Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

7- Uyur Idik Uyardılar -1


Uyur Idik Uyardılar -1

Bektaşiler Tarikatı ve Hacı Bektaş’a Bağlı Zümreler: Probleme Toplu Bakış
Bektaşiler Tarikatı’nı incelemeye girişmek, öbür Islami tasavvuf tarikatları için olduğundan daha güçtür; zira oluşum problemi karmaşık ve belgeleme büyük bölümü ile menkabeye dayalıdır.

Öbür tarikatların hemen hepsinde, tarikat öğretiminin, çevresinde belirginleştiği bir kurucu, ya da hiç olmazsa bir mutasavvıf, bir veli vardır.

Bektaşiler içinse durum bambaşkadır. Tarikata adını veren Hacı Bektaş bize, daha çok menkabelerle ulaşmıştır. Bununla birlikte vardır. İlk Osmanlı Sultanlarının vekayi-namelerinde ve evliya menkıbenamelerinde yer almaktadır.

Bize en sağlam bilgiyi veren tarihçi –ve öyle olması gerekir-, 1239-1240 yıllarında Anadolu Selçuklu Imparatorluğu’nu sarsan sosyal ve dini ayaklanmanın önderlerinden Baba Ilyas-ı Horasani’nin ahfadı, Aşıkpaşazade’dir. Bu tarihçiye göre, Hacı Bektaş ve kardeşi Mintaş, Baba Ilyas’ın müridlerinden idiler. Mintaş, Babailerin bozgununu izleyen kıyımda öldürüldü; eylem dışında kalan Bektaş, bir münzevi yaşamı süreceği Soluca Kara Öyük’e, bugünkü Hacıbektaş’a sığındı. Tarihçiye göre; tarikat kurmadı ve mürüdleri olmadı.[1] Tarikat, onun ölümünden sonra kuruldu; fakat elimizdeki bilgiler ilk biçinlenişin ne olduğunu bilmemize elvermemektedir. Aşıkpaşazade, onun ilk taraftarları arasında, tasarruflarını kendisine aktardığı manevi eşi Kadıncık Ana’nın müridi, Abdal Musa’yı anmaktadır. Abdal Musa, Sultan Orhan’ın gazalarına katılmıştı ve Yeniçeriler ordusunun kuruluşu ile de bağlantısı olacaktır. Başlangıçta, Bektaşiler Tarikatı, Ilk Osmanlı Sultanlarıyla sıkı ilişkiler içinde görünmektedir.

Bektaşiler tarikatı’nın kurumlaşması, sultan II. Bayezid’in (1481-1512), 1501 yılında Hacı Bektaş Tekkesi Postnişinliği’ne getirdiği Balım Sultan’a çıkmaktadır.2 Tarikatın çekiciliğine kendini kaptırmış bulunan II. Bayezid, dergah türbe’sinin kubbesini de yaptırmıştı.

Anlaşılmaktadır ki, Hacı Bektaş’a ait olarak bilinen, gelenekler ve inanışlar, Türk dünyasında ondan epey önce de vardır. Temel öğreti, hiç şüphesiz, Babailerin pek az şey bildiğimiz öğretilerden farklı değildi.3 Fakat onlara başka inanışlar da katılarak gelmiş bulunmaktadır.

Bektaşilik, “Alevi” ya da”Kızılbaş” adı verilenlerce temsil edilen, halka dayalı biçimlenişi için de olduğu gibi, Anadolu’yu, Romanya’dan Arnavutluk’a kadar Balkan dünyasını ve değişik bir adla Iran Azarbeycanı’nın bir bölümünü içeren alanlara yayılmıştır.4 A.. Benningsen ve Ch. Lemercier-Quelquejay’nin bir incerlemesi, Azerbaycanlı kolun, aynı şekilde, Nahçıvan’da da varlığını düşünmektedir.5

Bazı bölgelerde, Hacı Bektaş, önde gelen değil, fakat aziz sayılan birçok veliden yanlızca biridir: Burada öncelikle, Hacı Bektaş’ı bir veli olarak tanımakla birlikte, ona ilk yeri vermemiş bulunan, ancak, Anadolu Alevileri ile aynı inançları paylaşan ve aynı törenleri uygulayan Deliorman Kızılbaşları’nı düşünüyorum.6 Inanç ve törenleri, Anadolu Alevilerininkine yakın bulunan, Azerbaycan’ın Kırklar’ı için de aynı yorum yapılabilir.

Bektaşiliğin tanımı yapılmak istenirse, birbirine aykırı birçok öğenin karışa geldiği, örf-dışı (non-conformiste) ve dili Türkçe bir halk öğretisi olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, halka dayalı bu öğretinin yanında, halk kitlelerinden az ya da çok aykırı düşmüş, okuyup yazan, kentli bir kol da vardır.

Eğer Bektaşi Senkretismi (karışım) çözümlenecek olursa, her şeyden önce Sufi ve On Iki Imam temeli şii bir görünüş altında; ruhun beden göçü inanışlarına Ali’nin tanrısallığı görüşü karışmış aşırı-Şii inançların da gelip katıldığı; Hurufiliğin kabalistik (Tevrat gelenekli) ve anthropomorfik (insan nitelikli Tanrı temelli) öğretileri ortaya çıkar.

Ayin-i Cem’in Alevi meresimine katılma fırsatı bulanlar, nefes’lerde olsun, Tevhid’in yüksek noktasında olsun, Hatai’nin, -öbür adı ile Şah Ismail’in-, anısının ne kadar yerleşmiş olduğunu bugün bile fark edebilirler.

Bu öğelere, Cem merasimi sırasında ve “Kırklar Bezmi”nin anıldığı Miraçlama’da, loncanın piri Selman-ı Farisi’ye verilen ayrıcalık yerde de görüldüğü üzere, Ahi’lerin, meslek birliklerinin anılarını da eklemek gerekir.

Ayrıca Bektaşilik, içinde bulunduğu çevre ile yerli gelenek ve inançları kendinde eritecek derecede uyum içinde olmuştur. Bu sonuncu husus, öncelikle, Bektaşiliğin kendine mal ettiği bazı Hıristiyan dini bayramlarında ve “Hızır” adı altında, bazı azizlerin kutsanışı ile Balkanlar’da görülmektedir. Aynı şekilde, hem Hıristiyanlar, hem de Bektaşiler tarafından ziyaret edilen tapınaklar da vardır.

Buna karşılık, Anadolu’nun doğusunda, Alevi-Bektaşilik, Kürtlerin Ehl-i Hak öğretileri ile ve Iran Azerbaycanı’nda görülen ve mensuplarının büyük bir çoğunluğu Türk olan Kırklar ile de ortaklıklar gösterir. Cebrail anlatısı (mythe), ve bir horoz biçiminde tasarlanan Melik-Ta-us ile ilgili olanlar başta olmak üzere, Yezidilerin inançları ile de ortak çizgiler bulunmaktadır.

Bütün bu öğeler, kadınların merasimlere katılmaları, alkollü içkilere karşı hoşgörü gibi, Islam öncesi, eski Türk göreneklerinin ve inançlarının uzantılarına eklene gelmişlerdir.

Bu Islam öncesi Türk uzantıya, bazı kuşlara ve öncelikle Bektaşi Semah’ın, dönüşlerine özendiği turna’ya verilen ehemmiyet; güneşin doğuşunda, yüzünü doğuya doğru çevirerek Ali’ye niyazda bulunma gibi onunla kişileştirilmiş bir güneş inanışının (culte) anımsanışı-Ali eski Türklerin Gök-Tengri inançlarının mirasçısıdır- ve benzeri başka öğeler de katılabilecektir.

Birçok gelenek ve kutlama bu eski Türk uzantıya bağlıdır. Cenaze ile ilgili gelenek de böyledir. Yıl içinde ölen biri, doğal olarak, ülkenin göreneklerine göre toprağa verilmekte, fakat cenaze merasimi, eski Türklerin usüllerine göre, ilkbaharda, yazın hemen başlarında, yeniden yapılmaktadır. Buna, doğumu izliyen ilk günlerde, yeni doğan’ın ve annesinin yaşamını tehdit eden insan yiyici cin (démone) Al inanışı da eklenebilir.

Demek oluyor ki, Bektaşiliğin temel ve ayırıcı niteliği, onun bir senkretizm, bir inançlar karışımı olmasıdır.7

Bazı kaynaklar, başta Hacı Bektaş Vilayetname’si8 ilk Osmanlı sultanlarının, II.Bayezid’e kadar, Bektaşiler ile sıkı ilişkiler içinde olduklarını bize haber veriyor. İlk sultanlar için, bu, XIV. Yüzyıla ait bir menkabe metni olan Baba Ilyas-ı Horasani Menakıbnamesi’yle olduğu gibi,9 tarihçi Aşıkpaşazade’nin anlatımıyla da doğrulanmaktadır. Babai hareketlerinin başlarından biri olan Baba Ilyas, Aşıkpaşazade’nin de büyük atası idi. Bu metin, Hacı Bektaş’ı Baba Ilyas’ın müritleri arasında saymakta, aynı şekilde, Osman Gazi’nin kayınbabası Ede Bali’yi de, Soluca Kara Öyük’e çekilen Hacı Bektaş’ın yakın çevresi içinde anmaktadır.10 Ilk Osmanlı sultanları ile, ilk Bektaşiler arasındaki iyi ilişkiler, Yeniçerilerin henüz kurulmamış bulunan ocakları, kendilerini Hacı Bektaş’ın manevi koruyuculuğu altına girmiş buldukları an sağlanmıştır.

Fakat muhtemel olarak bu dönemde Bektaşiliğin, Islam örtüsü altında, halkın inanışları içinde sürüp giden Islam öncesi uzantılar dışında, hiçbir cemaat dişiliği yoktu. Bu, Vilayetname’de, geleneğin Hacı Bektaş’ı kendisine bağladığı Ahmed Yesevi’nin adının anılışıyla da bellidir. Fakat XV. Yüzyılda ve asıl XVI. Yüzyılın başlarında, Kızılbaşlar tarafından yürütülen Safavi propaganda ile olaylar gelişecek ve Bektaşilik Şii cemaat dışılığa doğru kayacaktır.

Yüzyıllar geçtikçe, kent merkezleri Bektaşiliği ile halk kitlelerinin Aleviliği arasında giderek derinleşecek bir uçurumun belirdiği de görülecektir. Her ikisinde de inançlar aynıdır: Tanrı’nın insan niteliklerinde kavranışı ile ‘Elifbâ’ harflerinin sembolik değerlerine, Ali’nin tanrısallığına, Tanrı’nın beşer suretinde tecellisine, ruhun beden-göçüne (réincarnation) inanılır ve merasimler sırasında aynı nefes’ler okunur.

Farklılıklar, başlıca sosyal niteliktedir. Birinci halde, kent merkezleri çevresinde kurulmuş bulunan tekke’lere okumuş insanlar gelmektedir; ikinci halde ise, yanlızca, çoğu kez ümmi halk kitleleri ile temas edilmektedir. Bu farklılıklar artarak sürecek ve “Bir Alevi, bir Bektaşidir; fakat bir Bektaşi, bir Alevi değildir” benzeri iddialara yol açacaktır.

Burada “Alevi” deyimi üzerine bir açıklama yerinde olur. Bu, yanlış bir deyimdir, kullanmamız, yaygınlığı dolayısıyladır. Fuat Köprülü de “Köy Bektaşileri’ deyimini kullandığına göre, bunu biliyordu.

Uzun zaman, bu cemaat dışı insanların (hétérodoxie) belli bir adları olmadı. Küçültücü olduğu ölçüde cemaat dışılık (hétérodoxie) ifade eden Rafizi; zındık; Mülhıd adları ile anıldılar. Ya da daha çok, tarihi, Safavi taraftarlığının adı olan, Kızılbaş sözcüğü ile ifade edildiler.11 Ve bu, onların kendilerinin de kullandıkları adları oldu. Başlıca Deliorman yöresinde, resmi olarak bilinen, yüz bin dolayında Kızılbaş’ın bulunduğu Bulgaristan’da, hep bu deyim kullanıla gelmiştir. Türkiye’de, günümüzde, Ali’ye bağlılıkları dolayısıyla, onlara “Alevi” denmektedir. Oysa, etimolojik anklamıyla, bir Alevi’nin soyca Ali’ye bağlı olması gerekir; sözcüğün Iran’da kullanılışı da bu anlamdadır. Bu deyimin, Türkiye’de ortaya çıkışı yakın zamanlardadır. XIX. Yüzyıldan önce yaygınlaşmış değildir. Suriye’de geleneksel “Nusayri” sözcüğünün yerini Alevi (Alaouite) deyiminin alışıyla bir karşılaştırma yapılabilir.

Alevi sözcüğünün yaygınlaşmasının sebebi; başlangıçta Safavi taraftarı Türkmen aşiretleri işaret ettiği halde, daha sonra, “Kürt”le anlamdaşlaşarak “asi dinsiz” anlamını da kapsamaya başlayan “Kızılbaş” sözcüğünün, küçültücü bir içeriğe doğru kaymış bulunması olmalıdır.

Günümüzde de Alevi sözcüğü; Kürtlerin büyük bölümü Alevi olmadığı halde, “Kürt” ve “Alevi” birbirine karıştırılarak ve Kızılbaş sözcüğü ile aynı küçültücü içeriğe çekilerek kullanılmaktadır.

Bektaşiler ve Aleviler arasındaki uçurum, XIX. Yüzyıl içinde, giderek derinleşecektir. İki zümre arasındaki sosyal faklılık yanında, bir başka sebep olarak, tarikatın resmen kaldırılışıyla, Bektaşilerin, gelişmeye başlayan Far-Masonluğu (Franz-Maçonnerie) yönelmeleri de, ayrılığı derinleştirecektir.

Gizlemek zorunda kalan Bektaşiler, aynı ideaii –hürriyetçilik, örfe boyun eğmeme, dini otoriteye karşı olma (libérelisme, non-conformisme, anti-cléricalisme-, paylaştıkları, Far-masonların yanında kendilerine bir destek buldular. Far-masonların etkisi altında kalan Bektaşiler bütün evrimci (terakkici) düşüncelere açık, aydın bir intellegentzia rolü de oynayacaklardır: Türklerin’in çoğu, aynı zamanda Far-Mason (France-Maçon) ve Bektaşi idiler. 12

Ünlü “Bektaşi sırrı” üzerine birkaç söz ile konuyu kapatacağım.
Bektaşiler, uydurma ve karalayıcı “zan”lara hedef oldular. Gece alemleri ile suçlandılar ve suçlanmaktadırlar. Bir, mum söndü’den söz edilir. Gerçekte Bektaşi merasimleri, On Iki Imam temelli Şiiliğin On Iki Imam’ı için, on iki mum yakılarak başlar. Alevilerde, süluk merasimi sırasında, kurban olarak bir horoz törenle kesilir. Suçlayıcılar, horoz ötünce mumların söndüğünü ve alem’in başladığını ileri sürüyorlar.

Bu iftiralar, yabancı inançlara karşı –her zaman ve her yerde-söylenenlere benzemektedir. Bektaşiler ve bilhassa Aleviler, bu sebeple, merasimlerini geceleri ve gizlilikle yapma durumunda kalmışlardır, eza görerek ve koşulların zoru ile süluk törenleriyle birlikte, kapalı cemiyetlere dönüşmüşlerdir. Bu da kendiliğinden bir gizlilik söylentisi (mythe) yaratmaya yeterli olmuştur.

Öyleyse, “Bektaşi sırrı” yoktur diyerek sözü bitireceğim. Bu ancak, bir söylencedir, fakat bütün bir topluluk, onunla, yüzyıllar boyu, önce yanlış anlaşılmış, sonra da eza ve iftiralara uğramıştır. Gerçeği söylemenin artık zamanıdır.

Aleviliğin Temelleri
Bektaşilik üzerine pek çok çalışmalarım oldu. Kökenleri, öğeleri, senkretik (bağdaştırıcı) niteliği. Onun halk biçimi olan Aleviğe değinmelerim de, hep Bektaşilikten yola çıkarak ve Bektaşilik açısından olmuştur. Bu incelememde ise, Alevilik olarak adlandırıla gelen olgu üzerinde, fakat onu,  bütünlüğü içinde yer aldığı Bektaşilikten soyutlamadan, durmaya çalışacağım. Önce, Alevi öğretisinin temellerini araştıracağım, sonra, başlıca merasimlerinin birkaçına değineceğim. Son olarak, felsefi düşünceleri ve hümanizmaları üzerine birkaç şey söyleyeceğim.

Fakat konuya girmeden önce, bir kez daha, mühim bir probleme işaret edeceğim: Alevilik, Bektaşilik’ten ayrılamaz. Çünkü her iki deyim de aynı olguya, Türk halk Islamlığı olgusuna bağlıdır.

Öyleyse, Alevi ya da Bektaşi, hangi deyimi kullanmak daha uygundur? Bektaşiler gibi Aleviler de Hacı Bektaş Veli’den himmet umarlar. Aralarındaki temel fark, sosyal bir farktır. Yüzyıllar boyunca, umumiyetle aşiret çevrelerinden gelmiş, eski göçebeler olan Aleviler, yabanlar olarak kalırlarken, Bektaşiler, kent merkezleri yörelerinde toplanarak, müritleri okumuş çevrelerden gelen bir tarikat oluşturmuşlardır. Bektaşilik deyiminin, Alevi anlandırmasından daha kullanır oluşunun sebebi de budur. Sonuncu adlandırma, konunun temeli halkın inanışı olduğu halde, ne yazık ki, siyasi bir yan anlama doğru kaymış bulunuyor. Açıklamam boyunca, her iki deyim üzerinde de duracağım ve “Bektaşi”, “Alevi” adlandırılmalarını bilimsel bir bakış açısından çözümlemeyi bir kez daha deneyeceğim, fakat her şeyden önce, iki zümrenin bu ortak inancını tamamlamaya çaba göstereceğim ve tarikatı, bağlı bulunduğu velinin adı ile adlandırmayı sürdüreceğim.

Bektaşilik, öbür mistik Müslüman tarikatlara benzetilmez. Gerçekte, her şeyden önce Bektaşilik, bir halk dini, daha doğrusu, göçebe halkların dinidir. Yani Bektaşilik, özünde, doğa güçlerine, bitkilerin ve mevsimlerin dönüşümlüğüne bağlı, göçebe bir cemiyetin inançlarının ayırıcı niteliklerini taşir. Zaman kavrayışı, çağdaş cemiyetlerde olduğu gibi, doğrusal ve ilerleyen bir zaman kavrayışı değil, dönen bir zaman kavrayışıdır. Gün, gecenin; baharın yeniden gelişi, kış boyu bitkilerin ölüşünün; yaşam, ölümün yerini alır. Bu, Ebedi Dönüş Çemberi’dir.

Göçebe yaşam, mevsimlere, aynı zamanda doğal güçlere ve yaşamın kaynağı olmasıyla, Güneşe bağlıdır. Ve Güneş baş tanrı, insanlığın çeşitli dönemleri boyunca değişik adlar alacak olan, eski Türklerin “Gökyüzü Tanrı”sı, Gök Tengri’dir. Hatai’nin, yani Şah Ismail’in, o kadar güzel ifade ettiği gibi:

“Küntü kenzen sırrı devrinde Muhammed Nurıdur”
(Kenz-i Mahfi Devri’nde Muhammed’in Nurı vardı) [1]

“Kenz-i Mahfi Devri” ile, Eski Türkler’in Gök-Tanrısi’nın Müslüman bir ada bürünmesine  ve “Ali” adını almasına şaşırmamak gerekir.

Bektaşiliğin tarihi çok eskidir. İlk Türk halklara kadar uzanır. Kökleri, Orta Asya’da, Islam öncesi çağlardadır ve günümüze kadar sürüp gelmiş bulunmaktadır. Türk halkının derin doğasına kök salmıştır ve Türk halkı var oldukça var olacaktır.

Türkler bir hamlede Müslüman olmuş değillerdir.
Islamlaşma dönemi yüzyıllarca uzamıştır. Kentli nüfusun Islamlaşması da, bozkır nüfusununki ile aynı biçimde olmamıştır. Orta Çag kaynaklarında, henüz müslüman olmuş veya Müslüman olmayan göçebe Türk nüfusa Türkmen adı veriliyor. Ben de, Türkmen sözünü bu anlamda kullanacağım.

Yaygın bir biçimde, Orta Çağ Anadolusu’nda, Iran örfünün etkisi altında kalmış bulunan ve Farsça konuşan kentli nüfus, dinin esaslarını medresede öğreniyordu. Fakat ata inançlarına ve geleneklerine sıkıca bağlı bulunan göçebe ya da yan göçebe nüfus için durum bambaşka idi. Bu yüzdendir ki, kentli nüfus, Türkmenlere çok iyi gözle bakmıyordu. Onlardan söz ederken “Etrak-i bı-idrak” ve “Etrakin dini zayıf” deniyordu.

Yüzyıllar boyunca Türkler, yeryüzü dinlerinin birçoğunu tanıdılar. Mani’cilik, Buda’cılık, Nesturilik, Ortodoks veya Katolik Hıristiyanlık, hatta Musevilik. Günümüzde de, Orta Asya’da Budha’cılığa bağlı Türkler vardır: Sarı Uygurlar. Moldavialı Gagauzlar, hatta Karamanlılar, Ortadoks’dular. Karait’ler de, Musevi’dirler. Fakat başlangıçta Türkler, Şamancı idiler. Bugün de, Sibirya’da ve Orta Asya’da, Şamancı Türkler vardır.

Şaman inançlı Türkler, Gökyüzü Tanrısı (Gök-Tengri) ile doğa güçlerine tapıyorlardı: “Toprak” ve “Su” (yer-sub), böylece tanrısallaştırılmış oluyordu. Din öncüleri, birçok işlevleri bulunan Kam-ozan’lardı. Onlar, din uluları ve aynı zamanda, büyücü, utacı ve çok zengin sözlü edebiyatın saklayıcısı idiler. Türk edebiyatının en eski kaynaklarından biri Kitab-ı Dede Korkut’tur. Dede Korkut, Eski Türklerin Kam-ozan’larını temsil eder.

Selçuklular döneminde Anadolu’da, Islamlaşmış Türkmenlerin din ulularına Baba ve Dede de denilmekte idi. Babaların, dini olduğu kadar siyası, çok mühim işlevleri vardı. Din büyüğü ve aynı zamanda, boylarının başları idiler. Ünlü, Sarı Saltuk Dede’nin, aynı zamanda hem dini, hem siyasi bir işlevinin bulunuşu gibi. XIII. Yüzyılın ikinci yarısında, Türkmen boylarını (muhtemel olarak Çepni’leri) Dobruca yöresine yönelten odur.2

Zaman zaman Babalar siyasi bir rol oynadılar. Nitekim 1239-1240’ta, Selçuklu yönetimine karşı, Babailer ayaklanması olarak tanınan sosyal nitelikli bir başkaldırmayı Babalar kışkırttılar. Ayaklanmanın başlarından biri, Aşıkpaşazade’nin büyük atası, Baba Ilyas’ı Horasani idi. Baba Ilyas’ın taraftarları arasında iki kardeş, Mintaş ve Bektaş da vardı. Mintaş, Baba Ilyas’ın saflarında savaşarak öldü. Bektaş Malya Ovasında, ayaklanmanın bastırılışından sonraki kıyım sırasında, kaçarak kurtuldu ve bir münzevi yaşamı sürdüğü Soluca Kara Öyük’e çekildi.3 çevresinde bulunanlar arasında, ileride Osman Gazi’nin kayınbabası olacak olan, Ede Bali de vardı. Bunu bize bir XIV. Yüzyıl kaynağı, Baba Ilyas’ın torunu Elvan Çelebi tarafından kaleme alınmış bulunan, Baba Ilyas-ı Horasani’nin Menkıbname’si bildiriyor.4

Bektaşilik tek bir günde doğmuş değildir, oluşumunda birçokevreler vardır. Gelişimi yüzyıllar boyu sürmüştür. Kaynakları farklı birçok öğenin birleşimidir. Bu bakımdan, Bektaşilik bir senkretizm’dir, denebilir.5

Günümüzde Türkiye’de, Bektaşiler ve Aleviler olmak üzere, iki ayrı zümre vardır. Bu iki zümre arasındaki fark, öncelikle sosyal niteliktedir. İnançlar aynıdır. Her iki zümrenin de zengin bir halk edebiyatı vardır; hatta edebiyatları aynıdır. Kam-ozan’ın koruya geldiği, Eski Türklerin sözlü edebiyatı, bu edebiyatın temeli olmuştur. Bu edebiyatın büyük bölümü, sözlü olarak yayılmıştır. Pir Sultan Abdal’ın ünlü nefes’lerinin, önce ağızdan ağıza yayılışı gibi. Bu yüzden, Bektaşi-Alevi şairlerinin tenkitli yayının (édition critique) yapılması güçtür.6

Merasimler sırasında, nefeslerin okunuşunda, uydurulmuş birçok manzume, asıl şiirlere karışa gelmiştir. Bu husus, Hatai’ninmanzumelerinde açık olarak görülür. Vatikan ve Paris kitaplıklarındaki, en eski el yazmalarına dayanan Tourkhan Gandjei’nin yayını,7 Türk ve Sovyet baskılarında8 Hatai’ye atfedilmiş nefeslerle karşılaştırılırsa, başta, Hacı Bektaş’ın adı geçenler ve Tourkhan Gandjei’nin yayınında bulunmayanlar olmak üzere, manzumelerin büyük bir bölümünün ayıklanması gerektiği anlaşılır.

Bektaşi gibi, Alevi de, Hacı Bektaş Veli’ye bağlıdır. Fakat Bektaşiler, yüzyıllar boyunca, müritleri kentli nüfustan oluşan Çelebi bir tarikat durumuna gelmişlerdir. XIX. Yüzyılda, 1826’dan sonra, II. Mahmud, Bektaşi tekke’lerini kapattığı zaman, Bektaşiler gizlenmek zorunda kaldılar ve evrimci (terakkici) intelligenzia’nın doğuşunu hazırladılar. Nitekim Jön Türkler’in ve Yeni Osmanlılar’ın çoğu Bektaşidir.9 Bunlar arasında, Namık Kemal’in güçlü kişiliği anılabilir.10

Fuat Köprülü, Alevileri Bektaşilere bağlama amacıyla, onlara “Köy Bektaşileri” diyordu ve bunda haklı idi; çünkü inançları Bektaşilerinkinden farklı olmamakla birlikte, umumiyetle ümmi ve tahsilsiz kalmışlardı.

Şimdi, “Alevi” sözcüğüne dönelim. Bilimsel açıdan, bu sözcük yanlıştır. Alevilerin tarihteki adı Kızılbaş’tır. XV. Ve XVI. yüzyıllarda, Kızılbaşlar, ilk Safeviler olan, Şeyh Cüneyd, Haydar ve Şah Ismail taraftarı Türkmen boylarıydılar. Kırmızı bir serpuş giyiyorlar, bunun içinde onlara Kızılbaş deniyordu.

Fakat Kızılbaş sözü, yüzyıllar içinde, küçültücü bir anlama kaymış ve Celali Isyanları adı ile tanınan dini-sosyal başkaldırma hareketleri dolayısıyla da, ‘dinsiz asi’ anlamında kullanılmaya başlamıştır. Kızılbaş deyiminin, yerini Alevi’ye bırakmış olması bundandır.

Böyle olmakla birlikte, eğer Iran’a gider ve bir Iranlıya “Men Aleviyem” derseniz, o bundan, sizin Ali’nin soyundan gelmiş bulunduğunuzu, başka bir deyişle, “Seyyid” olduğunuzu çıkaracaktır.

Alevi sözünün, Kızılbaş deyiminin yerini alması, daha yakın zamandadır. Saddetin Nüzhet Ergun’un tanınmış antolojisini11 alırsak, görürüz ki, kitabın birinci cildi, Bektaşi Şiirleri olarak adlandırılmıştır; XVIII. Yüzyıla kadar gelen  şairlerin nefeslerini içermektedir. XIX. Ve XX. Yüzyıl şairlerini kapsayan ikinci cilt, Kızılbaş-Alevi ve Bektaşi Şairleri adını almıştır.

Alevi sözcüğünün, soyundan, Suriye’de Nusayri’lere Aleviler (Alauites) denmeye başladığı zaman yaygınlaşmış olması muhtemeldir.

Bununla birlikte, Alevi sözcüğü kullanışta benimsenmiştir, biz de kullanmayı sürdüreceğiz.

***

Coğrafya bakımından, Bektaşilik ve Alevilik çok geniş bir alana yayılmıştır: Onlara, hem Anadolu, hem Rumeli’de rastlanır. Bulgaristan’da ve günümüzde hâlâ birçok Bektaşi tekkesinin bulunduğu Yogoslavya’da, öncelikle de Diakoviça’da, Bektaşi ocaklarına rastlıyoruz. Arnavutluk’ta ise, Bektaşilik, XIX. Yüzyılda, Sultan II. Abdülhamid’in hiddetina yol açan, Bir Bektaşi Arnavut yönetimin ortaya çıkışına hız vermeye yetecek kadar yaygınlık kazanmıştı.

Doğu’da, Iran Azerbaycannı’da, merkezi Tebriz yöresinde, Ilhçı’da bulunan ve Kırklar ya da Cehelten adı verilen bir topluluğa rastlanır. İnançları ve gelenekleri, Türkiye Alevilerininkinden farklı değildir. Hacı Bektaş’a bağlıdırlar ve Ali’llahi”dirler, yani bütün Aleviler gibi Ali’nin uluhiyetine (tanrısallık) inanırlar; fakat, Divan’ını bir kutsal kitap gibi gördükleri Şah Ismail’i de tanrısallaştırırlar. Kırklar ya da Cehelten adı verilenler, Türk’türler.

Yine Iran Azerbaycan’ında, Kürt olmakla birlikte Türkiye Alevileri ile birçok ortak yanları bulunan Ehl-i Hak’lar vardır.

Hoy yakınında, Mohal-i Garagoyun denen bir yöre vardır; Rhl-i Hak’ların Ateşbagi boyuna bağlı, kırk kadar köyden oluşur. Umumiyetle Kürt’türler, fakat aralarında Türkler de vardır.12 Bu topluluğu Kara Koyunlulara bağlayanlar olmuştur. Tanınmış Doğu-bilimci (Orientaliste) Minorsky’nin tavrı budur13 ve haksızda değildir. Tarihte, Kara koyunlular, aşırı Şiiliğe mensup olarak gösterilmişlerdir, fakat muhtemeldir ki, inançları Kızılbaşlarınkinden farklı değildi. Minirsky’nin görüşünde şüpheye yol açan husus, Ehl-i Hak’ların, büyük çoğunlukla, Kürt olmalarıdır. Fakat yüzyıllarca, Kürtler ve Türklerin yan yana yaşamış oldukları ve doğal olarak aralarında karşılıklı etkileşmelerin bulunduğu bölgelerde dolaştığımızı unutmayalım. Bu zümreler, birbirlerinden, aşılmaz sınırlarla ayrılmış değillerdir.

***
Şimdi, Bektaşiliği, tarihi bir çerçeve içine yerleştirmeye çalışalım.
Vilayetname’ye göre Hacı Bektaş, bir Ahmed Yesevi müridiydi.14 Bu, elbette, yalnızca bir söylencedir, zira Ahmed YeseviXII. Yüzyılda, yani Hacı Bektaş’tan bir yüzyıl önce, Orta Asya’da Kazakistan’da bulunan Yesi’de, bugünkü adı ile Türkistan’da yaşamıştı ve ilk Türk Tasavvuf tarikatını orada kurmuş bulunuyordu. Timurlenk tarafından onarılmış bulunan Türbesi, günümüzde hâlâ bir ziyaret yeridir. Ahmed Yesevi, ilk Türk sufisi oldu. göçebeler arasına Islam’ı yaydı ve Türkmen boylarının inançlarını yönlendirdi. Hacı Bektaş Veli’de, tıpkı Ahmed Yesevi gibi, göçebe Türkmen halkın yanında bir ermiş, bir sufi olmuştur.

XI. yüzyılın sonuna doğru Türkler, Anadolu’ya yönelik göçlerine başladılar. XIII. Yüzyılda bu göç yoğunlaştı. Moğol yayılışı sebebiyle, Orta Asya’dan gelen Türk boyları, Horasan’dan geçerek, Anadolu’ya aktılar. Bu boyların dini öncüleri babalardı. Horasan yolu ile geldikleri için onlara Horasan Erenleri deniyordu. Hacı Bektaş Veli onlardan biri oldu. yukarıda da söylediğimiz gibi, Baba Ilyasiı Horasani’nin taraftarlarındandı ve muhtemel olarak, onun ardınca gelenlerdendi. Hakkında en iyi tanıklık, XV. Yüzyıl tarihçisi Aşıkpaşazade’ninkidir.

İşte, Aşıkpaşazade’nin söylediği:
“Hacı Bektaş kim Horasan’dan kalkdı, bir kardaşı daha var idi. Menteş dirler idi. bile kaldılar geldiler. Doğru Sivas’a geldiler. Ve andan Baba Ilyas’a geldiler.... Mentaş yine Sivas’a vardı. Anda eceli mukkader imiş. Anı şehid itdiler....

Hacı Bektaş, Kayseri’den Karayol’a geldi. şimdi mezar-ı şerifi andadır. Ve hem bu Rumda dört tayfa vardır kim Musafirler içinde anılur:

Biri Gaziyan-I Rum, biri Ahi-yan-ı Rum, biri Abdalan-ı Rum ve biri Baciyan-ı Rum. İmdi Hacı Bektaş Sultan bunların içinden Baciyan-ı Rumu ihtiyar itdi kim o Hatun Ana’dur. Anı kız idindi. Keşf ü Keramatını ana gösterdi. Teslim itdi. Kendü Allah rahmetine vardı.

Sual: Bu Hacı Bektaş Hazreti’nün bunca müridi ve muhubbi vardur. Bunların biatleri ve silsileleri nereden olur?

Cevab: Hacı Bektaş, Hatun Ana’ya ısmarladı nesi var ise. Kendi bir meczub, budala aziz idi. şeyhlikden ve mürşidlikden fariğ idi.

Abdal Musa dirler idi, bir derviş var idi. hatun Ana’nun muhibbi idi...” 15

Aşıkpaşazade’ye göre, Abdal Musa, Sultan Orhan zamanında yaşıyordu, ve onun seferlerine katılmış olmalıdır.

Bektaşiler ile ilk Osmanlı Sultanları arasında çok sıkı bağlar vardı. Aynı sosyal çevreden, Türkmen boyları içinden gelmeydiler. Bunun içindir ki, Yeniçeri Ordusu kurulduğunda, Sultan, onları Hacı Bektaş Veli Tarikatı’na bağladı.

***
İlk Bektaşilerinanç ve merasimleri sonradan gelişecek olanlardan çok farklı idi: Bektaşilik, göçebe Türk halkın inanışlarından kaynaklanmaktaydı ve henüz Türklerin eski törelerinden uzaklaşılmamıştı. Günümüzde de, bu adetlerden bazıları, Alevilerde hâlâ korunmaktadır. Mesela, bir doğumu izleyen ilk günlerde, Al adı verilen, insan yiyici yaşlı cinin gelip al ataşıyla yakmasını önlemek için, lohusanın ve yeni doğan’ın başında nöbet tutulması adeti gibi.

Başka bir örnek: Eski Türk’lerde biri ölünce, ne zaman ölmüş olursa olsun, cesedi tuza konarak ilkyazın gelişinde toprağa verilirdi. Bu adet, ruhun yeniden bedene dönmesi (réincarnation) inanışına bağlıdır. Nasıl, gündüz geceyi, ilkyaz kışı izliyorsa, yaşam da öylece ölümün yerini almaktadır ve yeni yaşam, baharda doğanın uyanışı ile birlikte başlamaktadır. Günümüze kadar, Alevilerde de, ülkenin adeletine göre ceset kabre verilmiş olsa bile, gömme merasimi, gömmeler denen mevsimde (mezar mevsimi), yani ilk yazın gelişiyle, Mayıs ayı içinde yenilene gelmiştir.

Bir üçüncü örnek: Şubat ayında, Hızır Bayramı denen bir bayram kutlanmaktadır. Bu bayram, on iki hayvanlı takvime göre Şubat ayına rastlayan, eski Türk yeni yılını karşılar. Marco Polo, Seyahatler Kitabı’nda, “Ak Bayram” denen ve Şubat Kutlamaları (Calendes) ile anı zamana rastlayan bu bayramı anlatır. Bayram boyunca, onun zamanı gibi bugün de, aklar giyilerek kutsal yemekler hazırlanmaktadır.16

Fakat yüzyıllar boyu, birçok cemaat dışı (hétérodoxe) öğe, ilk Bektaşilerin inanç ve adetlerine eklendi; ilk öğeler de, şüphesiz, Ahilerin merasim ve adetleri oldu. ahilik ve Fütüvvet meslek loncaları, Islam dünyasında çok yaygındı.

Türkçede XIII. Ve XIV. Yüzyıla kadar çıkan Ahi belgeleri ve Fütüvvetnameler vardır. XIV. Yüzyılda, Faslı gezgin Ibn Battuta, Anadolu’da bulunan Ahi loncaları anlatırken onların, çok yaygın olduğunu söylüyor. Ülkelerde yolculuğu sırasında da, çoğu kez, Ahilerin konukseverliklerinden yararlanmıştır. Bu belgelerden, Ahi loncalarla dervişlerin tarikatı arasındaki bağın çok sıkı olduğu anlaşılmaktadır.

Ahilerde, Şii etki hakimdi. Pirleri, Selman-ı Farisi idi. selçuklu yönetimi yıkılınca, XIV. Yüzyılın başında, Ahiler, Ankara’da güçlendiler ve kısa süreli bir Ahi devleti kurmayı başardılar. Yönetimleri sona erip istenmez duruma geldiklerinde de, aralarında sıkı ilişkiler bulunan Bektaşilerin yanına sığınmaya çalıştılar. Bektaşilerin Selman-ı Farisi’ye saygıları Ahilerden gelmektedir: Selman-ı Farisi meslekloncalarının piri idi. Süluk merasimlerinde bele kuşak kuşama adeti, bir dolu içme ve başka bazı adetler, Bektaşilere, Ahilerden geçmiştir. Ahilerin katılımı ile o zamana kadar az çok fark edilen Şii etki, daha belirginleşmiştir.17

XV. yüzyılda, Bektaşiliğe, Hurufi öğeler de girmeye başlamıştır. Hurufilik, Fazlullah Astarabadı tarafından yayılmış olan bir tasavvufi öğretidir,18 insanoğlunun yüzünde ve bedeninde tecelli eden “Elifba) (Arap alfabesi) harflerinin uluhiyeti üzerine temellendirilmiştir. Fazlullah’ın vaaz merkezi Şirvan’da, Bakü kenti idi. 1394’te, Fazlullah, Timurlenk’in buyruğu ile şehit edildi ve müridleri işkencelere uğratıldı. Aralarında bazıları, Hurufi inaçları da birlikte getirerek, Anadolu ve Rumeli’ye göç ettiler. fazlullah’ın müritlerinin önde gelenlerinden biri, Azerbaycanlı bilginlerin yakın zamanlardaki buluşlarına göre, aynı zamanda onun damadı olan Nesimi idi. Nesimi, aslen, ileri sürüldüğü gibi Iraklı değil, Şirvan’ın, Nesim adı verilen bir köyündendi.

Nesimi’nin belirgin kişiliği ve hazin sonu, üzerinde fazlaca takılıp kaldığımız için yeterince bilinmektedir. Nesimi’den başka, Fazlullah’ın öbür müritleri de Anadolu ve Rumeli’ye göçerek, oralara Hurufiliğin esaslarını taşıdılar. Başlıcaları arasında, Mir Ali el-A’lâ ve Rufii vardı. Uğradıkları zulümlerden kurtulmak için, Hurufiler de, Bektaşi mozaiğini zenginleştire gelmiş bulunan öğretileri ile birlikte, Bektaşilere sığındılar. Çok zengin Bektaşi-Alevi edebiyatı içinde yedi büyük Şair anılır: Nesimi, Hatai, Fuzuli, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Yemini ve Virani. Bunlardan üçü, açıkça Hurufi idiler. Başta Nesimi, sonra Yemini ve Virani. Yemini ve Virani, XVI. yüzyılda yaşamışlardır. Birincisi, Fazlullah’ın ve bütün insanoğlunun, Allah’ın bir tecellisi olduğu açıklanan, Fazilatname’nin yazarıdır. Virani ise, yalnız Hurufu değil, açıkça Ali’illahi idi.

Hurufilik, Bektaşiliğe sızarken, ayrı bir biçime büründü, Pantheizm ve Anthropomorfizm (doğa-tanrıcılığı ve insan biçimli tanrıcılık) görünüşü altına girdi.

Bunun içindir ki, söz gelimi, Noktatü’l Beyan denen Bektaşi niyazında şöyle söylenmiştir:

“Adem’den gayrı Hak talep idersen ma’rifetu’llahdan bihabersin.”

Her insanın yüzünde; Allah’ın adı okunabilmektedir. Bu gerçeği, hiç kimse, yüzyılımızın başinda, Hilmi Dede Baba’nın ifade ettiği gibi dile getirmiştir:

“Tuttum aynayı yüzüme
Ali göründü gözüme”

XVI. yüzyılın başında, Kızılbaş akımı, Bektaşiliğe sızan son öğe oldu. fakat silinmez bir iz bıraktı. Bektaşilik, Kızılbaş akımı ile günümüze kadar gelen biçimini aldı ve merasimler, Kızılbaş usullerden derinden etkilendi.bektaşi mozaiğine, Kızılbaş öğretinin katılması ile Bektaşilik, açık olarak cemaat dışı (hétérodoxe)  bir görünüm kazandı ve Şii etki, Bektaşi öğretiye ve merasimlere derin damgasını bastı. Ruhun yeniden bedene dönüşü (reincarnation) inancını ve Islam görüşü altında Ali’nin adı ile birleşen, eski Türklerin Gökyüzü Tanrısı, Gök Tengri’ye tapınışı, yukarıda gördük. Böylece, buna; Tanrı’nın Ali’nin adı ile insanoğlu biçiminde tecellisi de eklenmiş olmaktadır. Ali, sırasında, peygamberlerde, imamlarda ve asıl, Ali’nin kendisinden, sonuç olarak da, doğrudan doğruya uluhiyetten başkası olmayan Hacı Bektaş Veli’de, tecelli edebilir. Merasimler sırasında ve başlıca Bektaşi-Alevi merasimi olan Ayin-i Cem’de, Kızılbaş etki, her an görülür. Merasim, Hatai’nin (Şah Ismail), biri On Iki Imam’ı öven bir nefes, bir düvazdeh olan, üç nefesiyle başlar. Tevhid’de, Ali’nin adı Allah’ın zikrine karıştığı zaman doruğa (summum) ulaşılır:

Hakk la-illahe ilallah
İll’Allah Şah ill’Allah
Ali mürşid güzen Şah
Eyvallah Şah’ım eyvallah
Katılanlar, çoşkuyla kendilerinden geçerek, “Şah! Şah!” diye bağirırlar.

“Şah”, Şah-ı Merdan Ali’yi bir anma gibi görünüyor. Fakat, Şah Ismail zamanında bu, Ali’nin tecellisi, ruhani Şah, Şah Ismail’i, yani asrın Şahı’nı da bir anma oluyordu. Bu aşağıdaki manzumede olduğu gibi, Hatai DivanI’nda açıkça görülür:

Gül, ağaçdan bitdi geldi Şah’a yoldaş olmağa
Sırr-ı Şah idi ezelden geldi sırdaş olmağa
Yüreği dağ olmayınca bağrı kanlı la’l-tek
Hiç kimin haddi yoktur kim Kızılbaş olmağa
Kentü kenzen sırrı devrinde Muhammed nurıdur
Kırmızı tacile geldi aleme faş olmağa
İsmi Ismail’dur (hem) Zatı Emir-el-Mü’minin....19

Açıklamamı sona erdirmek için, yeterince açık seçik bir örnek daha:

Allah Allah deying Gaziler din Şah menem
Karşu gelüng secde kılung Gaziler din Şah menem...
Uçmakda tuti kuşıyam ağır leşker er başıyım
Men sufiler yoldaşıyam Gaziler din Şah menem....
Mansur ile darda idim Halil ile narda idim
Musa ile Turda idim Gaziler din Şah menem...
Kırmızı taclu boz atlu ağır leşkeri heybetlü
Yusuf Peygamber sıfatlu Gaziler din Şah menem...
Hatai’yem al atluyam sözi şekerden tatluyam
Murteza Ali zatluyem Gaziler din Şah menem...20

Görüldüğü gibi Kızılbaş akım ile Bektaşilikte, aşırı Şii eğilim ağır bastı. Şah Ismail kendini Ali sanmaktadır; Ali de, Allah’ın tecellisidir.

Şimdi Bektaşiliği tanımlamaya çalışalım.
Birinci husus: Bektaşilik bir Türklük olgusudur. Şüphesiz, Balkanlar’da Bektaşiler bulunduğu gibi, oldukça büyük sayıda Kürt Alevi de vardır; böyle olmakla birlikte, Bektaşiliğin kökeni Türk’tür. Merasimler sırasında kullanılan dil Türkçedir ve nefes’ler Türk dilince okunur.

İşte, farklı Alevi köylerde birçok kez işittiğim sözler:

“Hakiki Türk Müslüman bizik”
“Sünnilik Arab’dır. Mevlevilik Iranlıdır. Biz Türküz, Türkçe konuşuruz. Ayinlerimizde Türkçe kullanırız.”
Merhum Aşık Feyzullah Çınar, nefes’lerinden birinde;

Türk dili söyleriz ayinlerimizde
Arabi Farisi dili gerekmez
diyordu. Bu nefesi, ben kendim kaydettim.

İkinci husus; Bektaşilik örf dışıdır (non-conformiste). Dinin dış biçimlerine hiç ehemmiyet verilmez. Tanrı’ya inanmak için, ne camiye gitmeye gerek vardır, ne beş vakit namaz kılmaya, ne de Ramazan’da oruç tutmaya.

Halk Islamlığının tavrı da her zaman bu olmuştur. Bu tavır, Bektaşiliğin, henüz kurumlaşmış bir kardeşler birliği oluşturmadığı bir dönemde yaşamış olan Yunus Emre’nin mısralarında da dile gelmiş bulunmaktadır, işte Yunus Emre’nin söylediği:

Ben oruç namaz içün
Süci içdüm esridüm
Tesbih seccade içün
Dinledim çeşte kopuz

Yunus’un bu sözinden
Sen Ma’na anlar isen
Konya minaresini
Göresin bir çuvalduz

***
Bana namaz kılmaz dime
Ben kılarım namazımı
Kılar isem kılmaz isem
Ol Hak bilür niyazımı

Hak’dan artık kimse bilmez
Kafir Müsülman kimdürür
Ben kılarım namazımı
Hak geçirdiyse nazımı

Üçüncü husus: Bektaşilik bir senkretizm (syncrésme)’dir: Değişik kökenli öğelerin karıştığı bir mozaik görünüşü taşir. Bektaşiliği bir ‘gnose’ (bilinç birikimi) olarak tanımlıyabiliriz; bütün ‘gnose’lar, öncelikle de mani’cilik gibi, kendini kuşatan çevrelerin gelenek ve hatta inançlarını içinde taşir. Bunun içindir ki, Bektaşilik, Balkan ülkelerinde, bazı Hıristiyan öğeleri bünyesine almış ve özümsemiştir. . nitekim Bektaşiler, en tanınmişları Hızır’a atfedilen kutlamalar olmak üzere, bazı Hıristiyan azizleri kendilerine mal etmişlerdir. Mesela, Rumeli’de, Mayıs ayında Hıdırelez (Hızır-Ilyas) adı altında, Saint Georges kutlanmaktadır. Eğer Duğu’ya gidilirse, Iranlı ve eski Iran dinine bağlı etkilere rastlanır. Mesela, Iran’ın Yeni Yılı, 21 mart, Alevilerce günümüze kadar kutlanan Nevruz Bayramı olmuştur. Nevruz’dan önce, Mart ayı ortasına doğru, Haftamal denen bir Bayram vardır ki, ölülerin ruhlarını anmak için kutlanan (Fravaşti’ler), eski bir Iran bayramına karşılıktır. Mavera-yı Kafkas’da ve Orta Asya’da bu bayrama, Iyd-i Sersale denir. El-Biruni (973-1051), bize bu bayramın bir tasvirini bırakmış bulunuyor.21 Bir başka örnek: Orta Anadolu’da, Ocak ayında, Kagant (Gağan) denilen bir bayram kutlanır. Bu sözcük, Fransızcada “Calendrier”, Ingilizcede “Calender” vb. biçimlere girmiş olan Latince Calendae’dan gelir. Kagant, Yunan takvimine göre, yeni yılın karşılığıdır. Yani, Hıristiyan kaynaklı bir bayram söz konusudur.22

***
Bektaşi-Alevi inançlarının, ruhun yeniden bedene dönüşü (reincarnation) inanışına dayandığını gördük. Bazı bölgelerde bu inanış, ruhun sürekli göçü (métempsyhose, tenasüh) inancına kadar gider. Bu, Uygur Türkleri arasında çok yaygın olan Budha’cılığın bir kalıntısı olabilir. Budha’cılık, Selçuk döneminde, Anadolu’da yaşıyordu;ünlü Ertena ailesi de Budha’cı inanışa bağlı idi.23

Ayrıca, Tanrı’nın, insanoğlu suretinde tecelli ettiği inanışı da vardır. Müslüman dönemde, Tanrı Ali’nin görünüşü altında tecelli eder. Fakat Ali, sırasında, Peygamberin ve Velilerin suretinde tecelli edebilir.24 Nitekim Hacı Bektaş, bizzat Ali’den başkası değildir.

Ali olgusu derinleştirmeye çalışılırsa, bunun, bir güneş tanrısallığı olduğu görülür. Ali, görünmesi için dua edilen, doğan günle özdeşleştirilmiştir. Bu da bizi, Eski Türklerin Gökyüzü Tanrısı, Gök-Tengri’ye götürür.

Derin anlamlı bir olayı işaret edeceğim: Aleviler (belki de günah duygusu ile) kullanmaktan çekiniyor göründükleri Allah ismi yerine, Tanrı, ya da Tengri adını kullanırlar.

İşte, örnek olarak Derviş Ali’nin bir nefes’i: 25
“Men Ali’den gayrı Tanrı bilmezem”

Adem’in ve sonuç olarakbütün insanlığın tanrılaştırılması inanışı da vardır. Şeytan, Tanrı’nın, Adem’in gönlüne girmiş olduğunu anlamadığı için, Adem’e secde etmemiştir.

Hatai, bunu şöyle ifade etmişti:
Hakk’a mazhar durur Adem sücüd it uyma şeytan
Ki Adem donına girmiş Huda geldi Huda geldi26

Duygu taşkınlıklarına yol açan, Kerbela şehitlerinin yüceltilişi de susularak geçilemez. Geleneksel olan on gün yerine, on iki gün süren Muharrem Orucu ve Aşure, duygusal boşalıma aracı olur. siyah giysiler giyerler, su içmezler, yanlız, kana kana doyma amacı olmaksızın, ayran ve çay yudumlayabilirler. Bıçak kullandırmayı gerektiren hiçbir şey (yani et ve hiçbir katı yiyecek) yemezler, yıkanmazlar ve toprak üzerinde yatarlar.akşamları, ağıtlar (mersiye) okur, Yezid ve yandaşlarına lanetler yağdırırlar. Ses, alabildiğince ve gözden yaş gelene kadar yükselir.

Yezid’e ve Şimr’e lanet gibi, Hüseyin’e ve Kerbela şehitlerine ağıtlar da, bütün merasimlerde yer alır ve çoğu kez, dizginlenemeyen tepkilere sebep olur:Gögse vururlar, baş duvara çarpılır, hatta bu, toplu çılgınlığa (hystérie) kadar varabilir. Hüseyin, zulme ve haksızlığauğramanın örneği olur. o, acı çeken insanlığın anımsanışıdır.

***
Her ne kadar Aleviler, dinin dış biçimlerine uymasalar da, başta Ayin-i Cem olmak üzere, onların da kendilerine göre merasimleri vardır.

Kent merkezlerinde Ayin-i Cem, Bektaşi tekkelerinde, haftada bir kez, perşembeyi cumaya bağlayan gece yapılırdı. Günümüzde 1983’de, Deli Orman’da, Sevar Köyü’nü ziyaretim sırasında da, böyle idi.27 Fakat Dede bulunmayan köylerde merasim, Dede geldiği zaman yapılır. Her dedenin, yılda en az bir kez, ziyaretini elinde bulundurduğu, kendisine bağlı, belli sayıda köyü vardır.bu ziyaretler sırasında yapılan Ayin-i Cem çok uzun sürer, çünkü töre hukukunu ilgilendiren sorunları çözmede, ondan yaralanılır. Bu sırada, eğer sülük etmemişse hiçbir Alevi “Cem”e alınmadığı için, ahiret kardeşi denen musahiplik merasimleri ile birlikte, sülükler de tamamlanır. Anlaşmazlıklar, töre hukukuna göreyargılanır. Dede, durumları inceler, gerekirse kefaretleri belirler, eğer hak etmişse, cezalıya, ‘Cem’i yasaklıyabilir. Merasimler süresince, eski Türklerde adet olduğu üzere, kadınlar, erkeklerin yanında yer alırlar.

Topluluktaki anlaşmazlıklar ortaya serilip sonuca bağlandıktan sonra ‘Cem’e geçilir. Dede tarafından kutsanmış olan kurbanlık koyun getirilir. Ardından Dede, On Iki Hizmet’i yapacak olanı belirler. Gözcü, Ali; Saki, Hüseyin; Farraş, Selma-ı Farisi vb. olmak üzere, her biri öte-alemden bir kişiliği canlandıracak ve Cem süresince bir rolü gerçekleştirecektir: ve Çerağcı, On iki Mum’u yakar. Merasim başlayacaktır.

Cem, Arş’da, zaman dışında olagelen Giz’lerin (Mystére) yeryüzündeki tekrarıdır.

Aşık-Ozan, bazen Dede’nin kendisi, Yaradılış Efsanesi’ni okur. Tanrı’nın Tahtı üzerinde uçmakta olan Cebrail’i çağırır, bir ses sorar: “Sen Kimsin? Ben kimim?”

Cebrail, soruyu anlamayarak, “Ben benim, sen sensin.” Diye yanıt verir.

Taht, kapalı kalır ve Cebrail, sonsuz zamanlar süresince, kanatları kan içinde kalıncaya kadar uçar. Nihayet üçüncü kez, Hatif’den gelen bir ses ona, “Sen yaradansın, ben yaradılanım.” Demesi gerektiğini fısıldar. Ve birden, göğün kapıları önünde açılır.28

Bundan sonra, oluşunda çok şeylerin geçtiği Miraç’a geçilir. Aşık-ozan, Peygamber’in mi’racını anlatan Miraçlama’yı okur. Muhammed, önce, kendisine yolu kapatan bir arslana rastlar. Peygamberlik yüzüğünüonun ağzına atar. Daha sonra Ali olduğunu anlayacaktır. Sonra Peygamber, Tanrı’nın tahtına varır. Perde arkasında bir ses işitir, bu ona Ali’nin sesini çağrıştırır. Perdeyi aralar ve Taht’ta Ali’yi görür. Ona: “Ey Ali, anandan doğduğunu görmeseydim, sana Tanrı diyecektim. Sana ulaştım, ama sırına varamadım” der.

Sonunda, Peygamber Kırklar Meclisi’ne varır. Ayin-i Cem, Arş’ta toplanan Kırklar Sofrası’nınyeryüzündeki izdüşümüdür. Muhammed Meclis’e vardığı zaman, nerede bulunduğunu sorar. Henüz kendisini tanıyamadığı Ali, ona: “Biz Kırklar’ız ve Kırk’ımız bir’iz” der. Peygamber kanıt ister. Ali elini keser ve o an, bütün Kırklar’ın elinde kan damlaları görülür. O zaman Peygamber: “Siz burada otuz dokuz kişisiniz” der. Kendisine, “Içimizden biri rızk dilenmeye çıktı” yanıtı verilir ve hemen kanayan bir el görünür. Rızk dilenmeye gitmiş bulunan Selman-ı Farisi bir tek üzüm tanesi ile dönmüştür. Peygamber bu taneyi sıkar ve ondan bütün Kırklar’ı estirecek olan şerbeti çıkarır. Muhammed’in turbanı açılır, düşer ve kırk parçaya bölünür. Her biri, bir parçayı alır, beline kuşanır ve semaha kalkar.

Bu meclisin bölümlerini makamla okuyan Aşık, buraya gelince, hazır bulunanlar kalkar, her biri beline kumaş bir kuşak dolar ve dönmeye başlar. Bir çember çizilen bu semahta, kadınlar ve erkekler birbirini izler biçimde yer alırlar.

Kurallaşmış bulunan merasim, birçok bölümlere ayrılmıştır: Aşik, önce Hatai’den üç nefes okur ki, üçüncüsü On Iki Imam’ıöven bir Düvazdeh olmak zorundadır. Sonra, en yüksek nokta olan tevhid’e sıra gelir. Ali adı, Allah ismi ile birleşir. Bu bölümü, hazır bulunanlar, sağa ve sola sallanarak ve “Şah! Şah!” diye haykırarak Aşik ile birlikte okur. Sonra Saki, bir kapta su getirir. Aşık, Kerbela olayına geçer. Saki herkese, hazır bulunanların “Yezit’e lanet!” diye tekrarlayarak bir yudum aldığı, bir tastan su sunar. Ve Saki de “Yezit’e lanet!” diye tekrar ederek üzerlerine su serper.

Cem, alışılmış dualarla sona erer. Bu arada, kesilmiş, parçalanmış, pişirilmiş olan ve parçaları hazır bulunanlara dağıtılan koyunun yenmesine geçilir.

İşte çok kısaca, Ayin-i Cem’in nasıl yapıldığı. Bununla birlikte, usuller, bölgeden bölgeye faklılıklar gösterir: Deli Orman’daki gelişme, Orta Anadolu’dakinden biraz ayrılır. Antalya bölgesinde, Tahtacı’larda, daha değişik çizgiler vardır.

Bütün bunlar başkaları da eklenebilecektir. Mesela, Alevilerin, kol hareketleri de katılan çember oyunları, Turna’ların dönüşlerini yansılar. Göçmen kuş, yani göçebeliğin canlı örneği Turna, aynı zamanda Ali’nin timsalidir. Pir Sultan Abdal’ın çok güzel bir şiiri şu sözlerle başlar:

Hazret-i Şah’ın avazı
Turna derler bir kuştadır....

Merasimler sırasında yapılan Semah’lardan biri, her biri On Iki Imam’dan birini temsil eden on iki genç kızın, Turnalar Semahı’dır.

Bitirmeden önce, Alevilere ait ve Bektaşilerde bulunmayan çok mühim bir adet üzerine, birkaç şey söyleyeceğim. Bu, Musahip ya da Ahiret kardeşi adetidir. 29

Her Alevi’nin bir Musahib’i olması gerekir. Musahipsiz hiçbir merasime katılınamaz. Musahip, sülük sırasında, evlenmede, ölüm anında, yaşamın bütün mühim anlarında hazır bulunmak zorundadır.

Eski Türklerde ve Moğollarda, bir kan kardeşliği adetinin bulunduğu biliniyor. Anda adı verilen bu adet, Anadolu’da da vardır. Reşidüddin’in “Oğuzname”sinde de andasözcüğüne rastlıyoruz.30 And (yemin) sözcüğü ve Kan kardeşi olunurken içilen kanı düşündüren and içmek deyimi, anda sözcüğünden gelmedir. Fakat Musahip adeti, Kan kardeşi adetinin tam karşılığı değildir.

Mahmud al-Kaşgari’nin Divanü Lugat-it-Türk’ünde, Musahib’e yakın bir adete rastlanmaktadır.31 Mahmud al-Kaşgari, her tacir ve her zanaatkarın, biste adı verilen bir ortağının bulunduğunu söylüyor. Bu, bir ortağı, yani bir musahib’i olma adeti, Anadolu meslek birliklerinde, Ahilerde de vardır. Her zanaatkarın bir ortağı bulunurdu. Bu adet meslek birlikleri kökenlidir, fakat Alevilerde, dinin gerektirdiği bir tören olmuştur.

Musahip merasimi, Arş’da, zaman dışında, masalsı bir merasimin tekrarlanmasıdır: Alemin yaratılışında, Cebrail, Adem’e kuşak kuşandırdı; Musahip oldular, Islamlık döneminde Peygamber, Ali’yi bağrına bastı, Cebrail’in Adem’e yaptığı gibi, Ali’nin bedenine kuşak doladı; musahip oldular. 32

Ortaçag’da, Ahilerin sülük merasiminde, yeni kalfaya kuşak kuşatılırdı. Gögse kuşak dolama, tıpkı musahip adeti gibi, ahilerin törenlerinden gelmedir.

Musahip adetinin sosyal bir niteliğinin bulunduğunu belirtmek gerekir, musahipler, bütün yaşam boyunca, karşılıklı yardımlaşmakla yükümlüdürler.

***
Son olarak, bektaşiliğin felsefesi üzerine de birkaç söz söyleyecegım.
Bektaşiliğin özünde, çok derin bir insan severlik (humanisme) bulunmaktadır. Açık bir zeka, hoşgörü, komşu sevgisi, bu insan severliğin temelini oluşturur. Her insan, kendini bilmeyi ve komşusunu kardeşi gibi görmeyi öğrenmelidir.

Ne din, ne ırk, ne sınıf ön yargısı; insanlar arasında hiçbir ayırım olmamak gerekir.

İnsan komşusunu, erkek kardeşi, kız kardeşi olarak görmelidir.
Alevi-Bektaşilerde, kadının çok saygındeğer bir yeri vardır, erkeklerin, yanı başında, bütün merasimlere katılır, bir arkadaş ve bir bacı gibi görülür. Kadının, eski Türklerin aşiret cemiyeti içindeki yeri de budur.

Bununla birlikte, günümüzde Aleviler, çoğu kez geleneksel inançlarının olumlu yanlarını unutmakta, parti çekişmeleri arasında, onları kaybetmektedirler. Bu gelenek ve göreneklerin iyilik temelli yönlerini yeniden canlandırmak ve geliştirmek için, en iyi yol ise, “kültürel” geçmişi ve tarihi iyi öğrenmektir.

Bektaşiliğin buyruklarından biri, “Kendini bil!” der.
Alevi-Bektaşi olmayanlara yönelik bu kısa açıklamamızın, asıl ilgililerin, kendi temellerindeki gizli hazine’yi bulmalarında da yardımcı olacağını umuyoruz.

Dip Notlar:
1. Krş. Aşıkpaşazade, “Tevarih-i Al-i Osman” Ali yayını, Istanbul 1332, s. 204-205; a.g.e., Osmanlı Tarihleri I. Çiftçioğlu N. Atsız yayını, Istanbul 1949, s. 237-238.
2. Krş. John K. Birge, “The Bektashi Order of Dervishes”, London-Hartford, 1937, s. 56-59. post-nişin, dervişler topluluğunun başı; tekke, dervişlerin barınağı anlamlarındadır.
3. Babailer bkz., A. Yaşar Ocak, “La Révolte de Baba Resul ou la formation de l’hétérodoxie musulmane en Anatolie au XIII éme siécle”,  Ankara 1989, seri VII, no. 99.
4. Krş. “Kızılbaş Problemi” konulu yazımız.
5. Krş. A. Benningsen ve Ch. Lemercier-Qulquejay, “Lieux Saints et Soufisme au Caucase”, Turcica, XV, 1983, s. 178-199 ve bilhassa s. 198.
6. Krş. “Bulgaristan’da Deli Orman Kızılbaş Topluluğu” konulu yazımız.
7. “Bektaşi-Alevi senkretizmini meyadana getiren öğeler üzerine araştırmalar” ve “Anadolu’da cemaat dışı Islamlık: Örf dışılık, inanç karışması, -Gnose-“ başlıklı yazılarımızda, Bektaşiliği oluşturan çeşitli öğelerin bir çözülmesi bulunacaktır.
8. Krş. Abdulbaki Gölpınarlı, “Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli: Vilayet-Name”,  Istanbul 1958.
9. Krş. Elvan Çelebi, “Menakıbu’l-Kudsiyye fi Menasibi’l-Ünsiyye”, hazırlayanlar: Ismail E. Erünsal ve A. Yaşar Ocak, Istanbul 1984.
10. Krş., a.g.e., s. 169, mısra 1994-1995.
11. Bu konuyu “Kızılbaş Problemi” adlı yazıda inceledik.
12. Krş. “1826’dan sonra Bektaşiler Tarikatı” konulu yazımız.

***

1. Bkz, not 19.
2. “Ilk Osmanlı Sosyal Kökeni” adlı yazımız, not.
3. Aşıkpaşazade, “Tevarih-i Al-i Osman”, Ali yayını, Istanbul 1332, s. 204-206; a.g.e., Çiftçioğlu N. Atsız yayını, “Osmanlı Tarihleri” I. Istanbul 1949, s. 237-238.
4. Elvan Çelebi, “Menakıbu’l-Kudsiyye fi Menasibi’l-Ünsiyye” (Baba Ilyas-ı Horasani ve sülalesinin menkabevi tarihi), hzr. Ismail E. Erünsal ve A. Yaşar Ocak, Istanbul 1984.
5. Bkz, “Bektaşi-Alevi senkretizmini oluşturan öğeler üzerine araştırmalar” ve “Anadolu’da Cemaat-dışı Islamlık: Örf-dışılık, Inançlar-karışması, Bilinç-birikimi (Non-conformisme, Syncrétisme, Gnosse)” konulu yazılarımız.
6. Abdülbaki Gölpınarlı ve Pertev N. Boratav’ın eseri, “Pir Sultan Abdal”, Ankara 1943 (TTK Basımevi), Örnek alınmalı idi; ne yazık ki türünde tek eser olarak kaldı.
7. Tourkhan Gandjei, “II Canzoniere di’Şah Ismail Hatai”, Napoli 1959 (Instuto Universitario Orientale). Bu eser, bugüne kadar, Şah Ismail Divanı’nın ey iyi yayınıdır.
8. Sadeddin Nüzhet Ergun, “Hatayi Divanı, Şah Ismail-i Safevi, Hayatı ve Nefesleri”, Istanbul 1956; Azizaga Mamedov, “Şah Ismail Hatai, Eserleri”, 2 cilt, Bakü 1966; aynı eser, 1975-1976; son olarak, Nejet Birdoğan, “Alevilerin Büyük Hükümdarı Şah Ismail Hatai”, Istanbul 1991, bir tenkitli basım olmadığından, birçok yakıştırma manzume içermektedir.
9. Bkz. “1826’dan sonra Bektaşiler Tarikatı” konulu yazımız.
10. “Namık Kemal’in Bektaşiliği ve Masonluğu”, “Bir Çağdaş Öncü: Namık Kemal” (1888-1988) adlı yazımız Istanbul 1988, s. 39-48; aynı makale, Tarih ve Toplum, Aralık 1988, s. 17-19 (337-339).
11. Saddetin Nüzhet Ergun, “Bektaşi Şairleri ve Nefesleri”, I-II: 19. asra kadar, Istanbul 1955: “Bektaşi-Kızılbaş-Alevi Şairleri ve Nefesleri” III; 19. asırdan beri, Istanbul 1956.
12. “Kızılbaş Problemi” adlı yazımız.
13. V. Minorsky. E. I., yeni basılış, “Ahl’i Hakk” maddesi; “Notes sur la secte des Ahl’e Haqq”, RMM, XL, 1920, s. 20-97; Bkz. Yukarıda not 12.
14. Abdülbaki Gölpınarlı, “Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli (Vilayet-Name)”, Istanbul 1958.
15. Bkz, yukarıda not 3.
16. Bkz, “Aleviadetleri üzerine notlar: Bazı Orta Anadolu kutlamaları dolayısıyla” konulu yazımız.
17. Bkz, “Ilk Osmanlıların Sosyal Kökeni”, not 17, 18; “Alevilerin bir geleneği üzerine araştırma: Musahip (Ahiret kardeşi)”, not 8, 9, 10.
18. Bkz, “Fazlullah Astarabadi ve Azerbaycan, Anadolu ve Rumeli’de Hurufiliğin gelişmesi” konulu yazımız.
19. Tourhan Gandje, a.g.e., s. 233-234 (214. manzume).
20. a.g.e., s. 22, (20. manzume)
21. Biruni’nin metni G. Widengren tarafından anılmıştı: “Les Religions de I’Iran”, Paris 1968, s. 38.
22. Bkz. “Alevi Adetleri Üzerine Notlar”.
23. “Ilk Osmanlıların Sosyal Kökeni”, not 4.
24. Aynı inanışa Ehl-i Hak Kürtlerde rastlanır. Bkz, Nur Ali-Shah Elahi, “L’Esotérisme Kurde”, Mohammed Mokri’nin çeviri, önsöz ve notları ile, Paris 1966 (Albin Michel), s. 29-32, 127-128 (Ali’nin Hacı Bektaş’ta tecessümü). Ayrıca Bkz, Mohammed Mokri, “L’idée de l’incarnation chez les ahl’é Haqq”, Akten des Vierundzwanzigsten Internationalen Orientalisten-Kongresses München, Wiesbaden 1959, s. 496-498.
25. Derviş Ali, hakkında çok az şey bildiğimiz, bir XIX. yüzyıl Kızılbaş şairidir. Sözu edilen nefes, Sadeddin Nüzhet Ergun tarafından yayınlanmıştır: “Bektasi-Kızılbaş-Alevi Şairleri ve Nefesleri ”, s. 202. Bu nefes, merhum Feyzullah Çınar’ın repertuarında da yer alıyordu:

Yeri güği arşı kürsü yaradan
Men Ali’den başka Tanrı görmedim
Yaradup kulunun kısmetin veren
Men Ali’den başka Tanrı görmedim.

Binbir ismi var bir ismi Allah
Eğer inanmazsan hem vallah billâh
Adem’i görmüşüm elhamdülillah
Men Ali’den Başka Tanrı görmedim

Cennet-i âlânın altundur taşı
Her ne görür isen  hikmettir işi
Yüz yirmi dört bin nebi başı
Men Ali’den başka Tanrı görmedim

Ali gibi er gelmedi cihane
Ana da buldular dürlü bahane
Yedi kaz uğradım ulu divâne
Men Ali’den başka Tanrı görmedim

Derviş Ali’m bu ikrara bali dir
Dilim söyler ama kendim delidir
Allah bir Mohammed Tanrı Ali’dir
Men Ali’den başka Tanrı görmedim
26. Tourkhan Gandjei, a.g.e., s. 155 (252. manzume).
27. Bkz, “Bulgaristan’da, Deli Orman Kızılbaş Topluluğu” konulu yazımız.
28. Aynı menkıbe Ehl-i Hak’lardan da vardır: “L’Esotérisme Kurde”, s. 19-24.
29. Bkz, “Alevilerin bir geleneği üzerine araştırma: Musahip (Ahiret kardeşi)” adlı yazımız.
30. Antlık-and deyimi, Karl Jahn, “Die Geschichte der Oğuzen des Raşid aldın”, Vienne 1969, s. 58-59 ve A. Zeki Velidi Togan, “Oğuz Destanı: Reşideddin Oğuznamesi”, Istanbul 1972, s. 65-67’de geçmektedir.
31. “Divanü Lügat-it-Türk”, Besim Atalay çevirisi, III, s. 71.
32. Bkz, “Alevilerin bir geleneği üzerine araştırma” adlı yazımız.

Kitap: Kırklar’ın Cemi’nde
Çeviri: Turan Alptekin
Ekleyen: Seyyid Hakkı

 

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...