Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

13- Uyur Idik Uyardılar -7


Uyur Idik Uyardılar -7

Ahmed Yesevi ve Türk Halk Tasavvufu
Eğer dili Türkçe ülkelerde halk tasavvufunun kişileştiği bir ad bulmak istenirse; hemen, kabri günümüze kadar Özbekler, Kırgızlar, Kazaklar ve Taciklerce bir ziyaret makamı olarak kabul edilen ve sık sık gidilen  Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi ya da Ata Yesevi, adı akla gelir. Ahmed Yesevi, XII. Yüzyılda, -Türk dili ülkelerinde pek çok örneği verilmiş bulunan ve XIII. Yüzyılda Yunus Emre ile en yüksek noktaya ulaşmış olan- Islam dini temelli bir halk şiiri tarzının yayıcısı oldu. Halk tasavvufunun bu öncüsü, dili Türkçe ülkelerde büyük bir hızla yayılan ilk Türk tarikatın, Tarikat-i Yeseviyye’nin de kurucusu idi. Bu tarikat, Anadolu’da kaybolmuş bulunsa da, Orta Asya’da her zaman canlı kalmıştır, günümüzde de merkezi Fergana Vadisi’ndedir ve bu merkezde, yakın çağda,1 daha az tasavvufi oluşu ile ana koldan farklılaşmış iki ayrı kol daha doğmuş bulunmaktadır.2

Ahmed Yesevi, yarı efsaneleşmiş bir çehredir. Altay’dan başlayarak Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Türkmenler ve Kazan çevresi Volga Türkleri’nden, Anadolu ve Rumeli’ye kadar, dili Türkçe geniş bir alanda, hemen hemen bütün Türk-Islam aleminde, dini bir saygı görmektedir. Ünü, Tacik’lere kadar ulaştığı gibi, dili Türkçe ülke-leri de aşmıştır.

Gelenekte adı, doğuda Nakşibendi’ye, batıda Bektaşilere, birbirine taban tabana zıt iki tarikatı bağlamaktadır.

Her ne kadar dervişlerin tarikatlarının, tasavvufun duygu taşkınlıklarını benimsemeyen icma Islamlığının (Islam orthodoxe) içinde var olma hakları resmi olarak kabul edilmiyor idiyse de, Sünni icmai’in nas’larına (dogmes de l’ortodoxie) karşı çıkmayan bazı tarikatlar, -bunlar arasında, Sünniliğin en yakın olan Tarikat’i Nakşibendiyye-, buna rağmen hoş görülmekteydi.

Bu tarikat, Buhara dolaylarında doğmuş ve bu kentte toprağa verilmiş olan Bahaddin Nakşibend (1318-1389) tarafından kuruldu. Fakat tarikatın temelleri, zikr-i hafi (Tanrıyı içten ve sessiz anış) esasını koymuş olan Abdülhalık Gücdüvani (ölümü 1179 veya 1189) tarafından atılmıştı.
3 Orta Asya’da çok yayılmış bulunan bu tarikat, günümüze kadar ulaştı ve bugün bile birçok müridi vardır. Orta ve Yakın Doğu ülkelerinin çoğunda hala yaşamaktadır. Osmanlı Imparatorluğu içinde de ayrıcalığı bulunmaktaydı ve resmi olarak en gözde tarikattı. 1826’da, Bektaşi Tarikatı’nın kaldırılışından sonra, Bektaşilerin olduğu gibi Nakşibendilere verilmişti.4 Sünniliğe aykırı düşmeyen bütüntarikatlarda olduğu gibi, cemaat dışı eğilimli (hétérodoxe) tarikatlar kendilerini Ali’ye bağlarlarken, Şeyh Nakşibendi’nin silsile’si veya “süluk zinciri”, -nakle göre- Ebu Bekir’e ulaşmaktaydı.5

Bektaşilere gelince, bilindiği gibi, tasavvufi Türk tarikatlarının en cemaat dışı olanı odur. Tarihçi Aşıkpaşa zade’nin, Babailerin, 1239-1240 yıllarında Rum Selçuklu imparatorluğu’nu sarsan, cemaat dışı ve başkaldırıcı hareketine bağlandığı Hacı Bektaş’ın kişiliği etrafında6 kurumlaşmıştır. Bu dini ve sosyal hareket, her ikisinde de doğaüstü güçler bulunan ve biri Baba Resulullah diye anılan Baba Ishak ile7 Aşıkpaşazade’nin büyük atası –ki Hacı Bektaş onun mürit’i idi- Baba Ilyas gibi Baba adı verilen halk mürşitleri tarafından yöneltilmekte idi.

Bektaşiler tarikatı, Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra kurulmuştur, fakat gelenekçe ona bağlanır. Tarikat silsilesi, Şiilerin 8. Imam’ı Ali-ül Rıza yolu ile Ali’ye ve hatta daha ileriye, Büyük Melek Cebrail’e ulaşır.
8 Hacı Bektaş, bizzat, bütün büyük peygamberler ve imamlar gibi, Tanrı’nın bir tecellisi olarak görülür. Halk Bektaşiliğinin üyeleri, ruhun brdrn göçüne, hatta çoğu tenasühe, ruhun sürekli dolaşımına inanmaktadırlar.

Ahmed Yesevi, nasıl, hem Abdülhalık Gücdivanü’nin yoldaşı ve öğrencisi, hem de gelenek ve efsanede, Hacı Bektaş’ın mürşidi olabiliyor? Burada açıklamaya çalışacağımız budur.

Türkler X. ve XI. Yüzyıllarda, Maveraünnehir’e yerleşmelerinden sonra Islam’a katılmaya başladılar. Bu tarihten önce, bireysel, fakat konumuzu ilgilendirmeyen yönelmeler vardır.

Bu Islamlaşma, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan gibi Iran kültür bölgelerinde oldu. Türkler yeni dini, daha çok Iranlı dailer (Missionnaire) ya da –bilhassa Iran halk Islamlığının birçok öğesini benimsemiş bulunan göçer tabakalar bağlamında-, ipek yolu konaklarından geçen tacirler aracılığı ile tanıdılar.
9

İslam dinini resmi olarak kabul eden ilk Türkler, Maveraünnehir’de Samani’lere halef olan Karahanlılar, Harezmşahlar ve X. yüzyıldan beri Müslümanlıga girmiş bulunan Volga Bulgarları olmuştur. Fakat bu sonuncularda Islamlık, han ve sarayı ile sınırlı kaldığı halde, Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han, Islamlığı resmi din olarak kabul etti. Saray çevresi dışında, dervişler tarafından yürütplen propagandalar sayesinde, göçebe Türk boylar da yeni dine kazanıldı. Bunlar, ulema tarafından öğretilen sözlerden daha açık, daha yakın gelen bir dil konuşuyorlardı. Bu dervişler, önceleri Iranlı idi. Fakat kısa zaman sonra Türk dervişler de belirdi. Bunlar, Şamancıların eski Kam-ozanlarının izleyicileri idiler. Kendilerine Ata (Baba) ya da Baba (Baba ve aynı zamanda büyükbaba) denmekteydi.10

Beklendiği gibi, kısa zamanda, halk Islamlığın bu yayıcılarının, Peygamber ashabına, sonra da bizzat Peygamber’e bağlandığı soy kütükleri uydurulmaya başlandı. Mesela, Ahmed Yesevi’nin mürşidi Arslan Baba, gelenekte, Türk topluluklarını Islamlaştırmak için kalmış, Peygamber ashabından biri olarak gösterilmekteydi. Yine efsaneye göre Korkut Ata, Türkler’e Islam’ı öğretmek üzere Ebu Bekir tarafından görev verilmiş eski bir Ozan’dır. Bu efsanevi kişilik, Sir-derya bölgesinde, Türkmenlerde ve Azarbeycan’da, Derbend yöresinde görülür, Doğu Anadolu’da Dede Korkut Olur.11

Karahanlılar, sonra Selçuklular, yanlız bilginleri değil, Şeyh’leri ve Derviş’leri de korudular.

Tam bilinmeyen bir tarihte, fakat muhtemel olarak XI. Yüzyılın ikinci yarısında, Sır-derya bölgesinde, güçlü kişiliği Türk halk Islamlığında derin iz bırakmış bir derviş ortaya çıktı. Bu Orta Asya Türklerinin Ata Yesevi dedikleri Ahmed Yesevi’idi.

Bu sufi Şeyh’in yaşamı efsanelerle halelenmiştir;
12 Pir-i Türkistan diye anılmaktaydı ve nüfuzu bütün dili Türkçe olanlara uzanıyordu.

Ahmed Yesevi Taşkent’in kuzey doğusunda, bugün Isticab adı verilmiş olan Sayran’da doğdu. Isticab’ın kuzey batısında, Sır-derya havzasında, Yesi’de bugünkü adı ile Türkistan’da yaşadı ve 1166-1167’de bu kentte öldü.
13 Özbek döneminde ilin adının Türkistan olarak değiştirilişi, Veli’nin, Pir-i Türkistan lakabı dolayısıyla olmalıdır. Kentin koruyucu Veli’sine Özbeklerin gösterdikleri dini saygı, bunun acık bir anlatımıdır. Türkistan, XVI. Yüzyılda uzun süre Özbeklerin başkenti oldu.14 Özbek hanlar ve eşleri, Veli’nin türbesinde toprağa veriliyorlardı.

Ahmed Yesevi’nin babası Şeyh Ibrahim, Sayran kentinde tanınmış bir kişiymiş. Ahmed, yedi yaşında yetim kalmıştı ve aile olarak yanlız ablası vardı. Birlikte, çocukluğunun ilk mürşidi Arslan Baba ya da Bab Arslan’ın (Bab, Arapçada ‘kapı’ demektir ve Islam’ı yayanlara verilen bir lakaptı)
15 Bulunduğu Yesi’ye yarleşmiş olmalıdırlar.

Ahmed, daha sonra öğrenimini tamamlamak üzere Islam Kültürünün tanınmış bir merkezi olan Buhara’ya gitti. Orada, Maverünnehir’de bir dervişler topluluğu kurmuş bulunan ve bir Hanefi bilgini olan Şeyh Yusuf Hemedani’ye intisap etti. Yusuf Hemedani 1140’da Merv’de öldü ve orada toprağa verildi. Türkçe bilmemekle birlikte Türk tasavvufunun hocası oldu. Maverünnehir ve Harezm Tüekleri’nin Islamlaşmasında büyük rol oynayan veliler ona bağlıdırlar.
16 müritleri arasında, onun üçüncü halifesi olan Ahmed Yesevi’den başka, ikinci halifesi Ebu Muhammed Hasan bin Hüseyin el-Andaki (ölümü 1157) ile Tarikat-i Kübraviyye’nin kurucusu, 1221’de Ürgenç’de Moğollar tarafından öldürülen Necmeddin Kübra da vardır. Harezm’de çok yayılmış olan Tarikat-i Kübraviyye, Kuzey Türkmenistan’da hala yaşamaktadır.17

Daha sonra, Bahaeddin Nakşibend adıyla tanınan Muhammed bin Muhammed el-Buhari’nin (1318-1389) kurmuş olduğu Tarikat-i Nakşibendiyye’nin kaynağı olması gereken Tarik-ı Hacegani’nin temellendiricisi Abdül-Halık Gücdüvani de, Yusuf Hemedani’nin müridi idi. Gücdüvani, zikr-i hafi (tanrı’yı içten ve sessiz anış) uyguluyor ve bu uygulama içerisinde ter içinde kalıyordu. Gücdüvani, Yusuf Hemedani’nin ölümünden sonra mürşidinin halifi oldu. Fuat Köprülü’ye göre,18 onun halefi olması gereken Ahmed Yesevi idi; fakat yüklerini Gücdüvani’ye devrederek kendi tasavvufi tarikatını kurduğu Yesi’ye dönmüştü. Böylece binlerce mürit yetiştirdi ve tasavvufi bir Islamlığının yayıcısı oldu.

Toplandıklarında (meclislerinde), Yesevi müritleri zikr-i erre (bıçkı zikri) denen çok değişik bir zikr uygulanıyorlardı. Bu ad, “Hay.... hu...” kaykırıları ile başlayan zikr’in söylenişinin, bıçkı sesini andırmasından kaynaklanmaktaydı. İslam’ı yayma amacı içinde, Ahmed Yesevi, “Hikmet” adı verilen neşidiler yazıyord. Bu manzumeler, Türklerin Islam’a yönelişlerini belirlemiştir.
19

Türk şairlerinin çoğu, saray dili olan Farsça yazarlarken, Ahmed Yesevi’nin manzumeleri, Türk halk şiirinde, Orta Asya Türkleri arasında çok yaygın olmakta hala devam eden ve sıkça taklit edilen bir örnek tarz olarak kaldı.20 Ne yazık ki ağızdan ağıza geçişlerde değişikliklere uğrayarak asıl şekilleri ile yayılmadılar. Büyük bir rağbete erişen bu neşideler, daha sonraki halk şairleri tarafından taklit edildi. Amaç ve düşünce bakımından, Bektaşi nefes’leri bunlarla karşılaştırılabilir.

Hikmet’ler “Divan-ı Hikmet” denen bir derleme içinde toplanmıştır. Fakat en eski yazma nüsha ancak XVII. Yüzyıla inmektedir. Ahmed Yesevi’nin şiirleri, halk şiirinde olduğu gibi, uzun zaman sözlü olarak aktarılmıştır. Ona mal edilen ‘hikmet’ler derlemesi, Peygamber ve velilerin gösterdikleri mucize ve kerametleri ululayarak takva yaşamına öğen 7 ya da 8 heceli dörtlüklerden meydana gelmiştir.21 Fakat derlenen şiirlerin, aslına uygunluğu şüpheli olabilir, çünkü hikmetler, XV. Yüzyılın ikinci yarısında, Ahmed Yesevi’nin öğretisinin değişimine uğrayarak Yeseviliğin Nakşibendilikle birleştiği sıralarda derlenmiş bulunmaktadır.22

Ahmed Yesevi ve müritlerinin bozkır göçerleri arasında Islam’ın yayılışında payları vardır. İslamlaşan göçerler, Iranlı bölge adetlerinin etkisi altında kalarak bulundukları yerlere yerleşiyorlardı. Fakat sayıca çoklukları dolayısıyla yerleşik halk arasındaTürk dili geçerli oluyordu. Maverünnehir ve Harezm’in bu dönemde başlayan Türkleşme süreci, böylece söz konusu ülkelerin, XIII. Yüzyılda dili Türkçe ülkeler arasında yer almaları ile tamamlanmış olacaktır.23

Ahmed Yesevi’nin ilk halifesi; kendisinin ilk mürşidi Arslan Baba oğlu Mansur Ata olmuştur.24 Müritler arasında “Ata” unvanlı ve Türkçe yazan bir dizi halk mutasavvıfı vardı. Bunların başlıcalarından biri, Hakım Ata25 adı ile tanınan Süleyman Bakırgani idi. Harezm’de Yeseviliğin yayıcısı oldu. 1186’da öldü. Kungrad’ın biraz aşağısında bulunan Bakırgan’da toprağa verildi. Mezarı, Barthold’un ondan söz ettiği tarihte hala bir ziyaret makamı idi. Mürşid gibi, Islam’ı yaymayı amaçlayan neşideler yazdı. Bunlar, “Bakırgan Kitabı” adı verilen bir derlemede toplanmış bulunmaktadır. Fakat “Divan-ı Hikmet” için olduğu gibi, bunlarında asıl metinler olup olmadıklarında şüphe vardır. Her iki derlemenin, Kazan’da birçok baskısı yapılmış olmakla birlikte, dayanılan hiçbir elyazma nüsha yoktur. Barthold’a göre, Orta Asya ve Volga Türkleri bu derlemeleri her zaman elleri altında bulundurmuş olmalıdırlar.26

Ahmed Yesevi’nin adı, ömrünün sıratında, sağlığında kutlandı. Yesi’de bulunan mezarı bu bölgede oturanların dini saygı gösterdikleri bir ziyaret makamı oldu ve Yesi’nin gelişmesine katkıda bulundu. 1497’de, inançları (culte) göçerliğe ve göçerlerin ulus geleneklerine bağlı bulunan ve sufi velilere ilgi duyan Timurlenk, bu kabir üzerine bir türbe ve bir zaviye yaptırdı. Bir vakıf oluşturdu.27 Türbeye bağlı olarak, yolcular için geniş bir konuk odası ile yemek pişirilmek üzere büyük bir iş kazanı da bulundurmaktaydı. Bu Türbenin ve eklerinin planı, 1905’de N.I. Veselovskij tarafından ortaya çıkarılmıştır.28

Timurlulardan sonra Özbekler, Ahmed Yesevi’yi kendi uluslarının velisi olarak ululadılar. Özbek Sultan ve hanım sultanlarının bir çoğu velinin türbesine gömüldüler. Fuat Köprülü’ye göre,29 Ahmed Yesevi’nin kabri, zihicce ayının 10’unda, kendisine bağlı olanlerın akın akın geldikleri ve dini şarkılar, neşideler söyledikleri bir ziyaret makamı olarak günümüze kadar kalmıştır.Kırgızlar ve Kazaklar da çocuklarının olmasını dilemek amacıyla bu kabre ziyaretlerde bulunuyorlardı.

Yesi’den, Rusların orayı ele geçirmelerinden sonra geçen, Ingiliz gezgin Schuyler, Halk arasında Yesevi ileilgili efsanelerin direnişini işret etti.
30 Bir başka Ingiliz Shaw da Ahmet Yesevi Türbesi’nde yapılmakta olan merasimleri anlatır.31

Ahmed Yesevi’nin efsaneleşmiş yaşamı okuduğunda, velinin kerametlerini anlatan öykülerin bolluğu göze çarpar. Birçok kerametinin yanı sıra onun, bir kuşa dönüşme, dağları ortadan yok etme gücü de vardı. Kendisinden hiç ayrılmayan Hızır, ona hep yardım etmekteydi.

Bir kuşa dönüşerek uçma gücüne, Türk halk velilerinde sık rastlanır. Nitekim Hacı Bektaş da aynı güçle donanmıştı.

Ahmed Yesevi ve müritlerinin meclis’lerinde (toplantı) mühim bir olgu yer alır: Kadınlar, bu toplantılara katılırlar ve kapanmaksızın, erkeklerin yanında bulunurlar. Bu adet Bektaşilerde de vardır.

Ahmet Yesevi’ye ait efsane, üç bölgeye yayılmıştır:

1. Orta Asya’da: Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan’da.
2. Volga Türklerinde.
3. Anadolu ve Rumeli’de.

Fakat, bu bölgeler arasında çok açık bir farklılık görülür: Ilk iki bölgede Yesevi adı, Nakşibendilere ve tarikatlarının XIV. Yüzyılda başlayan yayılışına bağlandığı halde; Anadolu ve Rumeli’de Ahmed Yesevi’nin adı cemaat dışı Bektaşilerin tarikatına bağlıdır. Bu geleneğe göre Hacı Bektaş, Ahmed Yesevi’nin müridi olmaktadır.

Hacı Bektaş’ı çok iyi belgelemiş bulunan XV. Yüzyıl tarihçisi Aşıkpaşazade, Ahmed Yesevi’den hiç söt etmediği halde, eski bir veliler kitabı olan “Hacım Sultan Vilayetnamesi” Hacı Bektaş’ı Ahmed Yesevi’nin müridleri arasında anar.
32 “Hacı Bektaş Vilayetnamesi”ne33 gelince, o, Hacı Bektaş’ı, bizzat Ahmed Yesevi’nin müridi olan Lokman Perende’den el almış gösterir.34

Lokman Perende, XV. Yüzyılda Sultan Hüseyin Baykara’nın hükümdarlığı zamanında Herat’da yaşamıştır ve türbesi de orada bulunmaktadır. Fuat Köprülü’ye göre, Tarikat-i Yeseviyye’ye mensup bir şey olmalıdır.35

Hacı Bektaş Vilayetnamesi’ne göre tac, hırka, sofra (altlık, ya da yiyecek koymaya yarayan örtü), seccade, çerağ (şamdan) ve alem (sancak) emenetlerini vererek Hacı Bektaş’ı Rum beldesine gönderen Ahmed Yesevi’dir. Bunları Tanrı Peygamber’e vermiş; ondan Ali’ye, imamlara, sonra Ahmed Yesevi’ye ve nihayet Hacı Bektaş’a kadar devredile gelmiştir. Ahmed Yesevi, ona şöyle demiştir: “Seni Diyar-ı Rum’a gönderiyorum ve sana Abdalan-ı Rum’un ulu’su adını veriyorum.”36

Ahmed Yesevi’ye gelince, o, Horasan Erenleri’nin ulu’sudur. Rum Erenleri, aralarından geldikleri Horasan Erenleri’ne burada karşı düşmüşlerdir.

Ahmed Yesevi –ya da geleneğe göre onundevişlerinden biri- Hacı Bektaş’ı Rum’a gönderirken, ocaktan yanan bir odun parçası olarak havaya fırlattı. Soluva Kara Öyük’e, günümüzdeki adıyla Hacıbektaş’a düşen bu dut dalı, bugün hala var olan kutsal dut ağacı oldu. Hacı Bektaş ise bir güvercin olarak yeni hedefine doğru kanat açtı.

Bu menkabelerin bütün öğeleri, Türk velilerin çeşitli menkabelerinde görülür. Burada, tarihi çizgiye az önem verildiğini de belirtelim. Ahmed Yesevi gibi XII. Yüzyılda yaşamış kişilerin bir arada bulunmaktadır.

Şimdi de Ahmed Yesevi’nin dini görüşleri üzerine neler bildiğimizi araştıralım.

Köprülü’ye göre Ahmed Yesevi, mürşidi Hemedani gibi, Hanefi itikada mensuptu ve şeriat ile tarikatı uzlaştırmaya çalışıyordu.
37 Bununla birlikte Köprülü, ileri sürdüğü bir görüşe, pek az ileride yeniden dönme gereğini duyarak, Yeseviliğin başlangıçta, tamamen cemaat dışı bir niteliğinin bulunduğunu yazıyor.38 Bu görüşün ışığı altında, Türk yazarların Ahmed Yesevi üzerine vardıkları sonuçları yeniden gözden geçirmek gerekmektedir. Nitekim Abdülbaki Gölpınarlı da Yeseviliği, temelde sünni bir tarikat olarak görmektedir.39 Bu kesin kanıya başlıca sebep Yesevilik ve Nakşibendilik arasındaki yakınlık olmuştur.

Bu kesin kanının bir dayanağı olarak işte, 1901’de Kazan Üniversitesi tarafından yazılmış bir eserden olan “Şeriat ul-Imam”ın “Mezhep” maddesinden Zeki Velidi Togan’ın aktarmış olduğu bölüm:
40

Soru: Silsile Nedir?
Vevap: Hoca Ahmed Yesevi’nin silsilesidir.
Soru: Kaç silsile vardır?
Cevap: Dört silsile vardır.
Soru: Bunlar nelerdir?

Cevap: Önce Ahmed Yesevi’ninki gelir, sonra Abdülhalık Gücdüvan’inki; üçüncüsü Şeyh Necmeddin Kübra’nın, dördüncüsü Ebu’l-Hasan-ı Aşk’ın silsilesidir.

Bu sonuncu, Yusuf Hemedani’nin ikinci halifesi Ebu Muhammed Hasan el-Andaki olabilecektir. Bu durumda anılan dört ad, Yusuf Hemedani’nin dört halifesini karşılamaktadır.

Yeseviliğin icma nitelikliliği iddiasında ve öncelikle yakınlığı konusunda birçok nokta su götürür.

Önce zikr konusu gelir. Nakşibendilerin zikr’i, Gücdüvani’nin gösterdiği üzere gizli, sessiz zikr, zikr-i hafi’dir. Yesevilerin zikr’i ise bıçkı sesini yansılayan bıçkı zikri, zikr-i erre’dir. Bu zikre, zikr-i cehri, yüksek sesle zikr denir. Yesevilik, Nakşibendiliğe karıştığı sırada, bazı Nakşibendi zümreleri zikr-i erre uygulamışlardır.

İki tarikat arasında farklılık gösteren ikinci nokta, Yesevi toplantılarında (meclis) kadınların yeridir. Kadınlar bu toplantılara erkeklerle birlikte ve kapanmaksızın katılıyorlardı. Bu, Bektaşilerde de vardır, göçer geleneğe uyan bir adettir. Fakat Nakşibendilere göre bu, akıl alacak gibi değildir. Ve bu adet, yanlız Türk kökenli bir halk tarikatı içinde açıklanabilecektir.

Ahmed Yesevi’nin silsile’sinin, Nakşibendilikte ve Sünnilikten ayrılmayan öbür tarikatlarda olduğu üzere Ebu Bekir’e değil de Muhammed Hanefi yolu ile Ali’ye bağlandığını da işaret edelim. Hacı Bektaş’a gelince, o, Hüseyin yoluyla Ali’ye bağlanır, Şiilerin 8. Imam’ı Ali-ül Rıza’dan geldiği söylenir. Fuat Köprülü’ye ait bir Bektaşi silsile’sinde Hacı Bektaş’ın sülük zinciri şöyle gösterilmektedir.

“Hacı Bektaş – Hoca Ahmed Yesevi – Memşad Dinuri Kutbüddin Haydari – Imam el-Rıza, ....., Ali – Muhammed – Cebrail – Mikail – Israfil – Azrail.”
41

 

köprülü, Hacı Bektaş’ta Anadolu’ya göç etmiş bir Yesevi derviş kimliği görüyor ve her iki tarikatın da –Nakşibendilik gibi Bektaşiliğin de- Traikat-i Yeseviyye’den kaynaklandığını kabul ediyor.42

Bektaşilerin ve Yesevilerin, gerçekte ortak noktaları vardır: herikisinde de merasimlerde Arapça ve Farsça yerine Türkçe yeğlenir, dini şiirler, neşideler (nefes) okunur, kadınlar toplantılara kabul edilir. Herikisinde de, özellikle kuşa dönüşme inanışı gibi –Hacı Bektaş’ta güvercin, Ahmed Yesevi’de turna- Islam öncesi öğelerin direnişi vardır.

Bir husus kesin görünmektedir: Orta Asya’da Ahmed Yesevi’nin adı, Nakşibendilere bağlanmıştır. Yesevilik, XIV. Yüzyıl başında Nakşibendi harekete karışmak Islam öncesi, hatta cemaat dışı öğelerden arınmıştır.

Anadolu ve Rumeli’de ise Ahmed Yesevi adı, Hacı Bektaş’ın cemaat dışı tarikine bağlanmıştır..

Aşıkpaşazade –bir vesileyle- onu, büyük atası Baba Ilyas-ı Horasani ile aynı çevreye bağlandığına göre, Hacı Bektaş; hiç şuphe yok, kökeni cemaat dışı olan bir dervişti.
43 Fakat Bektaşilerin cemaat dışı öğeleri, XVI. Yüyıldan başlayarak Hurufi öğretilerin eklenmesi ve Ali’nin tanrısallığında Kızılbaş inançların katılması ile tarikat topluluğu oluştuğu zaman genişledi. Bu öğelere, ruhun beden göçü ve hatta bazen tenasüh (ruhun sürekli dolaşımı) inanışları da eklenmiş olmalıdır.44 Fakat bu noktaya kadar bütün bunlar, Islam öncesi Türklerde de yok muydu? Yesevi müritleri kuşa dönüşmeye, eski göçer inançlarına uygun olduğu için inanıyorlardı. Belki ruhların varlık göçü inanışlarını da hala korumakta idiler.

Doğu Türklerin kuş olma ile ilgili inanışları, Budhacı inanışlarla karşılaştırılmış bulunmaktadır. Budhacılık, Türkler, öncelikle de Uygurlar arasında çok yaygındı. Demek, ruhun varlık göçü inanışı ihtimal dışı değil.
45

Her ne olursa olsun Ahmed Yesevi, ilk Orta Asya Türk sufilerinden biri ve ilk tanınmış Türk Veli olarak tanımlanabilir. Onun göçer Türklerin Islam’a yönelişinde mühim bir rol oynadığı kesindir. Adı, Bektaşilerin geleneklerinde yer alır ve aynı zamanda Orta Asya’da, Nakşibendilerin tarikatı da ona bağlanır. Her şeyden önce bir halk mutasavvıfı idi ve Türk islamlaşmasının kaynaşma içinde olduğu bir dönemde yaşamıştı. Yüzlerce yıllık göçer geleneğin henüz çok canlı olduğu ve ata inançlarının hala korunduğu bir çevrede yürüyordu.

Astar-Abad’lı Fazlullah ve Hurufiliğin Azerbaycan’da, Anadolu’da, Rumeli’de gelişmesi

Zatımı Tebriz’de keşfettim
Vahdet’in güneşi
İlk kez Azerbaycan’da göründü
Çünkü Tanrı bu ülkeyi kutsamıştır
O, peygamberlerin ve ermişlerin parıldayan elmasıdır.1

Öğretisi Hurufiliği açıkladı “Cavidan-name”sinde (Ebedilik Kitabı), Fazlullah böyle diyordu.

Eski çağdan beri, Iran dini tohumlarına yayılma zemini olmuş ve birçokları ile birlikte IX. Yüzyılda, düşüncelerine Fazlullah’da rastlandığımız Babek el-Huremi
2 hareketinin doğuşunu yaşamış bulunan, “Sönmeyen Ateşin Ülkesi” Azerbaycan, bu kez de bir tasavvufi öğretinin, “Elifba” harflerinin tanrısallaştırılmasına dayanan, Tevrat yorumları geleneğine bağlı Hurufilik öğretisinin beşiği oldu.

Harflerin bilimi, eski çağdan beri vardır. Kökleri hem Sami dünyaya, hem Gerek eski çağa dayanır. Daniel’in Kitabı’nda ve ona mal edilen metinlerde degörülmektedir.

Fakat hurufi tasavvuf, Ali’nin, ayetlerini kapalı anlamlarını ve gizliliklerini açacak anahtarın elinde bulundurucusu olarak görüldüğü Şii alemde ayrı bir gelişme elde etti. Şiiler, peygamberin “Ben ilim şehriyim ve Ali onun kapısıdır.” Dediği mevzu (yakıştırma) bir hadis rivayet ederler.
3

Şii geleneğe göre harglerin bilimi altıncı Imam Cafer-i Sadık’a (ölümü 147/865) çıkmaktadır. O, bu bilgiyi, kendisine Ali’en devredilip gelen ve geleceği haber vermeye yarayan El-Cefr adlı sırlı bir kitaptan almıştır. Ca’fer el-Sadık’ın adını taşıyan birçok ta’bir ve te’vil kitabı da vardır.4 Ca’fer el-Sadık’ın bir öğrencisi olan, sufi simyacı Cabir ibn Hayyan’ın “Kitap el-Mizan”ında (“Kütübü’l-mevazin”), onun Arap alfabe harfleri üzerine kuramı yer almaktadır. Cabir yazılarında, ilminin kendisine mürşidi tarafından açıklanmış olduğunu söylüyor. Ancak Ca’fer el-Sadık’ın öğrencileri arasında, hiçbir kaynakta, Cabir ibn Hayyan adına rastlanmamaktadır. Öte yandan, onun arithmolojik (ilim’i hesap temeli) ve metafizik kurumlarının kökeninin, Grek eski çağa, öncelikle de Yeni Pythgorcu görüşlere ve Cefr’in Şii yorumlarına dayandığı ortaya konmuş bulunmaktadır.5

İslam tasavvufunda harflerin kutsallığı, Kalem ve levhişaretleri ile “Kur’an’da da (LXVIII, 1; LXXXV, 22) görünmektedir. Hurufi tasavvuf, Mansur el-Hallac ve Nasır-ı Husrev tarafından biliniyordu.6 Muhyiddin el-Arabi’nin (1165-1240) de, başta “Miftah el-Cefr ei-Cami” adlı eseri olmak üzere,7 Cefr’in gelişmesinde payı vardır. Fazlullah, bu ilmi aşırıya götürerek almış ve ona yeni bir görünüş vemeyi başarmıştı.

Lakabı el-Hurufi olan Fazlullah Naimi Tebrizi Astarabadi, 1339-1340’da Astar-abad’da doğdu.
8 Adı Abdurrahman’dı, Babasının adı, Ebu Muhammed Tebrizi olmalıdır. Bazı kaynaklara göre kundura işleyen bir zanaatkardı. Seyyid idi. Sekizinci yada dokuzuncukuşaktan atası Muhammed el-Yamani idi. Yemen IX. Yüzyılda, cemaat dışılığın mühim bir merkeziydi, derin bir alimdi. Kolaylıkla hem nesir, hem de Nazım yazıyordu. Yaşamı, bir geleceği görme deyiminde belli olmuştu. Düşleri yorumlama ve düş sırasında açıklamalar alma gücü vardı.

Sufiliğe çok erken yöneldi ve on sekiz yaşında bir sufi mürşide, anlaşıldığına göre Ismaili bir Şii’ye –çünkü gençliğinde tuttuğu yol, cemaat dışı bir yoldu- bağlandı. Tasavvuf yolunda sülük süresi olan çile’yi, 1370-71’de Isfahan’da, otuz iki yaşında tamamladı. Sonra, bir gezgin dervişler tarikatına girmiş olacaktır. Üç yıl sonra ziyaretini yapmak amacıyla Mekke’ye gitti; daha sonra da Harezm’e gitmiş olmalıdır. Fakat 1376’da, yani harflerin batıni işareti ilenübüvvetin anlamının ona açıkladığı üç gün üç gece kendinden geçişi sırasında Tebriz’dedir. Ve bir murakabe süresince bir mağaraya çekilmiş olacaktır. Yaşlı bir dervişten, Tanrı’nın tecellisi uyanışını almış ve dini akidesini ortaya koyduğu büyük eseri “Cavidan-name”yi bu sırada yazmış olmalıdır.

Onun, Horasan, Irak ve Azerbaycan’da vaazlar verdiğinden söz edilir. Fakat öğretisinin merkezi Baku olmuş ve ölümünden sonra da öyle kalmıştır. Burası, Hurufiliğin kendi içinde bir bütünlük kazanmaya başladığı –başkenti olan- Şirvan krallığı ülkesidir ve aralarında Ali el-A’la ile Imadeddin Nesimi’nin yer aldığı başlıca öğrencileri burada bulunmaktadır.

Öğretisinin, öncelikle Azerbbaycan’da, Orta Asya’da Çağatay Türkleri ve Arap olmayan öbür uluslar arasında, birçok inananı oldu. Yaşamını yazmış olanlar, -Makrizi, Sohrabi ve öbürleri-, Hurufiliğin, Arap olmayan uluslar ve öncelikle de Türkler arasında yayılmasına dikkat çekmişlerdir.
9 Bu, belki de, kendisinin katli için fetva çıkartmak amacıyla Semerkant’ta bir ulema meclisi toplamış olan acımasız Timurlenk’i öğretisine kazanma hususunda, Fazlullah’ın duyduğu istek sebebiyledir.

Mapusluğu sırasında yazdığı “Hab-name” (Uykuya dair risale)de Fazlullah, Şemahi’de Kadı Bayezid’in evinde kalırken gördüğü, yakında öleceğini haber veren bir rüyadan söz eder. Hemen, Astar-abad’a gitmek üzere kaldığı konuttan ayrılacaktır. Fakat babası adına Azerbaycan’ı yönetmekte olan, Timur’un oğlu Miranşah’ın buyruğu ile yolda tutuklanmış ve Nahçıvan dolaylarında Alıncak (bugünkü, Elince) Kalesi’ne kapatılmıştır. Bir yargılamadan sonra, küfr’de bulunma suçuyla 1394’te, Zilkade’nin altıncı günü, 56 yaşında iken idam edildi. Kararı Miranşah uyguladı. Cesedi, ayaklarından sürüklenerek çarşı Pazar dolaştırıldı; sonra müritleri tarafından alınarak toprağa verildi. Alıncak’da, Maktelgah adı verilen ve bir şehit kabri gibi büyük saygı gösterilen mezarı, bir ziyaret makamı haline geldi.

Hapiste iken, iki “Vasiyetname” kaleme aldı. Bunlardan biri, kızı Mahdumzade’ye hitapla, ailesine, çocuklarına ve mürşitlerine vedasıdır, Şirvan’ı Kerbela’ya ve kendini Imam Hüseyin’e benzetir:

Yaşamım boyunca Şirvan’da tek dostum olmadı;

Ban çağın Hüseyin’iyim,
Düşmanlarım Yezid ve Şimir;
Aşura, alınyazım
Ve Şirvan, Kerbela’mdır.10

Ölümden sonra, “Kerbela ağıtları” örnek alınarak, “Fazlullah için ağıtlar” adı ile şehadetini anlatan eserler meydana getirildi.11

Sonradan müritleri tarafından yorumlanarak yayılmış bulunan eserlerinde, Hurufiliğin esasları ayrıntılı biçimde açıklanmaktadır. Kaynaklar da bize, Hurufiliğin zahidce yaşadıklarını, beyaz, pamuklu bir başlık giydiklarını; öğretinin, öncelikle Türkler ve Arap olmayanlar arasında pek çok inananının bulunduğunu bildiriyor.

Fazlullah’ın öğretisi, bir anthropomorfizm ve tasavvuf görünüşü altında bir panteizm’dir. Hurufilik ve Şiilik arasındaki sıkı ilişkinin kanıtı olarak, Cefr kaynaklıdır. Ancak Fazlullah, ibn Arabi’den ve Iranlı Ismaili yazarlardan da etkilenmiştir.
12

Harfler bilimi; Tevrat yorumları kökenli tefsire dayanır: Tanrısal Nur’un remz’i olan tanrısal Kelam, kutsal kitap “Kur’an”ın iniş kaynağıdır. “Kur’an”da lam-elif, Iran alfabesine katılmış bulunan dört harfin yerini alır. Harfler, yazışın, sözün, usun karşılıklarıdır, tanrısal Kelam, yani Logos, onlardır. Pers alfabesinin otuz iki harfi, Tanrı’nın birliğinin, ilahi vadet’in remz’idiler ve insanoğlunun yüzünde, vücudunda, ruhunda tecelli eder. Fazlullah, otuz iki harfin gercekte bir terk harf olduğunu ve her harfte Varlığın Birliği’nin (Vahdet-i Vücud) görüldüğünü söylemektedir.

Her harf, dört öğeden oluşur: Toprak, hava, su ve ateş. İnsan, özünde bütün alemleri toplamış bir küçük kainat’tır. İnsanın tanrılaştırılması, Hurufi öğretinin temelini oluşturur. Yaratıcı, kemalini, insanı yaratışta bulmuştur.

Kainat’a (Cosmos) üç dönem hakim olmuştur.

1. Adem’le başlayan ve Muhammed’le son bulan Nübüvvet (Peygamberlik dönemi.
2. Ali ile başlayan ve on birinci Imam Hasan el-Askeri ile sona eren Imamet (Imamlar) dönemi.
3. Gönderilenlerin en mükkemeli ve sonuncusu Mehdi ile ki, Fazlullah’danbaşkası değildir, başlamış bulunan Uluhiyet (tanrısallık) dönemi.

Tanrı insandan başka yerde aranamaz. Tanrı’nın Tahtı, insan oğlunun gönlündedir. Fakat Tanrı onda, ancak kemalin en yüksek noktasına eriştiği zaman görünüşleri (tecessüm eder); bu da şahadet ıstırapları ve kendini feda ediş ile elde edilir.

Eğer ruh, kemale ve Tanrı’nın bilgisine ulaşılan bu, kendini biliş düzeyine ermeyi başaramazsa, bilgisiz gelmiş ve bilgisiz gitmiş olacaktır. Bu da bizi sufilerin, Gizliliklerin Kapısı ve batıni bilincin anahtarı olarak gördükleri bir Kur’an ayetine, Isra (gece yolculuğu) suresinin, “Bu dünya da kör olan, öte dünyada da görmeyecektir” (XVII: 72 veya 74) ayetine götürür.

Bu, bedenden, en üst düzeyde kurtulma ve Tanrı’yı kendinde bulma amaçlı, Fazlullah’ın bir öğrencisinde, mürşidinin öğretisinin en iyi yayıcısı ve muhtemel olarak onun damadı, Türk Seyyid Imadeddin Nesimi’de bulacaktır.Anadolu’da ve Rumeli’de, gelişimini borçlu bulunduğu, o ve onunla birlikte öbürlerisebebiyledir ki, bu horlanmış ve zulme uğramış öğreti; Türkiye’de, Nesimi’yi başlıca yedi şair ve velileri arasında sayan Bektaşilerin, cemaat dışı tarikatları içinde yaşamını sürdürdü. Harflerin tanrısallığı üzerine Hurufi nas’lar (dogme), Bektaşiliğin yapısı içinde açıklanmış ve öğretilmiş olabilir. Tekke’lerin duvarlarını bir Hurufi ikonografi süslerdi, günümüzde de bu, Bektaşilerin evlerinde hala görülebilir. Türkiye’de Hurufiliği Bektaşilikten ayırmak imkansızdır. Her ikisi, çözülmez bağlarla bağlanmışlardır.

Uzun zaman Nesimi’nin, Bağdat yakınında, adını aldığı bir köyde, bir Irak Türk’ü olduğu sanıldı. Fakat şimdi, Azerbaycanlı bilginlein araştırmaları sonucu onun, Şirvan’ın başkenti Şemahi yakınında, aynı adda bir köyde 1370 yılında doğmuş olduğunu biliyoruz.
13 O da Fazlullah gibi çok okumuştu. Türkçe, Arapça ve Farsça konuşuyor ve yazıyordu. Önce, sufi Şeyh Şibli’nin müridi olmuştu. Sonra, Fazlullah Bakü’ye yerleştikten sonra onunla karşılaştı ve artık şiirlerinde hep manevi mürşidini övdü. Önce Hüseyni, sonra Seyyid Hüseyni, daha sonra da Hurufiliğe bağlanarak Nesimi mahlası ile yazdı.

Onun Fazlullah’ın damadı olduğunu sanmamızın sebepleri vardır. Hapiste iken yazdığı ikinci Vasiyatname’sinde, mürşidi ona küçük kızı ile birlikte havası çok tehlikeli duruma gelen Bakü’den ayrılmasını ve gidip öğretisini dünyaya açıklamasını buyuruyor. Bu olaya Nesimi’ninşiirlerinde de imalar buluyoruz.
14

Fazlullah’ın kızı Mahdumzade, 1427’de Tebriz’de Cihanşah’ın buyruğu üzerine, beş yüz Hurufi ile birlikte öldürüldü ve cesedi yakıldı. Bunlar, Fazlullah’ın ölümünden sonra Hurufilere karşı şiddetlenen baskının kurbanlarından bazılarıdır.

Nesimi, değişik ülkelerde Hurufiliği etkin biçimde yaymıştır:


“Fazlullah, Dost oldu, bir başka dosta, benimçün gerek mi yar?

“Nesimi Fazlullah’ın aciz bir kuludur:
Fazıl hakdır, Fazl hakdır, Halikımız.”15

Bununla birlikte Nesimi, Hurufiliğe , sufilikten yola çıkarak varmıştı. Nesimi’nin öğretisinin esası, Muhyiddin el-Arabi ve izleyicilerinin yaydıkları, evrensel sevgi temeline dayalı, kaynağı neo-platoncu ve gnostik (bilinirci) Vahdet-i Vücud öğretisidir.16 Fazlullah’ın tam tersine onun görüşleri, “Elifba’nın hargleri yerine Aşk üzerine kuruludur. Yaratış’ın merkezinde, insana kendi nurunu vermiş bulunan Allah vardır. İnsan kendisinden verme ve kendini mükemmelleştirme yoluyla Tanrı’ya yaklaşır ve onunla bütünleşir. En büyük mutluluk Tanrı’da yok olma “fenafillah” halidir:

“Ben Hak’la yok oldum ve Hak oldum”17
Ben onun hem öncesiz Zat’ı, hem de sıfatlarıyım.”18

Fakat Nesimi insanı Tanrı’ya doğru çıkarmıyor, Tanrı’yı yeryüzüne indiriyor.:
“Ey Nesimi Cemalin, cemalullah’ın tecellisidir.”19

Ruh, durmadan dolaşarak önce maden , sonra bitkiler, hayvanlar ve sonunda isan olmak üzere bir değişen cisimler aleminde, yaşama döner durur. Son konak, Tanrı’yla bir olmadır:
“Nesimi bil ki, Tanrı’yı bilesin”

Insan kendini bularak, tanrısallığını ve tanisal doğasını bulacaktır.

Louis Massignon, Nesimi’yi Mansur el-Hallac’ın manevi halefi olarak incelerken, onun, Hallac-ı örnek aldığını düşünüyor ve Nesimi’nin, şehitlik özenişiyle, Iran mutasavvıf şair Attar’ın kendini katlettirmeye kışkırtıcı eğilimi dolayısıyla eleştirdiği eski Hallac taraftarlıgının, Hurufilik içine sızışını temsil edip etmediğini soruyor.
20

Nesimi için Hurufilik, “Cabale”in, yeni kutsal kitap yorumunun kurumlaşması değil; insanın tarısallaştırılmasıdır. Bu, daha sonra ve belki Nesimi’nin etkileriyle, Hurufilik Bektaşiliğin bir parçası olduğu zaman, Türk Hurufiliğinin ayırıcı bir vasfı olacaktır.

Nesimi’nin şiirleri çok tutulmuş; Küçük-Asya’da, Irak’ta, Suriye’de onun, Hurufiliği yayıcı etkinliğini ulaştırdığı her yerde okunmuştur.

Şehitlik kaderiyle 1417’de Halep’te karşılaştı, yaşamı az bilinse de korkunçluğu dünyayı etkiliyen ölümü çok anlatılmıştır. Bir söylentiye göre, genç bir adam Halep Çarşısı’nda Nesimi’nin bir gazelini okuyordu. Küfür gerekçesiyle tutuklandı; mürşidini korumak isteğiyle gazeli kendisinin yazdığını söyledi ve ölüme mahküm edildi. Nesimi infaz yerine çıkarakeserin yazarlık hakkının kendisine ödenmesini istedi.
21 Tutuklandı, dine asi olarak suçlandı. Ulema, merkezleri Tebriz’de bulunan Karakoyunlu Türkmenlerinin üzerine doğru gittiği bir sırrada, kendisini, Memluk Sultanı Müeyyed’e ihbar etti. Bu, kararın acımasızlığını açıklayacaktır. Nesimi, diri diri derisi yüzülerek öldürmeye mahküm edilmiştir. Menkabe, onun işkenceler boyunca şiirlerini okuyarak “Enel Hak” demekten bir an bile vaz geçmemiş olmasını istiyor. Böylece o, Türkler için milli bir Mansur el-Hallac olmuştur.

Hurufilik, XIV. Yüzyılda, Horasan ile Orta Asya’yı karıştıran ve XV. Yüzyılda Şeyh Bedreddin Ayaklanması ile Anadolu’da yankılanmış bulunan dini ve sosyal hareketlere bağlı olarak alınabilir.
22 Bu hareketler, Küçük Asya’da Celali Isyanları adı ile bilinen bir dizi ayaklanmayı ardından getirmiş olmalıdır.23 Hepsinde, aynı belirleyici çizgilerin bulunduğu görülür. Şii bir cila altında halk veya zanaat erbabının ayaklanmış olması, sosyal nitelikli ütopya ve Tanrı’nın insanoğlu suretinde tecelli ettiği inanışı. Hurufilik olayında, öncelikle Iranlıların milli gururu, Babek ayaklanması ile –IX. Yüzyıl- bazı ortak noktalar da buluyoruz.24 Fazlullah, dini dil olarak Arapçanın yerini Farsçanın almasını istiyordu. “Elifba” harflerinin tanrısallığı öğretisi, yirmi sekiz harfli Arap alfabesine değil, otuz iki harfli Fars alfabesini okuyorlardı. “Cavidname” de yeni bir Kur’an gibi görülmekteydi ve Fars dilinde, Gürgani diyalekt ile yazılmıştı; Farsçanın Arapçadan daha üstün olduğu öne sürülmekteydi.25 Nübüvvet ve Imamet döneminde baskın bulunan Arap din üstünlüğü, Iranlı dönemin yükselişi demek olan uluhiyetdönemi ile son buluyordu. Alıncak’ı ziyaret de Mekke’yi ziyaretin yerini almaktaydı. Hurufiler, Maktelgah’ın çevresinde yedi kez dönüyorlar, Maran Şah (Yılanların Şahı) dedikleri MaranŞah tarafından yaptırılmış bulunan hisara taşlar atıyorlardı.

Bununla birlikte, mürşitlerinin çağrısını buralara iletmek için Karadenizin kıyılarına kadar gelmiş bulunan Mir Şerif ve kardeşi gibi, Fazlullah’ın bazı müritleri sayesindedir ki. Hurufiliğin en yaygın bulunduğu yer Anadolu olmuştur.
26 Fakat bu asıl, öğretinin Küçük Asya’da yayılmasında öncelikle payı bulunan Imadeddin Nesimi, Mir Ali el-A’la ve aynı şekilde Refi’i, birkaç yıl sonra da Ferişte-oğlu ile gerçekleştirilmiştir.

Fazlullah’ın başlıca müritlerinden biri olan Mir Ali el-A’la, mürşidinin ölümünden sonra Anadolu’ya geçerek Bektaşi tekke’lere sığındı.
27 Onunla ve Nesimi ile Hurufiliğin, Türkiye’de Bektaşilikle bütünleşen uzun zamanı başladı. Anadolu ve Rumeli’ye bu süzgeçten geçerek yayıldı. Ali el-A’la (Giyaseddin Muhammed b. Muhammed el-Horasani el-Astarabadi), çağının başlıca Hurufileri ve aralarındaki ayrımlar üzerine bilgiler içeren “Istivaname” (Doğruluk Kitabı) adlı ünlü bir Hurufi eserin yazarıdır. Eser, Farsça, Astarabad diyalekti ile kaleme alınmıştır. Ali el-A’la, Işık denen Hurufi zümredendi.28

Bektaşiliğin bir kolu olan Işık’lara ait tekke ve zaviye’ler, Anadolu’da Seyyid Gazi’de; Kuzey Varna’da Akyazılı’da, Filibe’de (Plovdic), Tatar Pazarı ve bugünkü Bulgaristan’ın öbür bölgelerinde dikkati çekmekteydi. Ahmet Refik tarafından yayımlanmış belgelerde, 1572’de (Belge no. 41) ve 1576’da yine aynı bölgede (Belge no. 48), Fliebe ve Tatar Pazarı’nda tutuklanan Işık dervişlerinden söz edilmektedir. İki belgede de bu Işık’ların “Hurufi mezhep”ten oldukları belirtilmiştir.29 Ali el-A’la, 1419’da idam edilmiş, Alıncak’ta mürşidinin yanına gömülmüştür.

Hurufiliğin Anadolu’daki yayılışında payı olanlardan biri de, Nesimi’nin müridi ve halifesi olan Refi’i idi. 1408-1409 (811)’de, “Beşaretname” adlı Türkçe bir mesnevi yazmıştı ki, Fazlullah’ın kendisine kaynak olan “Arşname”sine bağlı bir eserdir. Bir başka mesnevi’si “Gencname” de yine ona dayalıdır. Preveze’de gömülüdür.
30

Türk Hurufilerin en tanınmışlarından bin olan Ferişte-oğlu ya da Ferişte-zade (Abd el-Mecid b. Ferişteh izzedin el-Hurufi), 1469’-da Tire’de öldü. Tire, XV. Yüzyılda Hurufiliğin bir merkezi idi. Türkçe birçok eseri vardır, 1430’da yazdığı ve Fazlullah’ın “Cavidanname”si kadar mühim sayılan “Işıkname”si bunlar arasındadır ve bazı yazarlara göre Fazlullah’ın eserinin bir kısaltılmışıdır. Mürşidinin “Habname”sini de Türkçeye çevirmiş bulunmaktadır. Türkiye kütüphanelerinde, Ferişte-oğlu’nun çok sayıda elyazması eseri vardır.31  “Tanrı, Adem’in vechini, eğer okumayı bilirsen, orda, Fazl’ı Yezdan adının belirdiğini göreceğin tarzda yarattı.” Diyordu Ferişte-oğlu.32

XV. yüzyılda Hurufilik, sultanın sarayına kadar sızmıştı. Fatih Sultan Mehmet, gençliğinde bir Hurufi müridin kendisine açıkladığı öğretiden çok etkilenmişse de ulemanın tepkisi öyle şiddetli olmuştur ki, genç şehzade, himayesindeki adamın 1444’te Edirne’de diri diri yakılmasını engelleyememiştir.33 Muhteşem Süleyman, Osmanlı Devleti içinden Hurufi dinsizliğin kökünü kazımaya çalıştı, fakat bu fikirler artık Bektaşilikte bütünleşmişti. XVI. Yüzyılda, Hurufilerin mezhebine mensup oldukları resmen tanınan Işık’lardan söz ettik, fakat Abdal ve Kalender tanınanlar da Işık’lardan farklı değildir.34

Alevi-Kızılbaşlar, edebiyatlarında yedi büyük şair kabul ederler:Nesimi, Fuzuli, Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Yemini ve Virani.35 Nesimi’yi az önce inceledik. Adı geçmekte olan son iki şair de, açıkça Hurufi idiler.

Yemini, 1995-1496’da doğmuş olmalıdır. Fakat bu tarih tarikata doğuş tarihide olabilecektir. Çünkü Ibrahim Baba’nın müridi olan Yemini, Akyazılı Otman Baba’nın tarikatındandı.
36 Akyazılı Baba tekke’si, Karadeniz üzerinde, Varna’nın kuzeyinde bulunan Alberia yakınındaki Batova’da, bugün hala görülebilmektedir. Velinin mezarı içindedir.37 Burası, Rumeli’deki Bektaşi dergahlarının başlıcalarından biri idi.. yemini, Türkçe “Faziletname”sini 1519’da (925) yazmıştır. Şiirlerinde, adı insanoğlunun yüzünden şavkıyan Fazlullah’ın tanrısallığı anlatılır.

Virani ya da Viran Abdal, Hurufi ve Bektaşi şiirleri en büyükleri arasında yer alır. Elimizde aruz vezni ile yazılmış üç yüz nefes içeren bir Divan’ı bulunmaktadır. Demek, Virani okumuş-yazmış biriydi. “Cavidanname”nin kısaltılmışı olan bir de risale’si vardır.
38 hiçbir kaynak, yaşamı üzerine üzerine bilgi vermemek birlikte; şiirlerinde Balım Sultan’a bağlılığından söt etmiş olması ve bugünkü Yunanistan’da Bulgar sınırları yakınlarında, Didymotik yöresindeki Kırcali’de tekke’si bulunan ve Seyyid Ali Sultan diye de anılan Kızıl Deli’ye bir methiye yazmış bulunması, bize XVI. Yüzyılda yaşamış olduğunu düşündürmektedir.39 Rumeli, büyük Bektaşi merkezlerinden biri idi. Virani, Ali’llahi ve Nusayri idi. Şiirlerinde Fazlullah ve Ali birbirine karışır. Ikisi birden tek bir gerçekliğin, tanrısallığın görünüşü olurlar:

Ey Şahım ve melceim, Fazl’ı Rahmanım Ali!...
Selam, ey Şah-ı Merdan, Ali!
Selam, ey Fazl-ı Yezdan, Ali!...40

Bu bizi, Bektaşilik içinde göründüğü kadarıyla Türk Hurufiliğe ait bazı çizgileri belirtmeye götürüyor. Türk Hurufilik insanın tanrılaştırılması olmadığı gibi, bir harfler tasavvufu da değildir. Tanrı alem kavrayışı, insan nitelikli Tanrı kavrayışı biçimini alır.sufilerce temellendirilmiş bulunan Vahdet-i Vücud anlayışı ise yalın ve maddi bir görünüş kazanır. Bununla birlikte, Hurufilik, Bektaşilerin “Noktatü’l-Beyan” adı verilen niyazlarının ortaya koyduğu gibi her zaman hazır durur:

“Adem’den gayrı Hak talep edersen ma’rifet-i ilahi’den bihabersin....”41

Allah’ın ismi insanın vechine yazılmıştır. Fakat artık okunan, Fazl’ın adı değil, Fazl’ın yerini almış olan Ali’nin adıdır.

Aleviler ve Bektaşiler tarafından bıyığa verilen ehemmiyet Hurufilerinden gelir: Tanrısallığın “Ali” adının, insan yüzünde belirebilmesi için, bıyığın varlığından vazgeçilemez. Kaşların yayı “ayn”ı, bunun çizgisi “lam”ı ve bıyık eğimi “ya”yı çizer ve böylece insan yüzünde, hem sağdan, hem soldan “Ali” adı okunabilir:


Tuttum aynayı yüzüme
Ali Göründü gözüme...42

Böylece, Bektaşilik sayesinde Hurufilik, yüzyıllara meydan okuyabildi. Bu öğreti, XIV. Yüzyılda Azerbaycan’da gelişti ve devam etti.

Dip Notlar:
Ahmed Yesevi ve Türk Halk Tasavvufu
1. Yakın (modern) çağ için bkz. Alexandre Benningsen, “Les Tarikat en Asie Centrale”, Les Ordres Mystiques dans l’Islam-Cheminements et situation actuelle, Editsion de l’Ecole Pratique des Hautes Etudes Sociales, Paris 1986, s. 31.

2. a.g.e., s. 31, 33.

3. Abdülbaki Gölpınarlı, “Türkiye’de mezhepler ve Tarikatlar”, Istanbul 1969, s. 217 vd.; Tahsin Yazıcı, Islam Ansiklopedisi, “Nakşibend” maddesi; K. Kufralı, a.g.e., “Gücdüvani” maddesi.

4. “1826’dan sonra Bektaşiler Tarikatı” konulu yazımız.

5. Sufi geleneğe göre sema’, Ali’ye kadar çıkarken, zikr-i hafi’nin temsilcisi de Ebu Bekir olacaktır. İkinci Grup tarikatlarda, zikr sessuzdir; birincilerde sema’ ve münacat birliktedir. M. Mole “La danse extatique en Islam, Les Danses Sacree”, Paris 1963, s. 178.

6. Aşıkpaşazade, “Tevarih’i Al-i Osman”, Ali yayını, Istanbul 1332, s. 199-206; a.g.e, Çifçioğlu N. Atsız yayını, Osmanlı Tarihleri I, Istanbul 1949, s. 234-239. babailer ayaklanması için bkz, Elvan Çelebi, “Menakıbu-l –kudsiyye fi Menasibil-ünsiyye (Baba Ilyas-ı Horasani ve sülalesinin menkabevi tarihi)” Ismail E. Erünsal ve A. Yaşar Ocak yayını, Istanbul 1984, s. XLVII-LIV.

7. Bu iki baba’dan hangisinin (Resulullah” olduğunu tam bilinmiyor. Simon de Saint Quentin’e göre (Bkz, Claude Cahen, Pre-Ottoman Turkey”, London 1968, s. 136-137), “Paperoissole” (Baba Resul), Baba Ishak idi; Elvan Çelebi’ye göre (bkz, not 6), direnişin başı, dedesi Baba Ilyas idi ve Baba Resülullah da odur. Elvan Çelebi’nin ifadesi daha muteber görünüyor.

8. Bu sisile-nameyi Fuat Köprülü sözkonusu etmiş bulunuyor: “Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar”, 2, baskı, Ankara 1966 (1. baskı; Istanbul 1919), s. 44, not 60, Yazar kişisel koleksiyonundaki bir yazmaya gönderme yapmaktadır.

9. Türklerin Islam üzerine geçiş üzerine V.V. Barthold, “Istorija kul’turnoj zizni Turkestan”, Socenenija II (1), Moscau 1963, s. 234-256; ayrıca bkz., Fuat Köprülü, a.g.e, s.8-18.

10. V.V.Bartholda, “Dvenacat’ lekciz po istorii tureckix narodov srednej Azii”, Soceenenija, V, Moscau 1968, s. 117-119.

11. Fuat Köprülü, a.g.e., s. 14 ve not 18.

12.. Ahmed Yesevi üzerine en iyi inceleme Fuat Köprülü’nünkidir: “Ilk Mutasavvıflar”, s. 5-153; ve I.A., “Ahmed Yesevi” maddesi.

13. Bu bölgelerin coğrafyası üzerine, V.V. Barthold, “K istorii orosanija Turkestana”, Socenenija, III, Moscau 1965, s. 225, 518-520; “Devenadcat’ lekcij po istorii tureckij narodov Sredej Azii”, Socenenija, V, s. 117-119.

14. V.V. Barthold, ““Devenadcat’ lekcij”, s. 183.

15. V.V. Barthold, ““Devenadcat’ lekcij”, s. 118.

16. V. V. Barthold, “Türkestan v epoxu mongol’skogo nasetvija” Socenenija, I, Moscau 1963, s.440; “Istoriya kul’turnoj zizni Turkestana”, s. 251; “Dvenadjat...” s. 117-119; bkz. Not 12.

17. V.V. Barhold, “Istoriya kul’turnoj zizni Turkestana”, s. 251; ayrıca bkz, M. Molé “La Kubrawiya entre Sunnisme et Chiisme aux huitiéme et neuviéme siéles de lHégire”, Revue des Etudes Islamiques, XXIX, 1961, s. 61-142; günümüzde bu tarikatların direnmeleri üzerine, A. Bennigsen, “Les tarikat en Asie Centrale”, s. 31.

18. Fuat Köprülü, a.g.e.,

19. V.V. Barhold, “Istoriya kul’turnoj zizni Turkestana”, s. 251, 256; “Kul’tura Musul’manastva”, Socenenija, VI, 1966, s. 193; F. Köprülü, “Ilk Mutasavvıflar”, s. 101-137; Ahmed Caferoğlu, “La litterratüre turque d’épuque Karakhanide”, Phiologiae Turcicae Fundamenta, II, Wiesbaden 1964, s. 272-273.

20. V.V. Barhold, “Istoriya kul’turnoj zizni Turkestana”, s. 256.

21. Fuat Köprülü, I. A., “Ahmed Yesevi”  maddesi.

22. Fuat Köprülü, “Ilk Mutasavvıflar”, s. 64, 93, 144-145.

23. V. Barhold, “Istoriya kul’turnoj zizni Turkestana”, s. 251; “Dvenadcat’ lekcij....”,117-119.

24. V. Barhold, “Dvenadcat’ lekcij....”,117-119; Fuat Köprülü, “Ilk Mutasavvıflar”, s. 73.

25. V. Barthold, “Xakim-Ata”, Socenenija, II, 1964, s. 532; Fuat Köprülü, “Ilk Mutasavvıflar”, s. 74-82, 146-149.

26. Bkz. Not 25.

27. V. Barhold, “Istoriya kul’turnoj zizni Turkestana”, s. 159; “K Istorii orosenija Turkestana”, s. 225; “Turkestan”, Socenenija II, s. 518-520; a.g.e., “Ulugbek i ego vremja”, II, p. 125 not 33; a.g.e., “O pogrebinij Timura”, II, s. 440-441; “Dvenadcat’ lekij....”, s. 117-119, 174, 117-178.

28. V. Barhold, “Dvenadcat’ lekcij....”,177-178; M. Masson, 1930’da, Taşkent’te “Ahmed Yesevi’nin Türbesi” başlıklı, Rusça bir makale yayınlanmıştı; Bkz. F. Köprülü, Ia, “Ahmed Yesevi” maddesi.

29. “Ilk Mutasavvıflar”, s. 69-71.

30. “Ilk Mutasavvıflar”, b. 66-68.

31. a.g.e., s. 35.

32. Hacım Sultan, Hacı Bektaş’ın Halife’lerinden biri idi. Hacı Bektaş Velayetname’sinde birçok kez alınmıştır; Bkz. Abdülbaki Gölpınarlı, “Mennakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli, -Vilayetname-“, Istanbul 1958, s. 36, 81-91. “Vilayet-Name-i Hacım Sultan” Rudolf Tsvhudi Georg Jacob tarafından Almancaya çevrildi ve yayınlandı, Berlin 1914; Bkz, Fuat Köprülü, “Ilk Mutasavvıflar”, s. 40-44.

33. Gölpınarlı, a.g.e.; Bkz, not 32.

34. Hacı Bektaş Vilayetnamesi, s. 5-7.

35. Fuat Köprülü, “Ilk Mutasavvıflar”, s. 40-42.

36. Hacı Bektaş Vilayetnamesi, s. 14-20; “Abdal” deyimi için bkz, F. Köprülü, “Les Origines de l’Empire Ottoman”, 2. baskı, Philadelphie 1978, s. 113-114 (Eserin birinci baskısı; Paris 1935).

37. “Ilk Mutasavvıflar”, s. 96 vd.

38. F. Köprülü, “Les Origines de l’Empire Ottoman”, s. 118-119.

39. “Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler”, s. 199-201.

40. Alıntı Fuat Köprülü’den yapılmıştır: “Ilk Mutasavvıflar”, s. 44.

41. Hacı Bektaş Vilayetnamesinde, Veli’nin soy kütüğü Muhammed’e kadardır.

42. “Ilk Mutasavvıflar”, s. 92.

43. Bkz, not 6. Hacı Bektaş’ın adı, “Menakıbname-i Baba Ilyas-ı Horasani”de de geçer (Bkz, not 7): s. 169, mısra 1994 vd.; s. 170, mısra 2003 vd., mısra 2111 vd.

44. “Anadolu’da cemaat dışı Islamlık” ve “Bektaşi-Alevi senkretizmini meydana getiren öğeler üzerine araştırmalar” konulu yazılarımız.

45. “Anadolu’da cemaat dışı Islamlık” ve “Bektaşi-Alevi senkretizmini meydana getiren öğeler üzerine araştırmalar” konulu yazımız.

 

 

Astar-Abad’lı Fazlullah ve Hurufiliğin Azerbaycan’da, Anadolu’da, Rumeli’de gelişmesi

1. Z. Kuli-zade, “Xurufizm i ego predstaveteli v Azerbajdzane”, Baku, 1970, s. 93.

2. E, I., “Babek” maddesi; G.H. Sadighi, “Les mouvements religieux”, Paris 1938, s. 229-280; V.A. Gordlevskij, “Izbrannye socinenija”, I. Moscau 1960, s. 205.

3. “Hadis-i mevzu”, Peygambere isnad edilen söz, demektir.

4. E.I.2, “Djafr” maddesi, T. Fahd’ın makalesi.

5. E.I.2, “Djabir b. Hayyan” maddesi. P. Kraus ve M. Plesner’in makalesi; Paul Kraus, “Jabir ibn Hayyan: contribution a l’histoire des idées scientifiques dans l’Islam” II, Le Caire 1942 (Jabir et al scilence grecque).

6. Abdülbaki Gölpınarlı, “Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar” , Istanbul 1969, s. 147-151; “Hurufilik Metinleri Katalogu”, Ankara 1973, s. 16-17.

7. T. Fahd (e.I., 2 “Djafr) maddesi), bu eserin bazı yazma nüshalarından söz ediyor: Istanbul-Hamidiye, Ism. Ef. 280; Paris 2669, vb.

8. Fazlullah’ın eserleri ve yaşamı için, başlıca, Z. Kuli-zade’den, (a.g.e., 89-149) ve A. Gölpınarlı’dan, (“Hurufilik Metinleri Kataloğu”, s. 2-16) yararlandık.

9. Z. Kuli-zade, a.g.e., s. 89, 96.

10. a.g.e., s. 94.

11. a.g.e., s. 95.

12. A. Gölpınarlı, “Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar”, s. 147-151; “Hurufilik Metinleri Kataloğu”, s. 16-17. Hurufilik ve Ismaillilik arasındaki ilişkiye CI. Huart dikkati çekmiş bulunuyor; “Textes relatifs a la secte des Houroufis”, E.I.W. Gibb mémorial series, IX, Leiden-Londres 1909, s. XIII; ve H. Massé, “l’Islam” (9. baskı), Paris 1966, s. 164.

13. Z. Kuli-zade, a.g.e., s. 149-197. Bakü’de Nesimi hakkında yayımlanmış başlıca eserler şunlardır: “Imameddin Nesimi-Megaleler medjmuesi” (yazarlar; M. Guluzade,S. Husejnova), Bakü 1973; “Imameddin Nesımı-seçilmiş eserleri” (yazarı; Halil Jusifov), Bakü 1985; “Imameddin Nesimi-eseleri” (Yazarı; Hamid Arasly), 3 cilt, Bakü 1973; Ayrıca Fransızca izlenebilecek: “Imameddin Nesimi, Poésie”, Çeviri: Alexandre Karvovski, Moscau 1973 (Editions du Progrés); H. Arasly, “Imameddin Nassimi (vie et oeuvre)” Bakü 1973.

14. Hamid Arasly, “Imameddin Nesimi (vie et oeuvre)”  s. 10-11.

15. Z. Kulli-zade, a.g.e., s. 151.

16. G. C. Anawati ve Louis Gardet, “Mystique Musulmane – aspects et tendances – expériences et techniques”, 4. baskı, Paris 1986, s. 57-60, 83-84, 88.

17. Z.Kulli-zade, s. 154.

18. a.g.e., s. 160.

19. a.g.e., s. 164.

20.Louis Massignon, “La légende de Hallcé Mansur en Pays Turcs”, Opera Minore, II, Beirut 1963, s. 93-139 (IV: Imad Nesimi et les poétes des Janissaires, s. 113-120.

21. Bu menkıbe, çağdaş Azerbaycanlı tiyatro yazarı ve şair Bakhtiyar Vahabzade’nin “Feryad” (Yakınış) adlı çok güzel bir oyununa konu olmuştur. 1985 Ocak ayında Bakü’de, yazarının refakatiyle bu piyesin oynanışını görme zevkine eriştim. Derinden etkilendim.

22. Kuli-zade, s. 42-54; “Hurufiliğin sosyo-ekonomik zemini” (social’no-ekonomiçeski predpoyslki Xurufizma).

23. Bütün XVI. Yüzyıl boyunca ve XVIII. Yüzyılın başında, durmadan çıkan ve hepsi aynı nitelikleri taşıyan, ekonomik-sosyal bir dizi isyana verilen ad. Halil Inalcık, “The Ottoman Empire”-The Classical Age 1300-1600”, New York-Washington 1973, s. 50-51; “Histoire de l’Empire Ottoman”, Robert Mantran’ın yönetimi altında yayımlanmıştır, Paris 1989, s. 229-230; Ahmed Refik, “On Altıncı Asırda Rafizilik ve Bektaşilik”, Istanbul 1932.

24. Not 2 ve Iréne Mélikoff, “Abu Muslim, le ‘Porte-Hache’ du Khorassan, dans la tradition épique turco-iranienne” Paris 1962, s. 58-59.

25. Kuli-zade, s. 55-79, ve bilhassa, s. 72 vd.

26. A. Gölpınarlı, Türkiye’de Mezhepler”, s. 155-159; “Hurufilik Metinleri...” s. 14-16.

27. A. Gölpınarlı, “Türkiye’de Mezhepler”, 155-159; “Hurufilik Metinleri....”, s. 14-16; Z. Kuli-zade, s. 197-205; Besim Atalay, “Bektaşilik ve Edebiyatı”, Istanbul 1340, s. 30-40; Fuat Köprülü, “Türk Edebiyatında Ilk Mutasavvıflar”, Ankara 1966, s. 95-96.

28. “Işık” hakkında bakınız, V.A. Gordlevskij, “Izbrannye socinenija”, III, Moscau 1962, s. 213-216 (Isyki, ix evoljucija – ot brodiaznicestva osedaniju v tekke).

29. Ahmed Refik, “On Altıncı Asırda Rafizilik ve Bektaşilik”, s. 31-32, 36-37.

30. Refi’i hakkında Bkz. A. Gölpınarlı, “Türkiye’de Mezhepler....” s. 157; “Hurufilik Metinleri....”, s. 11, 21, 25, 28 (s. 93, 95, 100, 105’te anılan el yazılar); Besim Atalay, “Bektaşilik ve Edebiyatı”, s. 30-49; Z. Kuli-zade, s. 222-223.

31. Ferişte-oğlu hakkında bkz., Besim Atalay, “Bektaşilik ve Edebiyatı”, 30-49; A. Gölpınarlı, “Hurufilik Metinleri...”, 12,13,15,25,31,33 (s. 98, 111, 114, 115, 116, 138, 139’da geçen yazmalar); ayrıca bkz, I.A., “Ferişte oğlu – Firişta zade” maddesi.

32. Besim Atalay, a.g.e., s. 34-38 (Bkz, Fazl’ın adını gösteren insan cehresi röprodüksiyonu).

33. Franz Babinger, Mehmed the Conqueror and his time”, Ralph Manheim çevresi, Princeton 19-78, s. 34-35. Şeyhülislam Molla Fahreddin-i Acemi (1436/7-1460), bu cezalandırmanın mömeni idi.

34. Fuat Köprülü, “Türk Edebiyatında Ilk Mutasavvıflar” s. 301-304.

35. A. Gölpınarlı ve Pertev N. Boratav, “Pir Sultan Abdal”, Ankara 1943, s. 17.

36. a.g.e., s. 18-19; Sadeddin Nüzhet Ergün, “Bektaşi Şairleri ve Nefesleri”, I, II, Istanbul 1955 (2. baskı), s. 67-72.

37. 1983 yazı içinde bu dergahı ziyaret edebildim. Velinin mezarı yedi kenarlı bir türbe içinde bulunuyordu. Hala ziyaret edildiğinı düşündüren mum izleri vardı. Aynı şekilde yedi kenarlı meydan evi’nin önünde, dal uçlarına kumaş parçaları bağlanmış bir dut ağacı vardı. Batova’nın, bugübkü adı Obroçişte’dir: Obrok, bana açıklandığına göre tapmak yeri anlamına gelmedeydi.

38. A. Gölpınarlı ve P.N. Boratav, a.g.e., s. 17-19; Besim Atalay, a.g.e., s. 30-49, 82, 88; Sadeddin Nüzhet Ergun, a.g.e., s. 214-227; M. Halid Bayrı, “Virani, hayatı ve Eserleri” Istanbul 1959.

39. Sadeddin Nüzhet Ergun, a.g.e., s. 206. dergah hala görülebilir.

40. M. Halid Bayrı, a.g.e., s. 90-91.

41. Besim Atalay, a.g.e., s. 30.

42. Merdivenköy, Şahkulu Sultan Bektaşi Tekkesi’nin son post-nişin’i, 1970’de ölen Hilmi Dede Baba’nın ünlü şiirinin ilk mısraları. Hilmi Dede Baba’nın Divan’ı ilk kez 1909’da yayımlanmıştı. Bedri Noyan tarafından son yıllarda yeni bir yayını daha yapıldı: “Mehmed Ali Hilmi Dede Baba Divanı”, Bu şiir başka bir makalemizde de geçmektedir.

Kitap: Kırklar’ın Cemi’nde
Çeviri: Turan Alptekin
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...