Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

13- Hacı Bektaş Sulucakaraöyükte -4



Hacı Bektaş Sulucakarahöyükte -4

§ Hacı Bektaş - Çırak

Kal’acuk civarında, Çırak adlı bir adam vardı. Hünkar’ı ziyaret edip himmetini almayı kurdu. Bir yük elma alıp yola düştü. Kızılırmak’ın öte yanında, Armutlu denen bir yere geldi. orada yükünü indirip atını otlamıya saldı. O sıralarda şu elmaları taze taze, o gerçek ere ulaştrabilseydim diye düşünceye kaldı. derken uyku bastırdı, yatıp biraz uyudu. Uyanınca baktı ki elmalar, yüküyle kaybolmuş. Acaba dedi, ben uyurken bu elmaları kim aldı? dertlendi, elemlendi. bu sırada gene uykusu geldi, dönüp gideyim derken uyuyakaldı. Düşünde Hünkar’ı gördü. Hünkar, Çırak’ım dedi, zahmet olmasın diye elmaları biz aldık. Hadi sen de kalk, ziyaretimize gel.


Çırak uyandı, derdi, gamı kalmadı. Atına binip sürdü. O sıralarda Hünkar, Ahi Evren’le, Kırşehri’nden beri Gölpınar kıyısında sohbet etmedeydi. Çırak geldi, ikisinin de elini öptü. Baktı ki elmalar, yüküyle Hünkar’ın önünde. Derken üç tane derviş çıkageldi. Dervişler, Hünkar’ın elini öpüp Horasan erenlerinin selamını söylediler. Hünkar, Horasan’dan ne vakit çıktınız diye sordu. Onlar, dün, tanyeri ağarırken çıktık dediler. Hünkar, bunların herbirine yedişer elma verdi, Horasan erlerine götürün dedi. Niyaz edip gittiler. Hünkar’ın emriyle halifeler, Çırak’ı traş ettiler, yolladılar.


Çırak, köyüne varınca, sipahiliğe girmiş bir köylüsü, neredeydin dedi. O da Hacı Bektaş’a gittiğini söyledi, olayı anlattı. Sipahi inanmadı, Çırak’la alaya başladı. Derken birden tepesi üstüne yere yıkıldı, bir müddet kendinden geçti. Aklı başına gelince Çırak’a, o anlattığın er, ne şekildeydi diye sordu. Çırak, Hünkar’ın şeklini anlatınca sipahi, tamam dedi, işte ben seni alaya alırken o er geldi, bana bir sile vurdu, yakama yapışıp beni attı, yere yıkıldım.


Bu olay üzerine o adam, sipahiliği bıraktı, Çırak’la beraber Hünkar’ın ziyaretine vardı, derviş oldu.


§ Hacı Bektaş – Seyyid Salih

Bir zaman, Hacı Bektaş-ı Veli, Kırşehri’ne gitmişti. O vakit Kırşehri’nde Seyyid Salih derler, bir er vardı. Bu erin şimdiki mezarı yakınlarında bir tekke vardır ki, Kaya tekkesi diye meşhurdur, Bektaşi-hanedir; orada Hünkar, Ahi Evren, Şeyh Süleyman, İsa’yı Mücerred ve Salih oturmuşlar, sohbet ediyorlardı.


Ordan bir ırmak geçerdi. Irmakın içinde kurbağalar ötüşmeye başladı. O derec ötüyorlardı ki erenlerin huzuru kaçtı. Hünkar, a kurbağacıklar dedi, ya biz söyleşelim, siz dinleyin, ya siz söyleşin, biz dinleyelim.


Bu söz üzerine kurbağalar, hemenececik sustular. Şimdi hala, o derenin orasında, bir ok atmı yerde, kurbağa ötmez, yukarı ve aşağı kısımda öter.


§ Hacı Bektaş – Bostancı Baba

Germiyan ilinin Denizli şehrinden bir harami vardı. Yıllarca yollar kesmiş, canlar yakmış, kanlar dökmüştü. Günün birinde, kalbine bir yumuşaklık geldi; niceye bir can yakacağım dedi, tövbe edersem elbette Tanrı tövbemi kabul eder; fakat bir ere baş vurayım da himmetini alayım tövbemin kabul edilip edilmediğini öğreneyim.


Bu düşünceyle kalktı, doğruca Sulucakarahöyük’e vardı, Hünkar’a halini arzetti. Hünkar, bir bostan ek, yetişen mahsulü gelene, geçene yedir, dedi, eline bir de kuru değnek verdi, bunu da dedi, bostana dik, bu değnek, ne vakit yeşerir, yapraklanırsa bil ki o vakit Tanrı, tövbeni kabul etmiştir. Harami, Hünkar’ın elini öptü, memleketine geldi.


Bir bağ satın aldı, oraya kavun, karpuz, hasılı her çeşit yemiş ekti. Suladı, budadı, hepsini yetiştirdi. Kuru değneği de, bahçeye dikti. Geleni gideni çevirir, mutlaka birşey verir, birşey yedirir, sonra gider, kuru değneğe bakar, olduğu gibi durduğunu görür, üzülürdü. Mevsim geçer, bağbozumu olur, yıl biter, fakat değnek, bir türlü yeşermezdi. Böylece yıllar geçti, harami, bir türlü muradına eremedi.


Günlerden bir gün, bahçenin önünde koşa koşa birisi geçiyordu. Harami hemen yolunu kesti, dur dedi, birşey yemeden burdan geçemezsin. Adam, acele işim var dedi, duramam. Harami ısrar ettikçe o inadetti, nihayet, birisini gammazlamıya, bu ilin beyine gidiyorum dedi, imkanı yok duramam.


Zaten hiddetlenmiş olan harami, bu söze büsbütün kızdı. Kuru değneğin yeşermesinden de ümit kesilmişti. Oldu olacak dedi, ağaç yeşermedi, tövben kabul olmadı, bari şu kötü kişiyi de yokedeyim de bahçeyi bozup gene haramiliğe başlıyayım. Hemen herifin üstüne atıldı, bir vuruşta canını aldı, leşini serdi yere. Bahçeyi sürüp bozmadan aklına değneğe bakmak geldi. gitti, baktı. Bir de ne görsün, değnek yeşermiş, dal budak salmış, yemyeşil yapraklarla bezenmiş.


Bu hale şaşırdı kaldı. Sonra bağı bozdu, mahsulü, yoksullara dağıttı, yola düştü. Doğruca Sulucakarahöyük’e vardı, Hünkar’ın elini öptü, ayağına düştü, olayı anlattı. Hünkar, adamı traş ettirdi, tac giydirdi ona, icazet verip memleketine yolladı. Denizli’de tekkesi vardır, soyuna da Bostancı Babaoğulları derler.


§ Hacı Bektaş – Müslüman keşiş

İslam ülkesine öte yanındaki bir memlekette, bir keşiş vardı. Bir yıl kıtlık olmuştu; keşiş de sıkıntıya düşmüştü. Bir gün, ne olurdu, Hünkar lütfetseydi de bana biraz buğday gönderseydi diye düşündü. O anda Hünkar’a malüm oldu, bir dervişine biraz buğday verdi, filan yerdeki filan kilisenin keşişine bu buğdayı götür dedi, yolladı.


Derviş buğdayı alıp giderken yolda, buğdaya alıcılar çıktı. O kadar fazla para verdiler dayanamadı, bir miktarını sattı, yerine toz ve saman doldurdu. Vara vara o şehre gitti, sora sora kiliseyi buldu, keşişle görüştü, size Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, şu kadar buğday gönderdi dedi, buğdayı teslim etti.


Keşiş, dervişi konukladı, bir nice gün ağırladı. Derviş, bunu görünce içinden ah dedi, ne olurdu bu çeşit kişi Müslüman olsaydı. Dervişin düşüncesi, keşişe malüm oldu, dedi ki:


Derviş, ben de Müslüman olurdum ama senin gibi Müslüman olup erenlerini gönderdiği buğdayı bir kısmını satarım, yerine toz, saman doldururum diye korkuyorum. Sen, filan yerde bu işi yaptın.


Derviş, keşişin sözlerini duyunca utandı, başını aşağıya indirdi. Keşiş kalktı, çuvalları dışarıya çıkardı, tozu, samanı döktü, sonra dervişin yanına geldi. Bu sırada Hırıstiyanlar geldiler. Keşiş onları savdı, dervişi alıp kiliseye götürdü. Kilisenin kapısını iyice kapadı, ta dibe vardı. Oradaki bir taşı kaldırdı, dervişle beraber içeriye girdiler. Derviş baktı ki orası güzel bir oda. Karşıda bir mihrap var. mihrapta bir bohça, bohçenin üstüne de bir elifi tac konmuş. Keşiş, elbiselerini soyundu, elifi tacı başına giydi, bohçayı açtı, içindeki abasını giyindi, mihraba geçip namaz kıldı. Derviş de onunla namaza durdu. Keşiş, namazdan sonra bir rahleyi önüne çekti. Üstündeki Kur’an’ı açtı, bir miktar okudu, sonra kapayıp rahleye koydu. Abayı çıkardı, bohçaya koyup dürdü, mihraba koydu. Elifi tacı çıkarıp bohçanın üstüne bıraktı. Gene keşiş elbisesini giydi. Dervişe, biz de Hünkar’ın dervişiyiz dedi, dervişe armağanlar verip yola saldı.


§ Hacı Bektaş – Molla Sadeddin

Aksaray’da Molla sadeddin derler bir bilgin vardı, dörtyüz molla, kendisinden ders okudu. Bu bilgin, ayni zamanda, Kayseri’de bir erene muhip olmuştu, her yıl onun ziyaretine giderdi. Giderken de Tuzköyüne uğrar, köyün kahyasına konuk olurdu.


Bir yıl, gene o köye uğradı, kahyaya konuk oldu. kahya, buralarda bir eren belirdi, birçok kerametleri var. hatta kendisine inananlar, Kızılırmak’ı yaya geçiyorlar, topukları bile ıslanmıyor. Bir çağırtsanız, görüşseniz desizin ağzınızdan dinlesek onu. Yanlız bir hali var, köy mescidine gidip namaz kılmıyor da kendi dervişleriyle ibadetini kılıyor. Bu yüzden bazı fakılar, onu, cemaati terkediyor diye yeriyorlar dedi.


Molla Sadeddin, bu sözleri duyunca peki dedi, bu er nerde? kahya, Sulucakaraöyük’de, Hırkadağı üstünde bir Ardıç ağacı var, ordadır, bir de bu köye yakın bir yer var, oralarda da oturur dedi. Sadeddin, bir mollaya emretti, yanına da birkaç köylü kattılar, Hünkar’ı, nerde bulurlarsa davet etmek üzere yolladılar. Aynı zamanda Sadeddin, cemaati terkedenin selamı alınmaz, öylesi adam, ağırlanmaz dedi.


O bilginle köylüler, Hünkar’ı buldular, selam verdiler ve davet ettiler. hünkar, Hakk’a giden hak uğrum hakkiyçin nereye davet edildiysem gittim, siz gidin, biz de şimdi geliyoruz dedi. Varıp Tuzköyü’ne gelerek bulduk, geliyor dediler. Bu sıralarda, Hünkar da geldi, selam verdi. Mollaların hiçbiri, selamını almadı. Kimsecikler, Hünkar’a yer göstermedi, onu ağırlamadı. Hünkar, sekinin üstüne çıktı, oturdu. Vilayet elini uzattı, Sadeddin’in ağzından soktu, yüreğini tuttu, çıkardı, sıktı, hatta üç damla kan, sekinin altına damladı. Mola sadeddin, bunu gördü, aklı başından gitti, sekinin altına düştü.


Molla’ya ne oldu diye başına üştüler. Elini ayağını ovdular, yüzüne gülsuyu septiler. Bir müdet sonra aklı başına geldi, dört yana bakındı, Hünkar’ı göremedi. Derviş ne oldu, nerede diye sordu. Kavlimiz böle miydi dediler, hani blgince sorular soracaktın; halbuki karşısına oturdun, ağzını açtın, derken aklın başından gitti, yere yıkıldın, kendindengeçtin. Biz seninlen uğraşırken derviş de kaybolmuş. Biz, ancak bunu biliyoruz dediler. Sadeddin, gördüğünü anlatıp gelin dedi, bakalım, sekinin altında o üç damla kan var mı yok mu? Baktılar, gördüler ki gerçekten de seki dibinde üç damla kan var.


Arayın, bulun o dervişi dedi. Mollalar, dört yana koştular, dervişi bulamadılar, gelip Sadeddin’e haber verdiler. Bazılarına göre Hünkar, daha önce gelmiş, kethüdanın, evinde, Sadeddin’in oturacağı sekinin tam karşısına oturmuştu. Sadeddin, sonradan geldi, Hünkar’a saygı göstermedi. Hünkar, bu kerameti bunun üzerine gösterdi derler.


Bir yıl Sadeddin, Kayseri’ye giderken Açuksaray köyü’ne vardı. Halk yaylaya çıkmıştı, köy ıssızdı. Konduğu evden dışarı çıktı, baktı ki ileri de bir ışık var. bu ışık da ne ki diye yaklaşınca gördü ki bir er namaz kılmada, baş ucunda bir kandil, muallak durmada. Bu zatın, vilayet sahibi erenlerden olduğunu anladı, ileri varıp elini öptü, dönüp geldi, arkadaşlarına haber verdi. Onlar da gittiler, fakat bulamadılar. Sadeddin, sonradan Hünkar’ı Tuzköyü’nde gördü, aralarında yukarıdaki olay geçti, sonra bir hayli düşündü, anladı ki Hünkar, bir yıl önce, Açuksaray’da gördüğü erdir.


Bu olaydan sonra bir yıl geçti. Sadeddi, adeti olduğu gibi gene Kayseri’ye gitti, dönerken Tuzköyüne uğradı. Adam gönderip Hünkar’ı davet etti. Kahyaya da, bugün yemeklerin hiçbirine tuz koymayın, erenlere gizli birşey yoktur, dileğimizi bilsin dedi.


Adamlar Hünkar’ı davet ettiler. Az bir müddet sonra Hünkar geldi, eski oturduğu yere oturdu. Sadeddin’in yüreği titremeye başladı, kalktı, buyurun dedi, Hünkar’ı kendi yerine oturttu. Fakat baktı ki Hünkar’ın bıyıkları ve tırnakları uzamış. Ben diyemem ama birisi çıksa tırnaklariyle bıyıklarının uzunluğunu söylese diye düşünceye kaldı. Hünkara malum oldu, Said’im dedi, bende erin tırnaklariyle bıyıklarını kesecek bir kimse ararım şu alemde; eğer güçün yeterse kes. Sadeddin emretti, bir Damışkıy makas getirdiler. Sadeddin, kalem-traşı eline aldı. hünkar ellerini uzattı, sadeddin, uğraştı, çabaladı, gücü yetmedi, bir tırnağını bile kesemedi. Kalem-tıraşı, tırnağına sürdükçe çakmaktan ateş çıkar gibi tırnaktan ateş çıkardı. Tırnağını kesmeyince makası aldı, bıyıklarını kesmeye uğraştı, bunu da başaramadı.


Hünkar, said’im dedi, bu makasla bu iş başarılmaz. Türkistan erenlerinin bize verdikleri makasla kesilirse kesilir. İbriktarım Saru İsmail’e, var, o makası getir dedi. Saru İsmail, o makası getirdi, Hünkar’ın bıyıklarından bir tanesini kesti. Bıyık, yere düşer düşmez kesilen yerden oluk gibi kan boşandı. Said şaşırdı, makası elinden yere bıraktı. Hünkar, Said’im dedi, o kılı yerden al kestiğin yere koy, başka çaresi yok. Said, yere düşen bıyığı aldı, yerine koydu, kan kesildi, kıl da kesilmemişe döndü.


Derken sofra yayıldı, yemekler geldi. Hünkar, besmeleyle başladı, fakat tuzsuz olduğunu anlayınca sebebini sordu. Erenler dediler, köyümüzde tuz yok, tuz madeni de uzak. Bugün tuz bitmiş, hiçbir evde bulamadık. Ne olur, lütfetseniz de bir tuz madeni çıksa. Hünkar, Hakk’a giden hak uğrum hakkıyçin yerde tuz madeni vardır, Horasan’dan bizimle beraber gelmiştir. Oraya gidin, kazın, çıkarın. Kıyametedek bizden armağan olsun, hem de içinden bizim hediyemiz de çıksın, çerağ yapsınlar, her çerağın dibinde gölgesi olur, onun olmaz buyurdu. Çevik bir adam gönderdiler, söylenen yeri kazdı, tuzu buldu, birazcık getirdi, yemeklere serptiler. Yemekten sonra dualar edildi ve Hünkar, Sadeddin’in yanında dururken birdenbire kayboldu.


Molla Sadeddin’in gönlüne Hünkar’ın sevgisi yerleşmişti. Aksaray’a gidince bir müdet sonra mollalara, ben Hacı Bektaş’ı ziyarete gideceğim, benimle gelecek varsa gelsin dedi. Mollalar, ne olmıyacak iş yapıyorsun, bd’at ehli bir adama erenlerden diyorsun, evliyalık nerde, o nerde dediler. Sadeddin, yüreğimi çıkardı, sıktı, üç damla kan damladı. Bir bıyığını kestim, lüle gibi kan boşandı, tuz madenini buldu, içinizde, böyle şeyler yapmaya gücü yeten var mı? siz gitmezseniz ben yanlız giderim dedi. Bu sözü duyan mollalardan biri, ben giderim dedi, biri daha, derken bir başkası daha... Böyle böyle otuz mola, hocalariyle beraber gitmeye karar verdi. Aksaray’dan çıkıp yola düştüler. Sadeddin, katırına binmişti, öbürleri yaya gitmedeydi.


Yolda birisine rastladılar, Hünkar’ın nerde olduğunu sordular. O adam, Kırşehri’nde Ahi Evren derler bir derviş var, onunla görüşmeye gitti diye haber verdi. Molalardan biri, ben dedi, hocaya uymak, onu yanlız bırakmamak için gidiyorum, yoksa onda evliyalık nerde?.. Adını anarsam karım boş olsun. Bu sözü duyan başkası da ayni sözü söyledi. Böylece otuzu da adını anarsak karımız boş olsun dediler.


Ogün, geceyedek yürüdüler. Gece olunca yattılar, uyudular. Sabahleyin yola düştüler, gide gide Kızılırmak’a vardılar. Kıyıya gelince mollalardan biri, benim düşüm azmış, yıkanayım dedi. Öbürü, öbürü, derken otuzu da aynı sözü söyledi, soyunup suya girdiler. Said de dostlara uymak gerek deyip katırdan indi, onu bir yere bağladı, soyunup suya girdi. Elbiselerini, hep bir yere yığmışlardı.


O sırada Hacı Bektaş,  Ahi Evren’le, önce anlattığımız pınar kıyısın da ağacın başında oturuyordu. Sohbet ederlerken Ahi’m dedi, mollalar, bizim adımızı anmamaya şart ettiler. şimdi suya girdiler, kalk yürü de onları, adımızı anmadıkça sudan çıkarma.


Ahi Evren, hemen evren şekline girdi, bir anda oraya vardı, elbiselerin üstüne çöreklendi, kuyruğunun üstüne başını koydu. Molalar, yıkandılar, içlerinden birine, sudan çık da dediler, elbiselerimizi getir, giyinelim. O bilgin çıktı, fakat bir de ne görsün? Elbiselerin üstünde koca bir ejderha var, gözleri külhan yalımı gibi yanmada. Korkusundan hemen kaçtı, su içine düştü. Beti benzi uçmuştu, tirtir titremedeydi. Mollalar, hay ne oldun diye başına üşüştüler. Molla, gördüğünü söyledi. Hepsi de korktular, Sadeddin’in yüzüne bakakaldılar.


Sadeddin, burası dedi ejderha olacak yer değil, katırımı yutmuş mu? Ejderhayı gören bilgin, yok dedi, katır duruyor. Bunun üzerine sadeddin, bu dedi, olsa olsa, ziyaretine vardığımız erin bir işidir. Bir de ben bakayım, göreyim. Sudan çıkıp ileriye varınca ejderha, başını kaldırıp öyle bir kükredi ki Sadeddin de kendisini suya dar etti. Mollalara, hep birden gidelim dedi, Hünkar’ı çağıralım, o yardım etsin bize. Mollalar, nasıl çağırırız dediler, biz onu anmamayı şart ettik. Said, işte dedi, şimdi iş anlaşıldı. Onu çağırmadıkça imkanı yok, bu işten kurtulamayız. Nihayet ister istemez, ejderhaya karşı durup hep birden:”Ya Hünkar” diye bağırdılar. Ejderha, bir anda kayboldu, sanki hiç orda yokmuş.


Elbiselerini giydiler, Sadeddin, katırına bindi, öbürleri yaya olarak yola düştüler. Giderek Aliler sırtına yaklaştılar. Bir de baktılar ki karşıdan bir derviş gelmede. Yaklaşınca, halifelerden Saru İsmail olduğunu anladılar. Hünkar, bunları karşılamak için göndermişti ve o bilginler katımıza geleceklerse oğlan şekliyle şekillensinler, oğlan gönlüyle gönüllensinler de gelsinler, böyle gelmiyeceklerse dönsünler, geldikleri yere gitsinler diye de haber yollamıştı. Aliler sırtının öte yanındaki dere kıyısında Sadeddin’le bilginlere ulaştı. Sadeddin, katırdan indi, görüştü. Saru İsmail, Hünkar’ın sözünü söyledi, dönüp gitti.


Sadeddin, yanındakilere, hiç sizde futa var mı dedi. Var dediler ve kendisine bir futa verdiler. Sadeddin, elbiselerini çıkardı, futayı beline başladı, yalınayak, başı kabak, yürümeye koyuldu. Mollalar, bu ne hal diye sorunca dedi ki: 
Oğlanın oğlanlık çağında elbiseyle pek ilgisi yoktur. Güzel elbiseler giyinmekle giyinmemek, onun yanında birdir. İnsan, yalınayak, başı kabak dünyaya gelir; işte biz de huzura öyle gidelim, umarım ki halimiz ıslah olur.


Vara vara, Tekkekaya’ya geldiler. Tam o sıra Saru İsmail geldi, Hünkar, Molla Sadeddin’e söylediğimiz söz, yerine geldi, elbiselerini giyip gelsin buyurdu diye Hünkar’ın buyruğunu bildirdi. Sadeddin, elbiselerini giydi. Huzura vardılar, Hünkar’ın elini öptüler, ayağına düştüler. Derken namaz vakti geldi, Sadeddin ayağa kalktı. Hünkar, Sadeddin dedi, niçin ayağa kalktın? Sadeddin, namaz vakti oldu dedi, abdest alacağım. Hünkar, Hakk’a giden hak uğrum hakkıyçin biz, abdest almayız, amma sen alacaksan al. Sadeddin, ibriğini bir mollaya verdi, git dedi, pınardan doldur da getir. Molla, ibriği aldı, doldurup getirdi. Sadeddin, suyu eline dökünce baktı ki kan olmuş. Şaşırıp kaldı. bu hal, Hünkar’a malüm oldu. Ne oldu Said’im dedi. Sadeddin, Erenler Şahı, ibrikle getirdikleri su, kan olmuş. İbriği bir başkasına, sonra öbürüsüne verdi, hasılı otuz molla da su getirdi. Sadeddin eline döktükçe baktı ki kan. Hünkar, olmaz Said’im, olmaz dedi ve Saru İsmail’e, Said’e bizim ibriğimizi ver de onunla abdest alsın dedi. Said, o ibrikteki suyla abdest alıp içeri geçti, imamlık etmek istedi. Hünkar, Hakk’a giden hak uğrum hakkıyçin bu mülke geldik, erin önüne geçip imamlık edecek er görmedik, sen edebilirsen et, biz de uyalım dedi. Sünnet kılındı, kamet getirildi. Sadeddin tekbir getirip namaza durdu. Gözünden perde açıldı, Kabe’yedek her yanı gördü, baktı önü, Hünkar’la doldu. Sağına baktı, gördü ki her yerde Hünkar var. Başını kaldırdı, yukarıya baktı, Arşadek Hünkar’la dolu olduğunu gördü. Derhal secdeye kapandı. Rivayet ederler ki Sadeddin, tam yedi gün kıyamda kaldı. Hünkar, said’im dedi, ne diye rükü etmezsin, yedi gündür kıyamdasın. Sadeddin secdeye kapandı, tam kırk gün secdede kaldı. bundan sonra esrik bir halde şu nefesi söyledi:


Banladı şol müezzin geldi kamet eyledi

Kıbleye karşı (durup hoş) münacat eyledi

Secdeye indi yüzüm bir didar gördü gözüm
Dağıldı aklum bilüm taatım mat eyledi

Ne taat kaldı selam ne dua tesbih kelam

Bu beş vakit namazum ışkun garet eyledi


Şol benüm secde-gahum Turdağı durur meğer

Müsileyin gözlerüm Tur mü nacat eyledi


Yanıldı bir kez zahid estağfirullah dedi

Sözleri hatasına hoş kefaret eyledi.


Bundan başka daha birçok nefesler söyledi. Halifeler, molla Sadeddin’i traş ettiler, biat ettirdiler, tac tekbirlediler. O mollalar da bu hali gördüler, bir kısmı derviş oldu; geri kalanları, Said’i bırakıp gitti.


Molla Sadeddin, Hacı Bektaş’a onsekiz yıl hizmet etti. Sulucakaraöyük’ün eski mesçitinin önünde bir karataş vardı. Hünkar, daima o taşın üstüne oturur, bazı kere de yatardı. Bir gün yağmur yağmış, sonra hava açmıştı. Hünkar, oraya geldi, o taşın üstüne çıkıp yattı. Molla Sadeddin’i çağırıp yağmur yağdı, su mescidin üstüne çık da damını loğtaşıyla düzelt dedi. Sadeddin, dama çıktı, taşı yuvarlamaya başladı. O sırada Şeytan, kalbine vesvese verdi. Bunca kerametlerini gördüğü halde kendi kendine nu kadar bilgim, hünerim vardı, bir derviş, hepsini bıraktırdı, kendisine kul etti beni. Hiçbir suretle elinden kurtulamıyorum, bari şu taşı, kafasına atayım da ölsün, ben de kurtulayım dedi, loğtaşını, damdan Hünkar’ın üstüne yuvarladı.


Hünkar, bir kere ya Allah deyip elini uzattı, taşı tuttu, parmakları, hamura gömülür gibi taşa gömüldü, taşı yere bıraktı. Yukarı baktı, Sadeddin’i gördü.
Said dedi, yüzün kara olsun, gömlümdekini dilime getirdin; senin, ziyaret, toprağın kefaret olmasın. Seni, yetmiş kere rahmet suyuyla yudum, dişini kabuğundan mürekkep karasını çıkaramadım; ingit, asla ıslah olmazsın sen hey adamcık hey.


Said’i, yanlız başına Kızılırmak’ın Aksaray keçesine sürdüler. Susadı denen bir yere varınca yaptığına pişman oldu, Hünkar’ın bulunduğu tarafa döndü, bir ayak üstünde kırk gün peymançede durdu. Kırkyedinci günü gördü ki bir nice kimseler bir yere gitmede. Nereye gidiyorsunuz diye sordu. Adamlar, Sulucakarahöyük’e gidiyoruz dediler. Sadeddin, onlara and verdi, adamlık edin dedi, sakalımı merkebinizin kuyruğuna bağlayın, beni de beraber götürün.


Adamlar, Said’in dediğini yaptılar. Karacahöyük’e gelince halifeler Saru İsmail’e haber verdiler. Saru İsmail, karşıladı, sakalını eşeğin kuyruğundan çözdü, ne var, ne hal bu dedi. Sadeddin, kerem et dedi, ne yaparsan yap, erenler beni kabul etsin. Saru İsmail, Said’e, bu gece dedi, “Kızılca Halvet” in önünde, yüzüstü yat. Erenler, belki geceleyin dışarıya çıkar, sütüne basar, bilir, anlar da seni kabul eder.


Sadeddin, Saru İsmail’in dediğini yaptı. Hünkar, geceleyin çıkarken Said’in yüzüne bastı, kimdir bu bastığım dedi. Saru İsmail, Said kulunuzdur padişahım deyince Hünkar, bizim Saidimiz mi diye sordu. Saru İsmail, Said dedi, kabul oldun; erenler sana bizim dedi.


Sabah olunca Hünkar, Said’i çağırdı.
Said, peymançeye durdu. Hünkar, Said dedi, kuruda bir erbain çıkardın, suda da üç erbain çıkarman gerek. Bir kazan getirtti, içine su koydurdu, Said, suya girdi, kazanın kapağını kapattılar. Altındaki odunu yaktılar. Kırk gün sonra kapağı açtılar, Said, kazanın içinde yok olmuştu. Hünkar, gene emretti, kapağı örttüler. Kırk gün sonra Hünkar’ın buyruğuyla açtılar. Said,, küçük bir çocuk halinde kazanın içinde belirdi. Gene kapağı öerttüler, kırk gün sonra açtılar, gördüler ki, Said, eskisi gibi kazanın içinde oturmada. Said’i kazandan çıkardılar. Said, bundan sonra hoş bir hale büründü, Hünkar’ın, “Makaalat”ını Türkçeye çevirdi.


Birgün Hünkar, Tekkekaya’da oturup sohbet ederken öğle ibadetinin vakti geldi.
Said’in gönlünden, Hünkar, her ibadet vaktinde kaybolur, acaba nereye gider düşüncesi geldi. Bu düşünce, Hünkar’a malum oldu. Said dedi, ileri gel, elini elime ver, ayağını ayağımın üstüne koy, gözünü yum. Said ileri gelip Hünkar’ın dediğini yaptı. Hünkar, gözünü aç dedi. Açınca gördü ki, Kabe’de, halk ibadette. Derken kamet getirildi. Farza durdular. Said de onların yanında durup ibadet kıldı. İbadetini kıldıktan sonra dua edildi, tam bu sıralarda Hünkar Said’in yanından kaybolu verdi.


Said, öbür ibadet vaktine kadar Mekke’de kaldı. öbür ibadet vaktinde, gördü ki Hünkar, gene Mekke’de. İbadetten sonra gene kayboldu. Said, bu sefer Hünkar, kaybolmadan eteğine yapışayım dedi. İbadetten sonra tam eteğine yapışmak niyetindeyken Hünkar, kaybolup gitti. Bu sefer Said, ordakilere: şurada ibadet eri tanır mısınız diye sordu. Evet, dediler, her vakit, ibadetini burda yapar. Said, onun yurdu, Rum ülkesindedir dedi, halini anlattı. Hasılı Said, tam kırk gün Mekke’de kaldı. kırk birinci günü, gene ibadetini kılıp bitirince Said, hemencecik eteğine sarıldı, medet dedi, senden ayrılmam artık. Hünkar, elini elime ver, ayağını, ayağımın üstüne koy, yum gözünü dedi. Said, buyruğa uydu. Hünkar, gözünü aç deyince açtı, kendisini Tekkekaya’nın yanında buldu. Baktı ki oturmuş, halifeler, dervişler, muhipler huzurunda. Yüzünü yerlere sürüp şükürler etti.


Sadeddin birgün bir nefes söyledi ki, şudur:

Gine bir ün işitdüm Huda bilür ününden

Soru hisab yoğımış aşıkların canundan


Tanrı hazır er hazır deyüp duran aşıklar

Talcınmadı geçdiler siyaset meydanından


Sıdık birle meydanagelen talibler bu gün

Han ü manı terk edüb geçer cümle varundan


Adum Said değülkün cümle müşkil kalliken

Bir ayet okumuşam Hünkar’un esrarundan


O vakitler, Hünkar’ın huzurunda üçyüzaltmış halife vardı. İçlerinden Saru İsmail, dışarıya çıktı, iki yeşil yaprak aldı, içeriye girdi, birini Hünkar’ın önüne koydu, birini Sadeddin’in önüne; ondan sonra çekilip peymançeye durdu.


Hacı Bektaş-ı Veli, Saru İsmail dedi, gönlündekini dile getir. Sarı İsmail, padişahım dedi, Said, gugün söylediği nefesin muhlas beytinde:


Adun Said değülken cümle müşkil halliken

Bir ayet okumuşam Hünkar’ın esrarundan

dedi. Mademki nasip ezeliymiş, bunca sınamaya, bunca dedi-koduya ne lüzüm vardı?

Bu sözü duyan Said, hemen peymançeye kalkıp dedi ki: 
Ben öyle etmeseydim, Hünkar’ın Hünkarlığı nereden malum olurdu. Nice kerametler, benim sebebimle meydana geldi. bütün bunlar, söylesin, aleme duyulsun diye yaptım.

Birgün Hacı Bektaş-ı Veli ile Sadeddin otorurken bir erkek eşek, ileriden bir dişi eşeği kovarak sürdü, tam Hünkar’ın önünde, dişiyi yakalayıp aşdı. Hünkar, Sadeddin’e, Sadeddin dedi, alttaki misin, üstteki mi? sadeddin, üsttekiyim dedi. Hünkar, tohumun kurusun Said dedi, hala softalık gönlün kurumamış; deyip vericilerden olsan ne olurdu? Said, ileri varup Hünkar’ın ayağına düştü, zarılık etti, sultanım dedi, bana öyle nefes etme. Hünkar, erenler nazarında sözünü pişirip söyliyeydin, ok atıldı, şimdiden geri ona çare yok,ancak manaya ait şiirlerin, senden sonra armağan olsun dedi. Bu sözden sonra Said, birçok nefesler söyledi, muteber bir divan oldu.


Kitap:
Vilayetname

Hazırlayan: Abdülbaki Gölpınarlı

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...