgu, cemaat-dışı bir din biçimi olarak Türkiye’deki Şiilik ve Şii öğeler taşıyan örf-dışı bir islamlık, diye tanımlanabilir. Bununla birlikte, Türkiye’de Sünnilik karşısındaki problemin aynının, resmi Şiilik karşısında sergilendiği Iran’da da, bu örf-dışı öze rastlanır. Orta da, Türkiye’deki gibi inanç ve ameller gizli tutulmak zorundadır, orda da çeşitli iftiralara hedeftirler ve en baaşta da, bu topluluklarda adetleşmiş bulunan, Türkler arasında mum söndü19 adı ile tanımakla birlikte, aynı şekilde Iran’da da rastlanan, içki alemli (orgique) törenlerle suçlanırlar.

İran’da bu mezhep mensupları, bölgelere göre çeşitli adlarla anılırlar. Karakoyunlu’lar adının çok tanınmış olduğu Maku-Hoy-Rezaye bölgesinde de, onlara Garagoyun denmektedir. Bu, aşırı Şii oldukları bize söylenen –fakat bu yafta oldukça belirsizdir- Karakoyunluların dinleri problemini ve Islamlıklarının, hükümdarın çevresi ile sınırlı ve yüzeyde bir cila olup olmadığı sorusunu ortaya getirir.

Hoy-Rezaye yolu üzerinde otuz üç kadar, belki daha fazla, Garagoyun köy vardır, yakınında Çaldıran savaş alanı mevkii bulunan, Siyah Çeşme yöresindeki dağlara yerleşmişlerdir. Hemen yakınlarında, bu Garagoyun mezheplilerin de ziyaret ede geldikleri Ermeni tapmağı, Kara Kilise20 bulunmaktadır. Hoy yolu üzerinde, Maku ile Kara Ziyaddin arasında uzanan bu bölge, Mohal-i Garagoyun adı ile tanınır.

Bazen Tork-i Siyah21 da denen Garagoyunlar, sufi cila eksiği ile Türkiye Alevilerinkine çok yakın bir inanış ortaya koyarlar ve bütün Iranlılar gibi, resmi din olarak, On Iki Imam’a bağlı (duodecimains) Şii inançlı komşuları Mahal-i Ag-goyun sakinlerine düşmandırlar. Bu da, Garagoyunlar için olduğu gibi burda da, tarihi çerçeve içinde Sünni olarak görünen Akkoyunlular’ın dinleri problemini ortaya çıkarır: yani bu durumda, aynı şekilde, Akkoyunlular’ın Sünniliğin de, doğrudan doğruya hükümdar ve çevresi ile sınırlanmış olup olmadığı sorulabilecektir.

Tebriz bölgesinde, Türk nüfus içinde, bu mezheplilere her zaman rastlanır,22 fakat görmek fiilinden türetilmiş olan gören23 adı ile tanınırlar. V. Minorsky, gören sözcüğünün guran’dan geldiğini düşümüştür. Ancak, Tebriz ve bölgesi gören’leri Türk’dürler ve Kürt değildirler.24

Tebriz’e 150 km. Kadar uzaklıktaki Kara Dağ’da göçebe olarak yaşayan Şahseven Türk boyların bir bölümü de gören’dir.25 Kazvin yöresinde, Alamut dağlarında, bu mezhebe mensup başka köyler de vardır. Bunlar, dağlara dağınık olarak serpilmiş ve güç ulaşılabilen köylerdir; aralarından, Abhar dolaylarında bulunan birkaçını ziyaret edebildim, fakat çok geniş bir alana yayılmış bulunuyorlardı.26 bunlara, Sır-talibi, yani sırrı arayanlar, adı verilir. Ayrıca, Garapapah ya da Kızılbaş da denmektedir.27

Bütün bu mezhep mensuüları, sık kullanılan daha kapsayıcı bir ad altında toplanabilir: bu, onlara daha uygun düşen Ali’llahi adıdır. Zira Ali’nin tanrısallığı inanışı hepsinde ortaktır, geriye kalan, Ali’nin onlar için ne anlam ifade ettiğini anlamaktır. Aralarında ne kadarı, Ali’nin tarihsel çehresiyle özdeşleşmenin bilinci içindedir?

Bir başka ad, çoğu kez adlandırıldıkları Ehl-i Hak adı da, onlara uygun düşecektir. Fakat bu deyim, bize göre karışıklığa yol açmaktadır. Zira muhtemel olarak daha kapsayıcı bir anlam içerirken ve Iran Azerbaycanı’nda yaşayan bu mezhep mensubu Türklere de uygulanabilecekken, V. Minorsky ile daha yakınlarda M. Mokri’nin çalışmaları,28 bu yaftayı bir Kürt inanışa bağlanmış bulunuyor. Bu sorun üzerinde fazlaca durmayacağım; çünkü ayrı bir araştırmaya değer bulunan bu konu, Ehl-i Hak ve Yezidi ilişkileri kadar, Türk ve Kürt boylar arasındaki ilişkiler problemini de içermektedir. Bununla birlikte, genç Şah Ismail’in ideolojik hareket noktasının, mensupları ancak Ehl-i Hakk’lar (Hakk yakınları) olabilecek, Mezheb-i Hak (Hak mezhep) yayıcılığı olduğunu anısatacağım.29 Mezheb-i Hak deyimi, Kızılbaş harekete bağlanmış olmalıdır. Bu geçeğe tanık olarak, Şah Ismail’e atfediöen ve Iran Azerbaycanı’nda, Karadağ bölgesinde ağızdan ağıza söylene gelen iki kelam’ı anmak istiyorum; her ikisi de, Abhar’ın 150 km. Yakınında, halkı Ateşbaği30 hanedan’a bağlı Ehl-i Hak Türkler olan, tazekent Köyü’nden derlenmiştir;

Ismail’em geldim cihana
Yire göğe dolanu menem
Bilmeyenler bilsün meni
Men Ali’yem Ali menem31

Men Hakk’am Hakk’dan gelirem
On ıki Imam’ın biriyem
Çahar köşeyi men alıram
Zat’ı Kudret Ali menem32

Ve işte Ehl-i Hakk arasında yaşamakta olan ve bana M. Hossein Beikbaghban tarafından, iki eslaf kelam’ı olarak aktarılmış bulunan bir başka söylence: Ehl-i Hak’lar arasında derlenmiş sözlü geleneklere göre Safavilerin ataları Şeyh Safieddin, Mezhab-i Hakk’ın kurucusu Sultan Ishak’ın çağdaşı idi ve onu ziyaret etmiş olmalıdır.33 Bu gelenek de, yukarıda andığım iki kelam gibi, Ehl-i Hak’larla Safaviler arasındaki ilişkiyi doğrulamaktadır. Zaten, Ehl-i Hak’ların incelenmesi, bu adın değişik zümre ve hanedan’a34 verildiğini, ayrıca, Iran Azerbaycanı’nda çok yaygın bulunan ve Türkiye’deki Bektaşilere şaşılacak derecede yakınlıklar gösteren Cehelten ya da Kırklar’ın da,35 bu zümrelerden biri olduğunu bize gösteriyor. Aynı şekilde, Ehl-i Hak, Cehelten, Ateşbagi, Baba Yadigar ya da başkaları, farklı zümrelerin hepsinin, farklı derecelerde olsa da Hacı Bektaş’ı tanıdıklarını da işaret etmek isterim: Bir zümre onu, Tanrı’nın bir tecellisi olarak, bir zümre de yanlızca Cebrail’in bir tecellisi olarak göstermektedir.36

İran Azerbaycanı’ndaki, birçok kolaylığı dolayısıyla Ali’llahi diyeceğimiz bu mezhep mensupları, Türkiye Alevilerininki ile ortak temelli bir din ortaya koyarlar. Belirgin noktaları gösterilmek istenirse, bu dinin, Tanrı’nın insanoğlu suretinde tecelli inanışına dayandığı söylenebilir. İslamlık döneminde Tanrı, Ali’nin zahir’ine (görünüşüne) bürünmüştür. Bu din, aynı zamanda, ruhun, dun be dun (bürünüşten bürünüşe); yeni kesret aleminde, biçimlerin sayısız çoklğu içinde sürekli göç ettiği (reincanation) inanışına da dayanmaktadır: dun, Türkçe don (giysi), ruhun bedenleşmesi (incarnation, tecessüm) anlamına gelir. Nitekim Hatai, “Bin bir dona girdi dolandı Murteza” (Ali Murteza, bin bir biçime girdi ve dolanışı varlığı doldurdu) demektedir.37

Aynı inanış, Şah Ismail’e atfedilen ve yukarıda andığımız38 kelam’da da bulunmaktadır.

Alevilerle Ali’llahiler’in  öbür ortak öğeleri arasında, Iranlıların Nevruz’undan altı hafta önce, “karların erimeye başladığı zaman”a, yani şubat kutlamaları (calendes) dönemine rastlayan başlıca bayramları yer alır. Türkiye Alevileri bu bayrama “Hızır” adını vermişlerdir, fakat söz konusu olan Aziz Georges’la özdeşleştirilerek mayıs ayında kutlanan Hıdırellez (Hızır Ilyas) bayramı değildir.

Ehl-i Hak Ateşbagi’lerde bu bayram, Zat-ı Mutlak (Mutlak Varlık) adına kutlanır. Bazen, Ali’nin “ilahi varlık” oluşu dolayısıyla, Ali Haydar Bayramı diye anılır. Cehelten ya da Kırklar’a göre, Nebi Bayramı, yani Hıdır Nebi’nin bayramıdır. Bu bayram, 1975 yılı içinde, 11 Şubat Salı ve 14 Şubat Cuma günleri arasında kutlandı. Her yıl, zaman aynıdır: Şubat kutlamaları (calendes) dönemine rastlar, günler değişmez: üç oruç günü, Salı, Çarşamba, Perşembe ve perşembeyi cumaya bağlayan gece başlayacak olan asıl bayram.

Bu bayramın tarihi ise, On Iki Hayvanlı takvime göre39 ve Marco Polo’nun, “Tatarların, Şubat kutlamaları ile aynı zamana gelen yılbaşilarında, (ak) adı verilen kutlama şenlikleri yaptıkları vaki’dir40, diyerek belirttiği üzere, Tütk, hatta Çin yeni yılına rastlanmaktadır. Aynı şekilde Aleviler, Hızır Bayramı sırasında, ak rengi öne koyarlar. Üç günlük bir oruçtan sonra temizlenirler, hamama gidilir ve beyazın yeğlendiği temiz giysiler giyilir.

Cuma gecesi, bir sofra üzerine ak bir örtü serilir, üzerine un serpilir. Ertesi sabah, at nalı izine benzeyen bir belirti görülürse, bu, Hızır Nebi’nin o eve uğramış olduğunun işretidir. Bu un ile hemen –Anadolu’da köme veya Kömme adı verilen- kutlama ekmeği yapılır ve bölüşülür. Tebriz bölgesinde, cehelten ya da Kırklar’da bu ekmeğe girde denmektedir. Köme’nin paylaşılmasına, eti aynı şekilde bölüşülen, koyun ve keçi kurbanları katılır. Cehelten ya da Kırklar’da, kesimler tarlalarda yapılır, Hızır için hazırlanmış, kırılmış, kavrulmuş buğday, gowud pişirilir. Bu kutlama yemeği, kavud adı altında Orta Anadolu’da da bilinmektedir. 41

Hoy-Rezaye yöresi Garagoyunlar’ında, Cuma gecesi, insanlar tarlalara dökülürler; muhtemelen bereket töreni olarak bir boğa kurban kesilir ve kanı, ekin alanlarına serpilir. Anadolu’da bu törenden söz edildiğiniduymadım. Buna karşılık, Iran’da olduğu kadar Anadolu’da da, bu bayramlar boyunca süren ıyş u nuş alemi (orgiaque) eğlenceler üzerine iftiralı söylenceler yaygındır, fakat yanlızca, anlatılan törenlerin varlığını kanıtlayıcı hiçbir ayrıntının bulunmadığı bir “söylenti” söz konusudur.42 Bununla birlikte, her iki yanda da, bu bayram günlerinde doğan çocuklara Hızır adı verilir.

Uzun zaman, Anadolu Alevilerinin en mühim kutlamalarının, Kerbela şehitleri için tuttukları on iki günlük yası izleyen aşure43 olduğunu düşündüm. Türkiye’de bu yas, Iran’da olduğu gibi on gün değil, on iki gündür, yanlız, sözcüğün tam anlamı ile bir bayram değil, aynı zamanda Kerbela faciasını anma da söz konusudur. Şimdi, bu on iki günlük anmanın, daha sonra, muhtemel olarak Safavi döneminde, -şubat kutlamalarının, On Iki Hayvanlı Türk Takvimi’ne bağlı ve sonradan Hızır adını alan bir eski geleneğe dayandığı sıralarda aşılanmış olduğunu söyliyebileceğimi sanıyorum. Aynı şekilde, Iran’daki Ehl-i Hak topluluklarının, muharrem ayındaki resmi yas günleri boyunca, göstermece bir yasa büründüklerini de belirteceğim; çünkü onların inancına göre imam ölmez. Ruhun bedenleşmesi (Incarnation) dönüşümüne bağlı olarak, ölüm hemen yaşama, yaşam da ölüme döner. Hüseyin, yeniden doğmak üzere ölmüştür, fakat daima bir şehit dun’u içinde gelmek üzere ve bu ezelden beri sürüp gelmektedir.

Ne yazık ki, sınırlı bir makalede, bu inançlarınbütün ayrıntılarını incelemeye imkan yoktur. Bununla birlikte, her iki toplulukta da, farklı derecelerde karşımıza çıkan çok ince bir konuya, Şeytan sorununa değineceğim.. Şeytan, ne Anadolu Alevilerinde, ne Ali’llahi ya da Ehl-i Hak topluluklarında kötü ruhu temsil eder. O’ Adem’in önünde eğilmek istememişse, bu Allah’ı çok sevmesinden ve Allah’tan başkasının önünde secde etme düşüncesini kabul etmeyişindendir. Şeytan, Tanrı’ya aşırı sevgisinden dolayı günah işlemiştir.

Bu sebeple, ruh göçü dönümünde (cycle des reincarnations), Tanrı’nın her zaman, en yakında yer alır. Ali, Tanrı’nın tecellisi olunca, onun kölesi Kamber’de de Şeytan tecelli eder. Ehl-i Hak’larda, Şeytan’ın bedenleşmelerinden (incarnation, tecessüm) biri de Melik Taus’dur. Melik Taus bize, inançlarında Alevilerle ve dahası Ehl-i Hak’la, hiç şüphe götürmez bazı ortak noktalar bulunan Yezidiler’e götürür. Yezidi törenlere katılabilenlerin yazdıklarına göre, onların, Melik Taus adını verdikleri Horoz görünümünde düşündükleri bir uhliyet biçimine taptıklarını biliyoruz.44 siirtli bir eskiYezidi’nin tanıklığına göre, Anadolu’da Melik Taus’a horoz denmiştir.45 Yezidi merasimlerde de, horoz resmi bulunan bir alem dolaştırılır.46

Horoz, öncelikle beyaz horoz, Aleviler de saygı konusudur. Başta sülük merasimi veya iki talib’in musahip ya da kan kardeşi47 oluşları olmak üzere, her büyük vesilede bir horoz kesilmesi gerekliliktir ve bu horoz Cebrail48 adını alır. Bu konuda, Elbistan yöresinde, bie Alevi köyde bulduğum, “Buyruk” adı verilen ve Cafer-i Sadık’a atfedilen, fakat gerçekte Şah Ismail dönemine ait, -çünkü bu metinlerde Hatai çok büyük bir rol oynamaktadır-, pek mühim bir eserin tanıklığına başvuracağım; bu eser, bütün Alevi merasim ve törenlerin tasvirini içermektedir.49 “Oğlan ikrarı olmanın tarifi beyanındadır.” (Bir gencin sülükü nasıl aldığının tasviridir) başlıklı bölümde şöyle yazılıdır:

“Iptida, Cebrail kaç tane ise ayrı ayrı tekbirlenecek. Ve Cebrail’in sağ kanadı sağ gözü üzerine tutulacaktır. Sonra delil uyanacak, döşek atılacak... Selman-ı Ferraş’tan sofra gelecek.50 Sonra Cebrailler gelecek. Gerek mürşid gerek rehber, kendi bir lokma alınca birer lokma da çocuklara51 kendi Cebraillerinden (ikrarınız kaim olsun) deyip verilecek.”

İşte, bir başka tanık: Topkapı Sarayı Kitaplığı’nda, sultanlara ait Hazine Dairesi’nden gelen bir Mi’racname bulunmaktadır:Hazine 2154 kayıt numaralı, el yazması.52 Kitap tamamen tahrip olmuş, yanlız minyatürler, muhtemel olarak çok güzel oluşları sebebiyle korunmuştur. Minyatürler, Iranlı ressam Ahmed Musa’ya ait olsa gerektir, yazma da, Şah Ismail’in oğullarından Behram Mirza’ya ait olmalıdır.eser, şüphesiz, Tebriz’in Osmanlılar tarafından alınışlarından biri sırasında elde edilen ganimetle gelmedir. Minyatürler, Peygaber’in Burak üzerinde Mirac yolculuğunu canlandırmaktadır. Peyagamberi, Burak’ın üzerinde, Tanrı katı olan arş’ın bulunduğu Yedinci Göğe doğru uçarken görürüz. Sonra cennetin kapısında Rıdvantarafından alınmıştır ve ardında bir melek ordusu ile birlikte Cebrail kendisini karşılamaktadır. Cebrail onu Tanrı’nın Katı’na çıkaracaktır. Tanrısal Taht’a ise, önünde meleklerin el açıp durdukları ulu bir beyaz horoz yükselmektedir.53 Mi’racname, incelediğimiz olgu açısından, öncelikle ehemiyetli bir metindir; çünkü Aleviler’in veya Ali’llahiler’in “Cem”i, Peygamber’in, -ünlü Kırklar Meclisi’nin gerçekleştiği-, gökyüzü yolculuğunun, yeryüzündeki tekrarından başka bir şey değildir. İşte, Sivas yöresinde bir Alevi’nintanıklığı: “Alevilerde Cem demek Kırkların Cemi’ni taklit etmek, yani onu canlandırmak” demektir.

Iran’ın Cehelten ya da Kırklar’ının, adlarını buradan almış olmaları muhtemeldir. Peygamber, hazır bulunanları kendinden geçiren üzüm suyunu bu Cem sırasında sıkmış ve dağıtmıştı. Bu bir tek üzüm suyu ile kendinden geçen Kırklar, kalktılar, çoşku ile semah’a giren Muhammed’in, kayıp düşen ve kırk parçaya bölünen türbanından kuşak yapıp bellerine kuşandılar; Allah aşkına, Hak-Muhammed Ali aşkına, Pervane’leri gibi dönmeye başladılar. Alevilerin semah’ının kaynağı budur. Merasimin, Şah Ismail döneminde doğmuş olduğunda şüphe yoktur. “Buyruk’ta, “iki talibi musahip eylemek beyanındadır” başlıklı bölümde, “ilk kural : Hatai’den üç nefes okunacaktır.” demektedir. Daha önce söylediğimiz gibi, Hatai bu kitapta sürekli anılmıştır.

Peşpeşe iki yaz kaldığım Hoy yöresinde, bir Garagoyun köyde, bizzat Hasan Ateş’den gelen54 ve bir Ateşbagi şeyh olan köy ağası, bana, Anadolu Alevileri ile kendilerinin aynı dine bağlı bulunduklarını, fakat Alevilerin Şah Ismail tarafından sufiliğe kaydırıldığını, Bektaşiler tarafından da, kurumlaşmış tarikat biçimine yönlendirildiklerini; kendilerinin ise öğretilerini, saflığı ile koruduklarını ifade etti.

Bu bize, ilk Safavi din politikalarının evlerini tarihi biçimiyle yeniden tasarlama imkanını verecektir. Kendilerini, -tanrısallığın insan kişiliğinde tecellisi ile ruhun dun be dun göçü inanışına dayalı-, Müslümanlık dışı öğretilere bağlanmış Türkmen bir çevre içinde bulunan ilk Safavi reisleri, siyasi propagandalarında, bu inançlardan yaralanabileceklerini anlayarak, bu mezhep mensuplarının ana öğretilerine uyarlanmış, Sufi ve Şii, Islamı bir cila yaydılar. Daha sonradan Anadolu’da Muhtemel olarak Osmanlı yönetiminden gelen bir istekle ve örf dışı (non-conformiste) kitleyi Sünnilik bayrağı altında toplama amacıyla, bu mezhep mensupları, tarikat halinde kurumlaşmış, halka yakın bir kardeşler birliği (confrérie) oluşturmaya yöneltildiler. Fakat Bektaşiler içinde, cemaat dışı (hétérodoxe) öğeler çoğaldığından, kılıç iki yanlı işledi.

Burada bir açıklama yapacağım: Bektaşiler üzerinde çalışan bazı bilginler, tarikat içinde Hıristiyan öğelerin ehemiyetini abartmışlardır. Bununla birlikte, umumiyetle sufi tarikatlarda görülen, çevreye uyum sağlayabilirliğin, Bektaşilik’te de söz konusu olduğunu belirtmek isterim.

Bu sebepledir ki Bektaşilik, Hıristiyan çevreye yerleştiği zaman, bu öğeleri sindirebilmiştir. Fakat burada, temel olmayan, ayrıntı bir sorunun söz konusu olduğunu unutmamak gerekir: Tıpkı, Balkan ülkelerinde, Ortodoks Grek dininin etkisine borçlu bulunan bazı ayrıntılar; söz gelimi St. Georges’un55 karşılığı olan Hıdırellez (Hızır-Ilyas) bayramı ya da Hacı Bektaş’ın Greklerdeki karşılığı St. Charalambos,56 yahut sahte Müslüman azizlerce özümsenmiş bulunan başta St. Serge57 vb. Öbür Hıristiyan azizler gibi.

Başka bölgelerde, mesela Sivas vilayet bölgesi içinde veya eski Ermeni krallığının bulunduğu Kilikya’da da, Ermeni etkiden kaynaklanan ayrıntılar vardır. Iran Azerbaycanı’nda, Garagoyun topluluklarca ziyaret edilen Kara Kilisi (St. Thadée)’den daha önce söz ettim. Bu kez Sivas bölgesinde, Julien takvimine göre yeni yılın karşılığı 13 Ocak’a rastlayan Kagant adı verilen bir bayramın kutlanışını örnek olarak anacağım: Bu bayram 10 Ocak’ta başlar, üç gün oruçtan sonra Julien takvimine göre yılın ilk günü şenliklerle kutlanır. Bana, bu Kagant deyiminin Kürt kökenli olduğu ifade edilmişse de gerçekte, Batı Ermenistan’da, yeni yıl anlamına kullanılan Ermenice bir deyim söz konusudur.58

Fakat bu olgunun senkretik (bağdaştırıcı) çizgilerinin, eski Iran dinleriyle ilgili öğelere uzanması ve aynı şekilde, pek iyi tanımadığımız, eski Kürt dinlerine bağlı ayrıntıların bulunması da muhtemeldir: Burada öncelikle, Iran kaynaklı olan ve şüphesiz Yezidiler’in Melik Taus’una bağlı olması gereken Horoz tapınbışı ile eski dualist (iki tanrılı) inançlardan gelmesi muhtemel Şeytan’a tapınış (culte) öğelerini düşünüyorum.

Bunun dışında, yanlızca kitabi bilgilere, ilgili alanlarda kısa süren dolaşmalara dayanan veya insanlarda güven duygusu uyandırmayan ya da az çok güvenilmiş birtakım aracılar dışında, halkla iletişim kurmayan çalışmalarla; Alevi, Bektaşi vebaşka merasimlerde, günah çıkarma (confession), ekmek ve şarap (communion) törenlerini bulduklarını sananlar, yanlış bir yola sapıp kalmışlardır: Alevilerin sözde “günah çıkarma”ları, dar ya da düşkünlük, cemaatin reisinin, kendi boy ya da köyünde, yasaları bizzat yaptığı, ceza veya kefareti belirlediği zamanlardaki aşiret hukukuna dayanır. Bunun, Hıristiyanların günah çıkarmaları ile hiçbir ilgisi yoktur. Alevi ve Bektaşilerde “kudas” (communion) ayininden izler bulunduğu da sanılmıştır: Oysa bir dolu içme, Kırklar Sofrası’nda, Muhammed’in sıktığı üzümün suyundan (bazen üzümü sıkmış olan Ali’dir) Kırklar’ın içerek kendilerinden geçtikleri ve semaha girdikleri anın anılışıdır. Ayin-i Cem sırasında tekrarlanan, yaratılıştan’dan önce, arş’da yapılan merasimdir, bunun da Hıristiyanların ekmek ve şarap töreni ile (Communion) hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Biz, burada, “Kızılbaşların dini”nin somut bir tasvirini vermekten çok, bu dinin kaynaklarına çıkmaya çalışarak sorunu derinleştirmek istedik. Ancak, uzun araştırma yıllarıne ve incelediğim çevrelerle sürekli bir temasa rağmen, hâlâ karanlık birçok noktanın kaldığını ve durmadan yeni öğelerle karşılaştığımı kabul etmeliyim. Bununla birlikte, bu karmaşık problemi aydınlatmada bir nebze katkımızın olacağinı umuyoruz.

Dip Notlar:
1. Bu makale, 28 Şubat 1975 Cuma günü, Münich Üniversitesi’nde (Institut für Geschichte und Kultur des Nähen Orients), bir konferans konusu yapıldı.

2. Sadeddin Nüzhet Ergun, “Bektaşi Şairleri ve Nefesleri”, 1-2: 19. asra kadar, Istanbul 1955 (2. baskı; 1. baskı 1944’te yapılmıştır ve 1930’da yayınlanmış bulunan bir ilke denemenin genişletilmiş ve gözden geçirilmiş yayındır); cilt 3, “Bektaşi-Kızılbaş-Alevi Şairleri ve Nefesleri”, 19. asırdan beri, Istanbul 1956 (2. baskı).

3. Türkmen sözcüğünü, medrese öğretimi ile eğitilmiş ve Islamlaşmış, yerleşik kentli nüfustan ayırabilmek amacıyla, Osmanlı öncesi ve Osmanlı Imparatorluğu’nun ilk yüzyılları dönemi, göçer ya da yarı-göçer Türk topluluklar için kullanıyoruz.

4. Jean Aubin, “La Politique Religieuse des Safavides”, Le Shi’isme Imamite (Colloque de Strasbourg 6-9 mai 1968), Paris 1970, s. 235-244 (ve bilhassa 238-240).

5. Şah Ismail Divanı’nın en iyi yayını Tourkhan Gandjei’ninkidir: “II Can-zoniere di Şah Ismail Hatai”, Napoli 1959. her ne kadar bir edisyon kritik değilse de, şimdiye kadar bilinen en eski yazma nüshaya (Biblithéque Nationale de Paris, Supplément Turc, 1307, tarih: 948/1541) dayanmaktadır. Şah Ismal’in Divan’ı Türkiyede’de yayınlanmıştır. Sadeddin Nüzhet Ergun, “Hatayi Divanı: Şah Ismail-i Safavi, Hayatı ve Nefesleri”, Istanbul 1956 (2. baskı). Sovyet Azerbaycanı’nda da Aziz Aga Memmedov tarafından yapılmış bir yayını vardır: “Şah Ismail Hatai, Eserleri”, 2. cilt, Bakü 1966 ve 1973. fakat bu son iki yayın, birçok yakıştırma manzume içermektedir.

6. “Yüreği dağ olmayınca bağru kanlu la’l tek/ hiç kimin haddi yohdur Kızılbaş olmağa.” T. Gandjei, s. 134 (214. manzume.)

7. Bu fetva, henüz sehzadeliği sırasında, 1511-1512 yıllarında, Şah Kulu isyanında, I. Selim’in yönlendirilmesi ile Müftü Hamza tarafından verilmişti. Bu belgenin birçok kopyası vardır. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivleri, No. 6401, 5960, 12077. Fetva, Ibn Kemal’in rafizi’leri ve onların öğretilerini mahkum eden Risale’si gibi, Şiiliği Müslüman Ortodoksluğun çerçevesi dışına atmak ve 1512’de tahta çıkışıyla I. Selim tarafından resmen açıklanan Kızılbaşların imhası emrine meşruluk kazandırmak amacında idi. Şehabeddin Tekindağ, “Yeni kaynak ve vesikaların ışığı altında Yavuz Sultan Selim’in Iran Seferi”, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, Mart 1967, Istanbul 1968, s. 52-56, 77-78.

8. “On Altıncı Asırda Rafizilik ve Bektaşilik”, Istanbul 1932.

9. Abdulbaki Gölpınarlı, “Menkıb-i Hacı Bektaş-ı Veli: (Vilayet-name)”. Istanbul 1958.

10. Sadeddin Nüzhet Ergun, “Bektaşi Şairleri ve Nefesleri”, cilt I.’de, Hati’den önceki şairleri ve öbürleri arasında Kaygusuz Abdal’ı okumak yetecektir; bununla birlikte problem ortaya koyan bir şair vardır ki, bu, Bektaşı tarikatı’nın kurucusu Abdal Musa’dır. (Bkz, Aşıkpaşazade, Tevarih-i Al-i Osman”, Ali yayını, Istanbul 1332, s. 205; a.g.e., Çiftçioğlu N. Atsız, Osmanlı Tarihleri, I, Istanbul 1949, s. 235, 238. Bu şaire atfedilen mısraların asıl metinler olduğundan emin olunamaz.

11. Tahsin Yazıcı yayını, Türk Tarih Kurumu, III. Seri, no. 3, cilt I, Ankara 1959, s. 381-383, 498.

12. Aşıkpaşazade’ye göre, Bektaş ve kardeşi Mintaş, Baba Ilyas’a bağlı idiler. Ali yayını, s. 204; Osmanlı Tarihleri I,s. 237. Bektaş’ın, Baba Resul yani Baba Ishak’ın bir müridi olduğunu bize söyleyen Eflaki’dir: “Menakıb-ul Arifin”, Tahsin Yazıcı yayını, I, s. 381.

13. Aşıkpaşazade, Ali yayını, s. 205; a.g.e., Osmanlı Tarihleri I. s. 238.

14. Aşıkpaşazade, Ali yayını, s. 205; a.g.e., Osmanlı Tarihleri I, s. 238.

15. Abdülbaki Gölpınarlı, “Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli (Vilayet-name)”, s. XXV, 92.

16. Tourukhan Gandjei, “II Conzoniere di Şah Ismail Hatai” s. 15. (13. manzume).

17. Şah söucüğü burada, “Şah-ı Merdan” (Mertler Şahı), Ali’yi işaret etmektedir.

 

18. Geleneğe göre Kadıncık Ana, Hacı Bektaş’ın Abdest aldığı suyu içerek, iki çocuk dünyaya getirmişti. Bkz, “Vilayetname”, s. 26-39; J.K. Birge, “The Bektashi order of Dervishes”, London 1937, s. 28.

19. En yaygın ve en kalıcı iftiralardan biri, bu mezhep mensupları gece toplantılarında “mumları söndüreceklerdir” ve alemler yapacaklardır, şeklinde olanıdır. Bu karalayıcı suçlamaya bütün resmi belgelerde rastlanır. Yukarıda (Not: 7’de) adı geçen Müftü Hamza’nın fetvasında da bunu telmih yapılmıştır. Ve işte Ahmet Refik’in yayınladığı bir belgeden alınan başka bir örnek: “...mezkur Hacı Yügü nam karyede Kara Receb nam kimesne .... Kızılbaş’tır. Kendü emsali Kızılbaşlar ile cem’ olup gece bir tenha eve girüb saz ve çalku vesayir alati levhile olub ba’dehü şem’i söyündürüb biri birinin avretin tasarruf iderler.” (“Osmanlı Devrinde Rafizilik ve Bektaşilik”, s. 29, belge 35. Kastamonu ve Taşköprü’deki Kızılbaşların tecziyesine dair. Belgenin tarihi: 979/1571). Burada söz konusu olan, bir kadının kocası hakkındaki ihbarıdır. Şimdiye kadar, böyle bir olayın hiçbir belirtisine rastlamadık.

20. Kara Kilisi’de, yakınında bir sonraki yüzyıla ait daha büyük bir başka kilisenin de yeraldığı, bir XIII. Yüzyıl Ermeni Kilisesi yer almaktadır. 27 Temmuz günleri, ziyaret için birçok insanın geldiği her iki kilise de St. Thadée’ye vakfedilmiştir. Restorasyon çalışmaları, bu kiliseleri ziyaret edebilmemi, Garagoyun da denen “Tork-i Siyah’ların zaman zaman kiliseye gelerek mumlar yakıp adaklar adadıklarını bize söyleyen ve hepsi Şafii Kürt’lerden oluşan –ki Garagoyunların ekmeğini yemeyi kabul etmiyorlardı- işçilere soru sorabilmemi, inceliğine borçlu bulunduğum M. Martin’in yönetiminde yürütülmekteydi. Burada, fazla mühimsenmemesi gereken ve sık rastlanan bir karma inanç (culte mixte) olgusu sözkonusudur. Bu iki cemaat arasında hiçbir düşmanlık olmadığını gösterircesine, Ermeni köylerin Garagoyun köyler arasına serpilmiş bulunması gerçeği ise bundan daha az ehemmiyetli değildir.

21. Bu Tork-i Siyah deyimin, “Garagoyun’un değişik bir bağlamdaki karşılığı (transposition) olduğu şüphesizdir.

22. Bu açıklamayı, Türk nüfusla, ayrıca birçok ortak ortak noktaları bulunan Ehl-i Hak Kürtleri ayırabilmek için yapıyorum.

23. bu deyimin anlamı, Tenriz’de olduğu kadar, Maku’da, Rezaye’de de birçok “gören”e sordum; Türk kaynaklar sözkonusu olduğunda, yanıt hep aynı oldu: “Gören yani görmüş” (yerel söyleyişle, cören yani cörmüş). Maku’da, bana: “Ta ifa Cören e Garagoyun derler.” (Cören cemaate ‘Garagoyun’ adı verilir), dendi. Tebriz’de, Karapapah’ların da “Cören” oldukları ifade edildi.

24. Bkz, V. Minorsky, El, yani basım, “Ahl-é Hakk” maddesi; “Notes sur la secte Ahl’é Haqq”, RMM, cilt XL, 1920, s. 20-97. bununla birlikte, Kermahşah bölhesinde bir Kürt rehberimin bana, Gören’in, bir halkın adı olduğunu ve merkezlerinin Kermahşah’da bulunduğunu söylediğini de belirtmeliyim, öte yandan, “La Religion de Vérité. Emquéte de sociologie religieuse chez les Ahl-é Hakk dIran” konulu alimane tezini yakınlarda tamamlanmış bulunan M. Hossein Beikbaghban, muhtemel olarak Şii çevrelerden gelen üçüncü bir açıklama daha ortaya koydu: Gören, Türkçe kör sözcüğü ile Farsça “-an” çoğul ekinin birleşmesinden meydana gelmiştir; “körler, görmeyenler” anlamındadır.

25. Bu bilgiyi, yukarıdaki çalışması sırasında, Şahseven gören’lerle birlikte kalan M. Beikbaghban’dan alıyoruz.

26. bu bölgede daha iyi incelemeye değecektir. Biz, bu araştırmaları, yolumuz üzerinde bulunan ve araba ile ulaşabilen köylerden geçerken yaptık. Zanaatkar, küçük esnaf, küçük memur, az ya da çok okumuş kaynaklarımızın tersine, bir parça kabul gördüğümüz her yerde, tamamıyla ümmi insanları muhatap aldık.

27. Bu bilgi Tebrizi kaynaklıdır. Bkz, Not: 23.

28. Minorsky’nin çalışmaları için bkz, El’de yer alan bibliyografya, yeni basım, Ahl’é Hakk maddesi (bkz, Not. 24); M. Mokri’nin çalışmaları için, diğerleri arasında bkz, Nur Ali-Shah Elahi, L’Esoterisme Kürde-Aperçus sur le secret gnostique des Fidéles  de Vérité”, M. Mokri’nin çeviri ve açıklaması ile Paris 1966; “Shah-Name-ye Haqiqat”, cilt I, Téhéran-Paris 1967; Le Chasseur de Dieu et le mythe du Roi-Aigle” (Dawra-y Damyari), Wiesbaden 1967; “Contribution scientifique aux études iraniennes” (recherches de Kurdologie), Paris 1970.

29. Bu bilgimiz, Hassan Pirouzdjou’nun, Aralık 1974’te Sorbonne’da savunduğu, yayınlanmamış tezine dayanmaktadır: “L’Iran au début du XVI esiécle-Etüde d’Histoire Ecomonique et Sociale”, s. 40, 169; yazarın gönderme yaptığı kaynaklar şunlardır: “A Chronicle of Safavis, beign the Ahbanu’t-tavarikh of Hasan-ı Rumlu”, C.N. Seddon yayını. I, Baroda 1931, s. 61; Eskander Beyg Torkman, “Tarih-é alem-ara-ye abbasi”, Irac Afşar yayını, I, Teheran 1340, s. 28; Fazlı Esfahani, “Afzalottavarih”, ms. Britisih Museurn Or. 4678, yp. 94, 116, 129-130, 175, 276; Jean Aubin, “Sah Isma’il et les notables de L’Iraq Persan”, Journal of the economic and sicial history of the Orient”, cilt II, Bl. I, 1959. s. 51.

30. Ahar’a 150 km. Kadar uzaklıkta, Karadağ’da, Tazekent Köyü’nden derlenmiş bulunan bukelam’ları bize M. Hossein Beikbaglıban haber verdi. Tazekent, Ehl-i Hakk Ateşbaği Türklerin oturduğu bir köydür.

31. Alıntı Arapça harfleri ile yazıldığı için alıntıyı kayd edemiyoruz. (Seyyid Hakkı)

32. Alıntı Arapça harfleri ile yazıldığı için alıntıyı kayd edemiyoruz. (Seyyid Hakkı)

33. Bu bilgiyi, M. Hossein Beikbaghban’ın derlediği ve tezinde söz konusu ettiği bir sözlü geleneğe borçluyuz. Bkz: Not. 24.

34. On beş Ehl-ı Hak Hanedan vardır; bu sorun M. Hossein Beikbaghban’ın tezinde ayrıntılarıyla incelenmiştir.

35. Cehelten ya da Kırklar, aynı anlamda olan bu deyimler, muhtemelen, Peygamber’in gece yolculuğu esnasında arş’da kurulan, -ki Kızılbaşların Ayin-i Cem’i onun yeryüzündeki tekrarıdır-, (Kırklar Cemi) adından gelmektedir. Bu konuyu ilerde tekrar döneceğiz. Cehelten ya da Kırklar, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, vb. Bektaşilerin bütün velilerini tanırlar, ellerinde Bektaşilerin eserleri bulunur ve niyazlarında Şah Hatai’yi anarlar.

36. Tahran’da yaşayan, fakat aslen Kermahşah’lı bir Ehl-i Hak olan yadigarı Seyyid’in ifadesine bakılırsa, Hacı Bektaş ve Sultan Sohak (Ishak) aynı olgulardır: “Evvel Sultan Ishak(Sohak) oldu, sonra Hacı Bektaş oldu, sonra Baba Yadigar oldu.” Sultan Ishak, Mezheb-i Hakk’ın kurucusudur, Baba Yadigar 500 yıl önce Kermaşah’da doğmuştur, ve Yadigari’ler hanedanının atasıdır.

37. Sadeddin Nüzhet Ergun, “Hatai Divanı: Şah Ismail Safevi”, Istanbul 1956, s. 53 (15. manzume).

38. Yukarıda, Not 36’da anılan kaynağımın ifadesine göre, “Adam min bir defa dun be dun dünyaya gelir ve her defa behter gelir.” (Insan, türlü görünüşler altında, binbir kez dünyaya gelir ve her birinde daha iyi olarak gelir.)

39. Bkz: Louis Bazin, “Les Calendriers Turcs Anciens et Médiévaux”, Lille 1974 (Service de reproduction des théses, Üniversité de lille III), s. 337, 579, 717, 740. hıdır Bayramı ile eski Türk yeni yılını karşılaştırma fikrini, meslektaşımız ve dostumuz Louis Bazin’e borçlu bulunuyoruz; burada kendisine teşekkürler.

40. Bkz: Marco Polo, “La Description du Monde”, Louis Hambis’nin çeviri ve açıklaması ile, Paris 1955, s. 125 vd.

41. Kömme (ya da Köme), girde ve Kavud konuları için bkz, H.Z. Koşay ve A. Ülkücan, “Anadolu Yemekleri ve Türk Mutfağı”, Ankara 1961, s. 36-37, 107, 116, 132-133.

42. Bununla birlikte, orjiyak niteliğin kalıntılarının varlığı anlamına gelebilecek bazı ayrıntıların süre geldiğini kabul etmek gerekir; veriler çok yetersiz olsa da, yakınlarda, La Société Asiatique’de sunacağımız “Anadolu Alevilerinde bazı kutlamalar” üzerine bir bildiri ile bu konuya yeniden dönmeyi düşünüyoruz.

43. On Iki Imam için on iki yasgününü izleyen ve tarihi 10 Muharrem’e göre belirlenen, Alevilerin aşura gününde, aşura denen kutsal bir aş hazırlamak ve dağıtmak adettendir. Bu aşure, Kerbela şehitleri için hazırlanmış ve sunulmuş olmaktadır. Bayram, karalar giyerek, su içmemek, abdest almak için bile su kullanmamak, bıçak kullanmayı gerektiren katı yiyecekler yememek, vb. Kuralları çok sert, on iki yas günü dolayısıyladır.

44. G.P. Badger, “The Nestorians and their Rituals: with the Narrative of a mission to Mesopotamia and Coordistan in 1842-1844”, 2 cilt Londres 1852, I, s. 112 vd. 122-124; Klaus E. Müller, “Kultur.historische Studien zur Genese pseudo-Islamischer Sektengebilde in vorderasien”, Wiesbaden 1967, s. 132 vd., 216 vd. Vb. (çok zengin kaynaklı bu eserden büyük bir ihtiyatlıkla yararlanmak gerekir).

45. Kaynağımız Yezidi bir aileden geliyordu, fakat sonradan Sünniliği benimsemişti. Onun ifadesiyle: “ Melek Tavus’a Horoz diyorlar.” Bu ifade, B. Nikitine’in, Yezidilerde Tavus’a Horoz denmektedir tanıklığına uygun düşmektedir: “Les Kurdes, Siciologique et Historique”, Paris 1956, s. 226.

46. G.P. Badger, a.g.e., I, s. 124 ve 127’de buna ait reprodüksiyonlar bulunacaktır.

47. Ehl-I Hak’larda ahiret kardeşi, Ateşbagi’lerde Ikrar kardeşi denen ve Yezidi’lerde de bulunan, Anadolu Alevileri’nin bu musahip adeti, sırası gelince ele alınacak ehemmiyettedir ayrı bir incelemeyi gerektirir. İslamlaşmış geleneğe göre, bu dünyada Muhammed ve Ali, Arş’da Cebrail ve Adem, ilk musahip’ler olmuşlardır. Bu adetin Ahi’lerin loncalarına bağlı olması mümkündür: kardeşlik bağları ile bağlanış merasiminden sonra, Adem, Cebrail’e “Ahi” diyerek hitap etmektedir.

48. V. Cuinet (La Turquie d’asie, I, Paris 1892, s. 619 vd.), Kızılbaşlarda Horoz’un büyük Melek Cebrail’in bir timsali olarak görüldüğüne ve bir kurban hayvanı olduğuna, daha önce işret etmişti. İşte bir Alevi Dede’nin sözlü tanıklığı: “Horoz Cebrail’dir; ilk ilk musahip tutulduğunda kurban olarak Horoz (yani Cebrail) kesilir ve onun ismine (Cebrail) denir.” Fakat bu da, ayrıca incelemeye değer başka bir problemi ortaya koymaktadır: Yezidi’lerin Melek taus’u ve Alevi’lerin Cebrail’i arasında ortak noktalar bulunmaktadır ve biri Ağaç’tan, öbürü Taht’dan, her iksi de Tanrı tarafından indirilmiştir.

49. Bu kitap günümüz için çok kımetlidir: “Cafer-i Sadık Buyruğu”, adı altında satılan öbür kitaplar, ancak Sünni Islamlığa ait ilmihallerdir ve gerçek Buyruk’la hiçbir ilgileri yoktur.

50. Söz konusu, Alevi’lerin merasiminde seçkin bir rolü olan Selman-i farisi ya daSelman-ı Pak ile onun, yukarıda geçen, Kırklar Cemi’ndeki yeridir. Cem başlamadan önce, merasimi yöneten Dede, hazır bulunanların içinden, Selman-ı Ferraş görevini yerine getirecek olan kişiyi seçer; bu On Iki Hitmet’ten biridir ve şüphesiz en mühimidir. Selman-ı Farisi ya da Selman-ı Pak’ın meslek loncalarının piri oluşu ayrıca ilgiye değer.

51. Söz konusu çocuklar, sülük için gelen çocuklardır.

52. Bu yazmaya ait minyatürler, aşağıdaki eserde, yayınlanarak san’at tarihi açısından incelenmiş bulunuyor: M.Ş. Ipşiroğlu ve S. Eyüboğlu, “Fatih Albümüne Bakış” (Fatih Albümü üzerine), Istanbul edebiyat Fakültesi Yayını; tarih kaydı bulunmaktadır.

53. “Miracname”nin el yazma nüshası, Paris, Bibliothéque Nationale (Suppl. Turc 190)’de korunmaktadır; Uygur harfkeriyle yazılmıştır ve 1513 tarihlidir; yaprak !! r’de, Peygamber’in miraç sırasında karşılaştığı büyük horozu canlandıran bir minyatür vardır (Tablo 5); Peygamber, Burak’ın üzerindedir, Cebrail onun önünde durmaktadır. Münyatüre şu açıklama konmuş bulunmaktadır: “Resul ‘aleyhi es-selam-sema-i evveliye vasıl oldukda ‘arşda bir ak horoz gördi ki başı arş altında ayakları yer yüzünde.” Müslüman geleneğe göre Tanrı’nın tahtı dibinde ak bir horoz durur; günün ve gecenin saatlerini sayar, sabah namazı vakti gelince, bütün yeryüzü horozlarının kendisiyle birlikte söylediği bir şarkıya başlar. Yahudi gelenekte de bulunan bu horoz, Mazdeen kökenlidir; Avesta’da geçmektedir (Vendidad, Farg. XVIII, 15; Bkz, Darmesteter, II, s. 245; II, S. 12); öldükten sonra dirilişin (ba’sü ba’d-el-mevt) ve ebedi yaşamın timsali , güneş-kuş, horoz, mithra inanışına (culte) bağlı görünüyor: Franz Cumont, “Le coq blanc des Mazdéens et les Pythagoriciens, Compte-rendus des séances de l’Académie des Inscription et belles-Lettres”, yıl 1942, s. 283-300; Erwin Goodenough “Jewish Symbols in the Greco-Roman Period”, VIII, New York, 1958, s. 59-70 (bilhassa, s. 61).

54. Söz konusu kişi Ateşbagi’lerin Ehl-i Hak mezhebini kurmuş olandır; bkz, Not 34.

55. Bu, Jean Cantacuzéne tarafından daha önce belirtildi; P.G., Cliv, 512: s. Vryonis, “The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization fromthe Eleventh the through the Fifteenth Century”, University of California Press, Berkeley –Los Angeles- London 1971, s. 485.

56. J.K. Birge, The Bektashi order of Devishes”, London 1937, s. 39, not 3.

57. St. Serge de aynı şekilde Hızır Ilyas’la kaynaşmış olmalıdır; G.P. Badger, a.g.e., s. 237. Başka örnekler için bak.: S. Vryonis, a.g.e., s. 485 vd.

58. Hübschmann, “Armenische Grammatik”, I, Leibzig 1897, s. 354, Not 169.

Kitap: Kırklar’ın Cemi’nde
Çeviri: Turan Alptekin
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...