Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

12- Hacı Bektaş Sulucakaraöyükte -3



Hacı Bektaş Sulucakarahöyükte -3
§ Tatarlar – Huy Ata

Tatar topluluğu, Müslüman olup Rum ülkesinde yerleştiler. Hünkar’a iyice muhip olmuşlardı ama eski alemlerinden hiçbirşeyi bırakmamışlardı. Hatta putlarını gizlerler, yabancıya göstermezlerdi. Fakat sevdikleri kişilerine, bir parça ekmeğe satarlar, al şunu da şunu ver derlerdi. Alan, lokmayı isteyene verirdi. Bunu kendilerinden başka kimse bilmezdi, ancak Hünkar’la halifelerinin, bundan haberleri vardı.


Üçyüzaltmış halifenin içinde Huy Ata denen bir aziz vardı, bu da öbürleri gibi erenlik mertebesine erişmişti. Hünkar, bir gün Huy Ata’ya, kalk dedi, Tatar topluluğuna git, onları, o nesneden kurtar. Huy Ata, ben zayıf bir adamım, gücüm yetmez dediyse de Hünkar, korkma dedi, biz seni gözleriz, himmetimiz, seninledir.


Huy Ata, kalktı, Tatar kavmine vardı. Padişahlariyle buluştu. O vakitler, Kavus Han ölmüştü, yerine bir başkası Bey olmuştu. Huy Ata, onların içinde bir yıl kaldı, çünkü Tatar Han’ı ve bütün Tatarlar, Hacı Bektaş’ı çok severler, dervişlerini de saygı gösterirlerdi. Huy Ata da, evlerinde kalır, hürmet görürdü. Fakat maksadı, putları nereye koyduklarını öğrenmekti. Sonucunda öğrendi de.


Huy Ata, her gün gider, bir arka yükü odun getirir, bir yere yığardı. Bu odunu ne yapacaksın dedikleri zaman, bana lazım bu derdi. Birgün Padişah ava çıkmıştı, ev, boştu. Huy Ata, yıktığı odunu, dört yandan ateşledi. Hemencik koşup eve geldi, putları, koydukları yerden aldı. Ne yapıyorsun diye kapıcılar, ardına düştüler. O koşa koşa ateşin içine girdi, putları attı, kendisi de ateşin üstüne oturup bağdaş kurdu. Kapıcılar bu hali görünce koştular, Padişah’ı buldular, hali bildirdiler.


Padişah gelip Huy Ata’ya niçin böyle yaptın dedi, Huy Ata, Müslüman oldunuz, Tanrı’yı ve Peygamberi tanıdınız, erenlere muti oldunuz, böyle olduğu halde bu yaptığınız nedir, neden bu putları bırakmazsınız? Beni size, Erenler Şahı Hacı Bektaş’ı Veli gönderdi, sizi bu kötü bu bozuk düzen işten kurtarmamı, gerçek dinin yollarını size öğretmemi emretti. Putlardan bir fayda gelmez. Ellerinde birşey olsaydı kendilerini ateşten kurtarırlardı, yahut bana bir zarar gelirdi. Din, Muhammed Ali dinidir. Yaptığınız iş, şeriat bakımından da doğru değildir, tarikat bakımından da. Buna aykırı harekette bulunmayın da mahşer günü Muhammed Ali’nin bayrağı dibinde haşrolun dedi.


Padişah ve kavmi, bu sözleri duyunca tövbe ettiler, iymalarını tazelediklerini ve gerçek olduklarını gördü, ateşten çıktı. Hepsi, Huy Ata’nınelini öptüler, ayağına kapandılar. Padişah, her yana adam saldı, Tatarlara, artık hiç kimsenin puta tapmamasını, ellerinde put varsa ateşe atıp yakmalarını emretti. Huy Ata, bunca zaman, içlerinde kaldı. Şimdi mezarı, Balışeyh köyündedir.


Karadonlu Can Baba’ya gelince: Kavus Han’ı müslüman ettikten sonra o keşişin vesiyetini yerine getirdi, oğullarını oğul edindi. Dikk (?) dağının altındaki Balışeyh, o keşişin soyundandır.


§ Saru Saltık

Hacı Bektaş, birgün Arafat dağındaki çile-hane’den çıkıp şimdi “Zemzem Pınarı” denen pınarın yanına geldi. Gördü ki bir çoban, bir bölük koyunu, pınar yanındaki alana yaymış, gütmede. Hünkar, çobanın yanına gitti, arkasını sığadı, adın nedir çoban dedi. Çoban, adım Saru Saltık’tır, ne emredersiniz, elimden geldiği kadar hizmette olayım deyince Hünkar, haydi dedi, seni Rum ülkesine saldık.


Saru Saltuk’un gözünden, bir an içinde perdeler kalktı, erlik, erenlik mertebesine erdi. Erenler Şahı dedi, koyunları ne yapayım? Hünkar, sahibi gelinceyedek omlar, burdan ayrılmazlar, sen hemen nefes hakla iki bir deme, biz sana kılavuzuz, seninleyiz, sıkıntıda yoldaşız. Aynı zaman da Hünkar, Saru Saltuk’a bir yayla yedi ok verdi ve bir kılıç kuşattı, bir seccade sundu, Ulu Abdal, Kiçi Abdal adlı iki derviş de yoldaş etti.


Saru Saltuk, Hünkar’ın elini öptü, ayaklarına kapandı, dua ve himmet aldı, hemen yolu revan oldu. Ulu Abdal ve Kiçi Abdal’la Sinob’un üstünden Karadeniz kıyısına Harmankaya’ya geldi.


Saru Saltuk’un, Harmankaya üstünde oturduğu yer bir ev içi kadar bir yerdir. Orda bugünedek çimen bitmededir, öylece durur derler. Saru Saltuk oradan deniz kıyısına geldi, seccadeyi denize  saldı, geçti, oturdu.


Sağına Ulu Abdal’ı, soluna Kiçi Abdal’ı aldı. Seccadeye, ey erenler seccadesi dedi, yürü, erenler nereye götürürse o yana doğru git. Deniz sakin olunca seccadenin gittiği izi, hala bellidir.


Seccade, doğruca Gürcistan’a yürüdü. Ulu Abdal’la Kiçi Abdal, Saru Saltuk’a, sağa doğru gitseydi dediler. Saru Saltuk, tınmayın dedi, seccadeyi erenler yürütüyor. Seccade, Gürcistan yakasına yaklaştı. Gürçistan’ın Görliş adlı bir Padişahı vardı. O gün, deniz kıyısına, avlanmaya çıkmıştı. Bir de baktı ki, denizden bir karaltı gelmede, yanındakilerin kimisi, ağaç kökü dedi, dalgalanıp geliyor. biraz yaklaşınca gördüler ki üç kişi, bir seccadeye oturmuş, gelmede. Gürcü beyi, bu gelenler dedi, boş adamlar değil. Derken seccade kıyıya geldi, Saru Saltuk, Ulu Abdal ve Kiçi Abdal, çıktılar, Saltuk Seccadeyi ucundan tutup silkti, omuzuna attı.


Gürcü beyi ve yanındakiler, bunu görünce atlarından indiler, Saru Saltuk’un ellerini öptüler, ayaklarına düştüler, Ulu Abdal’la, Kiçi Abdal’la görüştüler, bunların gercek erenlerden olduğunu, Ulu Tanrı’nın sevgili kullarından bulunduğunu anladılar. Görliş, Saru Saltuk’u kendi makamına davet etti, atlarına binmelerini söyledi, kabul etmediler. Bunun üzerine bey ve adamları da atlarına bindiler, yaya yürüdüler. Saru Saltuk, bunları imana çağırdı, Müslüman oldular. Saru Saltuk, keçe getirtti. Hüseyni tac dikti, bunlara giydirdi, tekbir etti.  Sonra veda edip gene seccadeyi denize serdi, eskisi gibi oturdular. Saltuk, erenler seccadesi dedi, erenler bizi nereye saldılarsa o tarafa yürü. Seccade, Rum ülkesine doğru yürümeye başladı.


Gürcü Padişahı, hayatta oldukça kendisi de, kavmi de Müslüman kalmışlardı. Hepsi de Hüseyni taç giyerdi. Padişah ölünce oğlu ve kavmi, gene eski dinlerine döndüler, fakat başlarındaki Hüseyni tacı çıkarmadılar. O civar halkının, Hüseyniye benzer tac giymeleri o yüzdendir. Biz gene sözümüze dönelim:


Seccade, Rum ülkesine doğru yol aldı, Kalıgra adlı bir kalenin yanına geldi, durdu. Saru saltuk, Ulu Abdal ve Kiçi Abdal’la indi, seccadeyi silkip omuzuna aldı, Ulu Abdal’a, Kiçi Abdal’a, siz kapıya dolanın, ben burdan çıkayım dedi. Onlar, bunda bir hikmet var deyip dolandılar, kendisi, doğruca kalenin bedenine tırmandı. O, kayaya tırmandıkça kaya, ellerine karşı gelir, tutunurdu. Mübarek ayakları da taşa gömüldü. Şimdi bile hala o kalede ellerinin, ayaklarının izleri görünüp durur.


Kale, Lazoğlanlarından bir kafir beğininde. Ansızın o kalede, yedi başlı bir ejderha belirmişti. Onun korkusundan bey ve halk, kaleyi bırakıp uzak bir kaleye gitmişlerdi. Saru saltuk, doğruca o ejderhanın üstüne vardı., bir nağra attı. Ejderha nefes aldı, kuyruğunu kımıldattı, bir kükredi. Saru Saltuk, eline ok, yay aldı, yedi başına birer ok attı. Ejderha can acısından saru saltuk’a, belinden sarıldı, sıktı. Saru saltuk, yanındaki kılıcı unutmuştu. Hızır’ı çağırdı. O sıralarda Hünkar, “Kızılca Halvet” te oturmuş, Hızır Peygamberle sohbet ediyordu. Hacı Bektaş, Saru Saltuk çağırınca, Hızır’ım dedi, Saru saltuk’u ejderha bunalttı, kılıcını unuttu, tez imdadına yetiş, kılıcını hatırlat. Hızır, hemen kalktı, Kalıgra’ya vardı, mızrağıyla ejderhayı vurdu, mızrak, ejderhayı deldi, öte yanındaki kılıcı çekip başını kessene. Saru saltuk, hey Hızır’ım dedi, çağırdım erenler hakkiyçin kılıcım hatırımdan çıkmış, yoksa sana zahmet edip çağırmazdım. Tahta kılıcı çekip ejderhanın birer birer yedi başını da kesti, Hızır’la vedalaşıp yola düştü. Hızır’ın izi, hala meydandadır.


Ulu Abdal’la Kiçi Abdal, kalenin kapısından dolanıp geldiler. Ejderhanın öldürdüğünü gördüler, Saru Saltuk’la buluşunca, gazan mübarek olsun dediler. Sonra hep beraber kaleden çıkıp yola düştüler. Saru Saltuk, eliyle dört beş yeri kazdı, kazdığı yerlerden, bir değirmeni dödürecek kadar arıduru bir su çıktı, akmaya başladı. Sonra bir çoban buldular, onunla, kalenin beyine, ejderha öldürüldü diye haber saldılar, kalenin beyi gelip ejderhanın öldürüldüğünü gördü, Saru saltuk’a candan gönülden muhip oldu ve imana geldi.


Saru saltuk, o kavme birçok kerametler gösterdi. O il halkını muhip etti. Rum ülkesinde nice kerametleri görüldü. Yıllardan sonra Hünkar’ı ziyarete de geldi. fakat doğru rivayet şudur: Hünkar’ın ölümünden sonra yıllar geçti, çelbiler zamanında Hacı Bektaş tekkesine geldi, ziyaret etti, söyleyen öküzü kurban eyledi. Bu öküzün hikayesi de şudur:


Hünkar’ın tekkesindeki çiftlikte iki öküz vardı. Eçek ismindeki çiftçi, bu iki öküze öylesine hizmet ederdi ki dille tarif edilemez. Yerlerini o kadar yumuşak bir hale getirirdi ki kendisi soyunur, çırılçıplakyuvarlanır, bir yanına bir şey batarsa onu bulur, atardı. Yemlerini fazla verirdi. Günün birinde, çift sürerken kızdı, öküzün birini üvendireyle dürttü, gövdesini kanattı. Öküz, Tanrı kudretiyle dile gelip Eçek dedi, evvelce hizmetimde kusur bulmazdın, beni hoş tutardın, bana hizmet ederdin. Şimdi kocaldım, gücüm kuvvetim kalmadı, beni üvendireyle dürttün, kanattın. Yarın sabah Saru Saltuk, kırk abdalla gelir, beni kurban eder. Eçek, bu sözleri duyunca geldi, çelebilere anlattı.


Ertesi gün, Çelebilerle dervişler Saru saltuk’u, Aksaray yolundan karşılamaya çıktılar, bulamadılar, geri döndüler. Geriye gelince baktılar ki saru saltuk, Kırşehri’nden, Çorlu yolundan gelmiş, tekkede oturmada. Rivayet ederler ki Saru saltuk, Kırşshri’nden, Çorlu yolundan Karaöyük deresine inince Akkubbe’ye karşı, yanındaki toplulukla oturdu. Dervişlerine çakıl toplatıp bir araya yığdırdı, bir öyük yaptırdı. Burada dedi, bizim bir nişanemiz olsun. O çakıl öyüğü hala durur.


Sarı Saltuk, çelebilerle, dervişlerle, görüştü, sonra o söyleyen öküzü kurban etti. Saru Saltuk’un belini bağladılar, kendisine icazet-name, çırağ, sofra, alem verdiler. Bir nice gün sonra izin alıp yerine gitti.


Ölürken, bana muhip olanlarınız birer tabut yaptırsın, koyup gitsin; birbirinizle çekişmeyin, ben , hepinizin tabutundabulunurum diye vasiyet etti. Gerçektende hepsi birer tabut alıp gitti ve Saru Saltuk, her tabutta göründü, hepsi de sevindi, neşelendi. Fakat kale sahibi beye, ben asıl senin tabutundayım demişti de bey, nereden bileyim deyince tabut içinden sana elimi sunarım buyurmuştu, ona da, bu kerameti gösterdi; Tanrı gani gani rahmet etsin.


§ Hacı Bektaş – Tapduk ve Yunus

Hacı Bektaş’ın şöhreti her yana yayıldı, her taraftan mürid, muhip gelmeye başladı. Sema’lar, safalar sürülüyordu, meclisler kuruluyordu. Yoksullar geliyorlar, zengin oluyorlar, murad almak dileyenler, baş vuruyorlar, muradlarına eriyorlardı.


Sivrihisar’ın güneyinde Sarıgök derler, bir köy vardı.
O köyde doğmuş Yunus Emre adlı biri vardı. Bu erin mezarı da gene doğduğu yere yakındır. Yunus ekincilikle geçinir, yoksul bir adamdı. Bir yıl kıtlık olmuştu, ekin bitmemişti. Hacı Bektaş’ın vasfını o da duymuştu. Gideyim, biraz birşey isteyeyim dedi. Bir öküze alıç yükledi, vara vara Karahöyük’e geldi, Hünkar’a, yoksul bir adamım, ekinimden birşey alamadım yemişimi alın, karşılığını lütfedin ehlimle, ayalimle aşkınıza yiyeyim dedi. Hünkar, emretti, alıçı yediler. Bir iki gün sonra Yunus, memleketine dönmeyi kararlaştırdı. Hünkar, bir derviş gönderdi, sorun dedi, buğday mı verelim, nefes mi? Yunus’a sordular, ben nefesi ne yapayım, bana buğday gerek dedi. Hünkar’a bildirdiler. Buyurdu ki: her alıcın çekirdeği başına on nefes verelim. Yunus’a, bunu söylediler, ehlim var, ayalim var, bana buğday gerek dedi. Bunun üzerine öküzüne buğday yüklediler, yola düştü. Fakat köyün aşağısına gelince hamamın öte yanındaki yokuşu çıkar çıkmaz ne olmıyacak iş ettim ben dedi, vilayet erine vardım, bana nasip sundu, her alcın çekirdeği başına on nefes verdi, kabul etmedim, verilen buğday birkaç gün yenir, biter. Bu yüzden o nasiplerden mahrum kaldım. Döneyim, tekrar varayım belki gene himmet eder. Bu fikirle dönüp tekrar tekkeye geldi. buğdayı indirdi, erenler dedi, bana himmet ettiği nasibi versin, buğday gerekmez bana.


Halifeler, gidip Hünkar’a bildirdiler. Hünkar, o iş, bundan böyle olmaz, o kilidin anahtarını Tapduk Emre’ye sunduk. Ona gitsin, nasibini ondan alsın dedi. Halifeler Hünkar’ın sözünü Yunus Emre’ye söylediler, O da Tapduk Emre’ye gitti, Hünkar’ın selamını söyledi, olanu biteni anlattı. Tapduk; selamı aldı, safa geldin, kademler getirdin, halin bize malum oldu, hizmet et, emek ver, nasibini al dedi.


Yunus, Tapduk Emre’nin tekkesine odun çeker, arkasiyle getirirdi. Yaş ağaç kesmez, eğri odun getirmezdi. Kırk yıl hizmet etti. Günün birinde Tapduk Emre’ye bir neşe geldi, hallendi. Meclisinde Yunus’ı Güyende adlı bir şair vardı, ona, söyle dedi. O, mırın kırın etti, söylemedi. Tapduk, Yunus dedi, sohbet et, şevkimiz var, işitelim. Yunus gene söylemedi. Bu sefer Tapduk, Yunus Emre’ye döndü, Hünkar’ın nefesi yerine geldi, vakti tamam oldu, o hazinenin kilidini açtık, nasibini verdik, hadi söyle dedi. Hemen Yunus Emre’nin gözünden bir perde kalktı, söylemeye başladı. Söylediği nefesler, büyük bir divan oldu.


§ Hacı Bektaş – Mevlana

Bir gün saru İsmail, Hünkar’ın huzuruna gelip el kavuşturdu. Hünkar, söyle dedi. Saru İsmail, sizin için sucağız ılıttım, lütfedip gelseniz dedi. Hünkar, şimdi onun vakti değil dedi, tez Konya’ya, Molla Celaleddin’in huzuruna git, onlarda bir kitabımız var, onu al, gel.


Saru İsmail, hemen yola düştü, Konya’ya yaklaşınca gördü ki Molla Celaleddin, çıkageldi. Birbirleriyle niyazlaşıp görüştüler. Saru İsmail, birgün su ılıtmıştım, mübarek arkanızın kirçeğinizi arıtsam dedim; şimdi onun vakti değil, Molla Celaleddin’de bir kitabımız var, Konya’ya git, onu al gel dedi, ben de yola düştüm, geldim, mübarek yüzünüzü görüp şeref buldum dedi.


Molla Celal, bu sözleri duyunca dedi ki: Hünkar Hacı Bektaş Veli katına, hergün yedi deniz, sekiz ırmak uğrar. Onların suya girmiye ne ihtiyaçları var ki, böyle dedin erenler.


Saru İsmail, bu sözü duyduktan sonra efendim dedi, kitabı verin de gideyim. Molla, kitaptan maksat, bu anlattığımız ögüttü dedi. Bunun üzerine Saru İsmail, vedalaşıp geri döndü.


§ Hacı Bektaş –  Seyyid Mahmud-ı Hayrani

Hacı Bektaş’ın ünü her yana yayılmıştı, her taraftan erenleri görmeye geliyorlardı. Akşehir’de bir er vardı, adına Seyyid Mahmud-ı Hayrani derlerdi. Bu er, bir arslana bindi, bir yılanı da kamçı yaptı, üçyüz mevlevi dervişiyle Hünkar’ı görmek için yola çıktı. Sulucakarahöyük’e yaklaşınca bu hali Hünkar’a haber verdiler, Aliler sırtına yaklaştı dediler.


Hünkar, o gelen kimse dedi, canlıya binmiş, gelmiş; biz cansıza binelim. “Kızılca Halvat” yakınında kızıl bir kaya vardı, bir dam duvarı kadar büyüktü. Hemen o kayanın üstüne bindi, ey kayacık dedi, tanrı’nın izniyle o gelen erenlerden yana yürü. Kaya, hemencik kuş uçar gibi gürleyip Aliler sırtına doğru yürümeye başladı.
O kayanın, şimdiki halde başı, tıpkı bir kuşa benzer.


Öte yandan Seyyid Mahmud-ı Hayrani de arslan üstünde, elinde yılan, gelirken bir de baktı ki Hünkar, cansız bir kayaya binmiş, yürütüp gelmede. Er nazarında küstahlık, edepsizlik etmişiz deyip arslandan indi, yılanı da elinden attı. Er nazarına küstahça gelmişiz dedi, Hünkar’a karşı vardı. Hünkar da kayaya dur dedi, kaya durdu. Seyyid Mahmud’la dervişler, Hünbkar’ın eline ayağına düştüler. O Tekkekaya’nın dibinde oturdular. Tam bir hafta sohbet ettiler, yediler, içtiler, sema safa ettiler. Etraftan işiden muhipler, aşıklar da geldiler. Bir hafta sonra Seyyid Mahmud-ı Hayrani, peymançeye durdu, izin istedi. Hünkar, Hayran’ım dedi, yürü, seni o bulduğun yere saldık; orası, ekmeğin olsun. Seyyid Mahmud-ı Hayrani, erenlerin safa – nazarını aldıktan sonra vedalaşıp Akşehir’e doğru yürüdü gitti.


§ Hacı Bektaş – Ahi Evren
O zamanlar, Kırşehri’nin adı, Gülşehri’ydi. Camileri, mescitleri, medreseleri çoktu, mamurdu. Şehirde müderrisler, bilginler, olgunlar vardı. Bunların içinde, Ahi Evren adlı bir er de vardı ki Denizli’den Konya’ya ordan Kayseri’ye gelmiş, Kayseri’den de kalkıp Gülşehri’ne gelerek yerleşmişti. Fütüvvet ehlinin ulusuydu, fakat aslını, soyunu, nereli olduğunu kimse bilmez, çünkü gayp erenlerindendir. Onu, Sadreddin-i Konevi, aleme bildirdi. Bu erin bir çok kerameti vardır, gün gibi meşhurdur.


Hacı Bektaş ile Ahi Evren, birbirlerini pek severlerdi. Hatta Ahi Evren, birgün sohbet ederken kim dedi, bizi şeyh edinirse onun şeyhi, Hacı Bektaş Hünkar’dır.


Molla Celaleddin’i, Şems-i Terbiz, derviş yaptı. Nasıl derviş yaptığını anlatırsak anlatacağımız şeyleri anlatmaya vakit kalmaz. İstiyen Molla’ya ait manakıpta bulur. Molla derviş olunca şehrin bütün bilginleri, Selim Han’ı Gazi oğlu Kılıçarslan’ın oğlu Sultan Aliyyüddin Keyhusrev’e gidip bir derviş geldi dediler, ne yaptıysa yaptı, Molla Celaleddin-i bizden ayırdı. Emret gene bize katılsın. Padişah, o dedi, bunca kitap okumuş, bunca bilgili bir er, erenlerden biri gelmiş, onu derviş yapmış, o da dervişlere katılmış, şimdi ben gel, dön, onlara katılma diyemem, bu doğru birşey değil, ben diyemem.


Bilginler, padişahın bu sözüne incindiler. Yanından çıktılar, böyle zalim bir padişahın hükmettiği şehirde oturmamız caiz değil dediler. Hepsi birden, bir Perşembe günü Konya’dan çıkıp Arabistan’a doğru yola koyuldular.


Ertesi Cuma günü, Konya’da, hiçbir yerde ezan okunmadı. Bu hali padişah’a bildirdiler. Sultan Alaeddin, bir adam gönderdi, olayı şeyh Sadreddin’i Konevi’ye bildirdi. Bilginleri geri getirmeye bir çare bulsun dedi. Ogün, Sadreddin’in tekkesinde topluluk vardı, pilavlar zerdeler pişmiş, türlü türlü yemekler hazırlanmıştı. Konya’daki ne kadar yoksul varsa oraya toplanmıştı. Sadreddin Konevi padişahın gönderdiği adamdan bu sözü duyup şu olayı öğrenince nakıybini çağırdı, tez dedi, katırıma bin, Denizli’ye git. Bağda, bir bağcı var, şu şekilli. Bizden selam söyle, şeyh, seni çağırıyor de; ikiniz de katıra binip hemen gelin.


Nakıyb, katıra binip gelince sadreddin-i Konevi, yemeklerini indirtti, yalnız bir kişilik yemek ayırttı. Katır, kırk adımda Denizli’ye vardı, bir bağın kapısının önünde durdu. Nakıyb, içeri girip bağcıya, Şeyh’in selamını söyledi, davetini bildirdi. Ahi Evren, bağ sahibine gidip bize sefer düştü dedi, gel, bağına sahip ol. bağ sahibi, bu gelen kimseye asmadan üzüm devşir, ver de yesin dedi. Ahi Evren, o söylediğin asma dedi, nerededir? Bağ sahibi, bunca zamandır burdasın, asmayı bilmiyor musun deyince Ahi Evren, ben dedi, ben bağı beklemeye söz verdim, asmayı dikmeye, bellemeye değil. Bağ sahibi, kendisi gitti, o asmadan bir nice salkım üzüm getirdi, yediler. Sonra ikisi de katıra bindiler, gene kırk adımda Konya’ya geldiler. Ahi Evren, hemen yürü dedi, o bilginleri şehre çevir, cumanın vakti geçmeden gelsinler.


Ahi Evren, Şeyh’in izniyle kalktı, üç adımda, Çarşamba Suyu’nun üst yanında bilginlere erişti. Bundan böyle dedi, gitmeye yol yok size. Bilginler, Ahi Evren’in sözünü dinlemediler. Ahi Evren, ey yer dedi, tut bunları. Yer, bütün bilginlerin atlarını, develerini, katırlarını dizlerine kadar yuttu.


Bilginler, aman dediler, yer bizi salıversin, dönelim. Ahi Evren, ey yer dedi, bırak bunları. Ve yer hemen bunları salıverdi. Bunun üzerine gene gitmeye başladılar. Ahi Evren, yer dedi,


Tut bunları. Yer, bu sefer de dizlerine kadar yuttu. Amana geldiler, salıverdi. Gene gitmeye koyuldular, Ahi Evren, hiddetle, yer dedi, tut. Bu sefer hepsini, memelerine kadar yuttu. Özür dilediler, gene salıverdi... dödüler. Ahi Evren, çabuk olun dedi, cumanın vakti geçmesin. Kaba kuşluk şimdi dediler, nerden varacağız. Ahi Evren, gözünüzü yumun dedi, yumdular. Açın dedi, açtılar. Bir de baktılar ki Konya’nın içindeler. Hepsi yerli yerine vardı, Cuma ibadetini kıldılar.


Bundan sonra Şeyh sadreddin, Ahi Evren’in belini bağladı, icazet verdi ona. Bir zaman Konya’da kaldı, sonra Kayseri’ye gitti. Ahi Evren, yedi renkte bir sahtiyan boyardı. Bu, üstü örtülü kapalı bir kapta dururdu.. biri gelip deri istese besmeleyle elini atar, ne renkte ve kaç tane sahtiyan istiyorsa çıkarır verir, parasını alırdı. Kaç yüz sahtiyan istense verirdi.. o zaman, zenaat ehlinden, bir vergi almak adetti. Gammazlar, Kayseri sancak beyine, burda ulu bir üstad tabak var, işçileri, çırakları çok; hergün, dilediği kadar deri satıyor, ondan da vergi almak gerek dediler. Kayseri Beyi, birkaç adam gönderdi, varın, o da şu kadar mal versin, yoktur derse bu şehre geleli işlediği gönün vergisini alın dedi. Kullar, tabakhaneye gittiler, baktılar ki kapı kapalı, ortada kimsecikler görünmüyor. Kapıyı açıp içeriye baktılar, bir de ne görsünler? Tabak-hanenin içi evrenle dopdolu. Hepsinin gözleri, külhan alevi gibi parlamada; ağızlarını açıp kendilerine karşı kükrüyorlar. Akılları başlarından gitti, kaçarak Beye geldiler, gördüklerini haber verdiler.


Bundan sonra Ahi Evren, Kırşehri’ne geldi, orda yerleşti. Birçok kerametler gösterdi, isteyenler, (manakıbında bulurlar.)


Ahi Evren’e, Hünkar’dan bahsettiler, kerametlerini söylediler. Hünkar’ı görmek, onunla görüşmek istedi, Sulucakarahöyük’e doğru yola çıktı. Bu hal, Hünkar’a malüm oldu, oda Kırşehri’ne doğru yola düştü. Kırşehri’nin yakınında bir tepe vardı, ordan Kırşehri görünürdü. O tepenin üstünde buluştular. Oturup sohbet ettiler. sonra vedalaştılar, Hünkar, Sulucakarahöyük’e döndü, Ahi Evren de Kırşehri’ne gitti.


Hacı Bektaş, bir kere daha, Ahi Evren’i görmek için Kırşehri’ne hareket etti. Ahi Evren’e malüm oldu, o da karşı çıktı, tepenin üstünde birbirleriyle buluştular. Sohbet sırasında Ahi Evren, Erenler Şahı dedi, ne olurdu, burda bir pınar olsaydı içmeye yarasaydı. Hünkar, mübarek eliyle bir yeri eşti, arıduru güzelim bir su çıktı. Akmaya başladı.
Ahi Evren, gene Erenler Şahı dedi, bir gölgelik ağaç da olsa, sıcak günlerde gölgelenirdi. Hünkar, ne olur Ahi’m dedi. Ahi Evren’in kavak ağacından kesilmiş bir sopası vardı, onu aldı, bir yeri kazıp dikti. Bir anda yeşerdi, yapraklandı. Biraz daha sohbet ettiler, vedalaşıp yerlerine gittiler.


O ağaç, büyüdü, nice zaman durdu. Sonra Kırşehri’nden biri geldi, o ağacı kesti, evine kullandı. Ahi Evren oğulları, iyi etmedin dediler; orası Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli ile Ahi Evren’in buluştuğu yerdi, aşıkların, muhiplerin ziyaret yeriydi; sana hayırlı olmaz bu. Gerçekten de az bir zaman sonra o adam öldü, evi yıkıldı, onunla beraber o ağacı kesenler de yok oldular, bir müddet geçti, bınar da battı. Fakat yeri, hala bellidir.


Hacı Bektaş-ı Veli, gene bir kere Ahi Evren’i ziyaret için yola çıktı. Ahi Evren de onu karşıladı. Buluştular, esenleştiler. Biraz sohbetten sonra Ahi Evren, padişahım dedi, ne olur, birgün lütfetseniz de bize gitsek. Hünkar kabul etti, Ahi Evren’in tekkesine gittiler.


Kırşehri halkı, duyup geldi, Hünkar’la görüştüler, elini ayağını öptüler, himmetini aldılar.
O sırada, Kal’acuk kadısı, Padişah’ın emriyle Kırşehri’ni teftişe gelmişti. Ahi Evren’in tekkesine geldi. Erenlerin bir araya toplanmış olduğunu gördü. Hünkar’ın elini öptü. Yer gösterdiler, geçip oturdu. Hünkar, kadıya ne için geldiniz diye sordu. Kadı padişah emretti, bu şehir’de bir olay olmuş, onu teftişe geldim dedi. Hünkar, bari adamakıllı teftiş edebilecek misin dedi. Kadı, adamakıllı teftiş edemeseydim beni memur etmezlerdi deyince Hünkar, biz dedi bunca zamandır teftiş edelim dedik, bu düşünceyi güttük, fakat sonucunda şaşırdık kaldık, künhüne eremedik gitti. Bu söz, kadıya pek tesir etti. O sırada Hünkar’ın yüzüne baktı, kendisine bir hal geldi, coştu, esridi, üçgün kendisine gelmedi. Üçgün sonra kendisine geldi, kadılığı, teftişi bıraktı, Hünkar’ın ayağına düştü, teslim oldu. Hünkar, yanındaki halife’ye emretti, halife kadıyı traş etti, tac giydirdi.


Kadı, derviş olduktan sonra Kal’acuk’a gitti, orda Hünkar’ın kerametini anlattı. Birçok kimseyi muhip etti. Bunların önüne düştü. Hünkar’ı ziyarete gitmek için yola düştüler. Yolda, otlu, sazlı bir alana geldiler. Gördüler ki orada bir bölük kara canavarı yatmada. İçlerinden biri, üstlerine vardı, canavarcıklar kaçtılar, o adam, bir yavru yakaladı. Birinde bir çan varmış, canavarın boynuna takıp salıvermek istedi. Kadı, gelin, etmeyin, erenler ziyaretine gidiyoruz, bu, doğru bir iş değil. Hayvanlar, bunun sesini duyunca korkudan, kaçmadan kendilerini helak ederler dediyse de dinletemedi.


Yavrunun boynuna çanı taktılar. O, öbürlerine yetişeyim diye koştukça çan sesinden ürken canavarlar, kaçmaya koyuldular, adamlar da bunu görüp gülüştüler, yollarına revan oldular, vara vara Kırşehri’ne geldiler.


O sıralarda Hünkar, Kırşehri’ne gitmişti. Ahi Evren’le Gölpınarı’nda sohbet ediyordu. Bunlar da Hünkar’ın orda olduğunu duyup geldiler, Hünkar’ın elini, ayağını öptüler. Hünkar, bunlara bakıp dedi ki,: o hayvancıklar, size ne yaptı da o yavruyu tutup boynuna çan takarak bırakırsınız; çanın sesini işiten hayvancıkların kimisi kaça kaça helak olur, kimisi ölüm haline gelir. Hakk’a giden hak uğrum hakkıyçin hiç bir yerde anlımız terlemedi, ancak o yavrucuğun ardından yetişip boynundan o çanı alıncayadek anlımız terledi, işte o yavruya taktığınız çan.


Hünkar, çanı gösterince hepsi de şaşırdı, elini ayağını öperek özür dilediler. Erenler, suçlarını bağışladı. Kadılıktan dönüp derviş olana da senden dedi, dervişlik kokusu gelmede. Derviş olanın, hiçbir yaratılmışa eziyet etmemesi gerektir. Kadıya icazet verdi, sofra, çırağ, alem sundu, o yerin beyine selam söyle, seni ona şirin gösterelim, dilinden biz söyliyelim de o köyü sana vakfetsin dedi.


Kadı, muhiplerle kalkıp yola düştü, Kal’acuk’a varınca beye selam söyledi. Bey, Hünkar’ın dediği gibi orasını kadıya vakfetti. Şimdi, onun soyuna, oralarda Şeyhoğulları derler.


Kitap:
Vilayetname

Hazırlayan: Abdülbaki Gölpınarlı

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı Ek ve Seyyid Hakkı Can. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...