Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

6- Önsöz


Önsöz


Bir Araştırmanın Doğuşu
Bilimsel çalışmaların ilk yılları epik Türk edebiyatının incelenmesine hasr edilmiştir. Kahramanlık menkıbelerini sevmekteydim  ve bu tutku iledir ki, Umur Paşa, Emir Aydın, sonra Melik Danişmend ve nihayet Horasan teberdarı Ebu Müslim üzerine eğildim.

Bu sonuncusu, geleneğe göre, Gazneli Mahmud’un çevrisinden bir anlatıcının düzenlediği, olağanüstü’ne ve mistik-öğenin katılışına karıştığı, kendisine bir kutsallık veren menkabesi ile; araştırmalarımda bir yön değişmesine sebep oldu. Melik Danişmend menkabesinde, Umur Paşa’nınkinde olduğu gibi, cihad amacı öndedir. Gaza coşkusu, sade ve içten bir imana dayanmaktadır. Ebu Müslim’in menkıbesinde ise araştırıcıyı, yücelişin ufuklarına doğru götüren mistik bir soluma vardı.

Nitekim kitabımı yazarken, derin bir heyecana kapıldığımı itiraf etmeliyim. Bitirdiğimde tek bir arzum vardı: Ebu Müslim Menkabesi’nin vermiş olduğu hazzı bir daha yaşamak. Bu umutla, menkabeye giriş niteliğinde bulunan, bir başka metni, “Menâkıb-ı Maktel-i Hüseyin”i, Hüseyin’in öldürüşünün hikayesini, incelemeye başladım.

Büyük bir şaşkınlıkla, önceki metnin verdiği tadı almayacağımı fark ettim. Sonra da sebebini anladım: Iranlılarda Hüseyin’in şehâdeti, bir kendini feda ediş, bir “rédemption” niteliğine, Islam öncesi Iran edebiyatında da görülen bir bağışlanma fidyesi kavrayışına bürünürken, bu anlayış Türk düşünüşünde yer almaktadır. Onlar için, Kerbela faciası, bir son değil, bir talihsizlik, öcü alınması gereken bir yeniliştir. Hüseyin’in haksız yere öldürüşünün öcünü de Ebu Müslim alacaktır. Bu sebepledir ki, Türklerde Kerbela’nın asıl kahramanı Hüseyin değil, Ebu Müslim olmaktadır. [1]

Fakat, “Menakıb-ı Maktel-i Hüseyin”de, anlamı gözümden kaçıran, üstü-örtülü, tasavvufi bir dil olduğunu da fark ettim. Bu örtülülüğün anahtarını, cemaat-dışı, “hétérodoxe” Türk Islamlığında ve öncelikle Bektaşilerde bulacağımı sezerek, araştırmalarımı o yana yöneltmeye karar verdim.

Mükkemel bir tiyatro eseri olan “Hallac-ı Mansur”  oyununu Fransızcaya çevirerek Fransız radyosunda temsil ettirdiğim bir dostun, Salih Zeki Aktay’ın aracılığı ile Istanbul’da bir Bektaşi evine girebildim. Ancak, bu ilk denemem yararlı olmadı. Çağrının gizliliğini anlamadım. Daha içten bir başlangıç bekleyerek, amacımı açıkça belirttim. Baba’nın zevcesi, beni tekrar görüşmeye beklediğini söyledi. Ciddiye alınmamış olmaktan kırgın, bu daveti yerine getirmedim.

Bununla birlikte, hatamı oldukça çabuk anladım. Eve yanlız gitmemiştim ve ev sahiplerim rahat hareket edememişlerdi. Hatam yüzünden, şüphesiz benim için çok kıymetli bir kapıyı, kendime kapatmıştım.

Bir kaç gün sonra, bir “Hacı Bektaş Gecesi” ilanı gördüm. Gitmeye karar verdim. Arkadaşlarımdan benimle birlikte gelmelerini istedim. Görmeye alışkın olmadığım bir kalabalığın bulunduğu toplantı yerinin önüne geldiğimizde, arkadşlarım, alçak sesle konuşmaya başladılar. “Biz buraya giremeyiz, bunlar Alevi” dediklerini işittim. Cesaretim kırılabilirdi, fakat bir önceki düş kırıklığı, beni ister istemez, gözü pek yapmıştı. “Korkuyorsanız, ben yanlız gideceğim!” dediğimi duydum. Ve böylece, hemen birinci sırada, gecenin düzenleyicisinin yanında yer buldum.

O gün, bir çeyrek yüzyıldır süren bir yolculuğun başlangıcı oldu. Bir hafta sonra, ilk kez, Hacı Bektaş’ın türbesini ziyaret ediyordum. Sonra bilmediğim bir dünyayı keşfettim: Alevi aşıkların dünyasını. Yaşamımda iz bırakmış bir günü anımsıyorum. Hacı Bektaş’ı ziyaretimin ertesi günü, olağanüstü bas sesi olan bir aşık’a rastladım. Bu, cezbeye yakın ikinci bir halde nefesler söyleyen –fakat ben bunu çok sonra anlayacaktım- Feyzullah Çınar’dı. Kendisinden, bir gün önce Hacı Bektaş’ta dinlediğim bir nefes’i okumasını istedim: “Sen Allah’ın arslanısın ya Ali!”

Feyzullah omuzlarını silkti ve bana, “Ya Ali, Allah’ın kendisidir” diyerek, Derviş Ali’nin bir nefesini okudu: “Men Ali’den gayrı Tanrı bilmezem!”

Bu nefes bende, yıldırım çarpma etkisi yarattı. Duygularımı altüst etti. Böyle bir sözün mümkün olduğunu asla düşünememiştim. 1969 Eylül’ü idi. Türkiye’ye ilk kez, yine evlendiğimde, 1941’de gelmiştim. Sonra birçok yılım Türkiye’de geçti. Daha sonra da, her yıl ziyaret ettiğim bu ülkeyi çok iyi bildiğimi sanıyordum ve işte, resmi Türkiye’yi ayrı bir çizgide yaşayan, bilinmeyen bir Türkiye keşfediyordum.

Her ne kadar, Sünni bilinen bir ülkede, aşırı Şii inançlarla birden karşılaşmış olmak, beni çok şasırtmış bulunsa da, bunu, hemen ardından, bu inanışların Bektaşi-Alevilerin asıl ayırıcı nitelikleri olmadığını fark etmem izledi. Bu kökeni göçebe bir ulusun, ata inançlarına, yüzyıllar içinde katılmış, kalıntı bir öğe idi.

Yine ardından, atalarının yaşam tarzına hâlâ bağlı öbür Orta Asya Türk Topluluklarında olduğu gibi, göçebe aşiret cemiyetlerinde görülen bir inançlar mozaiğinin, bir din “senkretizmi”nin, Bektaşi-Aleviliğin temel bir vasfını oluşturduğunu, onlar için ayrı bir dini saygı konusu olan Ali’nin de, gerçekte, eski Türklerin Gök-Tengri’sinden başkası olmadığını fark ettim. Üstelik, aynı hususları, Türkmenistan’daki Türkmen aşiretleri inceleyen Rus bilgin Vladimir Basilov’un incelemelerinde de gördüm.[2]

Bir kızgın akademisyen ile –Profesör Bioubina Oruzbayeva-, yakın zamanlarda bir gezi sırasında, bütün bir gece, Kırgızların ve bilhassa Islamlaşmamış Kırgızların dini inançlarından söz etme fırsatını bulduk; her ne şekilde olursa olsun, Kırgızların dininin farklı kökenli öğeleri bir araya toplayan bir “senkretik” olduğunu, o da doğruladı.

Bu kitapta toplanan makalelerde kanıtlamaya çalıştığım gibi, aynı olgu, Bektaşi-Alevi inançlarını da belirlemektedir.

Bir çeyrek yüzyıldan beri, hiç ara vermeden, yeni öğeler buldukça, adım adım ilerledim. Araştırma alanı tamamıyla aydınlanmış olmaktan uzaktır, yapılacak birçok keşif vardır. Öncelikle de, Anadolu olguların, öbür Orta Asya topluluklarınınki ile karşılaştırılmaları gerekmektedir. Uzun ve titiz bir çalışma olacağıanlaşabilir, bu çaba olmaksızın, ortak bir esere girişilemez.

1986 Temmuz’unda, Starsbourg Üniversitesi’nde düzenlenen “Congrés sur Hadji Bektach et les groupes se réclamant de lui” (Hacı Bektaş ve ona bağlı zümreler kongresi) sırasında, katılanlara gösterilen bir Ayin-i Cem dolayısıyla, bir Türk dost bana, “Şu gördüğünüz şeye inanıyor musunuz?” diye sordu. Kendisine, “Ben bir araştırmacıyım,” diyerek yanıt verdim, “benim rolüm inanmak değil, gözlemek ve anlamaya çalışmaktır.”

Bununla birlikte, incelemem sırasında, beni kollarını açarak kabul eden, bana büyük bir konukseverlik gösteren ve çekinmeden bana kalplerini açan bu insanlarla uzun ilişkilerimin, beni onlara ilgisiz bırakmayacağı açıktır. Onlar, her şeyden önce, bana, Anadolu insanı tanımayı ve sevmeyi öğrettiler. Onların yaşamı, onların gelenekleri ile bütünleşerek dost ülkelerinde kendimi rahat hissedebildim.

Manevi açıdan da, Bektaşi-Alevilerle yakınlığım, ruh ufkumu genişletti; iyilik, ve hoşgörünün hâlâ yaşam bulabildiği dinler üstü genişliklere yükselmemi sağladı.

Bektaşilerin hoşgörülü düşüncelerini, felsefelerini, insancılıklarını sevdim. Onlarla görüşmek benim için zenginleştirici oldu ve bundan da kendilerine minnettarım.
Iréne Mélikoff


Dip Notlar:

1. Bkz, “Le Drame de Kerbela dans la tradition Turque” (Türk Destan geleneğinde Kerbela Dramı) konulu yazımız, Revue des Etudes Islamiques, 1966, Paris 1967, 133-148.

2. Bkz., Vladimir Basilov, Honour groups in tradtional Türkmenian Society in Tribal Sicieties, edited by Akbar S. Ahmed and David M. Hart, London, Boston, Melbourne and Henley (Routledge and Kegan Paul), 220-243.

Kitap: Uyur Idik Uyardılar
Yazar: Iréne Mélikoff
Ekleyen: Seyyid Hakkı

 

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...