Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

14- Hacı Bektaş Sulucakaraöyükte -5



Hacı Bektaş Sulucakarahöyükte -5

§ Hacı Bektaş – Kadıncık ana

Kadıncık’a atasından birçok mal kalmıştı. Hünkar, Sulucakarahöyük’e yerleşince bütün malını, mülkünü erenler yoluna harcadı, hiçbir şeyi kalmadı eğninde yanlız bir gömlek kaldı.


Birgün, Horasan tarafından bir bölük kalender topluluğu geldi.

Hünkar, saru İsmail’i kadıncık’a gönderdi, gelen topluluğa sofra yaysın, nimet versin dedi. Saru İsmail, Hünkar’ın sözünü Kadıncık’a söyleyince Kadıncık, İsmail’im dedi, işte görüyorsun, nesnem kalmadı, arkamda ancak bir gömlek kaldı. gömleğini çıkardı, kendisi tandır içine girdi, al dedi, sat bu gömleği de ne ederse onunla yiyecek al, o topluluğu ağırla.


Saru İsmail, alıp sattı, yiyecek aldı, sofra yaydı, yemekler yenip dualar edildi. Kadıncık’ın adetiydi, her gelen topluluğa gelip safa geldiniz derdi. Hünkar, Saru İsmail’e, İsmail dedi, git Kadıncık’a söyle, gelip erenlere, safa geldiniz desin. Saru İsmail, Hünkar’ın sözünü Kadınçık’a söyledi. Kadıncık, görüyorsun ya dedi, çırçıplağım, tandır içindeyim. Saru İsmail, gitti, bu hali Hünkar’a bildirdi. Hünkar’ın yanında bir dolap vardı. Besmeleyle dolabı açtı. İçinden bohça çıkardı, Saru İsmail’e verdi, götür dedi, içindeki elbiseyi giysin Kadıncık, sonra gelsin, Horasan erenlerine sefa geldiniz desin.


Kadıncık elbiselerini giydi. Öylesine ağır elbiselerdi ki gözler görmemişti. Kalktı geldi, arenlere, safa geldiniz dedi, Hünkar’ın elini öptü. Hünkar, Kadıncık dedi, ileri gel, eteğini aç. Kadıncık ileri varıp eteğini açınca Hünkar, seccadesinin altına elini soktu, bir avuç altın alıp Kadıncık’ın eteğine koydu, git dedi, harca, eksildikçe de gel, iste, bu çeşit şeyler, bu seccadenin altından eksik olmaz. Önün, sonundan gür olsun, dünyada nesnen eksik olmasın.


Kadıncık, erenlerin himmetini ve duasını aldı., evine gitti, karar etti, erenlerin hizmetine meşgul oldu. kadıncık’ın adetiydi, Hünkar, abdest alsa, yemekten sonra ellerini yıkasa o suyu, hemen içerdi. Bir gün Hünkar, abdest alırken burnu kanadı. Kadıncık dedi, bu suyu, ayak değmiyecek bir yere dök. Kadıncık leğeni kaldırıp götürdü. Şimdiye kadar o tertemiz suyu içerdim, bunu ne diye dökeyim, hayırlısı bu, tiksinmeden bunu da içeyim dedi. Leğeni kaldırıp içti, tekrar Hünkarın önüne getirdi.


Hünkar, Kadıncık’ın yüzüne baktı, bu hal, malum olmuştu zaten kendisine, Kadıncık dedi, bu suyu da içtin mi?
kadıncık, erenlere ne malum değil, erenlerden artanın bir yudumunu bile dökecek yer bulamadım; ancak karnımı buldum dedi. Hünkar, kadıncık dedi, bizden umduğun nasibi aldın; senden iki oğlumuz gelecek adımızla, onlar, yurdumuz oğlu olacak, halkın yetmiş yaşındakileri, onların yedi yaşında olanın elini öptüler. Dünya, bozulsa onların sırtları üstüne yatsınlar, hiç zahmet görmesinler.


Bu söz üzerine Kadıncık’ın üç oğlu oldu. bunların biri, Hünkar’ın sağlığında öldü, ikisi kaldı. Hünkar, umudum atası Habib’im gelecek dedi. Kadıncık, bir oğul doğurdu, Hünkar’a haber verdiler, umudun atası Habib’imdir dedi, adını Habib koydular. Bir zaman sonra kadıncık gene gebe kaldı, zamanı gelince bir oğlu oldu. Saru İsmail, Hünkar’ın huzuruna vardı, el bağladı. Hünkar, İsmail’im dedi, gönlündekini dile getir. Saru İsmail Padişahım dedi; Kadıncık’ın bir oğlu oldu. Hünkar, Mahmut’tur dedi, adını Mahmut koydular. Derken Kadıncık’ın bir oğlu daha oldu. Saru İsmail haber verdi. Hünkar, şimdi kardeşim Hızır yanımdaydı, adı Hızır Lale olsun dedi, ondan sonra Hızır Lale’m gelmiş, Lalem çiçeği gelmiş diye onu sevdi. Hünkar’ın sözlerini, Kadıncık’a haber verdiler, pek sevindi, çocuğun adını Hızır Lale koydular.


Habib büyüdü, olgunlaştı. Erenler, Habib’i evlendirmek istedi, kadınlar saldı, Malya’da büyük birisinin kızını beğendiler, gelip Hünkar’a haber verdiler. Hünkar, adamlar gönderdi, kızı istedi. O zat, ben meşhur bir adamım, onlardan bir çok şeyler isterim, onlarsa yoksul kişilerdir, dilediğimi, bilmem verebilirler mi dedi. Hünkar, bu sözü duyunce Tanrı ganidir, ne kadar nesne istiyebilirlerse istesinler dedi. Gittiler, kızın atasına haber verdiler. O da pek çok nesne istedi, bundaki maksadı da kızını vermemekti. Adamlar gelip Hünkar’a bildirdiler, Hünkar, dolabı besmeleyle açtı, bir torba altın çıkardı, gidin, bu torbayı o devletliye götürün, masrafa harcansın dedi. Götürüp verdiler. Düğün yapıldı, Habib’in o kızdan bir oğlu oldu, adını Umur koydular.


Mahmud, cezbeye kapıldı, nefesi geçkin bir er oldu, ne derse hemencecik olurdu. Hünkar’a şikayet ettiler. Hünkar, iki kılıç bir kına sığmaz, varın, görün dedi. Gittiler, baktılar ki göçmüş. Kefenleyip namazını kıldılar, gömdüler. Erenlerin nefesiyle Yurd oğlu olarak Habib’le Hızır Lale kaldı.


§ Hacı Bektaş, Gaib erenlerle Hırkadağında

Birgün, Saru İsmail, Hünkar’ın huzuruna varıp el kavuşturdu. Hünkar, nedir İsmail’im dedi, gönlündekini dile getir, işitelim. İsmail, Erenler Şahı dedi, Hırkadağı’nın üstünde, iki çerağın yanmakta olduğunu gördüler. Hünkar, Gaib erenleridir, bizi görmeye geldiler. Onlar, makamlarından kalkıp burayadek geldiler, bizde varalım dedi. Kalktı, Saru İsmail’le beraber Hırkadağı’na çıktı. Erenler oturup üçgece sohbet ettiler, sonra dönüp Karaöyük’e geldiler.


Halifeler, Saru İsmail’e, nereye gittiniz, ne tez geldiniz dediler, saru İsmail, tez geldiniz demek, ne demek? Biz, tam üç gün, üç gecedir Hırkadağı’nda Gaib erenlerle sohbet ettik dedi. Halifeler, hangi üç gün, hangi üç gece? Bugün ikindi vakti gittiniz, daha gün kavuşmadı, geldiniz dediler. Saru İsmail, bu işin, erenlerin bir kerameti olduğunu anladı, sükuta vardı.


§ Hacı Bektaş – Çoban

Hünkar, birgün, Bayamlu denen derenin karşısında Kızoğlu adlı bir kışlığa gitmişti. Orada inkar ehli bir çoban vardı, koyun gütmedeydi. Bu çoban, Hünkar, oraya vardıkça onu alaya alır, incitirdi. Hünkar, yapma, bizden uzak ol dedi, fakat o, dinlemezdi. O gün de gene Hünkar’la alaya başladı. Erenler, öfkelendi, vilayet elini uzattı, adamı tutup attı. O münkir, Frengistan’da bir adaya düştü.


Aklını başına devşirdi, baktı, gördü ki, bir ulu denizin kıyısında, kimsecikler yok, bu işin, Hünkar tarafından yapıldığını anladı, ah etmiye koyuldu, zarı zarı ağladı. Adanın içine doğru yürüdü. Karşıdan bir kilise belirdi. Kilisenin kapısına varınca içerden bir keşiş çıka geldi, be hey yoksul dedi, sen nerde, öyle bir cihan kutbuyla uğraşmak nerde? bu hal, o yüzden başına geldi.


O münkir, keşişin işi bildiğini anlayınca tekin bir adam olmadığına aklı yattı, eline ayağına düştü, aman dedi, derdime derman ol, beni vatanıma gönder. Keşiş, o er, yılda bir kere buraya gelir. Bir yıl, burada kal, gelince yalvarayım, gene yurduna dön.


Çoban tam bir yıl Frengistan’da kaldı, o kişinin bir sürü kara canavarını güttü. Yıl tamamlanınca Hünkar, oraya geldi. keşiş karşı vardı, Hünkar’la sohbet ettiler. Sohbet sonunda keşiş, ayağa kalktı, o adamın bağışlanmasını diledi. Hünkar, ben şimdi Karahöyük’e değil Kabe’ye gidiyorum, ordan dönüşte Karahöyük’den birini yollar, aldırırım dedi. Kaşiş, öyleyse dedi, lütfedin de bize birde armağan gönderin.


Hünkar, kalkıp yola düştü, Kabe’ye vardı, tavaf etti, döndü, Sulucakarahöyük’e geldi. erenlerin birini çağırdı, filan yerdeki keşişe git, şu yatak yüzünü armağan götür, orda bulunan çobanı da al, gel dedi.
O er, kalkıp yola çıktı. Vilayetle Frengistan’daki o adaya gitti. Fakat yatak yüzünün kirli olduğunu görüp erenlerin armağanını kirli götürmek doğru değil dedi, yıkadı, kuruttu, öyle götürdü. Keşişe vardı, armağanı sundu. Keşiş armağanın yıkanmış olduğunu görünce ne diye yıkadın bunu dedi, bizim maksadımız, bundan erenlerin kokusunu almaktı.


O giden er, çobanı aldı, bie nada Bayamlu deresine bıraktı. Çoban kendine gelince gördü ki, koyunlar, oralarda yayılıp duruyor. O sırada kardeşi de Kızoğlu kışlağından geldi. çoban, kardeşinin sözünü duyunca ağladı, kardeşi dedi, ben, koyun kaygısında değilim, Karahöyük’deki derviş, buralara geldikçe kendisiyle alay ederdim. Meğer incinmiş, benim haberim yok, derken gene geldi, alaya başladım. Beni tuttu, Frengistan’a attı, tam bir yıl, bir keşişin kara canavarını güttüm. Daha şimdi buraya geldim dedi, başından geçenleri anlattı.


Kardeşi, çobanın sözlerini duyunca şaşırdı, kardeş dedi, sen deli olmuşsun. Bugün evden çıktın, demindenberi de seni burada gözleyip durmadayım. Çoban, erenlerin, vilayet güçüyle kendisine bir oyun oynadığını anladı, sözü uzatmadı, erenlere de canla, gönüllü muhip oldu.


§ Hacı Bektaş – Dirilen Çocuk

Hünkar, bugün Malya’da, Samsam denegelen öyüğe çıkıp oturdu, dört tarafı seyre koyuldu. Öyük dibinde biraz Tatar evleri vardı. Oralarda, büyüklerinden birinin oğluyla bir yoksulun oğlu oynamaktaydı. Büyük oğluna yoksulun oğlu, ceviz kadar bir taş attı. Taş, çocuğun, can alacak yerine dokundu, çocuk, tepesi üstü yıkıldı, hemencecik can verdi.


Oradaki büyüklerle küçükler, bunu gördüler, öldüren çocuğu tutmak için koştular. O da, Hünkar’ın bulunduğu öyüğün üstüne çıktı, Hünkar’a sığındı, elimden bir hatadır çıktı, aman beni kurtar, bu gelenlere verme, öldürürler beni dedi. Derken kan sahipleri de geldiler, gerçek er dediler, bu çocuk, adam öldürdü, ver bize ne gerekse yapalım.


Hünkar, o ölen çocuğu getirin bana dedi, getirdiler. Hırkasının içine aldı. elini kaldırıp dua etti, elini yüzüne sürdü, hırkasını açtı. Bir de ne görsünler? çocuk dirilmiş.
Hemencecik koştu, kendisini öldüren çocukla öpüştü, beraberce oynamaya başladılar.


Bir rivayette Hünkar, orada Saru İsmail’le beraberdi. Saru İsmail’e, bu çocuğu hırkanın altına al dedi.
Saru İsmail, hırkasının altına ladı. Hünkar dua etti, çıkar çocuğu dedi. İsmail hırkasını acınca çocuk dirildi. Ancak doğru rivayet, ilk yazılandır.


Bundan sonra Tatar uluları, Hünkar’ın huzuruna gelip ey gerçek er dediler, bu devletlinin Kayseri’de bir oğlu var, mahpus. Beraber Kayseri’ye gidelim de Kayseri Beyinden onu iste. Hünkar, mahpus çocuğun babasına, Hakk’a giden hak uğrum hakkıyçin dedi, kimse, bizden birşey istedi mi reddetmeyiz onu. Hadi, sen şehre doğru git, şehre yakın bir yerde dur, biz de ardından geliriz, senin oğlunu hapisten kurtarırız.


Bu söz üzerine o adam, eğlenmeyip hemen yola düştü. Kayseri’ye yaklaşınca bir de baktı ki Hünkar, yolun kıyısında oturmada, ne de geç geldiniz diye seslenmede. Kayseri halkı, Hünkar’ın gelişini haber alınca Bostancı, şehrin uluları, halkı, hep birden şehri bırakıp dışa döküldüler, Hünkar’ı karşıladılar, elini öpüp ayaklarına düştüler, ağırladılar, şehre götürdüler, Bostancı Çelebi’nin evinde konakladılar. O gün pazardı, Hünkar, öğle vaktinde, kalkın dedi, gidelim, dileğimizi dile getirelim. Doğruca Kayseri Beyinin Divan-hanesine vardılar.


Hapiste olan o genç, birisini öldürmüştü. Öldürülenin babası, bundan önce hayli sözler söylemiş, kanlıyı öldürt, sana on at, on deve, on bin akçe vereyim demişti. Kayseri Beyi, ben padişah’a adam salayım, ne buyurursa onu yapalım dedi. Mahpusun babası da Malya’ya varmıştı. O sırada kendisine, sen şuraya buraya baş vuracağına Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’ye baş vur, o, senin derdine derman olur demişlerdi. İşte bu vakitlerdeydi ki adam, Hünkar’a baş vurmuş, Tekkekaya yanında onu bulmuş, beraberinde de dörtyüz baş dörder boynuzlu koç getirmişti. Bu anda, tekkekaya’dan, ey kişi, erenler karşında, gönlündekini dile getir diye bir ses gelmişti. O vakitten beri Tatar topluluğu, Hünkar’ı, yahut onu uyanları görüp de karşılayıp ağırlamayanın karısı boş olsun diye and içmişlerdi. Hünkar’ı, yahut halifelerini, yahut da dervişlerini görseler hemen koşarlar, hürmet ederlerdi.


Biz gelelim sözümüze: Hünkar, kayseri Beyine gidip, hapiste olan kanlı yiğidi halas etmesini dileyince Bey, sözünü kabul etmedi. Hünkar’ı bilenler, bu derviş, kudret, keramet sahibidir dilediğini reddetmek doğru olmaz dediler. Bey, bu söz üzerine dediğiniz gibi keramet sahibiyse başındaki kızıl tacı bana versin, ben de kerametine inanayım, mahpusu ona bağışlıyayım dedi, başsız gövdeye başımızdaki tacı vermeyiz. Bey, bu sözü duyunca benim dedi, gövdemin başı yok mu? Hünkar, yarın öğleyin görürsün, başını gövdenden nasıl alırlar dedi. Bey, bu söze pek kızdı, derviş dedi, yarın, öğleye kadar mühlet sana, başımıza birşey gelmezse görürsün, neylerim sana. Hatta Hünkar’ı, kefalete bağlamak istediyse de erenlerin nefesleri kılıçtır, kerameti ün salmıştır, vazgeç dediler, razı ettiler.


Hünkar, ondan kalkıp, Bostancı Çelebi’nin evine kondu. Kayseri şehrinin uluları, erenleri, muhipleri, toplandılar. Cuma vaktinedek sohbet, muhabbet, semağ, safa oldu. Cuma namazı kıldıktan sonra Bey, o dervişle kavlimiz, öğleyedekti dedi, münadiler, şehre dağılsın, halka haber versin; herkes, bir arka yükü odun getirsin, şehir meydanına yığsın, o yalancıyı ateşe yakayım.


Münadiler, şehir içinde halka nida ede dursun, bir kuluna da, git dedi, o dervişi, şehir meydanına getir. O kul, beyinin emriyle Ulucamiye, Hünkar’ın katına geldi, gel dedi, seni bey çağırıyor, kalk da, gidelim. Hünkar, var da dedi, beyini gör, dön gel gene. Kul, beyim beni şimdicek gönderdi, onun katından geliyorum dedi. Hünkar, nefesimizi dirilt, git, beyi gör de öyle gel dedi. Erenlerin yanındaki muhipler, bundan birşey çıkmaz, erenlerin nefesini kabul et, git, sonra hemen gel dediler.


Gelelim bu yana, beyin haline o kulu, Hünkar’a gönderdikten sonra kendisi, meydana doğru yürüdü, kapıya varınca gördü ki, karşıdan kırk tane süslü-püslü yiğit gelmede. Birisi, bu şehrin beyi siz misiniz dedi. Bey, evet deyince içlerinden biri, başında bir mühürlü mektup çıkardı, beye sundu, padişah hükmüdür dedi. Bey, fermanı aldı, mührünü açtı, içine bakınca benzi sarardı, titremeye başladı. Mektubu sunan, Padişahın hükmüne muti, misin dedi. Bey, evet deyince, Sultan Alaeddin’in hükmü şu: seni nerde bulursak aman vermeden başını alıp gideceğiz dedi, kılıcını kınından çekti, bir anda beyin başını kesti, mızrağa taktı. Atlarının başını çevirdiler, ters yüzüne yola revan oldular.


Bu yandan kul, geriye dönüp meydan kapısına varınca bir de ne görsün? Beyi başsız; gövdesi, al kanlar içinde meydanda yatmada. Feryadederek saraya geldi, hali bildirdi. Saray halkı da feryada başladı. Gidip saraya getirdiler, kefenleyip gömdüler. Kayseri halkı, bunu görüp Hünkarın ayağının tozuna yüzler sürdüler, o mahpus yiğidi hapisten çıkardılar, erenlere, lütfet, bizim yaptığımıza kalma gerçeğim er, şehrimize safa-nazar eyle dediler. Hünkar da dua edip Kayseri’den kalktı, Sulucakarahöyük’e gelip devletle karar etti.


§ Hacı Bektaş – gemiyi kurtarıyor
   

Hacı Bektaş, birgün halifelere, usturayı, taşı getirin de başımızı traş edin dedi. Usturayı, taşı getirdiler, erenleri traş etmeye başladılar. Traşın tam yarısında mübarek eliyle yeter diye işaret etti. Berber, elini çekti. Hünkar, bir müddet, mübarek başını hırkasının içine çekip murakabaya vardı, sonra başını hırkadan çıkardı.


Nazı, niyazı geçen halifeler, erenler şahı, bu ne hal dediler. Hünkar, Karadeniz’de bir gemi batıyordu; medet Rum erenleri diye bizi çağırdılar, gittik, gemiyi, içindekilerle beraber kurtardık. Beşyüz altın nezir var, gelse gerek dedi. Halifeler, delil istediler. Hünkar, mübarek yerlerini silkti, yere, üç diri balık düştü, sonra gene emretti, başını tıraş ettiler. Biz gelelim bu yana:


Bir tacir, ticaret için bir gemiye kumaş yüklemiş, Karadeniz’e çıkmıştı, öte yakaya geçeçekti. Derken muhalif yel esmeye başladı, deniz köpürdükçe köpürdü, gemi neredeyse batacaktı. Tacir, yüzünü yerlere sürüp ey gerçek Rum Erenleri dedi, beşyüz altın nezrim olsun, beni bu tehlikeden kurtar. Bu sözü derdemez Hünkar yetişti, vilayet eliyle o gemiyi çekti, kurtardı. Tacir, Erenler Şahı dedi, adınız nedir? Hünkar, adım Hacı Bektaş Hünkar’dır dedi, kayboldu.


Tacir, selamete erip gemiden çıkınca bir at aldı, beşyüz altını koydu, yola koyuldu. Yalnız, erenlerin adını unutmuştu, aklında, tek bir Hünkar sözü kalmıştı. Hünkar kimdir diye sora sora gidiyordu. O zamanlar, Kılıç Arslan oğlu Alaeddin Keyhusrev’in devriydi, vilayet ve keramet erenlerinden, Konya’da Belhli Molla Celaleddin vardı, ona da Hünkar denirdi. Bu yüzden taciri, ona gönderdiler. Konya’ya varıp Molla Celaleddin’in huzuruna varıp cemalini görünce bu zatın, gemiyi kurtaran er olmadığını anladı. Fakat gene de elini koynuna soktu, nezrini çıkarıp verdi, elini öpüp karşısında durdu. Hal, Celaleddin’e malum oldu, senin istediğin, kardeşimiz Hünkar Hacı Bektaş’tır, biz değiliz, onlar Sulucakaraöyük’tedir, oraya git dedi. Tacir, bu söz üzerine sora sora Hünkar’a vardı.


Sulucakaraöyük’e yakınlaşınca bu yandan Hünkar, saru İsmail’e, İsmail’im dedi, o tacir geldi, nezrimizi getirdi, git, onu kapımıza getir. Saru İsmail, dışarı çıktı, baktı bir kimse gelmede. İelri varıp selam verdi, erenlerin nezrini getiren tacir siz misiniz dedi. O da evet dedi. Saru İsmail, tacirin önüne düştü, Hünkar’a getirdi.


Tacir, Hünkar’ı görünce tanıdı. Elini öptü, ayaklarına yüzler sürdü, beşyüz altını, kesesiyle çıkarıp önüne koydu. Hayır duasını aldı, bir nice gün oturdu. Soranlara, ahvali anlattı. Hesapladılar, Hünkar’ın, traş olduğu güne rasladığını anladılar. Sonra hayır duasını alıp izin istedi, yurduna döndü.


§ Hacı Bektaş – Kara Reis

Bir reis vardı, adına, Kara Reis derlerdi. Karadeniz’de gemi işletirdi. O sırada gene gemisine buğday yüklemiş, açılmıştı. Tam denizin ortasındaşiddetli bir yel esmeye başladı. Deniz köpürdü, dalgalandı. Geminin batmasına birşey kalmadı. Gemidekiler, ne yükleri varsa denize atmaya koyuldular. Mallardan geçmişler, başlarının kurtulmasına razı olmuşlardı. Buğdayı da dökmeye kalktılar. Tam bu fikirdelerken bir de baktılar ki, denizden, çırçıplak bir abdal çıkageldi, gemiye bindi, Kara Reis’in yanına oturdu.


Kara Reis, bu gelen abdalın, gerçek er olduğunu anladı. Elini öptü, gerçeğim dedi, himmet et, bu yoksullarını şu müşkülden kurtar. Abdal, reisim dedi, gam yeme, beni sana erenler gönderdi. Buyurdu ki buğdayı denize döksünler, biz alırız, değeri neyse veririz. Bu söz üzerine buğdayı tamamiyle denize döktüler. Abdal, Reis’in eline yapıştı, gel reisim dedi seni erenlerin katına götüreyim, erenlerin safa-nazarını al, buğdayın da değeri ne ise alırsın.


Reis razı oldu. İkisi de denize daldılar. Denizin dibine varınca Reis gördü ki orda, öylesine yüce bir köşk yapılmış ki, dille anlatılmasına imkan yok. Kasrın dışında büyük bir alan var. dökülen buğdayın hepsi de oraya yığılmış, çeç yapılmış. Abdal köşke girdi. Köşkün içinde büyük bir sofraya çeşitli renklerde döşekler döşenmiş. Karşıda iki er oturmada. Yüzlerinin nuru, köşkün içini aydınlatmış. Abdal, ileri vardı, el öptü. İki erin biri, safa geldiniz dedi, böyle bir yerde himmete erdiniz. Kara Reis, erenler dedi, size kim derler, adınız nedir, sizi nerede bulalım? Oturan erenlerin biri, bana dedi, Hacı Bektaş Hünkar derler, makamım Kırşehri yakınında Sulucakaraöyük’tür, istersen beni orda bulursun; bu aziz de Hızır peygamberdir. Derken Reis’e bir kese altın verdi, abdala emretti, abdal, Reisin elini aldı, gemisine çıkardı. Geminin başını Rum ülkesine çevirdi, gemi yola düştü. Sağ-esen kurtuldu.


Kara Reis, karaya çıkar çıkmaz, Sulucakaraöyük dedi de başka birşeycik demedi, yola düştü. Güvendiği yol arkadaşlarından birinden at aldı, altın kesesini koynuna koydu, gide gide Karaöyük’e yaklaştı. Reisin geldiği, Hünkar’a malüm oldu. Saru İsmail’e, İsmail’im dedi, bir muhibbimiz geldi, al getir. Saru İsmail, köyden dışarı, yola çıkınca baktı ki birisi gelmede. Karşı varıp erenlerin ziyaretine gelen siz misiniz dedi. Kara Reis evet deyince saru İsmail, Kara Reisi aldı, Hünkar’a getirdi. Abdallar, atını alıp atevine götürdüler.


Kara Reis, Hünkar’ı görünce tanıdı, ellerini öptü, ayaklarına yüzler sürdü. Altın kesesini çıkarıp Hünkar’ın önüne koydu, hayır duasını aldı, erenlere teslim oldu. Hünkar, halifelere emretti, Kara Reis’i traş ettiler. adını Kara Abdal koydular. Kara Reis, artık gitmedi, orada kaldı. söylene gelen Kara Abdal, işte budur.


Kitap:
Vilayetname

Hazırlayan: Abdülbaki Gölpınarlı

Ekleyen: Seyyid Hakkı

 

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı Ek ve Seyyid Hakkı Can. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...