Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

5- Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli



Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli (Vilayet-Name)
Tanrıya hamd ü sena, Muhammed Peygamber’le soyuna salat ü selamdan sonra  bilinmelidir ki bu kitap, Hacı Bektaş-al-Horasani’nin menkabelerini, keremetlerini bildiren bir “Vilayet Name” dir. Güneşten zerre, denizden katre mesabesince erenlere dost olan gerçeklerin okumaları, can kulaklariyle dinlemeleri için meydana getirildi.


Tanrı aziz sırrını kutlasın ve onu yarlığasın, Sultan Hacı Bektaş-ı Veli’nin soyu


Hacı Bektaş-ı Veli, İbrahim-al-sani diye anılan Seyyid Muhammed’in oğludur. seyyid Muhammed, Musa-l-Sani oğludur. Musa, İbrahim Mükerrem-al-Mucab oğludur. bu zat, Sultan-ı Horasan Aliyy-ibni-i Musa-l-Rıza’nın,
ana, baba bir küçük kardeşidir. Aliy-al-Rıza, İbrahim-al-Mucab, Abbas, Kasım, Hamza; altısı, bir anadandır. Analarının adı, Necmet-al-Neseviyye’dir. İmam Musa-l-Kazım’ın otuzdokuz oğlu vardı. Onaltısı lakaplıydı. Öbürlerinin lakapları yoktu. Ondokuz kızı vardı; yedisinin lakabı vardı. İmam Aliyy-al-Rıza’nın kardeşi olan İbrahim-al-Mucab, imam Musa-l-Kazım’ın oğludur. Musa-l-Kazım imam Cafer-i Sadık’ın oğludur. imam Cafer-i Sadık, imam Muhammed-i Bakır oğludur. imam Muhammed-i Bakır, imam Zeynel Abbidin oğludur. imam Zeynel Abiddin, imam Hüseyin oğludur. imam Hüseyin, Aliyy-al-Murtaza oğludur, anası, Muhammed Peygamber’in kızı, Fatımat-al-Zehradır, dedesi, Muhammed Mustafa’dır; böylece Hacı Bektaş-ı Veli, şüphesiz seyyiddir.


Şöyle rivayet ederler ki imam Musa-l-Kazım’ı, Bağdad’a, Harun-al-Reşid’in emriyle şehid ettiler, evladı, civara dağıldı.
Aliyy-al-Rıza, Mekke’ye gitti. İbrahim-al-Mucab, imam Rıza’dan sonra, Horasan’ın, Nişabur şehrine geldi, oraya yerleşti. Harunal-Reşid’in oğlu Me’mun, Tus şehrine şehrini merkez yaptı, gel, sana biat edelim diye Aliyy-al-Rıza’yı, Mekke’den Horasan’a davet etti, yanına getirdi. Bir müddet sonra Me’mun, imam Rıza’ya zehir verip şehid etti. Harun’un ölümünden sonra Me’mun, Bağdat’a gidip halife oldu, Horasan halkı, İbrahim-al-Mucab’ı padişah yaptılar. İbrahim’in on oğlu oldu: Musa-l-Sani, İshak, Davud, Yahya, Harun, İbrahim-al-Rıza, Tayyar, Cafer, Ali Hasan.


İbrahim’e, Türkistan’da birisi isyan etti, üstüne saldırdı. O da savaşıp onu altetti, ülkesini aldı. Nihayet eceli geldi, öldü, Türkistan’da Tukan şehrine gömdüler.


Horasan halkı, büyük oğlu Musa-l-Sani’yi Padişah yapıp tahta geçirdiler. Bu zat, adaletle hüküm sürdü,
oranın ulularından birinin, Zeyneb adlı kızını aldı. Fakat nice zaman geçtiği halde ne bir oğlu oldu, ne bir kızı. Bu yüzden, Padişah’ın canı pek sıkılıyordu.


Zeynep Hatun, bir gün, üzgün bir halde sarayında oturmadaydı. Saray karşısında güzelim bir pınar vardı. Kenarında latif ağaçlar yetişmişti, çevresi, çayırlık, çimenlikti. Bu manzaraya dalmış, otururken bir de baktı ki pınar başına pek güzel bir genç gelmiş. Genç, atını bir ağaca bağlayıp abdest aldı. Zeynep Hatun, gamlara dalmışken bu yiğidi görünce gözü açıldı, böyle bir er, boş değildir deyip hizmetçilerinden birini, bu zatın, kim olduğunu anlaması için yolladı. Hizmetçi gidip, kimsin, nereden geliyorsun diye sorunca yiğit adam dedi, Aliyy-al-Rıza’dır, aslım, Muhammed soyundan, Medine’den geliyorum. Hizmetçi, gelip bu haberi Zeyneb Hatun’a söyleyince Zeyneb, hemen kocasına bir adam yolladı, amcanızın oğlu geldi, buyurun dedi.


Musa-i-Sani, karısının yanına gelince Zeynep Hatun, saray penceresinden Aliyy-al-Rıza’yı gösterdi. Musa-l-Sani Aliyy-al-Rıza’nın yanına gitti. Tanıştılar, sarayına davet etti. Sofra yaydırdı, çeşit çeşit nimetler hazırlattı. İmam, oruçluyum dediyse de Musa-l-Sani’nin ısrarına dayanamadı, orucunu bozdu, bir lokma aldı. Zeynep Hatun da şeker şerbeti ezdi, bir sürahiye koyup gönderdi. İmam, şerbeti görünce ah etti, gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Ceddimiz Hüseyin dedi, Kerbela’da susuz şehid oldu, biz şeker şerbeti içelim, reva mı bu? Ağzına aldığı şerbeti, tekrar kaba boşalttı, içmedi. Sultan Musa-l-Sani bunu görünce kendi de içmedi, kadehi önüne koydu, ağlamaya başladı. İmam amcamın oğlu dedi, siz ne diye ağlıyorsunuz? Musa-l-Sani, ya imam dedi, ömrümden nice zaman geçti, bir oğul yüzü görmedim, ne oğlum oldu, ne kızım; duanız kabul olur, imamet döşeğinde oturuyorsunuz; Ulu Tanrı, bu kuluna bir oğul ihsan etsin. İmam, hemen el kaldırıp Tanrıya dua etti, elini yüzüne sürdü. Tanrı, duasını kabul etti. İmam, Musa-l-sani’den, gitmeye izin istedi; saraydan çıkıp atına bindi, yürüyüp gitti.


Sultan Musa-l-Sani, şerbeti götürdü, Zeynep Hatun’un yanına vardı. Zeynep Hatun, şerbeti içmediklerini görünce sebebini sordu. Musa-l-Sani, hali anlattı. Zeyneb Hatun, bunu duyunca, imam’ın, ağzına aldığı bir yudum şerbeti, tekrar boşalttığı kabı aldı, içindeki şerbeti içti. O gece eriyle buluştu. Zeyneb hatun, gebe kaldı. vakti gelince bir oğlan doğdu. Yüzü ayın ondördüne benziyordu bu çocuğun. Sultan Musa-l-Sani, çocuğu görünce pek sevindi, fakir fukaraya sadakalar verdi, ihsanlarda bulundu. Yediler, içtiler, dualar ettiler. Bazıları, adını Sevinç koyalım dedi, bazıları, Güvenç. Nihayet Muhammed adını koydular. Atası, İbrahim-al-Mucab’a benzediği için İbrahim-al-Sani dediler.


Çocuğa, dadılar, hizmetçiler tayin ettiler, biraz büyüyünce bir hoca tuttular. Ondört yaşına girince güzellikte, yiğitlikte, cömertlikte, olgunlukta, huyda eşsiz bir delikenlı oldu. bu sırada Tanrı emri geldi, Sultan Musa öldü. Memleketin büyükleri toplandılar, kutlu bir demde Sultan İbrahim-al-sani, Horasan ülkesini adaletle bezedi.


Günün birinde İbrahim-al-Sani, avlanmak için yazıya çıktı. Dönüp gelirken yolu, bişr pınara uğradı. Meğerse o pınar başına kızlar, gelinler toplanmışlar, çamaşır yıkıyorlardı. Bunların arasında güzellikte eşsiz, bedelsiz güzel bir kız vardı. Sultan İbrahim’in gözü, bu kıza düşer düşmez, can ü gönülden aşık oldu, sabrı, kararı, kalmadı. Sarayına gelince anası Zeyneb Hatun’un yanına girdi, zarı zarı ağlamaya başladı.  İbrahim-al Sani’nin zarı zarı ağladığını gören Zeyneb Hatun’un içi yandı, çiğerimin köşesi dedi, ne diye ağlıyorsun? Sultan İbrahim, ava gittiğini, gelirken bir pınara uğradığını gördüğü bir kıza aşık olduğunu bir bir haber verdi.


Zeyneb Hatun, bir hizmetçi gönderdi, kızın kim olduğunu sordu soruşturdu. Hizmetçi, gidip geldi, kızın, Nişabur şehrinde Şeyh Ahmed denen bilgin birisinin kızı olup adının Hatem olduğunu haber verdi. Zeyneb Hatun, Şeyh Ahmed’e haber gönderdi, kızı istedi. Şeyh Ahmed, pek sevindi, toylar etti, hatem’i Sultan İbrahim’e nikah edip verdiler.


Sultan İbrahim’le Hatem, yirmidört yıl evli kaldılar, fakat ne bir kızları oldu, ne bir oğulları. Bu sırada Zeyneb hatun öldü. Günler, aylar geçti, İbrahim-al-Sani, günün birinde, memleketinin ulularını, beylerini bir yere topladı, bunca yıldır dedi, oğlum, kızım olmadı; ne yapayım? Ulular, beyler, bu şehirde ne kadar bilgin, hafız, derviş, yoksul varsa bir yere toplayalım, büyük bir meclis olsun; hafızlar Kur’an okusunlar: dervişler, yoksullar, dua etsinler; umarız ki Tanrı, dualarını kabul eder, bir oğlan verir dediler. Sultan İbrahim, bu sözü kabul etti. Her tarafa adamlar gönderdi. Ne kadar hafız, yoksul, bilgin varsa toplandı. Bir hafta Kur’an okudular, dua ettiler. sultan İbrahim, bunlara, hadde, hisaba sığmaz nimmetler çıkardı, altınlar, gümüşler verdi, ihsanlarda bulundu. Sonunda izin alıp herkes, yerli yerine gitti.


O gece Sultan İbrahim, Hatem Hatun’a yaklaştı. Tanrı kudreti, Hatem Hatun, gebe kaldı.
Müdetti tamam olunca dünyaya bir oğlan geldi ki yüzü, ayın ondördüne benziyordu. Pek sevindiler, mubarek adını “Bektaş” koydular. Bu doğum hakkında rivayet çoktur. Derler ki: gebelik müddeti bitince Hatem Hatun, döşeğinde yatarken ruyasında, kolayca bir oğlan doğurduğunu gördü.  Uyanınca baktı ki gerçekten de bir çocuk doğurmuş. Fakat ne ağrısı var, ne acısı, ne de bir damlacık kan. Sultan İbrahim de uyandı, nur topu gibi bir oğlu olduğunu gördü.


Zeyneb Hatun, memesini Bektaş’ın ağzına verdiyse de çocuk bir türlü almadı. Altı ay geçince şehadet parmağını kaldırdı: “Eşhedü en la ilahe illallahu vahdehu la şerike leh ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resuluhu ve eşhedü Aliyyen veliyyullahu” dedi; Hünkar’ın dilinden çıkan ilk söz, buydu.


Hacı Bektaş Hünkar bütün ömrü boyunca bir kerecik olsun, nefsinin muradını vermedi. Hiç kimsenin ayıbını görüp yüzlemedi. Abdestsiz bir an bile yere basmadı. Bir an bile ibadetten ayrılmadı.


Kitap:
Vilayetname

Hazırlayan: Abdülbaki Gölpınarlı

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...