Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

2- Ön Söz



Ön Söz

Vilayetname nasıl bir eserdir?

Yayınladığımız “Manakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli”, yahut öbür adıyla “Vilayet Name-i Hacı Bektaş-ı Veli”, dine dayanan Türk edebiyatındaki zincirin adeta bir halkasıdır. Bu zincir, “Kitabı Dede Korkut”la başlar. Hamza – Name, Kitab-ı Eba Müslim, Battal Gazi ve Danişmend Gazi destanları, Saltuk – Name adlı kitaplarla yürür, “Otman Baba Vilayet – Namesi”nden (Vilayet – Name-i Şahi) sonra Hacı Bektaş-ı Veli Vilayet – Name’sini; bu beserden sonra da Hacım Sultan, Abdal Musa, Seyyid Ali Sultan, Demir Baba Vilayet – Name’leri gibi küçük eserlerle tamamlanır.


Adlarını sıraladığımız kitapların bazılarında ayrı özellikler yok değildir. Mesela Dede Korkut hikayelerinde dini, aslı unsur sayamayız. Kitaptaki hikayeler, daha ziyade hayatidir, beşeridir. Hamza – Name, Eba Müslim, Battal Gazi, Danişmend gazi Destanları, tamamiyle dini olmakla beraber bunlardaki aslı unsur, kahramanlıktır. Otman Baba Vilayet – Namesi, bizzat Otman Baba’ya ulaşan, onunla birçok yerleri gezen dervişlerden  Küçük Abdal tarafından yazıldığı için daha ziyade görgüye dayanır ve çağında, bilhassa Rumeli’deki yaşayışı adeta canlandırır. Fakat bu özelikler, söylediğimiz kitapları aynı seriden ayırmaya, aynı zincirden koparmayı sebep olacak kadar kuvvetli değildir. Çünkü Otman Baba Vilayet – Name’sinde de, Saltuk – Name’de de kahramanlık unsuruna büyük bir önem verilmiştir. Mesela Saltuk Name’ye göre Saltuk, Seyyid Battal Gazi soyundandır, onun Işkır adlı atını bir mağarada bulmuştur (bakınız, Abdülbaki Gçlpınarlı: Yunus Emre – Hayatı, İst. İkbal Kitabevi – 1936, s. 257). Battal Name’ye göreyse bu at, Hamza-i ba safa’nın atıdır. Seyyid Battal Gazi’nin babası Hüseyin Gazi, bu atla beraber Hamza’nın gürzünü, İshak Peygamber’in çukalını, Davud’un zırhını; gördüğü bir rüya üzerine; henüz doğmamış olan oğluna vermek için bir mağarada bulmuş, oğlu doğunca da bu emanetler, sahibine malolmuştur (Battal – Name, İst. Üniv. K. Türkçe yazmalar, No. 6353, 3. b 4.a). Saltuk Baba da Seyyid Gazi gibi savaşlarda bulunur, düşmanları kırar, keşiş kılığına girer, kafirleri aldatır, arada bir aşık olur (Yunus Emre Hayatı, s. 253 - 266). Saltuk – Name, doğrudan doğruya, Danişmend – Name gibi Battal Name’nin bir zeylidir.


Hacı Bektaş-ı Veli Vilayet – Namesi’ne göre de Hacı Bektaş, Seyyid Gazi’yi ziyaret etmiş, hatta mezarı o vaktedek şüheliyken onun ziyaretiyle gerçekleşmiş, bu mezar hakkında kimsenin gönlünde bir şüphe kalmamıştır (metin, 163. a ve devamı). Seyyid Gazi’ye, “Esselamü aleyküm suyun başı” diye selam veren Hacı Bektaş, ondan, “Aleykümüselam ilüm şehrüm” diye cevap almıştır (metin, 163. a). Gene bir ziyaretinde Seyyid Gazi’nin batını, yani maneviyeti, Hacı Bektaş-ı sığın şeklinde karşılamıştır (194. a).


Vilayet – Name’de Hacı Bektaş’ın Kutbüddin Haydar’ı tutsaklıktan kurtarışı, Bedahşan ilini zaptedişi kahramanlık unsurunun da ihmal edilmediğini gösterir. Hasılı Hacı Bektaş Vilayet – Namesi, Hamza – Name, Müslim – Name, Battal Gazi, Danişmend Gazi destanları ve Saltuk – Name gibi epik edebiyatımızda din tesiri altında meydana gelmiş eserlerden biridir.


Bu hükme vardıktan sonra bu eserlerdeki müşterek esasları tesbit edebiliriz:

1- Bu kitaplar, Otman Baba Vilayet – Namesi müstesna, dilden dile düşen, ağızdan kulağa ve hafızaya giren, çoğu olağanüstü olayların, kahramanın ölümünden bir hayli zaman sonra birisi tarafından kaleme alınmasıyle meydana gelmiştir.

2- Otman Baba Vilayet – Namesi de dahil , bu kitaplardaki dil, devirlerinin halk dilidir. Arapça, Farsça kelimeler, hele terkipler, pek azdır; bunlarda ancak klişeleşmiş, halk diline girmiş kelime ve terkiplerdir.

3- Tahkiye tarzı tamamiyle halk hikayecilerinin, halk masalcılarının tahkiye tarzıdır.

4- Olaylarda masal unsuru hakimdir. Kahramanın bir bağırışıyle yüzlerce, binlerce kişi ölebilir. Eren, denize seccadesini, yahut postunu serip üstüne oturur, karşıya geçer. Geçince de seccadesini, postunu, bir ucundan tutup silker, omuzuna atar, yürür gider. Sırası gelince doğan, şahin, güvercin donuna girer, icap edince silkinir, insan olur. bir anda, birçok yerlerde görünür. Ateşe girer, yanmaz. Suda kaynar, ölmez. Taşa basar, ayakları gömülür, iz olur. Gerekirse taşı hıyar gibi keser, dağı saman çöpü nefsiyle uçurur. Kayayı hamur gibi yoğurur, oturduğu yerde başını hırkasının içine çeker, denizdeki gemiyi kurtarır; yenlerini silker, diri balıkklar düşer, şüphe edenler donakalırlar. Taşlar kerametine tanıklık eder, hayvanlar keremiyle dile gelir, kayalar yürür. Yırtıcı hayvanlar, onun bir bakışıyle ya ramolur, ya taş kesilir. İradesi, tabiat kanunlarının üstündedir. Dileğiyle olmayacak şeyler olur. zaman içinde zaman, mekan içinde mekan yaratır. Ona göre yok, yoktur, olamaz, olmaz. Onun doğuşu bile bir kerametin sonucudur, ölümüyse adeta uyumaktan ibarettir.

5- bütün bu olağan üstü olaylar, müsbet düşünmeyen insanın dileyip yapamadığı şeylerdir. Bu bakımdan bir erene atfedilen keramet, bir başkasına, diğer bir erene, bir başka veliye de atfedilebilir. Olay, ya aynıdır, yahut pek az değişir. Yalnız yer ve şahsiyetler aynı değildir; aradaki fark bu kadardır. Bu ayniyette mezhebin, hatta dinin hiçbir ilgisi yoktur. Hıristiyan azizi de ejderha öldürür, müslüman azizi de, Budist azizi de. Hıristiyan aziz de şu veya bu hayvanın donuna girer, müslüman aziz de, Budist aziz de. Hepsi denizden geçer, hava da uçar. Bu olağanüstü olayları ören, din, mezhep değildir. İptidai düşüncedir, metafizik inançtır, refah ve huzur dileğidir, çocukça istektir. Bu hususlarda da kişioğlu, kim olursa olsun, nerede olursa oılsun, nerede ve hangi dinden bulunursa bulunsun, iptidai devirlerde aynı düşünceye sahiptir, aynı inanca bağlıdır, aynı şeyleri ister.

6- Otman Baba Vilayet – Namesi müstesna, bütün bu kitaplarda zaman ve mekan kaydı yoktur. Çeşitli zamanlarda yaşayan, birbirlerini görmelerine imkan bulunmayan kişiler, aynı zamanda, aynı mekanda haşir neşir olurlar. Bu, bizim erenlerde böyle olduğu gibi Hıristiyan, yahut Budist azizlerinde de böyledir. Çünkü dediğimiz gibi düşünce müsbet değildir, inanç fizik üstüdür, dilek çocukçadır; elbette sonuç aynı olacaktır.


Altı maddeyle hulasa ettiğimiz iç ve dış örgü, adlarını sıraladığımız kitapların hepsinde aynıdır; ancak işaret ettiğimiz gibi Otman Baba Vilayet – Namesi, kendi dervişi Küçük Abdal tarafından yazıldığı için bu kitaptagene olağanüstü olaylar bulunmakla beraber tarihi bakımdan o derece aşırı hatalar, ayrı yerlerde ve ayrı yüzyıllarda yaşayan erenlerin aynı yerde ve aynı zamanda haşir neşir oluşu gibi akla sığmaz şeyler yoktur.


Bütün bu sözlerden sonra şu soruyu sorabiliriz:
Bu kitaplarda doğru bir şey yok mu? Tarih bakımından bu kitaplardan faydalanamz mıyız?

Bu soruya şöyle cevap verebiliriz:

Bu kitaplardaki olayların bir çoğu, olmayacak şeylerdir. Çocukça, safça düşüncenin mahsulüdür. Mesela, Battal – Name’de, Muhammed Peygamber’in alemdarı Abdülvehhab Gazi, birgün Peygamber’in tükürdüğünü yutuyor. Fakat tükürük boğazında adeta bezleşiyor, yutamıyor, orada kalıyor.aynı zamanda Peygamber, ona bir de mektup veriyor. Benim soyumdan Battal’a bu emanetleri teslim et diyor. Abdülvehhab, Hamza’nın atını, gürzünü, İshak Peygamber’in çukalını, Davud’un zırhını da alıyor (Battal Gazi Destanı, Üniv. Nüs, 2.a – 4.b). uzun yıllardan sonra bunları ve Peygamber’in ağzının yarini, yani tükürdüğünü Seyyid Battal’a teslim ediyor (aynı, 19. a - b). Aynı menkabe, güya gene eshaptan olan Aslan Baba’yla Ahmed Yesevi arasında geçer. Peygamber, cennetten gelen hurmalardan birini Aslan Baba’nın ağzına verir, ağzının yarini de sunar, bunları Hace Ahmed-i Yesevi’ye ulaştırmasını tembih eder, onu nasıl bulacağını da bildirir. Vakti gelince Aslan Baba, bu emanetleri Hace Ahmed-i Yesevi’ye ulaştırır (M. Fuat Köprülü: Türk Edebiyetında İlk Mutasavvıflar, s. 32-33).


Olağanüstü olaylar, ayrı çağlarda, ayrı yerlerde yaşamış erenlerin buluşup görüşmeleri, tarihe uymasına imkan bulunmayan şeyler, bu kitaplarda en çok rastlanan şeylerdir. Fakat yaşayan, devrinde tanınan, sevilen, sayılan bir erenin adına örülen bu epik eserlerin bir tarihi yönü de vardır. Hem de bu tarih, mesela eski Hind – İran’da, göğün gözü, oğlu, bazı kere özü olan Yem’in, mitolojik İran tarihinde Cem – Cemşid olarak meydana çıkışı gibi tarihten önceki çağlara ait değildir; o eren, yaşadığı çağ, ilgili olduğu erenler ve olaylar, tarihin çerçevesi içindedir. Bu bakımdan bu eserler, tarihe de faydalı olabilir ve bunlardan faydalanmak imkanı vardır. Ancak şunu bilhassa söyleyelim ki bu çeşit epik eserler, ne gibi bir bilgi verirlerse versinler, önce inanmamak, sonra bu bilgiyi, o devrin, yahut o devre yakın devirlerin tarihi kaynaklarıyle karşılaştırmak, çok sıkı bir eleştirmeye tabi tutmak gerekir. Hatta yanlız bu kitapları değil, artık epik eserlerintarihe mal olduğu, fakat müsbet düşüncenin ve eleştirmenin henüz benimsenmediği tarihi devirlerde meydana gelen menkabe kitaplarının verdiği bilgilerde bile bu metoda riayet edilmezse varılacak sonuçlar yanlış, verilecek hükümler indi ve saçma olur. Eflaki AhmedDede’nin “Menakıb-ı al-Arifin”i bile, çeşitli kaynaklarla, hele Mevlana’nın oğlu Sultan Veled tarafından yazılmış olan “ibtida – Name”yle Mevlana’nın babası Sultanal-Ulema’nın “Maarif”iyle, Şems’in “Makaalat”iyle, o çağlarda yazılmış tarihlerle karşılaştırmadıkça sıkı bir tarihi eleştirmeye tabi tutmadıkça layık olduğu değeri kazanamıyor. Çünkü Sultan-al-Ulema’nın “Maarif”de anlattığı bir rüya, Sipehsalar’la bu kitapta yüzlerce velinin aynı gecede Peygamber’i görüp ondan, Muhammed Bahaeddin, Sultan-al-Ulema’dır sözünü duyduğu, sabahleyin hepsinin de bunu bildirmek için Sultan-al-Ulema’nın huzurunda buluştuğu, ruyalarını, onlardan önce Sultan-al-Ulema’nın haber verdiği şekline girmiştir (Abdülbaki Gölpınarlı: Mevlana Celaleddin, II. Basım, s. 34-35).


Eflaki, Mevlana’yı görenlerin rivayetlerine dayanıyor; bu doğru. Fakat şu da doğru ki rivayet inanca dayanmada, inanç rivayeti doğurmada, süslemede; böylece inaç da rivayete dayanmada ve ortaya kasdi olarak meydana gelmeyen bir fasid daire çıkmada. Meşhurdur, şeyhefendi demişler, uçuyormuşsunuz. Şeyh, vallahi demiş, biz uçmayız, dervişler uçurur (Manakıb-al-Arifin’in ilmi bir gözle, müsbet bir görüşle nasıl ince elenip sık dokunarak tarihle karşılaştırıldığını anlamak için Tahsin Yazıcı’nın tercemesindeki “Önsöz”e bakınız, s. V CXIV).


Uzağa gitmeye ne hacet? 1735 de ölen Sakıp Mustafa Dede bile “Sıfine-i Nefise-i Mevleviyan” da, her duyduğu rivayete inanma yüzünden bilmeyerek öylesine hatalara düşmüştür ki “Mevlana’dan sonra Mevlevilik” adlı eserimizi yazarken onun, kendinden öncekilere inandığı gibi biz de ona inansaydık yanmıştık (Mevlana Celaleddin, II. Basım, Sefine’yi tenkid, s. 111 - 114).


Peki, yazılı olan, yahut ağızdan nakledilen rivayetlere dayanan, hatta görgüyü temel tutan eserlerde bile inancın tesiri, insanı yanılmaya götürüp dururken yüzyıllar boyunca olağanüstü olaylara olağanüstü olaylar eklene eklene meydana gelen bu eserlerde gerçek hissesi de var demek. Şüphen olmasın aziz okuyucu, her masalda halkın bir dileği, bir görüşü, bir duyuşu, hele bir anlayışı ve anlatışı, o masalın dayandığı bir gerçek vardır. Bu yüzden değil midir ki eskiler, kıssadan hisse almak gerek demişler. Sırası gelince hepimiz biliriz, gerçek masallaşır da dile gelir ancak.


Örnek mi gerek? Bu örneklere dairşimdiden bir kaç söz edelim:

Hünkar’ın bıyıkları ve tırnakları uzundur. Nureddin Caca (Vilayet – Name’ye göre Nureddin Hoca) bunu kınıyor. Molla Sadeddin, hani sonradan Hünkar’a kul köle olan, güzelim şiirlerle onu ve Hacım Sultan’ı öven Said Emre, evet o da tırnaklariyle bıyıklarına itiraz ediyor. Şiirleri meydanda Said Emre’nin; tam bir Batıni neş’e taşımakta. Said Emre, Hünkar’ın “Makalat’ını da mensür olarak türkçeye çeviriyor. Sonradan 812 Hicride (1409 - 1410) Hatipoğlu tarafından nazmen türkçeye çevrilmiş olan bu kitapta da yer yer Batıni inançlar var. bu hacımı Küçük, fakat inançları belirtme bakımından değeri büyük kitapta Hünkar, hiç de Sünni – Senevi değil. Demek ki menkabede bir gerçek hissesi var. bu gerçek hissesini, Molla saddeddin’in, cemaati terkedene selam verilmez demesi, bir kat daha kuvvetlendirmede. Hacı Bektaş’ın, kendi adamlariyle ibadet (namaz) yaptığı, fakat cemaata uymadığı anlatılırken aynı şey bir kere daha kuvvetleniyor.


Hacı Bektaş’ın; Osmancık’la, bütün Selçuk padişahlarının adı olan Aliyyüddin, yahut Alaeddin’le, Osmancık’ın babası Erdoğdı, yahut Ertuğrul Alp’la, Sultan-al-Ulema’nın Konya’ya gelişinden önce vefat eden Fakıyh Ahmed’le yahut da kendisinden sonra yaşayan Barak Baba’yla, Karaca Ahmed’le çağdaş gösterilmesini bir yana bırakalım; Vilayet – Name’de Mevlana Sarı İsmail’i göndermiştir, Nureddin Caca’yla aralarında bir olaydır geçer. Bu son, adları geçenlerin hepsi de XIII. Yüzyılda yaşamıştır, hep si de çağdaştır. Manakıb-al-Arifin’de de Hacı Bektaş, Mevlana’nın çağdaştır ve ona İshak adlı bir dervişini yollar (Tahsin Yazıcı tercemesi, I, s. 411-414), Hacı Bektaş’ın şeriate uymadığı söylenir (I, s. 411), Nureddin Caca, Hacı Bektaş’ın şeriat buyruklarına uymadığını Mevlana’ya anlatır (s. 539-540). Aşık Paşazade de Hacı Bektaş’ın Osmanoğullariyle görüşmediğini, Selçuk devrinde yaşadığını belirtir, Babalılardan olduğunu açıklar, Eflaki’nin rivayetini perçinleştirir (İst. Basması, s. 204-206), elinizdeki tarihi kayıtlarsa bütün bu rivayetleri gerçekleştirir. Şu halde elimizde, hem Vilayet-Name’ye, hem Eflaki’ye, hem tarihe, hem tarihi kayıtlara göre kesin bir hüküm esası var; artık Hacı Bektaş’ın zamanı, apaçık meydandadır; şu halde o zamana uymayan şahıslarla Hacı Bektaş’ı ve olayları ayırabiliriz.


Vilayet-Name, Hacı Bektaş’ı Horasan erenlerinden gösterir, Horasan’dan getirir. Eflaki de aynı bilgiyi verir, Aşık Paşazade de öyle der, kayıtlarla kitabelerde de Hünkar, “Horasani”dir.


Görülüyor ki tarihe dayanan epik eserlerle menkabelerden, sıkı bir eleştirme sonucunda pekala faydalanabiliyoruz. Kaldı ki bu eserlerin, devirlerindeki dini inancı, gelenekleri, görenekleri, töreleri, hatta yaşayırş tarzlarını göstermesi bakımından ayrıca değerleri vardır.


Vilayet-Name’nin dili.

Dede Korkut, Hamza-Name, Müslim-Name, Battal-Name, danişmend Name, Saltuk-Name, nasıl devirlerinin halk Türkçesiyle yazılmışsa, daha doğrusu halk tarafından söylenegelen, halk hikayecileri tarafından nakledileduran rivayetler, nasıl söylendiği, nakledildiği gibi zapolunmuşsa aynı özellik, Hacı Bektaş Vilayet-Namesi’nde de vardır. Dil, hemen hemen katıksız, öz bir Türkçedir. Tahkiye tarzı, halk tahkiye tarzıdır. Mecazlar, halkın kullandığı mecazlardır. Mesela şu parçalara bakınız:


“Çünkü Hünkar Hacı Bektaş’ı Veli Rum’a yakın geldi, ma’na aleminden Rum erenlerine selam verdi, esselamü aleyküm Rum’daki erenler ve kardaşlar didi. Hünkar ululuğu selam virdüği vakit  Rum’da elliyedi bin Rum erenleri sohbetde meclisde idiler. Rum’un gözcisi Karaca Ahmed idi. hünkar ululığı selam verdüği Fatmaya Bacı’ya ma’lum oldı ki Sivrihisar diyarında Seyyid Nureddin kızıdur, henüz bikr idi, ol meclisdeki erenlerün taamları kaydın iderleridi ve Kara Ahmed Seyyid Nureddin mürididür, pes Fatıma Bacı ayak üstüne kalkup Hünkar ululığından yana teveccüh idüp el göğüse kodı, üç kere aleykümüsselam didi, girü oturdı. Çün ol meclisdeki erenler Fatıma Bacı’nun ol meclisde ol vechile selam alup girü oturduğın gördiler, kimün selamın alursın diye Fatıma Bacı’ya sual itdiler. Fatıma Bacı ayıtdı: Rum2a bir er geliyörür, siz erenlere selam virdi, anun selamın aluruz didi. Ol erenler gine ayıtdı: Didüğinüz erün kendüsi nirden ve gelişi ne yirdendür didiler. Fatıma Bacı ayıtdı: Kendüsi Horasan erenlerindendür, amma gelişi şimdi Beyt-Allah tarafındandur didi. Andan ol erenler, fil cümle ol meclisde olanlar ayıtdılar: Ne tedbir itmek gerek, ta ol er Rum’a girme ye; eğer Rum’a girecek olurısa Rum milkin ol er olup ve halkın kendüye muhibbider, ayruk Rum’da bize oyun kalmaz didiler; ne tedbir idelüm ki anı Rum’a girmeğe komayavuz didiler. Ba’zısı ayıtdılar: Tedbir budur ki kanat kanada çatalum (41. a-b), pay-i arşa değin sed bağlayalum, geçüp Rum’a girmesün didiler. Pes cümle bu tedbiri ma’kul gördiler, hem eyle itdiler, vilayet kanatların birbirine çatdılar, ma’na aleminden Rum tarafınun yolın bağladılar ta raşa dek. Andan Sultan Hacı Bektaş-ı Veli, ma’na aleminden çünkim batınları serhadd’i Rum’a yetişdi, nazar saldı, gördi kim yolın bağlamışlar; Bismillahi ve billahi didi, vilayet ie sıçradı, arş-ı azimün sakafına yetişdi. Melekler nurından kubb-i elifiyile Hünkar ululuğın istikbal itdiler, merhaba, safa geldün ya bne evlad (-ı Ali), Hacı Bektaş-ı Veli bir taş üstüne kondı; şöyle ki mübarek ayakları hamıra gömülür gibi gömüldi, iz eyledi. Andan Rum erenleri üzerlerine bir azim heybet düşdi; andan bildiler ki elbette ol er Rum’a geldi, yolın bağlayamadık didiler ve dahı Karaca Ahmed Rum’ın gözcüsiydi; didiler ki: Rum gözcüsisin, bir gör ki ol er Rum’a dahil oldı didiler. Andan Karaca Ahmed dahı birdem murakabaya çekildi, başın kaldırdı, ayıtdı: Rum’ı külliyen göz urdım, nazar saldum, gördüm, anun gibi kimse yok; her mahluk cinslü cinsiyile ve çiftlü çiftüyile durur, amma Sulucakarahöyük’ün bir göğercin şeklinde biryalnunğuz kimesne oturur, göz urup nazar salıcak üzerime bir heybet düşdi, varısa oldur didi, andan gayri değüldür didi. Rum erenler ayıtdılar: bir kimse ola kim doğan şeklin urına, vara, anı oturduğu yirde sayd getüre didiler. Ortalarında Hacı Doğrul dirler bir er varıdı, Bayezid Sultan’un ulu halifelerinden idi, Rum’a Irak’dan gelmişidi; ayak üzerine durugeldi, ayıtdı: Havaletinüz ile ben varayım, doğan şeklin urunup anı sayd getüreyin didi, andan Rum’a (42. a-b) erenleri, kuvvetün olsun didiler. Hacı Doğrul heman saat doğan şeklin urınup hevaya pervaz urdı, nazar saldı, heva yüzinden gördi kim Sulucakarahöyük üzerinde güğercin donında bir kimse var, zamiri heman oldur didi. Dıha heva yüzinden pençesin açup kıcılayup Hünkar ululuğınun üzerine indi. Ol pençesiyile çalacak mahalle geldikleyin Hazret’i Hünkar Hacı Bektaş-i Veli kaddes Allahu sırruhu-l-aziz girü adem donına girdi, fil hal Hacı Doğrul kıcıldayup iner iken kapdı, eyle muhkem sıkdı kim aklı başına geldi, kalkdı, gördi kim Hünkar ululığı nazarında oturur; fil hal kalkup peymançeye geçüp derviş-i dervişan, kem bizden, eksiklük itdük, siz erenlerden kerem deyüp ilerü geldi, Hazret’i Hünkarun elin öpdi, ayağına düşdi, miskinlik eyledi, nazarında kisvetün kodı, dahı girü çekildi, el kavuşurup peymançe yirine geçüp durdı. Andan Hazret’i Hünkar ayıtdı: Ya Hacı Doğrul, er ere beyle gelmez, eyle kim siz bize zalim donında geldinüz, biz size mazlum donında geldük; eğer güğercinden dahı mazlum don bulsavuz ol donıla gelürdük didi.” (43. a).


“Bir vakt hazret’i Hünkar ululuğı bir bölük cemaat uydurdı, Develi vilayetin seyrana vardılar. Meğer ol vilayetde Akça Koca Sultan nam bir sahib-vilayet aziz vardı. Hünkar ululığı seyranda anlara yakın vardılar, hanelerin pişrev gönderdiler, ta kim bir gice mihman olalar, ol aziz ile sohbet ideler. Meğer Akça  Koca’nun bir bed-huy, bed-haslet avreti varıdı. Çün pış-rev irişdi, erenlerün selamın yetişdürdi; erenler bir gice mihman ve dizar müşahede itmek  dilerler didi. Ol bed-huy avret ayıtdı: Bu ne bi huzurlıkdur ki edersiz ve siz taifenün elinden nice tışlığımuz gitdi, rahatımuz uçdı. Murad Akça Koca’yı görmek ise (79. b) uşde yolunuz üzere burçak yolar, varun görün, dahı yolunuza gidün didi; erenlerün piş-revine ta’zim itmedi. Piş-rev dahı dönüp macerayı erenlere haber virdi. Ol avretün bu asl bed fi’linde erenlerün dahı hatırı melül oldı. Dönüp bir yana dahı aytdılar: Bizüm maksıdımuz ol er ile buluşup mülakat olmakdur, yoğısa ol nakısat-al-akl bed-huy avretün kelamından bize ne didi. Dahı Akça Koca padşahdan yana teveccüh itdiler, geldiler. Gördiler kim Akça Koca, iki büklüm burçak yolar. Erenler, iki bükülüp burçak yoldığına esirgediler. Akça Koca dahı erenleri görüp bildi, karşu geldi, erenler ile görüşdi, hayır makdem erenler şahı, biz buna değmezidük, lütf itdünüz, gelün, bende-haneye varalum, mübarek kademinüz  bassun, dizarınuzla müşeref olalım didi. Dervişler ayıtdılar: Piş-rev vardı, evinüz ademısi rıza vermemişler ve kondurmamışlar didiler. Akça Koca ayıtdı: Erenler şahı, ben kırk yıldurol kancığun cevrin çekerim; siz dahı bir gicelik bizüm hatırımuz için cevrine takat getüren, kerem ve lutf idüp girü bende-haneye varalum, maksud olan dızarı görelüm didi. Andan Hünkar ululığı ayıtdı: Siz bir kişisüz, burcağı iki bükülüp zahmet çekince bir nefes ile ayıtdı: Burçuklar, bir yere gelün didi. Ol yirdeki burçaklar, mecmuısı bir yire çıkup cem’oldılar. Anda Akça Koca padşah ayıtdı: Erenler şahı, lutf itdünüz, mürüvvet itdünüz, bizi zahmetden kurtardınuz; ol, bize şefakatınuzdandur amma sizden temenna iderüz kim burçaklar girü yirlü yirine, biz ekmek olup kisb-i destimüzden ekl idevüz. Andan Hazret’i Hünkar Hacı Bektaş-ı Horasanı kaddes-Allahu sırruhul-aziz ayıtdı: İy burçaklar, nice geldünüz ise yine yirinüze varunuz didi. Hazret-i Hünkar emritdüği gibi cümleten yirlerine vardı, ta evvelki gibi oldı.” (80. a-b)


“Yolda gelüriken nagah bir oldu, sazlu araya geldiler. Gördiler kim bir bölük kara canavarcuklar yatur. Ansuzın bunlarun birisi varup kara canavar çocuğınun birisin dutdı, bunı görüp ol kalan kara canavarcıklar ürküp kaçdılar. Meğer bunların birisinde  bir çan varımış. Diledi ki bu dutduğu kara canavar çocuğınun boynına taka, salıvire. Bir kere bunı eyle görüp kadılığından dönen derviş bunlara aytdı: Gelün , eyle itmen, epsem olun, erenler ziyaretine ve dahı erenlerün safa-nazarın, himmetin olmağa gideyörürüz (115. b); nola kara canavarıyısa; şimdi bu çocuğa dakasız, çanun avazın ol giden canavarlar işidürler ise kendü kendülerin seğirtmekten helak iderler, eyle reva değüldür didi. Sözin eslemediler, ol tutdukları çocuğun boğazına ol kendülerde olan çanı takdılar, salıvirdiler. Çün kim ol kara canavarlar, bu çocuğa takdukları çanun avazın işitdiler, ürküp yazıya yabana perakende olup kaçdılar. Çocuk dahı artlarına düşüp seğirtdi. Bunlar dahı bunı görüp gülüşdiler, andan revan oldılar, ta kim Kırşehri’ne geldiler. Meğer ol vakt Hünkar ululığı Karahöyük’e gelüp girü Karşehri’ne varmışlardı. Ali Evren padşahıla Gölpınar nam pınarda sohbet iderler idi. olıdı, bunlar dahı erenlerün orada salığın alup Gölpınar’a geldiler. Elin ve ayağın öpdiler. Hünkar ululığı bunlara bakup ayıtdı: Size nitdi ol kara canavarcuklar, ta kim çocuğın dutup boynına çan takup salıvirirsüz, ol kara canavurcuklar, ol çanun avazın işidüp öne kaça kimisi helak ola ve kimisi helak mertebesine beraber ola; Hakk’a giden Hak uğrum hakkıyçün hiçbir yerde alnumuz derlemedü, illa ol çocuğun ardından yetişüp boynından ol takduuğunuz çanı alınca alınumuz derledi, uşde ha ol çocuğa takduğunuz çan diyüp çıkarup gösterdi... Kadılukdan dönen dervişe, senden ol mahalde dahı dervişan haberi geldi, dervişlik kokusı gelür senden didi. Derviş olan kimesne hiç yaradılmışa eza idici ve muzı olmak gerekmez didi.” (116. a 117. a)


Cümleler ne kadar kısa, anlatış ne kadar tatlı, mecazlar ne kadar kuvvetli, dil ne kadar öz, ne kadar canlı, hitapediş ne kadar sade, fakat ne kadar şirin. Anlayış da, duyuşta da, anlatışta da tam bir benimseyiş, rahat bir konuşup görüşme, görüşüp dertleşme, duyup rivayet etme havası esiyor. Hatta bir kısmı devrin olan bu cümleler, burcu burcu halk lokmada. Burada ne yazanın “münşiyane” edası var, ne söyleyenin “şairane” tekellüfü. Zaten yazan, “tabiati şairanesinden”, yahut “karıhasından” yazmıyor. O, halk rivayetlerini, fakat halkın diliyle, fakat halkın söyleyişiyle tesbit ediyor, zaten o da halktan, o da bir halk hikayecisi. Dede Korkut’da halk hikayeciliğinin doyum olmaz örneklerini veren bu nesir, Saltuk-Name’de de, Otman Baba Vilayet-Namesi’nde de, Hacım Sultan Vilayet-Namesi’nde de, öbür küçük Vilayet Namelerde de böyledir; halkın şaşmaz, halk dilinden ayrılmaz. Sufilerin mensur risalelerinde, hele mektuplarında, son zamanlara kadar aynı dili bulmaktayız. XIV. Yüzyıl mahsullerinden olan Burgazi’nin “Fütüvvet-Name”si (şimdilik ilk Türkçe Fütüvvet Name vasfını taşıyan bu kitap, bir önsözle, açıklama ve sözlükle tarafımızdan basılmıştır, (İst. Üniv. İktisat Fakültesi Mecmuası, cilt: 15, sayı 1-4). XV. Yüzyılın kudretli şairi ve Bektaşi edebiyatının kurucusu Kaygusuz Abdal’ın nesirleri, XIX. Yüzyılın önemli sufısi Kuşadalı İbrahim’in mektupları, hep bu güzelim dilledir. Söylemeye bile hacet yoktur ki asıl Türk nesri, yüzyıllar boyunca bu kitaplarda gizlenmiş, Münşeat sahiplerinin, Vaysilerin, Nerkisılerin, o tekellüflü, o boğuntulu, o kılçıklı katıklı, o ağdalı, o halkı aşağı gören, başları eğilmediği için yeryüzünü göremeyen cümleleri, bu cümlelerin yanında ne kadar yabancı, ne kadar yapmacık, ne kadar sönük, ne kadar cansız. Asıl Türk nesri, Türk edebiyatının güzelim, canım nesri bunlar. Edebiyat kitaplarını bezemesi, gence örnek olarak sunulması gereken nesirler, bunlar.


Vilayet-Name, nesir örgüsü, cümle kuruluşundaki özellik bakımından bu kadar önemli; fakat önemi bununla kalmıyor. Terim ve kelime bakımından da değer biçilmez bir hazine. Ayrıca XV. Yüzyıl Türkçesinin bütün özelikleri bu kitapta var.


Vilayet-Name’deki dil özelikleri.

Önece şunu söyliyelim ki bu kitaptaki özelikler, kitaba değil, yazıldığı çağa aittir. Çok kısa da olsa bu özelliklerden söz açmayı faydalı saydık. Tertiplediğimiz terim ve keleci sözlüğünüyse metnin sonuna ekledik.


Vilayet-Name’de, bugün “sevine sevine çıkmak”, yahut “sevinerek çıkmak”, “kutlamaya gelmek”, “erişip”, yahut “erişerek varmak”, “bakıp görmek” gibi fiiller şu şekildedir: “Seviniçıkmak, kutlayugelmek, erişivarmak, bakagörmek.”


§ Mazi ekinde pek fark yoktur. Yalnız son heceler, “didüm, kıldun” tarzında harekelenmektedir. Fiilerin hikaye şekillerinde, hecenin ince ve kalın oluşuna göre “ıdı, idi”lerin hakkı tam verilmede, kelimenin son harfi sesli olursa “ı”  ve “i”ler, “y” ye dönmededir. “kılmalıydı, idesiydi” gibi.


§ Müzariin ilk halinde, bugün “m” olarak kullandığımız şahıs gösteren zamir, çok defa “n” dir, iltizamıde de böyle. “İderin, kılayın, varırın, yıkdırayın” gibi. Cem’-i muhataptaki “sınız, siniz...” eki, “suz, siz” şeklindedir. “Olursuz, çekesiz” gibi. Müzariin menfisindeki ilk sığa “gütmezen, bilmezem”, cem’-i metekellim sığası da “kılmazuz , bilmeziz” tarzındadır.


§ Bugün “varalım, görelim” şeklinde söylediğimiz iltizamı sıgası “varalum, görelüm” şeklindedir. “Ederiz”, bazı kere de “kılalım, edelim” şeklinde söylediğimiz müzari’ ve iltizami sıgası, “kılavuz, idevüz” şeklinde söylenmektedir.


§ “Varırsak” tarzındaki şart “varsavuz” şeklindedir.


§ Hal sıgasının müsbet üçüncü hali, müsbet olsun, menfi olsun, “sar” ve “ser”le yapılıyor. “Kılısar, idiser, kılmayısar, gitmeyiser” gibi.


§ Bu şeklin sonuna, “idiserdür”de olduğu gibi bir “dir, dur” gelirse anlamda kesinlik ifadesi vardır.


§ Emir ve nehiyde bugünkü “y”ler yoktur. “Din, söylen, dimen, söylemen” gibi.


§ Bugün “rak, rek”le yapılan atf sıgası, “ban, ben”le yapılıyor. “Tuban, gelüben” gibi.


§ Bugün “ınca, ince, unca, ünce” gibi ahenge göre değişiklik gösteren eklerle yapılan zaman sıgası, “ıcak, icek”le yapılıyor. “Kalıcak, göricek” gibi.


§ Aynı zaman sıgasiyle “olduğu vakit, kaldı zaman” tarzında kullandığımız zaman sıgası “oldığılayın, oturdıklayın, istedükleyin, geldükleyin” şeklindedir. Bu şeklin “kalkdığınlayın” tarzında bir mutavaat şekline de rastlıyoruz.


§ “Rak, rek”le yapılan atf sıgası da var, fakat “sokranurak” şeklinde bir özellik göstermede.


§ “Inca, ince” ekleriyle yapılan zaman sıgası, tacil anlamını veriyor. Kalkar kalkmaz yerine “kalkınca” deniyor.


§ “Okunsun, yapılsın, gelsin, gitsin” şeklinde kullanılanemir, “okuma, yapıla, gele, gide” şeklinde.


§ Emirlerin sonuna eklenen “gıl, gil” ekleri, anlama kesinlik vermektedir: “Olgıl, yapmagıl, itmegil” gibi.


§ “Bırakmak” gibi “k” harfi bulunan masdarlardaki “k”, fiil halinde, çok defa “g” oluyor. “Bıragurıdı” gibi.


§ “Taştığı, aktığı” gibi kalın heceli sale sıgası “taşduğı, akduğı” şekline giriyor.


§ Bugün “bozarmaktadır, olmaktadır” şeklinde kullandığımız ve anlam istimrar kasdettiğimiz fiil, “bozarupdurur, olupdurur” şeklinde kullanılmaktadır.


§ Bugün “hele bak, hele bir gör” şeklinde kullandığımız fiil, kısaca “baka, göre” şeklinde kullanılıyor.


§ Bugün, kalın da olsa “ki” ekiyle biten, mesela “yanındaki, karşısındaki” sözleri, ahenge uyularak “yanındağı, karşusındağı” şeklinde söylenmektedir.


§ “Im, ız, im, ız, nız, niz” gibi ekler, “um, üm, uz, nuz, nüz” şeklinde. “Kulağum, kardaşum, ulağımsuz, ikimüz, ikinüz” gibi.


§ Mef’ul “ı, i”leri hemen daima yok. “Kangısın, kendüsin” gibi.


§ “Eline, ayağına” gibi “e, a” ile meydana gelen mef’ulde de bu ek yok. “Elin, ayağın düşelüm” gibi.


§ “Dizini çöktü” yerine de aynı şekilde “dizin çökdi” deniyor.


§ Buna karşı “bağdaş kurmak” yerine “bağdaşın kurmış”, “alt yanı” yerine “alt yını” şekillerini görüyoruz.


§ “Sokak sokak” yerine Farsça bir ekle “sokak ber sokak” şekline rastlamaktayız.


§ “Ondan izin almadan” yerine “desturınsız” sözünü görüyoruz ki buradaki “n” gaibi ifadelendiriyor; sözü kısatılması bakımından da pek güzel.


§ Bugün “suya girdiler” diye kullanageldiğimiz söz, mutavaat şekliyle “suya girindiler” diye kullanılmakta.


§ Vilayet-Name’de, “urudurmak, duşolmak, padişah dikmek, desturdilemek, destur virmek, taam ve sofra çekmek” gibi bir kısmı, terimlere dayanan birçok mürekkep masdarlardan yapılma fiiler var.


Vilayet-Name’deki masal unsurları.

Önceden de söylediğimiz gibi iptidai inanca dayanan Vilayet-Name’de, bu çeşit kitapların, hatta daha ziyade tarihe dayanan menkabe kitaplarının hepsinde olduğu gibi masal unsuru, asli unsurlardanbiridir. Mesela, Hacı Bektaş’ın babası İbrahim-i Sani’nin doğumu şöyle olmuştur:


Karısı Zeynep Hatun, çocuğu olmadığı için sarayının penceresindeoturup üzgün zügün etrafı seyrederken imam Aliyy-al-Rıza geliyor. atından inip çeşmede abdest alıyor. Onun pek güzel, nurlu yüzlü bir zat olduğunu gören Zeynep Hatun, kocasına söyler, o da imamı evine çağırır. İmam, kendisine sunulan şerbeti, atası imam Hüseyin’in susuz şehit edildiğini hatırlayıp içmez, hatta ağzına aldığı yudumu gene tasa boşaltır. Aliyy-al-Rıza’nın duasiyle ve Zeynep Hatunun, bu şerbeti içmesiyle İbrahim’i Sani dünyaya gelir.


Çelebiler de böyle bir keramet sonucunda doğmuşlardır. Hacı Bektaş’ın, abdest alırken burnu kanar. Kadıncık Ana’ya tası verip bunu der, ayak değmez bir yere dök. Kadıncık, ayak değmez yer bulamaz. Her vakit abdest suyunu zaten içermiş, bunu da içeyim der, içer. Bunu anlayan Hacı Bektaş, yurdunun bekçilerinin ondan geleceğini muştular. Gerçekten de o zamana kadar çocuğu olmayan Kadıncık Ana’nın birbiri ardınca üç çocuğu olur.


Battal-Name’de de Battal Gazi, Seyyid Husayn kızı Zeynep adlı bir kıza aşık olur, onu alır, soyu ondan gelir (meclis-i duvam, 28. b-30. a).


Gene Vilayet-Neme’de İbrahim-i Sani, avlanırken pınar başındaki kızlardan birine aşık olur , zarı zarı ağlamaya başlar. Nihayet Şeyh Ahmed adlı birinin kızı olan bu hanımı alır, Hacı Bektaş ondan doğar.


Masallarımızda da yiğitler hep böyle pınar başında gördükleri, yahut bir dervişin verdiği resimde seyrettikleri kızlara aşık olurlar. Çocuğu olmayanlara derviş, ya bir su verir, ya bir elma. Elmanın yarısını padişah, yahut şahzade yer, yarısını sultan. Kabuklarını da kısrağa verirler. Sultandan bir şehzade doğar, kısraktan bir tay.


Hacı Bektaş’ın, Ahmed Yesevi’nin, kafirler elinde tutsak olan oğlunu kurtarmak üzere şahin şekline girip gitmesi, silkinip insan donuna girmesi, Bedahşan ilini alması, halkını imana getirmesi, bulunduğu mağarayı bir ejderhanın koruması, bütün bunlar, masal unsurudur. Bu savaşta, önceki savaş destanlarının tesiri olduğu meydandadır, fakat şahin, doğan, güvercin olmak, sonra silkinip insan donuna girmek, masallarımızda daima rastlandığımız şeylerdir. Ejderha tarafından korunmak, yahut yedi başlı ejderhayı öldürmek de öyle. Keloğlan bile ejderhayı bir vuruşta yaralar da ejderha, yiğitsen bir daha vur der. Fakat Keloğlan bilir, bir daha vurursa ejderha ölmiyecektir, dirilecektir. Onun için beni anam bir kere doğurdu der, bırakır gider.


Arslanları taş etmek, yahut rametmek, avucunda, alnında yeşil ben göstermek, zaman için zaman, mekan içinde mekan belirtmek, himmetle yağ, bal küpünü doldurmak da böyledir. Hatta bu sonuncusunu, çoğu defa boz atlı Hızır yapar.


Deniz dibinde Kara Abdal’ın, bezenmiş, büyük bir köşk görmesi de böyle. Birçok masallarda buna rastlarız. Hele deniz melikesine gönül verenler mutlaka bu köşkü görürler, içine girerler.


Güvenç Abdal destanı adını verdiğimiz hikaye de tam ve gerçekten de güzel bir masaldır.


Hasılı Hacı Bektaş Vilayet-Namesi, o güzelim halk tahkiyesiyle bunları o kadar canlı bir hale getirir ki meydana gelen eser, tam edebi, noksansız güzel bir eser olur.


Vilayet-Name’de insani unsur.

Vilayet-Name’deki olağanüstü olaylarda bazı kere o kadar içli bir insan nabzı atar, o kadar özlü bir beşerilik duyulur ki.


Hacı Bektaş, Rum ülkesine güvercin donunda gelir. Hacı Doğrul adındaki eren, onun üstüne doğan şeklinde gider. Hacı Bektaş silkinir, insan olur, onu boğazından yakalar, sıkar. Bir zaman aklı başından giden Doğrul, kendine gelince özür diler. Hünkar, biz size mazlum donunda geldik, siz bizi zalim donunda karşıladınız; er eri böyle karşılamaz; güvercinden daha mazlum bir hayvan bulsaydık onun donunu urunur da öyle gelirdik der.


Hacı Bektaş’a buğday, mercimek vermezler. O da taş olsun der. Hepsi taş olur. Hacı Bektaş’a, yazık değil mi derler, insana nasip olacak tanelerin hepsi taş oldu. Hacı Bektaş’ın, daha doğrusu bu menkabeyi de diğerleri gibi icad eden halkın gönlü buna kayıl olmamıştır. Hacı Bektaş’a, o da işe yarar, bizi sevenlere armağanımız olsun; oğlu olmayan kadınlar üç gün oruç tutsunlar, Cuma gecesi dişlerine değirmenden bu tanelerden birini yutsunlar, o gece helalleriyle buluşsunlar, Tanrı onlarabir oğlan verir; mercimek yutarsa kızı olur; kesesinde taşıyanın akçesi eksik olmaz dedirtir.


Hacı Bektaş, Rum ülkesine gelirken erenlere selam verir. Toplu bir halde bulunan erenlere, Fatıma Bacı hizmet edermiş. Yanlız o duyar, kalkıp selam alır. Sorarlar, ülkemize bir er geldi der. O güçlü er yurda girerse bize oyun kalmaz, kanat kanada çatalım ta arşa dek, yol bulup giremesin derler. Vilayet kanatlarını çatıp yolunu keserler. Fakat Hacı Bektaş, bunu görünce sıçrar, arşın damından Rum ülkesine girer.


Bu menkabede iki önemli temel var bizce. Biri, Rum erenlerinin, güçlü eri yurda sokmamaya çalışmaları. Menkabe, insan zaafını o kadar güzel anlatıyor ki. Demek ki erende bile kıskançlık ve bencillik var, ondan kurtulmak pek güç bir şey. İkinci temel, kadına verilen hak. Uyanık Fatıma Bacı, bütün erenlerin duymadığını duyuyor. O vakit kız, öyle olduğu halde erenler meclisinde, onların yemeklerini pişirmede. Erenler meydanına ve muhabbetine kadını da erlerle beraber olan Bektaşilikteki ileri görüşün, fikir hürriyetinin nüvesini taşıyor bu menkabe. İnsan, bu hikayeyi okuyunca sufilerin dediği gibi kadın vardır rical mertebesinde, er vardır nakıslık payesinde diyor.


Hacı Bektaş, oturduğu yurda pek bağlıdır. Fakat orası da fazla soğuktur. Kışın karı, buzu çoktur, yerleri sitemli esmededir. Şikayet ederler; bir alçacık, bir deniz kıyısı yere gitsek de abdallar, çıplaklar, garipler rahata kavuşsa derler. Hünkar incinir; buradan daha soğuk, daha yüksek bir yer olsaydı der, oraya gider, orada yerleşirdim. Odun kaydında olanların gönlünü de hoş eder, hırkasını yakar, külünü savurtur, Hırka Dağındaki orman yeşerir.


Hacı Bektaş, Akça Koca’nın, kocalık halinde iki büklüm burçak yolmasına acır, onu esirger; taneler der, bir araya gelin. Hepsi bir araya gelir, çeç olur. akça Koca, kerem ettiniz, fakat biz, elimizin emeğini yemek isteriz, emredin, gene yerli yerlerine gitsinler der. Hünkar emreder, taneler dağılırlar, eski hallerini alırlar. Kendi elinin emeğiyle, alının teriyle ekmeğini hak etmenin ne güzel bir örneğidir bu.


Yurt bağlılığını, aynı zamanda insanın ululuğunu Mevlana Celaleddin, nasıl Hacca gidenleri, “ey Hacca giden topluluk, nerdesiniz, nerde? Sevgili yurda, gelin gelin. Yüs kere bu evden kalktınız, o eve gittiniz, bir kerecik de o evden kalkında bu eve gelin, noolur” diye belirtiyorsa Hacı Bektaş da köyün yanıbaşındaki dağa Arafat, dağın eteğindeki çeşmeye Zemzem adını vermekle uzağı yakınlaştırmış, kıbleyi yurda almış, kendisinden sonra adına kurulan Bektaşilik yolunun mensuplarına yurt için Haccetme imkanını sağlamıştır.


Horasa’a bağlılığı da şu menkabede belirmede:

Karadonlu Can Baba, korkuç bir sınamaya girişiyor. İçi kaynar suyla dolu, altında harıl harıl odun yanan bir kazana girmiştir. Hünkar Sulucakaraöyük’de bir tepenin eteğinde otururken ak pınarım, ak pınarım, ak pınarım der. Üçüncü deyişinde bir tatlı, bir berrak su, yerden fışkırmaya başlar. Avuç avuç su alır, bir kayaya serper, serptikçe de kayadan buram buram buğu çıkar. Hikmetini soran Sarı İsmail’e, bu pınar der, Horasan’dan geldi; orada bizimle yürürdü, ne vakit ihtiyacımız olsa hizmetimize gelirdi. Can Baba’yı kazanda kaynatıyorlar, terlemesin diye su serpiyorum.


Vilayet-Name’deki en beşeri, en içli menkabe şu:

Kalecük kadısı, Kırşehri’ni teftişe gelmiş, Ahi Evren tekkesine konuk olmuştur. Hünkar da oradadır. Hünkar’ın elini öpüp gösterilen yere oturur. Niçin geldiği sorulunca, bu şehirde, bir olayı teftişe  memurum  der. Hünkar, bari adam akıllı teftiş edebilecek misin? diye sorar. Kadı, adamakıllı teftiş edemesem  beni yollar mıydı? dseyince, Hünkar, biz de bunca zamandır şu alemi teftiş etmeye çalıştık , bu düşünceyi güttük, fakat sonucu şaşırdık kaldık, hiçbir şeyin künhüne eremedik der. Bu söz kadıya tesir eder, Hünkar’a teslim olur.


Kırşehri’nde işini bitirip Kalecük’e dönen kadı, orada birçok kişiyi Hünkar’a mürid eder. Onların önüne düşer, Hünkar’ı ziyaret için yola çıkarlar. Yolda otlu, sulu, sazlı bir yere gelirler. Bir de bakarlar ki orada bir sürü domuz yatıyor. İçlerinde biri üstlerine gider. Domuzlar korkup kaçarlar. Birisi bir domuz yavrusu tutar, birinde bir çan varmış, boynuna takıp salıvermek ister. Kadı, etmeyin der, eylemeyin, erenlerin ziyaretine gidiyoruz; yaptığınız doğru bir iş değil. Bu yavru da, öbürleri de çan sesini duyunca ürkerler, helak olurlar. Der amma sözünü dinletemez. Yavrunun boynuna çanı takarlar, salıverirler. Yavru, bir yandan sesten ürker, bir yandan öbürlerine yetişmek ister, onlar sesten ürküp dağılırlar, can hevliyle kaçışırlar, bu işi edenler de güle güle katılırlar.


Kırşehri’ne vardıkları vakit Hünkar, Ahi Evren’le sohbet etmektedir. Elini öpüp otururlar. Hünkar, onlara bakıp o hayvancıklar size ne yaptı da der, o hakkıyçin hiçbir yerde anlımız terlemedi, ancak o yavrucağın ardından yetişip boynundan o çanı alıncayadek anlımız terledi, işte o yavruya taktığınız çan.


Hünkar, çanı çıkarıp gösterince şaşırırlar, eline ayağına düşüp özür dilerler. Erenler, suçlarını bağışlar. Derviş olan kadıya da döner, o zaman da der, senden dervişlik kokusu geliyordu. Derviş olanın hiç bir yaratığa eziyet etmemesi, eziyetçi olmamasını gerektir.


Müslümanlıkta pis sayılan domuzlara bile bu esirgemeyi göstermek şüphe yok ki sözden değil, özden gelen bir temizliktir.


Kalecük çivarında Çırak adlı biri, bir yük elma alır, Hünkar’a armağan götürmek, himmetini almak için yola düşer. Yolda bir yandan çürümeden şunları bir götürebilsem diye düşünür, bir yandan yol alırken uykusu gelir, bir yere yatar uyur. Uyanınca ne görsün? Elmalar yüküyle yok olmuş. Dertlenir, tasalanır, fakat uyku ağır basar, gene uyur. Rüyada Hünkar’ı görür, Çırak der Hünkar. Gam yeme. Sana zahmet olmasın diye elmaları biz aldık.


Uyanınca hayrola der, yola düşer, sonucu ulaşır. Bakar ki elmalar, yüküyle Hünkar’ın önünde.


Masal bir yana, kendisine armağan giden yükü bile götürene zahmet olmasın diye yüklenmenin üstünde duralım biz.


Haraminin biri yıllarca yol kesip bel basmakla ömür geçirmiş. Birçok kişilerin kanına girmiş, canını yakmış, malını almış. Sonucu tövbekar olmuş, Hacı Bektaş’a, tövbemin kabul edilip edilmediğini nasıl anlayayım, nice bileyim demiş. Hünkar, haramiye bir kuru değnek vermiş; var demiş, bir bostan al, ek biç; geleni gideni konukla, doyur; şu değneğide bostana dik, bu yeşerdi, dal budak verdi mi bil ki tövben kabul oldu. Adamcağız, Hünkar’ın dediğini yapmış. Yıllar yılı herkesi konuklamış, doyurmuş, yollamış. Her konuktan sonra gider, kuru değneğe bakarmış. Ne mümkün? Bir türlü yeşermezmiş kuru değnek. Günün birinde koşa koşa giden bir adam görmüş. Tez seğirdip adamın yolunu kesmiş. Dön demiş, gel, konuğum ol, Tanrı ne verdiyse bir şeyler yiyelim de öyle git. Olmaz demiş adam, acele işim var, tez gitmem gerek. Etme demiş, olmamış, eyleme demiş, olmamış. Yalvarmış, korkutmuş; hayır, çare yok; adam direndikçe direnmiş. Sonucu baklayı ağzından çıkarmış; birisini bu ilin beyine gammazlamaya gidiyorum, imkanı yok, duramam demiş. Zaten bostancı kızarmış, bu sözü duyunca eski damarı tepreşmiş, gözleri kançanağına dönmüş. Oldu olacak demiş içinden, tövbemin kabul edileceği yok; bari şu kötü kişiyi de geberteyim de bağı bostanı bozup gene haramiliğe başlayayım. Hemen herifin üstüne atılmış, bir vuruşta leşini yere sermiş. Bağı bostanı bozmaya giderken aklına değnek gelmiş, dur demiş, gidip bir bakayım da öyle. Gitmiş, bir de ne görsün? Değnek yeşermiş, dal budak vermiş, yemyeşil yapraklarla bezenmiş, üstünde putrak putrak tomurcuklar.


Şaşırmış, şükretmiş, gözleri yaşarmış. Bağı bostanı bozmuş, mahsulü yoksullara dağıtmış, doğruca Hünkar’a gitmiş. Hünkar ona halifelik vermiş, memleketine yollamış.


Gammazlığın kötülüğüne ait bu kadar canlı bir masal, bilmem var mıdır; varsa bile bu kadar canlı mıdır?


Hünkar bir kıtlık yılı, dervişin biriyle bir kilisedeki keşişe buğday yollar. Yolda, buğday alıcıları dervişe o kadar para verirler ki dayanamaz, birazını satar, çuvalın üstünüm samanla tozla doldurur. Sonra sonra varır, kiliseyi bulur, buğdayı keşişe sunar. Keşiş dervişi bir nice gün ağırlar, izzet eder, ikram eder ona. Derviş, keşişin iyiliğini görür de ah der içinden, nolurdu bu keşiş müslüman olaydı. Keşiş dervişin içinden geçeni anlar da müslüman olurdum amma der, korkuyorum senin gibi müslüman olurum da erenlerin gönderdiği buğdayın bir kısmını satarım, yerine toz doldururum, saman basarım.


Mola Sadeddin türlü maceralardan sonra Hünkar’a derviş olur. hünkar onu su dolu bir kazana sokar, kazanın kapağını kapatır, altına odun yığdırıp yaktırır, kırk gün kaynatır. Kırkbirinci günü kapağı açtırır. Said erimiş, yok olmuştur. Kapağı kapatır, kazanın altına odun atın der. Kırk gün daha kaynatır. Kırk birinci günü emreder, kapağı açarlar. Görürler ki kazanda küçük bir Molla Sadeddin var. örtün kapağını, odun vurun altına der. Kırk gün daha kaynatır, kırk birinci günü kapağı açtırır. Kazandan eskisi gibi bir Molla Sadeddin çıkar.


Bir adamın, terbiyeyle varlığını tamamiyle değiştirmesi, bundan daha güzel temsil edilemez. Fakat halk, gerçeğin masalı olan bu masala şunu daekleyerek taassubun ne beter bir bela, ne olunmaz bir illet olduğunu dile getirmiş:
Hünkar, Saadeddin’i kazandan çıkarıyor, başından sarığını alıp kulağından tutuyor, tepesinden kokluyor da Said diyor, hala softa kokuyorsun.


Sadeddin bir gün Hünkar’la otururken bir eşek, dişi bir eşeğe aşıyor. Hünkar, latife ediyor, Said diyor, altındaki misin üstündeki mi? Sadeddin, üstündekiyim deyince Hünkar, tohumun kurusun Said diyor, hala softalık damarın kurumamış; altındakiyim deseydin de vericilerden olsaydın ne olurdu.


Büyük Mevlana, “beytim beyit değildir, ülkedir. Benim şakam şaka değildir, bir şey öğretmedir” der. Bu fıkracık da bize benlikten, bencilikten geçmenin, kendi zevki için değil, bütün yaratılmışların zevki için yaşamanın, hayrın, iyiliğin, aleme yayılmanın yüceliğini belirten bir alem adeta.


Aksaray’a yakın Dindirak köyünden biri, Hünkar’a teslim olmuştu. Hünkar’ı görmeyi arzulayınca halis buğday unundan çörekler yaptırır, onları getirir, armağan sunar, oturur, sohbet eder, sonra köyüne dönerdi. Bir eyyam kıtlık oldu. bu erin de eli daraldı, ziyarete varamadı. Derken eline biraz dünyalık geçti, onunla buğday unu aldı, çörek yaptırdı. Ziyarete gitti.
Hünkar, az çok ne bulursan alıp gelsen ne olurdu dedi, meğer dostu dosttan ayıran ancak çörekmiş.


Sevgiliyi ziyarette tekellüfün yeri olmadığına ne güzel örnek.

Güvenc Abdal hikayesinde de sözünün eri olmanın, gerçek sevginin, er terbiyesinin canlı örneklerini buluyoruz.


Görülüyor ki Vilayet-Name’de dil özellikleriyle, masal unsurlarıyle beraber insani unsurlar da var ve bunlar, hiç de mühimsenmiyecek şeyler değil.        


Kitap:
Vilayetname

Hazırlayan: Abdülbaki Gölpınarlı

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...