Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

15- Hacı Bektaş Sulucakaraöyükte -6



Hacı Bektaş Sulucakarahöyükte -6

§ Hacı Bektaş – Sultan Seyyid Gazi

Hacı Bektaş, Seyyid Gazi’nin mezarını ziyarete niyet etti. Seyyid gazi’nin mezarı, bir vakitler belirsizdi. Sonradan Sultan Alaeddin’in anası, ruyasında gördü. Gördüğü yere büyük bir türbe yaptırdı, bu suretle mamur oldu. Hünkar, yanlızca Sulucakaraöyük’ten yola çıktı. Yapılan türbenin, Seyyid Gazi’nin mezarı üstüne yapılıp yapılmadığı hakkında şüphe edenlerin, artık şüphesi kalmadı. Yolda bir köyde, muhiplerinden birinin evine kondu. O muhip, erenlere teslim oldu. Erenler, onu traş ettiler, kuşak kuşattılar. Giderlerken erenler şahı dedi, bunca nesneye razı değiliz, bize kerem edip armağan verseniz. Hünkar, başından tacını, belinden kemerini, ayağından paşparmaklarını çıkarıp verdi, armağanımız olsun buyurdu, yola revan oldu.


Bacı iline varınca gene bir muhib, Hünkar’a teslim oldu. Hünkar, onu traş etti, tac giydirdi, derviş etti. O adamın, bir sürü koyunu, bir sürü de kuzusu vardı. Bütün halkı çağırdı. Bir sürü kuzuyu kurban etti. Hünkar, bu kuzuların bir kaçı yeter bize, ne diye hepsini boğazlıyorsun dediyse de o adam, erenler şahı dedi, kuzu da nedir, canım yoluna kurban olsun. Bu hareketi; erenlere hoş geldi, sen dedi, erlik ettin, aşkımıza bir sürü kuzuyu kurban eyledin. Bundan yeğ şu ki biz de seni ziyana sokmayız, o koyuncukları da meleye meleye bırakmayız. Emretti, o kuzuların başlarını derilerini karıştırmadılar. Her pişip yenen kuzunun kemiğini, yine kendi derisinin içine koydular, başını, ayağını da derinin içine bıraktılar, hepsini bir damın içine doldurdular, kapıyı kapadılar. Hünkar, kalkıp secde’ye durdu ve dua etti, ellerini yüzüne sürdü, emretti, damın kapısını açtılar. Tam o sırada koyun da gelmiş, sağılmıştı, emişecek yere gelmişti. Kapıyı açar açmaz gördüler ki kuzular, dirilmiş. Çıkıp meleşerek koyunlara vardılar. Halk, bu kerameti görüp Hünkar’ın eline ayağına düştü. O dervişin adını da kuzukıran koydular, soyuna Kuzukıranoğulları derler.


Hünkar, Kuzukıran’la vedalaşıp yola revan oldu.
Seyyid Gazi’nin mezarına yaklaştı. Orda bir pınar vardı, adına (Ak) pınar derlerdi. Orda, batın erenleri, Hünkarı karşıladılar, hoş geldin, kadem getirdin, gelişin kutlu olsun dediler. Mezarı bekleyen zahir erenleri de karşı çıktılar, merhabalaştılar, Hünkar’ı ağırladılar.


Hünkar, mezara gelince, orda olan erenlerin rivayetleri şöyledir ki Esselam-ü aleyküm suyum başı dedi. Seyyid’in kutlu mezarında Eleykümüsselam ilim, şehrim diye çevap geldi. derken Hünkar, kıyısı, ucu olmayan bir deniz oldu. seyyid’in mezarı, o denizin içinde bir kabak gibi yüzmeye başladı. Sonra gene Hünkar da, Seyyid’in mezarı da eski haline geldi.


Derken bu sefer Seyyid Gazi’nin mezarı, ucu bucağı görünmeyen bir deniz oldu, Hünkar, o denizde bir gemi haline geldi, yüzdü, yürüdü. Biraz sonra Hünkar da, Seyyid’in mezarı da gene gerisi geriye eski haline döndü.


Hünkar, Seyyid’in mezarının kapısında bir taşı ısırdı. O taş, hala orda durur. Bir müddet sonra Hünkar, ordan kalkıp Sulucakaraöyük’e geldi, devletle karar etti. Fakat tacı, paşmakları, kemerleri, orda kaldı, hala da ordadır.


§ Hacı Bektaş – Osmancık

Oğuz Padişahı Bayındır Han ahirete göçünce Oğuz boyuna, Kazan Han, Beylerbeyi oldu. ondan sonra yerine Korkut Ata geçti. Bu sıralarda Oğuz topluluğu dağıldı, padişahlık Selçuk soyundan Selim Han’a kaldı. bu Han, Acem ülkesini aldı, askeriyle sürüp Rum ülkesine geldi, Kayseri’yi aldı. bundan sonra oğlu Kılıç Arslan Padişah oldu. Aksaray ilinde, Hasandağı yakınındaki ejderhayı tepeledi, o illeri mamur etti. Bundan sonra da padişahlık, oğlu Sultan Alaeddin Keyhüsrev’e kaldı. bir nice zaman padişahlık etti. Germiyan, Hamid, Aydın, Karesi, isfendiyar, Hızır, Sultan Alaeddin Keyhüsrev’in Ulu Beyleriydi. Herbirisi, anılan illeri fetedip bey oldular, orda karar ettiler. yanlız İnegöl, İznik ve Bursa illeri fetolunmadı, kafir elinde kaldı.


Alaeddin Keyhüsrev, büyük bir ordu toplayıp Bursa’yı, bütün o alandaki şehirlerle beraber almak niyetini kurdu. Önceden adı geçmiş olan Kavus Han, Tatar boylarıyle Malya’da ve civarında yerleşmişlerdi. Kavus ölmüş, yerine oğlu, Han olmuştu. Tatarlar, arada sırada Sultan Allaeddin’e karşı isyan ederler, iline ılgar edip yağmacılıkta bulunurlardı.


Alaeddin, Bursa’ya hareket etmeden Kavus Han’ın oğluna elçi gönderdi, ben dedi, Bursa’yı almak için kafir üstüne gidiyorum; Tatarı Zaptetsin, memlekete akın edip yağmada bulunmasınlar. Kavus Han’ın oğlu, haşa dedi, Padişahın iline ılgar edip yaramazlıkta bulunmamıza imkan yok. Böylece ahitleştiler. Bunun üzerine Sultan Alaeddin, ordu toplayıp Sultanönü’ne vardı. Fakat orda tedarik görünceyedek kış geldi çattı. Sultan Alaeddin, orda kışladı. Yaz gelince Sultanönü’nden inip Bursa’ya gitmek niyetindeydi. Fakat ilkbahar olur olmaz, Tatar, ahdini bozdu. Memlekete akın etti, yağmaya girişti, diye haber geldi. padişah, bu haberi duyunca dönmek istedi, Hanları, Beyleri, huzuruna topladı, hepiniz de bilirsiniz ki dedi, buraya gelmeden maksadım, Bursa’yı fethetmekti amma dönmezsem Tatar, ülkeyi yakar, yıkar. Burası kafir ağzıdır, bu sancağı, yiğit, kuvvetli bir ere vermem gerek ki kafir, ondan ürküp yaramaz bir iş yapmasın. Beyler, şimdi Oğuz Kayı boyundan üç kardeş var. büyüğü Aydoğmuş, ortancası Erdoğdu Alp, küçüğü de Gündüzalp. Bunlar, pek yiğit erler. Burayı, bunlara vermek gerek dediler.


Alaeddin, Aydoğmuş Alp’ı, sancak beyi yaptı, kendisi Konya’ya döndü. İsyan eden Tatarları birer birer tutup öldürttü, arta kalanları da kendisine muti oldular. Kafir, Aydoğmuş Alp öldü. Kardeşi Erdoğdu, sancak Beyliğini istemek için yola çıktı. Gelirken Hünkar’ın vasfını işitti. Gönlü, erenlerin sevgisiyle doldu, Alaeddin’e varmadan Hünkar’a gidip safa-nazlarını, hayır duasını almak, ondan sonra zahir padişahına baş vurmak fikrine düştü. Doğruca Sulucakaraöyük’e geldi.


O gün Hünkar, Hırkadağındaki Ardıç ağacının dibindeydi. Erdoğdu, bunu haber alıp doğruca sürdü, oraya geldi, Hünkar’ı buldu. El kavuşturup karşısında durdu. Hünkar, dile gel, söyle dedi. Erdoğdu Alp, Erenler Şahı dedi, halim şu, senden hayır dua almaya geldim. İleri vardı, elini öptü, ayağına düştü. Hünkar, safa geldin, kadem getirdin ey büyük Erdoğdu Alp’ım; yedi yıldır, saltanat, Selçuk boyundan alındı. Rum Erenlerinin herbiri, bu seccadeye birisini layık gördüler. Ben, senin ve evladının ruhlarını vilayet kabzasında saklayıp durmadayım, yürü zahir padişahına var, gönlündekini söyle, gönlünde biz otururuz, dilinden biz söyleriz. Seni ona şirin gösteririz, kardeşinin sancağını alırsın; atın yürük, kılıcın keskin olsun, önünden, sonun gür olsun dedi. Erdoğdu’ya kılıç kuşattı, arkasını sıvazladı, safa-nazar etti, hayır duada bulundu, kimse, senin ve soyunun arkasını yere getirmesin buyurdu.


Erdoğdu, Hünkarın sefa-nazarını, himmetini, hayır duasını alıp geri döndü, Konya’ya vardı, Alaeddin’in huzuruna çıktı. Erenlerin dediği gibi Erdoğdu’nun yüzü, sözü, hali, tavrı, padişaha hoş geldi. sancağı ona verdi, kılıç kuşattı yolladı.


Erdoğdu, Sultanönü’ne geldi, bir nice yıl erlikler gösterdi, o ağzı sakladı, zamanında, kafirin bir iş etmiye mecali kalmadı. Sonucu Erdoğdu Alp öldü. Sultan Alaeddin, o sancağı, küçük kardeşi Gündüzalp’a verdi.


Ertuğrıl’ın (bundan sonra hep böyle) Osman adlı bir oğlu vardı. O vakit, yaşı küçüktü. Bu yüzden, gidip babasının yerini istiyemedi. Bu sıralarda Sultan Alaeddin de Bursa’daki kafir beyiyle uzlaşmıştı. Ermeni derbendini sınır kesmişlerdi. O ilin akıncıları, akına gitmez olmuştu.


Aradan zaman geçti, Ertuğrıl Alp’ın oğlu Osman Bey, büyüdü. Boy pos, güç, kuvvet sahibi bir yiğit oldu. Kayı boyunun uluları, Osman Bey’in katına toplandılar, ezelden dediler, sen beyimizin oğlusun, beyimizsin. Ne diye zebun olup oturursun? Küçüktün, Padişah, bu yüzden sancağını, amcana verdi; kalk, önümüze düş, kafire akın edelim, önünde savaşalım, din aşkına kafire kılıç vuralı. Osman Bey, sözlerine uydu, Kayı yiğitlerini katına topladı. Yarhisar, Bilecik, İnegöl, İznik taraflarına bir kaç defa akın etti, kafir mallarını yağmaladı, hem kendi doydu, hem yanındaki yiğitleri doyurdu.


Bursa Beyi, Sultan Alaeddin’e adam saldı, seninle ahidleştik, barıştık, öyle olduğu halde ne diye bu çeşit  bir adamı başımıza saldın; ilimi, yurdumu yağmalamada, yıkmada, ya hakkından gel, yahut da barışıklığı bozar, düşmanlık ederiz diye şikayette bulundu.


Sultan Alaeddin, kızdı, Gündüzalp’a kardeşinin oğlu Osman’ı tut, bana gönder, yoksa ona yapacağımı sana yaparım diye buyruk yolladı. Gündüzalp, Osman’ı gözledi, bir köyde, habersizce yatarken ansızın baskın yaptı, Osman’ı arkadaşlariyle tutup bağladı, Padişaha gönderdi.


Vezirler, Osman’ın boylu poslu, güçlü kuvvetli, yakışıklı bir yiğit olduğunu gördüler. Öylesine güzeldi ki dille tarife imkan yok. Padişaha, bu çeşit bir genci öldürmek doğru değil, bir kafirin sözüyle bir civana kıymak yazıktır. Bırak da senin önünde caniyle başıyla oynasın, din aşkına kafire kılıç salsın dediler. Sultan Alaeddin, bu sözleri duyunca tuhaflaştı, hele dedi, bir getirin o yiğidi, göreyim. Osman Beyi getirdiler. Gerçekten de dile gelmez bir güzellikte, boylu poslu, güçlü kuvvetli bir civan olduğunu görünce vezirlerine, dediğiniz gibiymiş, şeyhimiz, azizimiz, peygamber soyu Hacı Bektaş Hünkar’a, bir nice güvenilir kişiyle yollayın, bakalım, bunun hakkında ne buyurur? Her ne der, her ne yaparsa, o adamlar, bana yazsınlar da biz de ona göre hareket edelim dedi. Hünkar, Kavus Han’ı Müslüman edeli Sultan Alaeddin, Hünkar’a adamakıllı muhip olmıştu. Başına ne gelse Hünkar’a bildirir, ona danışırdı, ne derse ona göre hareket ederdi. Osman Bey’in yanına adamlar kattılar, Hünkar’a gönderdiler.


Hacı Bektaş, Sulucakarahöyük’e yerleşince kendisine uyanlara elifi tac giydirirdi. Bu yüzden civardaki hallaçlar, yünden elifi taçlar yaparlar, Hünkar’a götürürler, belki bizim diktiğimiz tacı giyer de bize hayır dua eder derlerdi. Halllacın biri de bir elifi taç dikmişti. Fakat pek uzun olmuştu. Hünkar, bu tacın giyilmesine imkan olmadığını görünce ortasından büktü, kendi eliyle dikti, yanındaki içerlek yere koydu, bunun sahibi gelir dedi.


Tam bu sırada Sultan Alaeddin’in adamları çıkageldiler, Padişah adamlarının geldiğini haber verdiler. Çeğırdı, huzuruna gelip el öptüler, karşısında durdular. Hünkar emretti, oturdular. Oğlunuz Sultan Alaeddin Padişah, mübarek ellerinizi öperler, bu yiğit, Kayı boyundan Osman Bey’dir dediler, ahvali anlattılar.


Hacı Bektaş-ı Veli, Osman Bey’in yüzüne baktı, safa geldin Osman’ım, kadem getirdin, başındakini çıkar, ileri gel dedi. Osman, huzura geldi, diz çöktü. Hünkar, o tacı aldı, tekbir edip Osman Bey’in başına giydirdi. Belindeki kemeri çıkardı, tekbirleyip Osman Bey’in beline kuşattı. Önündeki çerağı uyandırdı, tekbirledi, öğüt vererek Osman Bey’in eline sundu.önüne yayılan sofrayı aldı, Osman’ın önüne koydu. Bunları al dedi, seni din düşmanlarına havale ettik. Senin başındaki tacımızı gören kafirler, kılıcına karşı duramasınlar, kılıçları seni kesmesin, nereye varırsan üst gel, önünden sonun gür gelsin, kimse, senin soyunun sırtını yere getirmesin. Hünkar, adımı sana bağışladım, senin soyunun adını bu adla ansınlar. Gündoğusundan gün batısınadek çerağın yansın. Rum Erenleri bu makamı birisine vermek istedi, herbiri, bir eri tuttu. Bense yedi yıldır seninve soyunun ruhlarını vilayet kabzasında saklayıp durmadayım. İşte geldin, nasibini aldın. Sonra Padişah adamlarına varın, oğlumuz Sultan Alaeddin Padişah’a söyleyin, buna yüce bir makam versin, o da, bizim gibi kafirlere havale etsin bunu dedi.


Beraber gelenler, bu sözleri yazdılar, sonra erenlerin safa- nazarını alıp vedalaştılar. Osman’la beraber dönüp Konya’ya geldiler. Padişah’ın huzuruna çıktıkları zaman Padişah, gördü ki Oaman’ın başında kocaman, sivri bir taç, elinde çerağ, sofra, belinde kemer. Ne haldir,, ne oldu diye sordu. Tezkireyi sundular, olayı anlattılar. Mademki dedi şeyhimiz Hacı Bektaş Hünkar, böyle buyurdu, bize de, buna yüce bir makam vermek gerek. Osman Bey’e Sultanönü sancağını verdi, konukladığı yere yolladı. Ardından da altın sancak ve tabl-hane gönderdi. Osman Bey, o gün çadırında oturmadaydı. Ansızın, kulağına davul sesleri gelince bu ne ses diye sordu. Derken müjdeci geldi, Padişahtan sancak ve tabl-hane geldiğini müsdeledi. Osman Bey, çadırından çıktı, nöbet tamam oluncayadek ayaküstü durdu... O vakittenberi Osmanoğulları, nöbet vurulurken ayakta durdular, oturmazlar. Bu adet, o vakitten kaldı.


Bundan sonra Osman Bey, atına binip Sultan Alaeddin’e gitti. El öptü, hil’at giydi, izin aldı, Sultanönü’ne gitti. Asker toplayıp kafirle savaşa başladı. Kendisine uyanlara, Hünkar’ın kendine giydirdiği tacı gibi taclar giydirdi. Gücü yeten bazıları, kafirlere daha heybetli, daha kuvvetli görünmek için o tacın üstünü biraz altınla bezeyip üsküf ettiler. savaş erleri, hep yanına toplandı. Onlar da aynı tarzda tac giymiye başladılar. osman, kendi adamlariyle etraftan gelenler ayırdedilsin diye etraftan gelenlerin, börklerini kırmızıya boyamalarını buyurdu. Kendi kapı kulları, ak börk giydi.


Osman Bey,maiyetindekilerle beraber kafirlerle savaşa girişti. Bilecik’i, Ermeni’yi, Yarhısar’ı, İnegöl’ü, İznik, ta Bursa’yadek fethetti. Hünkar’ın buyurduğu gibi önünden sonu gür geldi, Osmanoğullarının askeri hiç bozguna uğramadı. Kemal sahibi der ki: Erde yalan olmaz, mübarek nefesi yerde kalmaz, cahiller, gönüller pasını silmez ya gerceğim, pirim Hacı Bektaş Hünkar, safa-nazarını, himmetini yoldaş eyle.


§ Hacı Bektaş – Hızır peygamber

Hünkar’a birgün, akşam üstü, güzel yüzlü, tatlı özlü, Alevi saçlı, yeşil elbiseli bir aziz geldi. Boz bir ata binmişti. Saru İsmail karşıladı, atını tuttu. O zat, teklifsizce doğru “Kızılca Halvet”e yöneldi. İçeri girdi. Saru İsmail, acaba bu atını tuttuğum er kim ola, şimdiyedek bunun gibi nurlu, yüzü güzel ve heybetli er görmedim diye düşünceye daldı. O sırada halifelerden biri geldi. İsmail, tut şu atı diye atı ona verdi, Kızılca halvet’in kapısına vardı. Baktı ki o aziz, Hünkar’ın karşısında oturmada. Tam bu esnada da Hünkar, ne yapalım Hızır’ım diyordu, Ulu tanrı, seni bu işe koşmuş, Tanrı kullarını zordan kurtarman gerek; şimdicekKaradeniz’de bir gemi batmak üzere, seni çağırdılar; sohbetine müştakız amma ne çare, tez dur, medetlerine eriş, Tanrı izin verirse gene müşerref oluruz.


Hızır peygamber, hemen kalktı, Saru İsmail, dışarda atı tuttu. Hızır, dışarı çıkınca İsmail, Hızır’ın üzengesini tuttu, öptü. Saru İsmail, baktı ki Hızır atını sıçrattığı gibi at, bir adımını Karahöyük’ün üstüne bastı, öbür adımda güneşle beraber dolundu, gözden kayboldu, yalnız karşıdan nalının pırıltısı göründü. Saru İsmail, vardı, gördüğünü anlattı, Erenler Şahı dedi, bu giden aziz kimdir? Hünkar, kardeşimiz Hızır peygamberdir. Karadeniz’de bir gemi, batmak üzere, oraya imdada koştu; onunyürüyüşü böyledir. Dedi. Saru İsmail, Hızır’ı gördüğünde pek sevindi.


§ Hacı Bektaş – Emir Can Sultan

Sulucakarahöyük’ün güney tarafında bir er vardı, gelmiş, orda büyük bir tekke kurmuştu. Adına Emir Can Sultan denirdi. Hünkar’la pek sevişirdi. Hatta birgün Emir Cem’in meclisinde yel sıkıntısından bahsedildi. Ne derdimiz var ki dedi, kıble tarafında Hünkar gibi er var. Bir günde Hünkar’ın meclisinde ayni bahis geçti, Hünkar, ne derdimiz var ki dedi, güneyimizde Emir Can gibi er var.


Bir kişi, bir öküz getirdi, kurban edilmek üzere Emir Cem’e verdi, Emir Cem kabul etmedi. Adam, varayım, Hünkar’a götüreyim dedi. Hünkar’a getirdi, Hünkar kabul etti. Dervişler, kesip pişirdiler, yediler. Adam bu kurbanı, emir Cem kabul etmemişti dedi. Hünkar, Emir Cem, bir şahindir ki değme nesneye konmaz buyurdu. O adam, dönünce Emir Cem’e uğradı, Hünkar, kurbanımızı kabul etti dedi. Emir Cem, Hünkar, bir denizdir ki dedi, değme nesne onu bulandırmaz.


§ Hacı Bektaş’a çörek getiren

Aksaray yakınlarında Dindiken adlı bir köy vardı. Hünkar, Sulucakarahöyük’e gelip yerleşince ünü, her yana yayıldı. Bu köyden de nasibli bir can, kalktı, Hünkar’a geldi, teslim oldu. Traş ettiler, tac tekbirlediler, derviş yaptılar. Bir zaman, erenlerin hizmetinde kaldı, sonra vardı, köyüne gitti.


Hünkar’ı görmeyi arzulayınca halis beyaz buğday unundan, ihtiyar anasına çörekler yaptırır, onları alır, Hünkar’a götürür, oturur, sohbetinde bulunurdu. Bir eyyam, kıtlık oldu. Bu gecenin eline birşey girmedi. Eli boş gitmemek için ziyaretini geçiktirdi. Derken eline biraz dünyalık geçti. Buğday unu aldı, gene çörek yaptırdı, Hünkar’a götürdü. Çörekleri yere koyup ellerini öptü, , çekildi durdu. Hünkar, az çok  demeyip ne bulursan alsan gelsen, ne olur böyle tekellüfe düşmesen; meğer dostu dostan ayıran, ancak çörekmiş dedi.


§ Güvenç Abdal destanı

Hünkar’ın hizmetinde Güvenç Abdal adlı bir derviş vardı, er terbiyesi görmüş bir zattı. Birgün, erenler şahı dedi, gönlümde bir sorum var, izin verirseniz söyliyeyim. Hünkar, söyle buyurdu. Güvenç, acaba dedi, şeyh kimdir, muhib kimdir, aşık kim? bize lütfedip bildirseniz... Hünkar, hemen, Güvenç dedi, yerinden kalk, tez git, bir sarrafta bin altın nezrimiz var, al gel dedi. Güvenç Abdal, sarraf kimdir, hangi şehirdedir demeden hemen belini bağladı, Hünkar’ın elini öptü, yola revan oldu.


Gide gide vardı, bir şehre yetişti. Gördü ki pek büyük bir şehir. Kendi kendisine, bizim ülkede böyle büyük bir şehir yoktu, acaba bu şehir, hangi şehir dedi. Kal’anın içi adamlarla doluydu. Gezerken bir adama, kardeş dedi, bu il, hangi il, bu şehir hangi şehir? O adam dedi ki; burası Hindistan ülkesi, bu şehre de Delli (Delhi?) derler. Güvenç, bu sözü duyunca şaşırdı, kendi kendine, Rum ülkesi nerde, Hindistan nerde dedi.


Şehrin içinde yürümeye başladı. Sokak sokak gezerken pazara ulaştı, oyana, buyana bakınıp giderken gördü ki, karşıda bir sarraf oturmada. Sarraf da bunu görünce hemen kalktı. Beri gel derviş diye elini salladı. Derviş dükkana girdi, selam verdi. Sarraf, Güvenç’e, hangi ildensin dedi. Güvenç, Rum ülkesinden dedi. Kimin hizmetindesin deyince Güvenç, Sultan Hacı Bektaş Hünkar’ın hizmetindeyim, bir gün bana, bir sarrafın bize bin altın nezri var, al gel buyurdu, üç gün oluyor, bu şehre geldim dedi.


Sarraf, Hünkarın adını duyunca hemen dükkanını kapadı, Güvenç Abdal’ı aldı, evine geldi. Ağırladı, oturttu. Üç gün çeşitli yemekler verdi. Sonra derviş dedi, nezri olan sarraf benim. Hindistan denizinde bir vakit ticarete giderken bir yavuz muhalif yel çıktı, az kaldı, gemimiz batacaktı. Hemen vilayet erenlerini çağırdım, beni kurtarın, bin altın nezrim olsun dedim. O anda erenler yetişti, gemiyi mübarek eliyle tuttu,  kıyıya çıkardı. Adını sordum. Adım Hünkar hacı Bektaş’tır, Rum ülkesindeyim dedi. Rum ülkesine nezrimizi nasıl ulaştıracağız dedim, ben birisini yollarım buyurdu. Ben, o göndereceğin adam, ne şekilde dedim, senin şeklini tarif etti. İşte seni dükkanda gördüm, elimle çağırdım, hamdolsun ki, hata etmemişim. Şu bin altını al, erenlere götür. Sonra bin altın daha saydı, bu da dedi, erenlerin hizmetinde bulunanlara, onlara ver, yesinler, içsinler,. Bin altın daha saydı, yanımızdan boş gitme dedi, bu bin altını da sen harca.


Güvenç Abdal, o üçbin altını bir kese içine koyupkoynuna saldı. Sarafla vedalaşıp gene yola revan oldu. şehir içinde giderken bir çardak gördü. Bir de baktı ki çardağın penceresinde, gün yüzlü bir güzel kız bakmada, kızı görür görmez bin canla aşık oldu. sabrı, kararı kalmadı, aklı başından gitti. Pencereye gözünü dikti, tam üç gün üç gece öylece kaldı. kız, dervişin halini görünce şaşırdı, halk görürse kötüye yorardedi, halayılığını çağırdı, halini anlattı, git dedi, öğüt ver de çeksin gitsin burdan. Kız, bir tacirin kızıydı, babası ticarete gitmişti. Halaylık, gidip derviş dedi, umduğun, eline geçmez senin, vaz geç bu olmaz sevdadan. Bu kız, ulu bir tacirin kızıdır. Kulları, adamları duyarsa başına iş açarlar. Öyle bir avı elde etmek isteyen kişinin bol altını olmalı. Gevenç Abdal, halaylığın sözlerini işitince alınma, noldu ki, dedi, üçbin altın, kesesiyle koynundan çıkarıp halayılığa gösterdi. Halaylık bunu görünce koştu, kıza geldi, bu derviş dedi, tekin adamı değil, koynunda üçbin altınlık bir kese çıkarıp gösterdi. Hasılı kelam, altına temah ettiler, bir yolunu bulup dervişi içeriye aldılar. Güvenç Abdal, keseyi çıkarıp sevgilisinin önüne koydu. Tam şeytan yoluna gideceklerdi ki, Güvenç, sevgilisinin ayak ucuna otururken bir de baktılar, duvar yarıldı, bir el çıktı, Güvenç’i, gögsünden bir kaktı, aklını başından aldı. kız, bu hali görünce kalktı oturdu. Güvenç’in aklı başına gelince bu ne hal diye sordu. Güvenç Abdal, Şeyhimiz Hacı Bektaş Hünkar’ın vilayetinden oldu dedi, böylece beni bu kötü işten kurtardı. Bunun üzerine, Rum ülkesinden nasıl çıktığını, oraya nasıl geldiğini, hasılı o ana kadar başından geçenleri bir bir anlattı.


Kız bu kerameti gözüyle görünce erenlere aşık oldu, ziyaretini varmak istedi. Üçbin altını aldılar, beraberce akşamın saatinde yola çıktılar. Gece yarısı, yürüdüler, ıssız bir yerde yattılar. Uyanınca baktılar ki sabah olmuş, ama bulundukları yer yattıkları yer değil, kekikli, yavşanlı bir yer, Arafat dağının yanındaki Kızılcaöz’den gelen yolun yanındalar. Kalkıp yola düştüler. Halifeler, karşı çıktılar. Görüşüp Hünkar’a götürdüler. Güvenç Abdal, erenlerin ellerini öpüp ayaklarına yüz sürdü. Başından geçeni bir bir anlattı.


Hünkar, Güvenç Abdal dedi, bu işlerdeki hikmeti bildin mi? Güvenç buyurun erenler şahı dedi. Hünkar, sen bizden şeyh kimdir, mürid kim; muhib kimdir, , aşık kim diye sormuştun, biz de sana cevap verdik. Mürid odur ki, senin yaptığını yapar. Biz seni hizmete gönderdik, nereye gideceğim, kimi göreceğim demeden yola düştün, Mühübliği sarraf gösterdi. Bir kerecik denizde helak olayazdı, erenler diye çağırdı, bin altın nezretti, vardık, imdadına yetiştik, gemisini kurtardık, adımızı, yerimizi sordu, haber verdik, seni yolladık, şöyle böyle demeden nezrimizi sana teslim etti. Şeyhliği biz yaptık; seni kolayca götürüp getirdik, seni o yüz karasından da kurtardık. Aşıklığıysa o kız yaptı, bir vilayet görmekle aşık oldu bize; buraya gelmedikçe karar etmedi. Sonra emretti, o kızı Güvenç Abdal’a nikahladılar. Düğün dernek oldu, murad alıp murat verdiler.


Kitap:
Vilayetname

Hazırlayan: Abdülbaki Gölpınarlı

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı Ek ve Seyyid Hakkı Can. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...