Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

8- Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Ahmed-i Yesevi’den fahir cihazını alıp Rum ülkesine gelmesi



Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Ahmed-i Yesevi’den fahir cihazını alıp Rum ülkesine gelmesi
Dosakdokuz bin Türkistan pirinin ulusu Hace Ahmed-i Yesevi, Muhammed Hanefi soyundandır ve Seyyiddir. Sekizinci imam Aliyy-ibni-Musa-i Rıza’dan icazet almıştı. Türkistan ülkesine gidip orada, Yesu şehrinde yerleşmişti. Doksandokuz bin halifesi vardı. Bu yüzden, kendisine, doksandokuz bin Türkistan pirinin ulusu derlerdi. Bilgin bir zattı ve kimse, karşısına çıkıp onunla bahse girişmezdi. Batın bilgisinde de ileriydi.o kadar zahitti ki, bir an bile ibadetten geri kalmazdı. Nezir olarak ne gelirse fıkara mutfağında pişirilirdi, gelen, giden, yer içerdi. Kendisi de kaşık ve keşkül yapardı. Bir öküzü vardı, onun sırtına heybeyi koyup pazara yollardı. Bunların değerini herkes bilirdi. Kendisine lazım olanı alan, parasını heğbeye  koyardı. Birşey alıp parasını vermeyen olursaöküz, bu adamın peşini bırakmazdı. Bunu görenler, adamın, aldığına karşılık para vermediğini anlarlar, adamdan değerini alıp heğbeye korlardı. Öküz tekkeye dönünce Şeyh, parayı alır, onunla, ne lazımsa aldırırdı. Kerametleri pek çoktur, anlatmakla bitmez, yazmakla tükenmez, fakat biz, birazını söyliyelim:


§ Birgün, bazı kimseler, Ahmed-i Yesevi’ye iftira etmek, halk içinde onu utandırmak istediler. Gece yarısı, şehrin dışından bir öküz boğazladılar, sakatını, başını, ayaklarını orada bıraktılar, etini götürdüler, tekkenin mutfağına astılar.


Sabahleyin kalkıp aramaya koyuldular. Kestikleri yere gelip işte dediler, öküzümüzü kestikleri yer. Derken bütün şehri araştırdılar, Ahmed-i Yesevi’nin tekkesine geldiler, orayı da aramak istediler. Şeyh izin verdi, mutfağa girdiler. Baktılar ki öküz, mutfakta asılı. Tam bu sırada Hace Ahmed-i Yesevi, Tanrıya niyaz etti. Tanrı, onları köpek şekline soktu. Ete saldırdılar, bitirinceyedek yediler, ondan sonra birbirlerini paralayıp öldürdüler. Şehir halkı, bunu duyup anladılar, şeyh’e inançları arttı,
o çeşit iftiralardan çekinmeye başladılar.


§ Horasan erenleri, bir toplantı yapmak, Hace Ahmed-i Yesevi’yi de davet etmek istediler. Yedi er gönderdiler. Bu yedi er, turna şekline girip Türkistan’a uçtu.


Bu hal şeyh’e malüm oldu, halifelerine, Horasan erenleri dedi, bir topluluk yapacaklar; bizi davet için yedi er gönderdiler. Bunlar, turna şekline girdiler, tez durun, onlar gelmeden biz karşı varalım. Hemen bunlar da turna şekline girdiler, Türkistan’dan kalkıp Semerkand sınırında Amu denen taşkın akarsuyun üstünde Horasan erenleriyle buluştular. Horasan erenleri, Şeyh’in ayağına baş koyup siz erenlere ne malum değil dediler, davete geliyoruz. Tam bu sırada Ahmed-i Yesevi, aşağıya, suya baktı. Gördü ki bir tacir, Semerkand tarafından, bunca kumaş ve davarla gelirken Horasan tarafına geçmek içinAmu suyuna girmiş. Ortasına gelince, su bunları almış, götürüyor, tacir de atından düşmüş, ey iklim erenleri ve ey ülke erleri, bizi bu sıkıntıdan kurtarın, yarısı size adak olsun diyor. Ahmed-i Yesevi, derhal havadan, vilayet elini uzatıp o tacirin bütün malını Horasan tarafına çıkardı. Sonra erenlerle yeryüzüne inip insan şekline girdiler.


Tacir, erenleri görünce hemen vardı, Ahmed-i Yesevi’nin ayaklarına kapandı. Bütün malını ikiye böldü, yarısını erenlere bağışladı. Hayır duasını ve himmetini alıp yola revan oldu. şeyh, o malı alıp Horasan’a vardı. Horasan erenleri de karşu çıkıp izzet ikram ettiler. ahmed-i Yesevi’nin emriyle o mal, mecliste harcedildi. Bir zaman sohbet ve muhabbet ettiler. sonra veda edip gene Türkistan ülkesine, Tekkesine vardı.
Onun bu çeşit kerametleri pek çoktur, isteyen Menakıb’ından okur.


Ahmed-i Yesevi’nin aşında, bir zira uzunluğunda bir elifi taç vardı. Bu taç, hırka, çerağ, sofra, alem ve seccadeyle, Tanrıdan Muhammed peygambere gelmişti. O da, onları erkanla Murtaza Ali’ye vermişti. İmam Ali, imam Hasan’a sunmuştu, ondan imam Hüseyin’e değmişti. İmam Hüseyin, onları imam Zeynel-al-Abiddin’e vermişti, o, oğlu imam Muhammed’e, o, oğlu, imam Cafer-al-sadık’a, o, oğlu imam Musa-ı-Kazım’a, o da oğlu, imam Aliyy-al-Rıza’ya tapşırmıştı. İmam Rıza, onları doksandokuz bin Türkistan pirinin ulusu, Hace Ahmed-i Yesevi’ye sunmuştu. Hepsi de, Şeyh’in Tekkesinde dururdu, onları, halifelerinden hiç kimseye vermemişti. Soran olursa, sahibi vardır, gelir dedi. Birisi gelip Şeyh’ten kisve giymek isterse, ne varsa onu giydirirdi. Hatta bir talip, kurban getirecek olursa onun postundan bir külah yaparlardı, onu varirdi.


Bir gün halifeler, hep toplanalım da dediler. Şeyh’ten, onları isteyelim, birimizden birisine versin. Sabah çağı, doksandokuz bin halife, sabah ibadetini (namaz) yaptılar. Hacenin avlusu pek genişti. Hepsi seccade salıp yerli yerine oturdu. Ortaya da büyük bir ateş yakmışlardı. Duadan sonra Şeyh, halifelerin yüzlerine baktı, gönüllerindekini anladı. Gönlünüzde ne varsa dile getirin, söyleyin dedi. Halifeler, dileklerini söylediler. O sıralarda sadık bir muhib, darı getirmişti. Darı, meydanın bir tarafına yığılmıştı. Şeyh, kim dedi, bu darı çeçinin üstüne seccade salar, iki rik’at namaz kılar, hiç bir darı yerinden kımıldamazsa o emanetler, o adamın hakkıdır; elifi taç, kendiğinden uçar, başına konar, hırka, egnine gelir, çırağ, uyanıp önünde dikilir, sofra, varır, yayılır, alem, başının üstünde durur, seccade, altına döşenir. Zahmet çekmeyin, sahibi var onların, çıkar gelir şimdi.


Halifeler, bu sözleri duyunca utançlarından, başlarını yere eğdiler, şaşırıp kaldılar.
Derken bir de baktılar ki birisi, selam verip “sabah-al-aşk” deyip geldi, oturanları aralayıp bir yere oturdu. Bu gelen er, Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’ydi. Halifelerin, o dört alemeti, o dört fahri, Hace’den istedikleri, kendisine malüm olmuştu. Bir an içinde Horasan’dan kalkmış, Türkistan’a, Hace’nin tekkesine gelmişti. Hace, Hünkar’ın selamını, ayağa kalkıp aldı. Onun kaltığını gören halifeler de ayağa kalktılar. Hace, Hünkar’ı yanına aldı ve halifelere dönüp işte dedi, emenetlerin sahibi geldi. sonra ey Horasanlı Bektaş dedi, Hacı Bektaş’ı huzuruna çağırdı. Hünkar, ayağa kalktı, seccadeyi eline aldı, darı çeçinin yanına vardı, Bismillahi ve billahi deyip seccadeyi yaydı, üstüne çıkıp ibadetini(namaz) kıldı, bir tek darı tanesi bile yerinden kımıldamadı.


İbadetini (namaz) kıldıktan sonra geçti, yerine oturdu. Elifi taç, yerinden kalktı, uçarak geldi, Bektaş’ın başına geçti. Bunu gören halifeler, birden salavat getirdiler. Hırka dahavalanıp sıtına kondu. Çırağ, durduğu yerdenkalkıp uyandı, önünde durdu. Peygamberin sancağı da durduğu yerden kopup Hünkar’ın başı ucunda dikildi, seccade kalkıp altına döşendi.
Halifeler, bu halleri görünce eyvah dediler, bu çeşit kuvvetli er, burada kalırsa demimiz oynamaz artık. Ahmed’i Yesevi, hatırlarından geçeni anladı.


Hacı Bektaş, o emanetleri, Ahmed-i Yesevi’ye sundu. Hace, erkana uygun olarak Hünkar’ı teraş etti, emanetleri verdi, icazetini teslim etti, ya Bektaş dedi, tam olarak nasibini aldın. Müjde olsun ki kutb-al-aktablık, senindir; kırk yıl hükmün vardır. Şimdiyedek bizimdi, bundan sonra senindir. Biz, bu yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz, ahirete gideriz. Var, seni Rum’a saldık, Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik, Rum Abdallarına seni baş yaptık. Rum’da gerçekler, budalalar, serhoşlar çoktur, artık hiç bir yerde eğlenme, hemen yürü.


Hacı Bektaş-ı Veli, ertesi gün, gün doğarken Hace Ahmed-i Yesevi’den izin alıp yola düştü. Orada bulunan erenlerden biri, ortadan yanan ateşten bir odun alıp Rum ülkesine doğru attı. Rum’daki erenler ve gerçeklerden biri, bu odunu tutsun, Türkistan erenlerinin, Rum’a er gönderdikleri, erenlere malüm olsun dedi. O odun, dut ağacıydı, Konya’da Emir Cem Sultan’ın halifesi Hak Ahmed Sultan, dutu, Hacı Bektaş Tekkesinin önüne dikti. O ağaç, hala durur, yukarı ucu, yanıkdır.


§ Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Türkistan’dan Rum ülkesine hareket edince önce hacca niyet etti. Yolda çöl içinde tenhaca giderken, arslanların sığındıkları bir yere uğradı. Oraya korkudan insanlar, adım basamazlardı. Hünkar, oraya varınca iki arslan, Hünkar’a doğru saldırdı. Yakınına geldiği vakit Hünkar, başlarından kuyruklarına kadar, iki eliyle ikisini de sağızladı, ikisi de taş oldu. öbür arslanlar, bunu görünce yüzlerini yere sürüp yalanmıya başladılar. o iki arslanın taş olduğu yer Kürdistan’a yakındır, oralardan geçenler görürler.


Hünkar, Kürdistan’da, bir kavmin içinde bir müddet eğleşti. Orada, bir bacının, doğan oğlanını oğul edindi. O ilde, birçok keremetler gösterdi. Anlatılsa söz uzar.


§ Birgün, o ilde, bir toplulukla giderken bir ırmağa yaklaştılar. Irmaktaki balıklar, baş çıkarıp Hünkar’a selam verdiler. Hünkar, selamlarını alıp sağ olsun da dedi, varın, tespihinizde olun.


Bu çeşit kerametler o ilk kavmini, kendisine muhib etti. Şimdi o kavme Hünkariler derler.


§ Ordan kalkıp yürüdü, Necef Şahı’nı ziyaret etti. Necef’de bir müddet kaldı, bir erbayın çıkardı. Ordan hareket etti, Beyt-Allah’a vardı, imam Muhammed Bakır’ın seccadesi yanında üç yıl mücavir oldu. sonra Medine’ye gitti, orada da bir erba’in çıkardı ve biraz mücavir olup Kudüs’e vardı, orda da bir erbain çıkardı. Biraz mücavirlikten sonra Halep şehrine geldi, Ulucamide bir erbain çıkardı. Ulucami’in avlusunun ortasında bir ulu mermer direk vardı, o mermer direğin üstüne bir taş koydu, biz gelinceyedek dursun, ahirzamanda biz gelir, indiririz dedi. Halep’den de çıkıp Davud peygamberin kabrine geldi. orda, erenlerden birkaç kişi, Hünkar’la beraber mücavir oldu. bir gün o erenler, Hünkar’a, ey kerem ehli dediler, burası yüce bir makam” burda sizinle itikafa girelim, bir erbain çıkaralım. Hünkar, çile-i zenan mı (kadınların çilesi) çıkaralım, çili merdan mı (erkeklerin çilesi)? Erenler çile-i zenan nedir, çile-i merden ne dediler. Hacı Bektaş-ı Veli, çile-i zenan, kırk gün, yemeden, içmeden itikaf etmektir, bir kadın da çıkrık dibinde bunu yapabilir; çile-i merdansa kırk gün, hergün bir öküz yahnisi yemek, su içmemek ve abdest bozmamakşartiyle itikafa girmektir dedi.


Erenler, bu sözü duyunca şaşırdılar, Erenler Şahı dediler, biz, söylediğiniz çile-i merdanı çıkaramayız, ona takatimiz yok bizim. Hünkar, makam sahibine dedi ki: Biz, çile-i merdan çıkaralım; hergün bir öküz boğazlayıp pişirin, yiyelim. Bu erenler de çile-i zenana girsinler.


Bunun üzerine o erenler, yemeden içmeden kır gün çile çıkardılar. Hünkar’sa her gün, gelen öküz yahnisini yedi, bir yudumcuk su içmedi. Çile bitince erenler, Hünkar’ın eline, ayağına düştüler, duasını, himmetini aldılar.


Bundan sonra Hünkar, Rum ülkesine yürüdü. Elbistan’da Ashab-ı Kehf mağarasına uğradı. Orada da bir erbain çıkardı, Kayseri’ye doğru yola çıktı.


§ Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Rum ülkesine yaklaşınca mana aleminden Rum erenlerine, esselamü aleyküm Rum’daki erenler ve kardeşler diye selam verdi.
Bu sırada Rum ülkesinde, elliyedi bin Rum ereni, sohbette, meclisteydi. Rum’un gözcüsü de Karaca Ahmed’i.


Hünkar’ın selam verdiği, Fatıma Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisar’da, Seyyid Nurreddin’in kızıydı, henüz evlenmemişti, meclisteki erenlere yemek pişirmedeydi. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridiydi. Fatıma Bacı, ayağa kalkıp Hünkar’ın bulunduğu tarafa döndü, elini gögsüne koydu, üç kere aleykümesselam dedi, yerine oturdu.


Meclistekiler, bu hali görünce, kimin selamını aldın dediler. Fatıma Bacı, Rum ülkesine bir er geliyor, siz erenlere selam verdi, onun selamını alıyoruz dedi. Erenler, dediğin er, nerden geliyor dediler. Fatıma Bacı, kendisi dedi, Horasan erenlerinden, fakat şimdi Beyt-Allah tarafından geliyor.


Erenler, ne yapmalı ki dediler, Rum ülkesine girmesin. Rum ülkesine gelirse ülkeyi o er alır, halkı kendisine muhib eder, artık Rum’da bize oyun kalmaz. Birşey yapalım da Rum ülkesine koymayalım. Bazısı, kanat kanata gerelim, arş altında Sidre’yedek yolu keselim, Rum’a girmesin dedi. Hepsi, bu tedbiri uygun buldu, vilayet kanalarını birbirine çattılar, yol bağladılar.


Hacı Bektaş-ı Veli, Rum sınırına varınca yolun bağlanmış olduğunu gördü. Bismillah ve billah dedi, vilayetle bir sıçradı, ulu arşın tavanına yetişti. Melekler, elifi tacille karşıladılar, merhaba dediler, safa geldin ey Peygamberin evladı Hacı Bektaş-ı Veli.


Hünkar, ordan bir güvercin şekline girdi, uçarak doğruca Sulucakarahöyük’e indi, bir taşın üstüne kondu. Mübarek ayakları, hamura gömülür gibi taşa gömüldü. Rum erenlerine bir heybettir düştü, o erin ülkeye girdiğini anladılar, yolunu bağlıyamadık dediler. Karaca Ahmed’e, sen dediler, Rum ülkesinin gözcüsünün, bir bak bakalım, ülkeye girmiş mi? karaca Ahmed, bir müddet murakabeye vardı, sonra başını kaldırdı, Rum ülkesini baştan başa gözden geçirdim, her mahluk, eşiyle oturmada; yalnız Sulucakarahöyük’de güvercin şekline girmiş bir er var, yanlız oturuyor; onu görünce içime bir dehşet düştü; olsa olsa o dur dedi. Rum erenleri, birisi doğan şekline girse de gidip onu avlasaydı. İçlerinde, Bayazid Sultan’ın halifelerinden Hacı Doğrul adında birisi vardı, Irak’dan Rum ülkesine gelmişti. Ayağa kalkıp izninizle dedi, ben gideyim. Hemen doğan şekline girip uçtu. Gördü ki, Sulucakarahöyük’de, bir taş üstünde bir güvercin var, olanca haybetiyle süzülüp üstüne inerkenHacı Bektaş insanşekline girdi, elini uzattı, doğanı tutup öylesine sıktı ki Hacı Doğrul’un aklı başından gitti. Hünkar, elinden bırakınca bir zamanyattı, aklı başına gelince kalktı, gördü ki Hünkarın yanında. Hemen ayağa kalkıp peymançeye durdu, özür diledi. Sonra Hünkarın, eline ayağına düştü, kem bizden, kerem sizden dedi. Hünkar, , ey Doğrul dedi, er, erin üstüne böyle gelmez, siz, bize zalim kılığında geldiniz, biz size mazlum kılığında; eğer güvercinden daha mazlum bir mahluk bulsaydık onun şeklinde gelirdik. Hacı Doğrul’unkisvesini tekbir edip başına giydirdi. Hacı Doğrul, Hünkarım dedi, bizden ve soyumuzdan ne kadar dişi ve erkek olursa hepsi de size ve size uyanlara nezrimiz olsun.


Hacı Bektaş, Hacı Doğrul dedi, şimdi dön, geldiğin meclise var, erenlere gördüğünü anlat, onları buraya çağır, hepsine elam söyle, sonra da onlarla beraber tekrar yanımıza gel. Hacı Doğrul, kalkıp Rum erenlerin yanına vardı, işi anlattı ve onları davet ettiğini söyledi.


Elliyedi bin Rum ereni, ne diye ayağına gidecekmişiz dediler, sözünü tutmadılar. Hepsi, yer yerine gitti. Bu hal, Hacı Bektaş’a malum oldu. Oturduğu yerden bir üfürdü, çırağları dinledi, üçgün, bir rivayette kırk gün çırağlarını uyaramadılar. Aynı zamanda parmağıyle bir işaret etti, altlarından seccadeleri kayboldu. Sonucu, bir yere toplanıp Hünkar’ın yanına gitmeyi kararlaştırdılar. Huzuruna varıp elini öptüler, gördüler ki seccadeleri, kendi topluluklarında nasıl serilmişse ayni tertibe göre Hünkar’ın huzurunda serilmiş. Herbiri, kendi seccadesine oturdu. Özür dilediler ve konuşmaya başladılar. hünkardan, soyunu, mürşidini, kimden nasip aldığını, nereden geldiğini sordular. Hünkar, Horasan erenlerindenim dedi. Aslım Muhammed soyundan; Türkistan’dan geliyorum; İbrahim-al-Sani, diye tanınan Seyyid Muhammed’in oğluyum. Seyyid Muhammed, Musa-ı-Sani, o, İbrahim Mucab oğludur, onun babası da imam Musa-i- Kazımdır. Mürşidim doksandokuz bin Türkistan Pirlerinin ulusu Hace Ahmed-i Yesevi’dir. Meşrebim, Muhammed Ali’dendir, nasibim Tanrı’dan.


Hünkar, bu sözleri söyleyince erenler, delil istediler. Hünkar, Ahmed-i Yesevi’nin verdiği icazet-nameyi çıkarmak isterken bir de baktılar ki gökyüzünden duman gibi birşey inmede. İne ine Hünkar’ın önüne geldi. Bu, bir yeşil fermandı. Yeşil sahife üstüne ak yaziyle besmeleden sonra icazeti yazılıydı.
Okuyup anladılar, hiçbir şüpheleri kalmadı. Hepsi kalkıp birer birer Hünkar’ın önüne geldiler. Hünkar, başlarındaki kisveleri tekbir etti, onlara, onlara, tevella telkin eyledi. Böylece Rum ülkesine tevellayı, Hünkar getirdi.


Rum erenleri, Hünkar’a müridlerinden onar mürid verdiler. Hünkar’ın adını ıhtırımcı koydular. Hünkar, bütün tavlalardan boşanan, bizim tavlamızda eğlensin, fakat bizim tavlamızdan boşanana hiç bir yerde eğlenecek yer bulunmasınkaşınacak tırnak dahi bulunmasın dedi.


Rum erenleri, makamlarına gitmek için izin istediler. Hünkar, herbirine birer nasip sundu. Karaca Ahmed’e, Sultan Hace Ahmed-i Yesevi, bize bir dev vermişti. O vakittenberi bize hizmet eder, onu, sana armağan verdik, artık size hizmet etsin, ölümünüzden sonra da mezarınızı beklesin dedi. Erenler, izin alıp makamlarına gittiler.


Kitap:
Vilayetname

Hazırlayan: Abdülbaki Gölpınarlı

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı Ek ve Seyyid Hakkı Can. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...