Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

16- Uyur Idik Uyardılar -10


 

Uyur Idik Uyardılar -10

1826’dan Sonra Bektaşiler Tarikatı

1826’da Yeniçeriler Ocağı’nın kaldırılışından sonra, onlarla sıkı ilişkileri dolayısıyla Bektaşiler Tarikatı kapatıldı ve malları satıldı.1

Bektaşi tekke’leri2, Müslüman icma’a (ortodoxie, “sünnet ve cemaat” itikadı) aykırı düşmeyen tavrı dolayısıyla yönetimin iyi gözle baktığı bir tarikat olan Nakşibendi’lere devredildi. Bu, Hacı Bektaş, Seyyid Baba,3 Mürsel Baba4 tekke’leri ile Istanbul bölgesinde ve hatta Istanbul’da Merdivenköy’de Şah Kulu Sultan Tekke’sinin, Rumeli Hisar’ında Şehitler tekke’sinin, yine Rumeli Hisar’ında Nafi Baba dergahı’nın, Karaağaç semtinde aynı addaki dergah’ın, Çamlıca tekke’sinin ve Eyüp’te Karyağdı dergahı’nın –ki en mühimleri bu saydıklarımdır- sonları oldu.

Haluk Y. Şehsuvaroğlu’nun, Cumhuriyet Gazetesi’nin bir tarik ekinde yayınlanan “Asırlar Boyunca Istanbul” adlı incelemesinde bir bölüm, Atatürk tarafından tarkatların kapatıldığı tarih olan 1925’den önceki Istanbul tekkelerine ayrılmıştır.
5 Yukarıda sayılan bütün tekke’ler, bu incelemede nakşi olarak geçmektedir. Yazar, dervişlerin tekke ve dergahlarının kapatılışı öncesinde Istanbul ve çevresi içinde altmış dört Nakşibendi tekke saymaktadır. Bu altmış dört ad arasında, Bektaşo olduğu kesin, bir düzine kadar tekke vardır. Yukarıda verdiğimiz adlar da bunların içinde yer almaktadır. Merdivenköy’de Şah Kulu Sultan, Rumeli Hisarı’nda Şehitler, aynı addaki semte Karaağaç, Rumeli Hisarı’nda Nalbend Mehmet Efendi, Çamlıca’da Tahir Baba.... Ayrıca, Rumeli Hisarı’ndaki ünlü Nafi Baba dergah’ı sıralamada yer almıştır. Açıkça Bektaşi adlar taşıyan bu Tekke’ler dizisine, Eyüp’te Baba Haydar Tekkesi, Halıcılar Köşkü’nde Feyzullah Efendi, Balı Kapısı da denen Silivri Kapısı’nda Balı Efendi, belki Aksaray’daki Kırkağaç ve biri Eyüp, öbürü Üsküdar’da iki Kalenderhane, muhtemel olarak da daha birçokları eklenebilecektir.

1826’dan sonra Bektaşilerin tarikatı gizliliğe çekilmiş, fakat bu, 1925’e kadar yarı resmi işlevini sürdürmesini engellememişti.

Öyleyse 1826 tarihi tam olarak tarikatın sonunu belirtmemektedir. Tarikat, yeni bir evreye girecek ve geçmiştekinden daha az ehemmiyetli olmayan bir rol üstlenecektir. Denebilir ki, Bektaşiler için asıl gizlilik, 1925’den sonra başlamıştır.

1826 tarihi tarikatın bir yüzyıl sürecek yeni bir evresini göstermektedir.

Bununla birlikte bu evre, aynı zamanda okumuş seçkin sınıftan gelen kent merkezleri Bektaşi’leriyle, -tarihi açıdan yanlış ve küçültücü bir anlam yüklenerek kullanılmakta olan ‘Alevi’ sözcüğü yerine, Fuat Köprülü’nün daha doğru bir tanımlaması ile-, ‘Köy Bektaşileri’ arasındaki uçurumun giderek derinleştiği bir evre olarak da belirlenir. Gerçekte, bütün Bektaşi’ler gibi “Alevi”ler de, tarikata adını vermiş bulunan Hacı Bektaş-ı Veli’den himmet umarlar; inançları ve temel yargıları birdir; fakat Alevi’ler ya da Köy Bektaşi’leri, yaban kalmışlardır. Bu iki zümre arasındaki temel farklılık, öncelikle sosyal bir fatklılıktır.

Buna, Bektaşi’lerin Far-masonluğa yaklaşmaları başta olmak üzere, başka sebepler de eklene gelecektir.


Bektaşiler, her zaman serbest görüşlü ve kural dışı insanlar olarak tanınmışlardır. Dinler üstü ve dini otoriteye karşı tavırları, çoğu kez Tanrısızlık suçlaması ile karşılanmıştır.

Oysa onların tavrı, Sultan Abdülmecid zamanı (1839-1861) yönetiminin yeni yönelimlerine uygun düşmektedir.

Nitekim 3 Kasım 1839’da Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, devlet erkanına ve yabancı ülkelerin temsilcilerine Topkapı (Gülhane) Sarayı bahçesinde, Yurttaşlık ve Insan Hakları Beyannamesi’nin Türkiye tarafından tanınması demek olan ve hangi din ve ırktan olursa olsun, imparatorluğun bütün öğelerinin eşitliğini benimseyen, Tanzimat Fermanı adı ile ünlü bir bildiri okudu ve bu ferman 1856 Şubatında yeni baştan düzenlendi.

Bu yeni çağ, on kez büyükelçilikle görevlendirilmiş ve altı kez sadrazamlığa getirilmiş bulunan Büyük Reşit Paşa’nın (1800-1858) eseridir.

Oysa Türkiye’de, Far-masonluk üzerine yazılmış Türkçe eserlere ve başta Ebuzziya Tevfik’in, mecmua-i Ebuziya’da
6 yayımlanan incelemesine bakılırsa masonluk, Osmanlı Devleti’ne, Paris’te görev alışlarından biri sırasında Far-mason olan Reşit Paşa ile girmiş bulunuyordu. Prof. Bedi N. Şehsüvaroğlu,7 bu konuda daha sarih bilgi veriyor: Sadrazam Reşit Paşa, Ingiltere elçisi Lord Stratford Canning’in mahrem  bir dostu idi. Bu dostluk, onların Ingiltere’de Far-masonluğa girişlerine kadar uzanmakta idi.

Bununla birlikte Far-masonluk, Türkiye’de Lale Devri’nden beri, yani hemen hemen Avrupa’da ortaya çıkışından beri biliniyordu. Ancak localar, tümüyle yabancıların elinde idi.
8

Bedi N. Şevsüvaroğlu’na göre Istanbuldaki ilk loca, Damat Ibrahim Paşa’nın vezirliğinde, Galata’da, bugünkü Perşembe Pazarı mevkiinde kurulmuştu. Bu semte o zamanlar, büyük çoğunlukla Fransızlar ve Italyanlar oturmaktaydı. Türk Far-masonluğu üzerine yazıları bulunan başlıca yazarların ifadeleri, ilk Türk Far-masonların adları üzerinde birleşmektedir. 1741’de Fransa’ya elçi gönderilen ve 1755’de vezirlik verilen 28. Mehmed Çelebizade Said Efendi; ilk Türk basımevini kurmuş bulunan Macar asıllı Ibrahim Müteferrika; Humbaracı Ahmet Paşa yahut Comte de Bonneval (1675-1742). Prof. Bedi N. Şehsüvaroğlu bu diziye, tophane tüccarlarından birinin, Yusuf Çelebi’nin adını da ekliyor.

1748’de Türkiye’de yasaklanan Far-masonluk, III. Selim’in saltanat yıllarında (1787-1807) yeniden doğar ve gelişir. Daha sonra Kırım Savaşı sırasında Far-masonluğun ehemmiyeti artacaktır. Böylece Ingiliz ve Fransız localar çoğalır, masonluk iki gücün siyasal üstünlüklerini denedikleri bir alan olur. Hemen ardından da, Italyan, Alman, Yunan ve Ermeni localar ortaya çıkar.

Fransız yüksek Konseyi’ne bağlı bulunan ve muteber ve kadim Iskoç geleneğe göre faaliyet gösteren ilk Osmanlı loca 1861’de doğar. Osmanlı Yüksek Konseyi’nin ilk üstadı, Mısırlı Prens Said Halim Paşa olmalıdır.
9 Bununla birlikte bazı kaynaklara göre de, belli bir yankı uyandırmış bulunan ilk Osmanlı loca, 1869’da doğmuş bulunan ve Doğu Birliği’ne bağlı olan Şura-yı Ali-i Osmani (Osmanlı Yüksek Konseyi) idi.10 Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa, bu locada birinci derecede rol oynuyordu. Maşrık-ı A’zam (Grand Orient) belgelerini inceleyen Paul Dumont’a göre, “Grand Orient’a bağlı bulunan “Doğu Birliği” 1863’de kurulmuştu. Bu loca, her şeyden önce yanlız Fransız koloni üyelerini kabul edebilen, “kapalı” bir loca olarak düşünülmüştü. Fakat 1865’den başlayarak, yirmi yedi yaşında genç bir avukat olan Louis Amiable’in üstatlığı zamanında “atölye” Müslümanlara açıldı. Yeni üstat, Osmanlı cemiyetinin seçkinleri arasında, etkin bir üyeliğe çekme çalışmasına girişti. 1865’de Doğu Birliği’nde ancak üç Türk  sayılıyordu. 1867’de on beş, 1868’de 41 ve 1869’da 53 olmak üzere toplam 143 “birader” oldular. Bu “atölye”nin en parlak üyeleri arasında Paul Dumont; locaya girdiğinde “Şurayı Devlet” reisliği görevinde bulunan üstad-ı a’zam Ibrahim Edhem Paşa (1818-1893) ile “Genç Osmanlılar” liberal hareketinin başlarından biri olan, Osmanlı devlet ricalinden ve Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa torunlarından Mustafa Fazıl Paşa’yı (1829-1875) anmaktadır.11 Bu localar, dini ve siyasi, Osmanlı aydın zümreninbüyük bir bölümünü toplamış bulunuyordu. Nazırlardan Keçecizade Fuad Paşa (1815-1868), Midhat Paşa (1822-1884), Ahmed Vefik Paşa (1823-1891), Tunuslu Hayreddin Paşa (ölümü, 1890) bunlar arasında anılabilir. Meclevilerin Şeyhi Ataullah Efendi de dini kişilikler arasında bulunanlardandı. Ayrıca, Berlin Türk sefiri Sadullah Paşa’dan (1838-1890) başka Şinasi (1824-1871), Namık Kemal (1840-1888) ve Ziya Paşa (1825-1880) gibi edip ve şairler de vardı. Bu sonuncunun etkisi ile hocaları bulunduğu veliaht Şehzade Murat –geleceğin V. Murat’ı- ve kardeşleri şehzade Nureddin ve Kemaleddin de masonluğa girdiler.12

Sultan II. Abdülhamid’in (1876-1908) karşı tavrı Türk Far-masonluğunun gelişmesini bir süre için engellendi; fakat bu, onların canlılığını yok etmedi. Localar, “Jön-Türkler”in 1908 zaferinden sonraki açılışlarına kadar gelişmelerini sessizce sürdürdüler. Mason locarın yardım ve desteğinden yararlanmış olan Jön-Türkler, Istanbul’da Far-masonluğu yaygınlaştırdılar. Bu sıralarda, 1909’da, ayrı bir Türk çemiyetin, ileride Talat Paşa’nın üstad-ı a’zam olacağı “Türkiye Maşrık-ı A’zam”ının kuruluşuna tanık olunur.  Bu yeni Türk mason cemiyetinin sekreteri, aynı zamanda bir Bektaşi Baba olan Filozof olan Rıza Tevfik idi. 1916’da Maliye Nazırı Cavid Bey, Üstad-ı A’zam ‘lığa geldi. “Türkiye Maşrık-ı A’zam”ı üyeleri arasında Bahriye Nazırı Ce,al Paşa, şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Zaptiye Amiri Bedri Bey ve sosyolog Ziya Gökalp da bulunmaktaydı.13

Birinci Cihan Savaşı’ndan sonra locaların gerilendiği, sonra da Atatürk tarafından kapatıldığı görülüyor.

1826’dan beri gizliliğe çekilmiş bulunan Bektaşi’ler, kendileri ile aynı ideali (hürriyetçi, gelenek dışı ve dini otoriteye karşı olma; paylaştıkları Far-masonların yanında bir destek buldular.


Bektaşi gelenek, Far-masonlarınkinden kuvvetle etkilenecektir. Meydan’ın (toplantı yerinin) düzenlenişi, duruş ve yürüyüş tarzları ve daha birçok ayrıntı, şaşılacak ölçüde mason geleneği andırır. Zaten, Bektaşi’ler de bunu bilirler, fakat bu hususta Far-masonların kendilerinden esinlenmiş olduğunu ileri sürmeye kadar giderler.

Acaba Bektaşi’ler, Far-masonların arasındaki hangi dönemde sızmışlardır?

Rıcard Davey’ye
14 dayanan E. Ramsaur’a15 göre Bektaşi’ler, Fransız Far-masonluğa, bir Voltaire hayranı olan ve Tanzimat Dönemi’nde yaygınlaşacak hür ve felsefi görüşlerle henüz gizli bir cemiyet durumundaki tarikata yeni bir şekil kazandıran Fazıl Bey sayesinde sızmış bulunmaktadırlar.

R. Davey, Bektaşi’lerin Far-masonluğa sızışlarını daha yakına, 1867’ye almakla birlikte; eğilim, bu tarihten epey önce, 1839’da, Tanzimat’ın ilanından sonra başlamış görünmektedir.

1867’den 1869’a kadar, Louis Amiable’in üstatlığı zamanında, Prens Mustafa Fazıl Paşa’nın yardımı ile Doğu Birliği’nde, gittikçe genişleyen bir Müslüman girişe tanık oluyoruz. 1869’da, muhtemel olarak Louis Amiable’in koruculuğu ile doğrudan “Grand-Orient” (Maşrık-ı A’zam)’a bağlı ve “Doğu Birliği” ile (Union o ‘Orient) bağlantısız bir Osmanlı locası, Şura’yı Ali-i Osmani doğar. R. Davey’nin sözünü ettiği Fazıl Bey, muhtemel olarak PRENS Mustafa Fazıl idi. Mustafa Fazıl Paşa, Avrupa’da sürgün bulundukları sırada, yayınlarına büyük destek sağladığı Şinasi ve Namık Kemal’e çok bağlı idi. Namık Kemal ise Bektaşi idi. Farmasonlara bugünde yakınlık duyan Bektaşi’ler, ilk Osmanlı loca kurulduğunda ve Louis Amiable’in imparatorluğun Müslüman seçkinlerin kazanmak için giriştiği çalışmalar sırasında bu locaya sızmış olmalıdırlar.

Ramsaur’a  göre
16 hür ve aydın seçkin bir kesimden gelen Bektaşiler, XIX. Yüzyılda Osmanlı Imparatorluğu içinde, Franc-mason’luğun Avrupa inkılap hareketi içinde oynadıkları role benzer bir rol oynamışlardır.

Yeniden kurumlaşan tarikat, Jön Türkler’in kuruluşuna da bir destek, bir barınak olacaktır.

Bilindiği gibi 1865 yazında, Reşit Paşa tarafından kurulmuş bulunan babıali Terceme Odası’ndan altı genç, Boğaziçi sırtlarında bir gezinti sırasında, Avrupa’nın ‘hasta adam’ı Osmanlı Imparatorluğu’nun çöküşü karşısında bir harekete girişmek ve Reşit Paşa’nın eserini bıraktığı yerden sürdürmek kararını almışlardı. Bu hareket, “Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ni oluşturacaktır. Bu gençler Carbonari’lerin mason kuruluşunu örnek almakta idiler. Aralarında, aynı zamanda Bektaşi ve Far-mason olan şair Namık Kemal de bulunmaktaydı.

“Yeni Osmanlılar”ı “Jön-Türkler” izlediler. Ve yine “Carbonari”ler örneği üzerine 1889’da, daha sonra “Ittihat ve Terakki Komitesi” adını alan “Osmanlı Hürriyetperver Cemiyeti” kuruldu.

Anadolu’ya sürülen “Jön-Türkler”, orada başta bektaşi’ler, sonra Mevlevi ve Melamiler olmak üzere aydın tarikatlardan destek buldular.

İttihat ve terakki Cemiyeti, bu kendine yakın ve aydın tarikatlardan ve öncelikle de Far-masonlarla ortak bağları bulunan Bektaşi’lerden yararlandı.

Aynı zamanda Bektaşi, Far-mason ve Jön-Türk olan pek çok ünlü insan vardır. Öncü bir kişilik görünüşü ile Namık Kemal’i az önce andık. Ona, Abdülhak Hamit de eklenebilir.

Sonraki kuşaktan da, bir Bektaşi Baba olan Rıza Tevik, ittihat ve Terakki Komitesi üyesi şeyhülislam Musa Kazım Efendi, aynı şekilde Talat Paşa ve daha birçokları anılabilir.
17

Eğer Bektaşiler, 1826’dan sonra etkilerini sürdürebildilerse, bunun büyük ölçüde yönetimin üst düzeyde desteğine borçludurlar. Sultanların yakın çevresinden birçok prenses –valide ve hemşire sultan Bektaşi idiler. Bizzat sultan Abdülaziz (1861-1876), Bektaşi geleneğe göre ileri sürüldüğü gibi tarikata girmiş bulunması bile,18 en azından bir muhubbi idi.

Yakınlarda yayımlanan mükemmel kitabında, araştırmasını arşiv belgelerine dayamış bulunan Mme Suraiya Faroqhi, tarikatın yarı resmi olarak 1925’e kadar geldiğini göstermekte; ancak belgelerin yetersizliği dolayısıyla 1826 sonrasını incelemenin çok güç olduğunu ifade etmektedir.
19

Oysa belge vardır, fakat onlara ulaşmak güç olmaktadır, çünkü gayri resmi belgelerin kişilerce saklanması söz konusudur. Bunlar da çoğu icazetname’ler, post-nişin’liğe,20 yani dergah’ın şeyhliğine atanma beratlarıdır.

Sayın Rahmi Koç’a ait böyle bir belgenin, bana Sayın büyük elçi Fuat Bayramoğlu tarafından verilmiş bir fotokopisi elimde bulunmaktadır. Bu belge, 1287 cemazi-ül-ahir/Ağastos 1870 tarihlidir ve Hacı Bektaş-ı Veli dergahı seccadenişin’i
21 tarikatın şeyhi Seyyid Şeyh Feyzullah tarafından, Hacı Bektaş-ı Veli’nin tarikatına bağlı Derviş Hasip Baba’nın Karaağaç dergahı post-nişin’liğine liyakatini belgelemektedir.

Farsça ifadelerin bulunduğu Türkçe –en mühim- ibarelerle birlikte; belge Arapça kaleme alınmıştır. En üstte, Hacı Bektaş-ı Veli’nin mühiri olan, “Hazret-i Sultan Hacı Bektaş-ı Veli, kaddesallah” yazılı tuğra yer almaktadır. Solda tuğra kıvrımının üstünde, Bektaşi Dede Baba’ların giydiği, On Iki Imam’a işaret olmak üzere on iki dilimli, ilahi vahdeti gösteren bir düğme üzerine konmuş Hüseyni tac vardır. Tac’ın üzerinde “Ya Hasan, ya Hüseyin” adları okunmaktadır. Tac’ın altında doğru ise on iki yüzeyli ve her Bektaşi’nin göğsünde taşıdığı, Hacı Bektaş taşı de denen teslim taşı (Tanrı’ya bağlanış taşı) asılıdır. Tuğra’nın sağında da “Medet ya Ali” yazılıdır. Kur’an ayetlerinden sonra, “düşkünlerin ve yoksulların sığındığı; saliklerin Kutbu, kamillerin Ulusu, Sultan Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri’nin, Tanrı onu kutsasın, yüce tarikat’ına bağlı” Istanbul Karaağaç dergah’ı post-nişin’liğine liyakatle Hasib Baba Halife’nin atanması gelmektedir. Sonra, Hasib Baba’ya verilen ayrıcalıklar sıralanıyor:

“Biz kendisine, seccade üzerinde oturma şer’i ibadetleri yaptırma, zekat kabul etme, mümkün olduğunda hac yaptırma, Ramazan orucunu gözleme, giren ve çıkana damga vurma, zikr merasimi sonunda ahd ve tövbe kıldırma, fakir’lere, düşkünlere (yani dervişlere) müslimin ve halayık zümrelere  yardım tevşik etme, ,ikraz kullanma ve talib’in saçını kesme, hırka giydirme mutlak yetkisini veriyoruz.”

Atama, büyük atası Hacı Bektaş, adına, Halife Seyyid Şeyh Feyzullah Efendi tarafından yaptırılmıştır. Bu belgeyle, yayınının ilgi çekici olduğun umduğumuz, Hacı Bektaş Dede Baba’larının bütün nesebi geriye doğru sıralanmış olarak elimizde bulunmaktadır:

Feyzullah Efendi, Ali Celalledin Efendi, Veliüddin Efendi, Hamdullah Efendi, Feyzullah Efendi (cennet mekanı olsun), Abdüllatif Efendi, Bektaş Efendi, Feyzullah Efendi, Ali Efendi, Elvan Efendi, Şehid Abdülkadir Efendi, Hüseyin Efendi, Hacı Zu’l-fıkar Efendi, Yusuf Efendi, Kasım Efendi, Hasan Efendi, Bektaş Efendi, Mürsel Balı Efendi, Resul Efendi, Bektaş Efendi, Yusuf Balı Efendi, Mahmud Efendi, Iskender Efendi, Genç Kalender Efendi, Resul Balı Sultan, Balım Sultan, Mürsel Balı Sultan, Hızır Lale Sultan, Hacı Bektaş-ı Veli el-Horasani.

Hacı Bektaş Veli, Imam Ali’nin oğlu Muhammed el-Hanefi’nin oğlu olduğu söylenen Hoca Ahmed Yesevi’nin müridi olarak bilinir. Kendi seceresi de Musa Kazım’a ve dolayısıyla Imam Ali’ye, peygamber’e, Cebrail’e ve bizzat Allah’a bağlanmaktadır.

Belge, mihmandar (yönetici), otacı (temizlikten sorumlu), ekmekçi, aşçı, türbedar, hadim (hizmetkar).... ve nuhayet Hacı Bektaş Veli dergah’ının o günkü seccade-nişin-i Seyyid Şeyh Feyzullah Efendi olmak üzere on kişi tarafından imzalanmıştır. Bu sonuncu imza, sağ tarafta, belgenin ortalarına doğru yer almaktadır.

Secerede adı geçenler arasında az çok tanınmış olanlar şunlardır: Son Hacı Bektaş şeyhi Hamdullah Efendi, 1826’da Bektaşi tekkeleri kapatıldığında, Amasya’ya sürgün edilmişti. 1833’te affa uğradı ve Hacı Bektaş’ta ikametine izin verildi.
22 Ikinci isim, 1739’da doğmuş, 1802’de şeyhliğe gelmiş ve başıbozuk bir asker tarafından 1825’de öldürülmüş bulunan23 Feyzullah Efendi’dir. İlk Şeyh Feyzullah Efendi; 1731-32’den 1760-61’e kadar Hacı Bektaş dergah’ının Dede Baba’lığında bulundu.24 1729’da ölen ve Hacı Bektaş’ta Küçük Tekke türbe’sinde toprağa verilen Elvan Efendi, 1674’de ölen Hüseyin Çelebi’nin25 oğludur. Adı, Sadeddin Nüzhet Ergun’un eserinde de anılan26 Kalender Sultan ise, Muhteşem Süleyman zamanında Hacı Bektaş post-nişin’i idi. 1526-1527’de, Kalenderoğlu ayaklanması olarak bilinen Sultan’a karşı ayaklanmada öldürüldü.27 Peçevi’ye göre,28 ayaklanmanın başı ve mehdi olduğunu ileri süren Kalender Şah, Veli’nin abdest aldığı sudan hamile kalan kadıncık Ana’nın oğlu Habib Efendiyoluyla Hacı Bektaş’a bağlanmaktaydı. Peçevi’ye göre Kalender Şah, Habib Efendi oğlu Resul Çelebi oğlu, Balım Sultan oğlu Iskender’in oğludur. Sadeddin Nüzhet Ergun, bu Kalender ile şair Kalender Abdal’ın aynı kişi olduğunu düşünüyor.

Kalender Şah 1527’de ele geçirildi ve boynu vuruldu. Bununla birlikte, asi Kalender Şah’ın Peçevi tarafından verilen seceresi, eldeki belge ile karşılaştırıldığında, Kalender Şah’ın, her ikisi de dergah’ın post-nişin’i olan Genç Kalender Efendi’nin torunu ve Iskender’in oğlu olduğu anlaşılmaktadır. Bu, söz konusu başkaldırmaya, nicin “Kalenderoğlu Isyanı” denmiş olduğunu da açıklıyor. Belge, Genç Kalender Efendi’yi, ikinci isim Şeyh Feyzullah Efendi için olduğu gibi şehir olarak anmadığından , bu varsayım daha da kuvvetlenmektedir.

Peçevi’nin verdiği secere de, bazı yayınlanmalarla birlikte –Resul Balı, Balım Sultan’a halef olur-, bu belgeye yakındır. Fakat söz konusu olan soy zinciri mi, yoksa tarikat zinciri midir? Resul Balı Sultan’ın oğlu Hızır Balı, -1516’da ölür-, Hacı Bektaş’ta toprağa verilmiştir ki, bu da Resul Balı’ya bir gerçeklik vasfı kazanmaktadır.
29 Tarikatın yeniden biçimlenmesi olan Balım Sultan’a gelince,30 tarikatının başına bizzat II. Bayezid tarafından getirilmişti. Geleneğe göre Mürsel Baba ile güzel bir Bulgar kızının oğlu idi. Bununla birlikte, bir sülük zincirinin söz konusu olması daha muhtemeldir.

Her ne olursa olsun, belge, tarikatın 1826’dan sonra varlığını sürdürdüğünü kanıtlıyor ve bilhassa 1870’de, Hacı Bektaş dergah’ının işlevini sürdürdüğünü, şeyhinin adının, ayrıca da bilindiği gibi
31 Feyzullah Efendi olduğunu ve kendisinin Ali Celaleddin Efendi’nin halifesi olduğunu; onun da, son resmi şeyh Hamdullah Efendi’nin yerini alan Veliüddün Efendi’nin halifesi bulunduğunu bize bildiriyor.

Bu başka icazetname de, J.K. Birge’nin, “The Bektashi Order of Dervishes”
32 adlı eserinde yayımlandı. Belge üzerinde Rumi ve Hicri olarak iki tarih bulunmaktadır: 13 cemazi-ül-ahır 1343 (1925) ve 9 kanunısinan 1341 (22 Ocak 1925). Bu belgede söz konusu edilen; Eyüp’te eski Rufai zakir-i iken, sonra Bektaşi Baba olan Yaşar Baba’nın, yine Eyüp’te Karyağdı dergah-ı post-nişin’liğine liyakatle atanmasıdır. Belge, Hacı Bektaş dergah’ı post-nişin’i Atacı Baba ve aynı dergah’tan diğer beş baba tarafından imzalanmıştır.

Hacı Bektaş dergah’ının son resmi şeyhinin, 1739’da doğan, 1802’de şeyhliğe yükselen ve 1825’de başıbozuk bir asker tarafından evinde öldürülmüş bulunan ikinci şeyh Feyzullah Efendi’nin halifesi Şeyh Hamdullah Efendi olduğunu biliyoruz. Birinci Şeyh Feyzullah Efendi, 1731/1732 ile 1761/1762 arasında şeyhlik yapmıştı. Şeyh Hamdullah Efendi 1826’da Amasya’ya sürgün edildi. Fakat 1833’de affa uğradı ve Hacı Bektaş’ta oturmasına izin verildi.

Bunun yanında, şimdi, Hacı Bektaş dergah’ında1870’de de Şeyh Feyzullah Efendi adlı yarı resmi bir şeyhin bulunduğunu biliyoruz. Hacı Bektaş şeyhleri çelebi unvanını tasırlar ve bunlar, Hacı Bektaş’ın abdest aldığı sudan içerek hamile kalan, Veli’nin manevi eşi, Kadıncık Ana’nın oğullarından gelmedirler. Fakat yanlız sülük yolu ile ulaşılan manevi bağa değer veren ve bel-evlatlığı’nı tanımayan Aleviler, bu soy bağinı kabul etmezler. Bunun için tarikatın kapatılışına kadar Hacı Bektaş’ta, daima iki manevi şeyh yan yana bulunurdu. Bektaşi’lerce kabul gören bir çelebi ve Alevi’leri temsil eden bir Dede Baba. Çelebi’ler, günümüze kadar Hacı Bektaş’ta kaldılar.

1870 tarihli belgede, söz konusu Çelebi Feyzullah Efendi, Tecfik Oytan’nın eserinde de aynı adlandırma ile geçmektedir.
33 Çelebi Feyzullah Efendi, 1286/1869’da Merdivenköy Şah Kulu Sultan dergah’ı post-nişin’liğine atanan Mehmet Hilmi Dede Baba ile çok iyi ilişkiler içinde idi.

Hacı Bektaş’ta, Dede Baba  Hacı Feyzullah’ın mezarı –(ölümü, 1332 “1913-1914”)- görülebilmektedir. Aynı kişi söz konusu olabilir.
34

Bektaşi’lerin dergah’larının, 1826’da Nakşibendi’lere verilmiş olduğunu ve bu sonuçların Istabul tekke’leri içinde resmi olarak Nakşibendi sıfatı ile yer aldığını gördük. Bununla birlikte Bektaşi Baba’ya göre Nakşibendi’ler Bektaşi’lerin etkisi altında kalarak onlarla karşılaşmalar içinde çoğu Bektaşi oldular. İşte Nakşibendi’lerin bir kolu olan Hamzaevi bir dervişin, Mir Nizarı’nin, bu olguyu gösteren bir dörtlüğü:

Zahid kapıdan girdi

Hayretle dilim doldu
Yarab beni hıfz eyle
Şeytan bana yol buldu35

Her ne olursa olsun, bu dörtlük, farklı dervişler tarikatları arasında var olmuş bulunan ve var olmakta devam eden beraberlik duygusunu da kanıtlamaktadır.

Şimdi de nazik bir konuya, tarikatın direnişi konusunda değineceğiz. Örnek olarak, Merdivenköy’de Şah Kulu Sultan tekke’sini alıyoruz. Bu tekke, rastlantı ile de olsa, işlevini gizlilikle sürdürdüğünden öncelikle ilgi çekicidir. Hala ziyaret edilebilir ve meydan’da (Toplanma yeri) ünlü merasimlerinin gizlilik içinde süre geldiğinin tanıkları sayılabilecek yeni erimiş mum kalıntıları sık sık görülmektedir.

1933 Eylülünde tekke’yi ziyaret eden J.K. Birge,
36 o sırada şüphesiz post-nişin’i bulunduğu tekke’de kalmakta olan derviş Tevfik Baba tarafından kabul edilmişti. Kırk yıl sonra ben de, dergah’ta kalmakta olan ve bana eşinin mezarını ziyaret ettiren, son post-nişin’in dul eşi tarafından karşılandım. Birge gibi, benim de dinlediğim geleneğe göre tekke, Şah Kulu adlı bir dervişe çıkmaktaydı. Demek Şah Kulu, tarihi olarak, Bektaşi’lerin tanıdıkları ve saydıkları bir addır. Bugünde Istanbul’da Yüksek Kaldırım’da, Galata’da Mevlevi Dergah’ının hemen yanında, bu adı taşıyan bir sokak bulunmaktadır. Sokağın adının, aynı adı taşıyan eski bir Bektaşi dergah’tan gelmiş olduğu düşünülebilir. Burada söz konusu olan, Osmalı tarihçilerinin “Şeytan Kulu” adını verdikleri ve II. Bayezid’in hükümdarlığının son yılında, 1511’de başkaldıran, Şah Ismail taraftan ünlü Şah Kulu mudur? Çok güçlükle bastırılan bu kardeş kavgası ayaklanma, Sultan Bayezid’i o kadar uğraştırmıştır ki, XVI. Yüzyıl anonim bir Osmanlı vekayinamesine göre Bayezid, bundan böyle Kızılbaşlarla uğraşmaktansa, Macar ve Venedikli kafirlerle savaşa razı olduğunu yeminle ifade etmişti.37 1512’de tahtı bırakmak zorunda kaldığı halife I. Selim’in tutumu bu olmadı. İlk işlerinden biri, yediden yetmişe kadar, Osmanlı Imparatorluğu içindeki bütün Şah Ismail taraftarlarının, ardından 40.000 kişinin öldürülmesine temel olacak olan bir belirlemesi (listesini) yaptırdı.38 Bektaşiler ve Aleviler, bu kırımın anısını halan canlı olarak korurlar. Merdivenköy mezarlığı’nda, çok eskiye, XVI. Ve XVII. Yüzyıla ait mezarlar vardır. Tekke’nin Şah Kulu unvanlı dervişin adını paylaşmış olması imkansız olmadığı gibi, muhtemeldir de. Esasen, cemaat dışı ideoloji ayaklanmaları, Bektaşi cevrelerde çok sık görülmekte idi. Kalenderoğlu ayaklanmasından az önce söz ettik.yeni bir Bektaşi Baba olan ünlü Pir Sultan Abdal ayaklanması da bunlardan biri idi.

Ne şekilde oldu ise, Mehmet Ali Hilmi Dede Baba’nın Merdivenköy’deki Şah Kulu tekke’sine post-nişin oluşuyla dergah etki ve gücünü yeniden kazandı. Mehmet Ali Hilmi Dede Baba 1842’de Istanbul’da doğmuştu. 1869’da Hacı Bektaş dergah’ı seccade-nişin-ı Çelebi Feyzullah Efendi tarafından Merdivenköy post-nişin’liğine getirildi. 1325 (1907)’de öldü.
39 Kabri, tekke mezarlığında her zaman ziyaret edebilmektedir.

Hilmi Dede Baba, Bektaşi şairlerin en iyileri arasında sayılır. Nefes’lerinden biri, öncelikle, çok tanınmıştır.
40 Bektaşi’lerin inanışlarını ve Ali’ye karşı duydukları hayranlığı açıklamak için sık sık okunur:

Tuttum aynayı yüzüme

Ali göründü gözüme
Nazar eyledim özüme
Ali göründü gözüme
          Hü Ali’m hü

          Hü sah’ım hü....

Adem Baba Hava ile

Hem Alleme’l-esma ile
Çark-ı felek sema ile
Ali göründü gözüme
          Hü Ali’m hü

          Hü sah’ım hü....

Hazret-i Nuh Neciyullah

Hem Ibrahim Halilullah
Sina’daki Kelimullah
Ali göründü gözüme
          Hü Ali’m hü

          Hü sah’ım hü....

Isa-yı ruhullah oldur

İki alende Şah oldur
Müminlere penan oldur
Ali göründü gözüme
          Hü Ali’m hü

          Hü sah’ım hü....

Ali evvel Ali ahir

Ali batın Ali zahir
Ali tayyip Ali tahir
Ali göründü gözüme
          Hü Ali’m hü

          Hü sah’ım hü....

Ali candı Ali canan

Ali dindir Ali iman
Ali rahim Ali rahman
Ali göründü gözüme
          Hü Ali’m hü

          Hü sah’ım hü....

Hilmi gedayı bir kemter

Görür gözüm dilim söyler
Her nereye kılsam nazar
Ali göründü gözüme
          Hü Ali’m hü

          Hü sah’ım hü....

Kapı üstleri ve çeşme üzerlerinde adını taşıyan birçok yazıtın tanıklığından anlaşıldığına göre, Merdivenköy tekkesi’ni yeniden imar eden  de bu Hilmi Dede Baba olmuştur. Merdivenköy tekkesi’ne mensup bir dede baba olan ve yakınlarda ölmüş bulunan Mesut Koman’ın bana vermiş olduğu bir dizi fotograf arasında birkaçı, bu makale ile yayımlanmıştır. Merdivenköy görünümlerinden başka aralarında Yakup Kadri’nin ünlü Nur Baba romanının esin kaynağı da bulunmak üzere, XX. Yüzyıl başlarında yaşamış, ünlü Bektaşi baba’lardan bazılarının fotografları da vardır. Bu fotograflara, meslektaşımız ve bu konuda eşsiz bir sanatkar olan Paul Veysseyre tarafından, isteğim üzerine bana verilmiş bulunan –ve bunun için kendisine öncelikle teşekür borlu olduğum-  fotografları da ekledim. Tavanın, yukarıya doğru On Iki Imam’ı temsil etmek üzere on iki ışık dilimi halinde açılan merkezi bir sütunla desteklendiği daire planı ile meydan’ın (toplantı bölümü) hayranlık uyandırıcı mimarisi dikkati çekecektir.

Mesut Koman tarafından bana verilmiş bulunan fotograflar arasında, belli sayıda, günümüzde gizlilikle yapılan merasimlerde çekilmiş olanlar da vardır. Bunlar, günümüzde hala yer bulan yarı resmi merasimlerin yaşayışlarının tanıklarıdırlar. Kapalılığın el verdiği ölçü ile bunlardan yanlız birini yayımlayacağız. Bu bile tarikatın canlılığının ve modern Türkiye’de devam eden saygınlığının açık bir örneğidir. (Not: Buresimler imkan dışı olduğu için eklenmemiştir. Seyyid Hakkı.) Son...


Dip Notlar:
1826’dan Sonra Bektaşiler Tarikatı

1. Suraiya Fariqhi, “Der Bektaschi-Orden in Anatolien (vom späten fünfzehnten Jahrhundert bis 1826”, Vienne (Wiener Zeitschriften für die Kunde Morgenlandes, Sonderband 2), s. 115-119.

2. Aslı tekye, dervişler barınağıdır; tekke yazılışına da rastlanır; Farsça dergah sözcüğü ile aynı anlamdadır. Bazen biri, bazen öbürü kullanılır.

3. Suraiya Froqhi, a.g.e., s. 121-122, 125-126.

4. Iréne Beldiceanu-Steinherr, “Le régne de Selim I: ournant dans la vie politique et religieuse de l’Empire Ottoman”, Turcica, VI, 1975, s. 39, note 25.

5. Söz konusu, 252 sahifelik bir incelemedir, “Istanbul Tekkeleri” başlıklı bölüm s. 209-211 arasında yer almaktadır. Baskı tarihi kaydı bulunmaktadır.

6. Ebuzziya Tevfik, “Farmasonluk”, Mecmua-i Ebuzziya, 18 cemaziülahir1329 (1913-14), s. 683-686.

7. Prof. Bedi N. Şehsuvaroğlu, Türkiye Mosonluk Tarihine bir Bakış”, Türk Yükselme Cemiyeti Ideal Kolu, XXV. Kuruluş Yıldönümü Hatırası, Istanbul 1964, 25 s.; “Dinlerde ve  Tarikatlarda Sembolizm-Remizler” (Antik Doğu Medeniyetlerinde, Eski Şark Dinlerinde, Fütüvvet Ehlinde, Islamiyette, Ahilerde, Bektaşilik ve Diğer Tarikatlarda, Masonlukta), Istanbul 1973.

8. Bkz: Anılanlar yanında, Ilhami Soysal, Türkiye ve Düya’da Masonluk ve Masonlar”, Istanbul 1978, s. 168-172.

9. Bedi N. Şehsuvaroğlu, “Türkiye Masonluk Tarihine Bir Bakış”, s. 9.

10. Ebuzziya Tevfik, a.g.e.

11. Paul Dumont, “La Turquie dans les archives du Grand Orient de France-Les  Loges maçonriques d’obédience française â Istanbul du milieu du XIX siécle a la veille da la prémiere guerre mondiale”, Economie et Sociétés dans l’Empire Ottoman, J.L. Bacqué-Gramont et P. Dumont yayını, Paris 1983, s. 171-201.

12. Ebuzziya Tevfik, a.g.e.; bu isimler, Bedi N. Şehsuvaroğlu, a.g.e., ve Ilhami Sosyal a.g.e., s. 179-181 tarafından doğrulanmaktadır. Verilen isimler, Paul Dumont, a.g.e.

13. Ilhami Soysal, a.g.e., s. 188-196; Bedi N. Şehsuvaroğlu, a.g.e., s. 8-12; Paul Dumont a.g.e.

14. Richard Davey, “The Sultan and his Subjects”, New York 1897, I, s. 96-97, 156. Ayrıca Bkz: George Young, “Constantinopel”, 1925, s. 198.

15. E. Ramsaur, “The Bektashi Dervishes and the Young Turks”, Moslem World, XXII, Ocak 1942, s. 7-14.

16. Bkz: Not 15 ve aynı yazar, “The Young Turks, Prelude to the Revolu-tion of 1908”, Beyrouth 1965 (yeni baskı), s. 102-114; F.W. Hasluck, “Christianity and Islam under the Sultans”, Oxford 1929, I, s. 595, 620.

17. Bkz: Not 16.

18. Baba Mesut Koman’ın görüşü budur.

19. Not 1: bkz, Suraiya Froqhi, a.g.e., s. 130-131.

20. Post, burada, üzerinde oturulan hayvan (koyun, vb.) derisi demektir; post-nişin, sözcük anlamıyla, post üzerinde oturan demeye gelir, dergahın şeyhi anlamında bir tarikat deyimidir.

21. Seccade, halıca, halı ya da namaz kılınan halı anlamındadır; Seccadenişin, sözcük anlamıyla seccade üzerinde oturan demektir, tarikatın şeyhi anlamında kullanılmaktadır.

22. Suraiya Faroqhi, a.g.e., s. 79, 120-122.

23. Suraiya Froqhi, a.g.e., s. 79-80. ayrıca bkz, “karahöyük”, (Hacı Bektaş Kültür, kalkınma ve Yardım Derneği Yayın Organı), Yıl 1, No 2, Ağustos 1964, s. 9.

24. Suraiya Froqhi, a.g.e., s. 79, 95.

25. Abdülbaki Gölpınarlı, “Alevi Bektaşi Nefesleri”, Istanbul 1963, s. 57, 322.

26. Sadeddin Nüzhet Ergun, “Bektaşi Şairleri ve Nefesleri”, I-II, Istanbul 1955, s. 118.122; ayrıca bkz, A. Gölpınarlı, a.g.e., s. 14, 48, 109-110.

27. John K. Birge, “The Bektashi Order of Dervishes”, London 1937, s. 69-70; Ahmet Refik, “On Altıncı Asırda Rafizilik ve Bektaşilik”, Istanbul 1932, s. 11-12.

28. Peçevi, “tarih”, Istanbul 1283/1886, I, s. 120.

29. Abdülbaki Gölpınarlı, a.g.e., s. 9, 319.

30. J.K. Birge, a.g.e., s. 56-58.

31. Tevfik Oytan, “Bektaşiliğin iç Yüzü II”, Istanbul 1955, s. 25’de söz edilmektedir. Mezarı, Doç. Dr. Bedri Noyan, “Hacıbektaş’ta Pir-evi ve Diğer Ziyaret Yerleri”, Izmir 1964, s. 32-33’de geçmektedir.

32. Bkz, s. 248-250, resmi No. 29.

33. Bkz: Not 31.

34. Bkz: Not 31.

35. Rumeli Hisar’da, Şinasi Emre’nin kendi ağzından dinlenmiştir.

36. J. K. Birge, a.g.e., s. 133-134.

37. Şerif Baştav, “16. Asırda Yazılmış Gerçek Anonim Osmanlı Tarihi (1373-1512), Giriş ve Metin”, Ankara 1973, Ankara Ün. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Yayınları, No. 237, s. 180.

38. Bkz: Diğerleri arasında, Jean-Louis Bacqué-Grammont, “Etudes Turco-Safavides III: Notes et Documents sur le Révolte de Şah Veli b. Şeyh Celal”, Archivum Ottomanicum, 7, Not 24, M. Bacqué-Grammont, bize, Osmanlılar tarafından araştırılmış Kızılbaşların bir listesi olan “Topkapı Arşivi Evrak No. 2044” bir fotokopisini vermiş bulunuyor. Tarih kaydı bulunmamakla birlikte, J. – L. Bacqué-Grammont’a göre 1512-1513 kışına ait olmalıdır. Bu belge tek örnek değildir.

39. Tevfik Oytan, a.g.e., II, s. 25, 88, resim No. 8, 9; s. 97, resim no. Ayrıca bkz, Cahit Öztelli, “Bektaşi Gülleri”, Istanbul 1973, s. 360.

40. Cahit Öztelli tarafından yayınlanmıştır: a.g.e., s. 48-50. ayrıca bkz, Besim Atalay, “Bektaşilik Edebiyatı”, Istanbul 1340 / 1924, s. 51.

Kitap: Kırklar’ın Cemi’nde
Çeviri: Turan Alptekin
Ekleyen: Seyyid Hakkı


ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...