Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

11- Uyur Idik Uyardılar -5


Uyur Idik Uyardılar -5

Bektaşi-Alevi Senkretizmini Meydana Getiren Öğeler Üzerine Araştırmalar
Anadolu’da cemaat dışı (hétérodoxe) Islamlık olgusu ve onun, mensupları Alevi adı ile bilinen kolu üzerine görüşlerde çok dışta kalındı ve öyle kalınmaya devam ediliyor. Alevi adı, fazlaca horlayıcı bir anlam yüklenen Kızılbaş deyimi yerine kullanılmaktadır.1 Fakat Kızılbaş deyiminin içerdiği karalayıcı anlam, bugün, örf-tanımaz ve başı-bozuk (anti-conformiste ve marginal) ya da asi zındık ve Kürt içerikleri ile Alevi sözcüğüne yüklenmektedir.2

Kızılbaş, Osmanlı Imparatorluğu’nda Yeniçerilerin de bağlı bulunduğu en yaygın halk tarikatı Bektaşilik ile sıkı ilişkiler içinde idiler. Aralarında, özde olmayan, dışta bir farklılık vardı. İki topluluk da, tarikata adı verilen veliyi, dini bir saygı ile anıyorlardı. Dogmaları ve inançları aynı idi. Yanlız, Kızılbaşlar, kırsal bir çevrede halk temeli üzerine korurlarken, Bektaşiler, kentlere yığılarak, kurumlaşmış bir tarikat oldular. Bu sosyal farklılık, giderek biri okumuş ve öbürü hemen hemen ümmi kalacak olan iki zümrenin ayrılışına yol açtı. “Her Kızılbaş, Bektaşı’dir; fakat her Bektaşi, Kızılbaş değildir.” Ortak görüşü buradan kaynaklanmaktadır. Bu ayrılma, 1826’da Yeniçerilerin kaldırışlarından sonra Bektaşiler tarikatının kapatılması ile gizlenmek zorunda bırakılan  tarikat mensupları, Far-Mason (Francs-Maçons)’lara sığınıp onlarla kaynaştıkları zaman”3 kesinlik kazanacaktır.

Demek, bir yandan senkretizm’i, öbür yandan kural dışı ve örf tanımaz (marginal ve anti-conformiste) oluşu ve yerleşik düzeni reddedişi ile belirlenen, eski ve derin bir dini olgu karşısında bulunuyoruz. Ve bu ikinci çizgi dolayısıyla başa geçen her yönetimin hışmına uğramıştır ve her zaman da uğramaktadır.

Onları sindirmede sürdürülen ve uzantılarına yüzyıllarca hedef oldukları bütün karalamalar da bu düşmanlıktan doğmuş bulunmaktadır. Bu iftiralar, vaktiyle Mani’cilere, Cathare’lara ve bütün gnostik’lere karşı yöneltilenlerin aynıdır ve cahil insanların kendi cemaatlerine yabancı her öğeye yöneltme eğiliminde oldukları, gece alemleri ve cinsi serbestlik gibi suçlamalardır. Bu suçlamalar, hiç şüphesiz eski dionizyak gizlilik’lerin (mystére dionisiaque), Roma Luper-cale’lerinin, Walpurgis Gecesi’nin, Sait-Jean Ateşi’nin ve bizim Car-naval’imizin ardında gizlenen put-perest (paien) öğelerin özlemi gi-bi, bütün folklorlarda kalıntıları bulunan ve eskiden bereket törenle-riyle birlikte yürüyen cinsi serbestliklerin belirsiz anılarına  dayanmaktadır. Ve elbette, benzerleri gibi Anadolu’da da bu törenlerin yapıldığı bir zaman olmuştur, fakat bu, uzak zamanların karanlığında kalmıştır ve göz önüne alınamaz. Ayrıca, suçlamaların hiçbiri kesin olgulara dayanmamaktadır. Buna karşılık, problemi yakından ince-leyenler, araştırmalarını bu zümrelerle sıkı temaslara ve uzun süre onların yanında ikamete dayayanlar, bu karalamaların gerçekliğini kabul etmektedirler. Bu zümrelerin, cemaat dışı (hétérodoxe) bir Islam uyguluyor olsalar da, Müslüman ülkelerde yaşiyor olduklarını ve inançlarının, Islami bir cila ile kaplanmış bulunduğunu unutmamak gerekir.

Şimdi, bu inançların ilk ayırıcı niteliği olan senkretizm’i ele alacağız. Burada söz konusu olan, bir mezhep değil, bir mozaik gibi birbirine karışmış, bazen çok eskiye dayalı farklı öğelerden oluşma, bir dini sistemdir. Ve bu dini sistemle birçok ortak noktalar bulunduran bütün öbür gnose’lar (bilinç birikimleri) gibi; başlı başına bir din olmaktan çok, zaman içinde değişik ve sayısız etkilere uğramış ve batıni (ésotéique) bir yorumla yorumlanmış, dini bir gelenek karşısında bulunmaktayız. Bektaşi problemi üzerine eğilenler, üstleri Şii eğilimli bir Müslümanlıkla örtülü samancı kalıntılar, sufilik yoluyla sızmış gnostik ve yeni Eflatuncu, hatta Manici ve Budhacı öğeler ve ayrıca Yahudi-Hıristiyan karışmalar gibi değişik birçok etkinin varlığının görülebildiği eklektik (Karma-karışık) bir inançlar sistemi ile karşılaşırlar. Bununla birlikte, Bektaşilere ya da Alevilere dair eserlerde ele alınmamış bir konu vardır: Bu, Iran Kürdistanı’nda ve Azerbaycan’daki Ehl-i Hak’ların veya tanımı daha güç olan Kızılbaş-Alevilerin, kendilerine komşu, öbür halk inanışları ile ilişkileri konusudur.

Epeyce incelenmiş bulunan Ehl-i Hak’ların Bektaşilerle olan ilişkileri, Ivanow
4 ve Mokri5 gibi bilginlerce işaret edilmiş bulunuyor. Gerçekten, Bektaşilerin inançları, Ehl-i Hak’larınkine çok yakındır.her iki topluluk da, ruhun bedene dönüşünün sürekliliğine (cycle de réincarnation) ve bedenden bedene geçtiğine (métemsomatose), yani tecellilerin (manifestation) çokluğuna ve Tanrı’nın insanoğlu suretinde tecelli ettiğine inanırlar. Kendisinde Zat-ı Mutlak’ın (Ilahi Nur) bir bedene bürünüşünü (incarnation, tecessüm) gördükleri Hacı Bektaş’a, Ehl-i Hak’lar da dini bir saygı duyarlar. Nitekim o, Tanrı’nın temiz nurundan yaratılmış dört büyük melekten biri olan Davut’un tecellisidir6 ve Müslüman gelenekte Ali’nin de unvanı olan Zat-ı Mutlak, onun fani varlığı altında bulunmaktadır; yeni bir görünüşle Hacı Bektaş adım aldığı Diyar-ı Ruma ise, görevini tamamladıktan sonra, tekrar Iran bölgesine dönmek üzere gitmiştir.7 Hacı Bektaş Vilayetname’sinde, orada göstermiş olduğu kerametlerin anılışında, Bektaşiler tarikatına adı verilen veli’nin, Kürdistan’da bulunmuş olduğuna ima vardır.8 Hacı Bektaş’ın tanrısallık vasfına gelince, Vilayetname’nin başlarından itibaren bu, açıklıkla ortaya konmuştur: Veli, maddi bedeninde Zat-ı Mutlak olan Ali’nin nişanını taşımaktadır, avucunda ve alnında Ali’nin işareti olan yeşil bir ben bulunur.9 Ehl-i Hak’larda ve Vilayetname’de, birbirinin aynı iki söylence yer almaktadır. Vilayetname’de, birden havalanan ve bir kuş gibi uçan Hacı Bektaş, bir duvara konar;10 bu, Ehl-i Hak’larda, Hacı Bektaş’ın, kendisinin bir tecellisi olduğu Davut’a mal edilir.11 Yine her iki gelenekte de veliler, ellerindeki yılanları kamçı gibi kullanarak aslanlara binmektedirler.12

Ehl-i Hak’larla Alevilerin, evrenin yaratılışı ile ilgili, şüphesiz Islam dışı inançlar dönemine çıkan ortak gelenekleri vardır. Yaratılıştan önce yeryüzü sularla kaplı iken Tanrı, ilk olarak yol gösterici (rehber) Cebrail’i yarattı ve onu denize doğru attı. Cebrail, kanatlarını açarak kaos’un üzerinde uçarken, birden bir ses ona: “Sen kimsin?” diye sordu. Cebrail, “Sen sensin; ben, benim.” Diyerek yanıt verdi. Ve Gök Taht’ın kapıları kapanıp kaldı. Üçüncü sorudan sonra Cebrail, aldığı vahiyle, “Sen Yaradan’sın, ben yaratılanım” deyince, önünde Taht’ın kapıları açıldı.13

Her iki toplulukta, Ehl-i Hak’larca Cebrail’in bir tecellisi olarak görülen Selman-ı Pak ile ilgili gelenek gibi, Islami döneme ait ortak gelenekler de vardır. Ayin-i Cem merasimi ile yeryüzündeki anısı canlandırılan “kırklar Bezmi’nde, Selman-ı Pak’ın aldığı ehemmiyetli yer, ruhun bedene dönüş çemberinin (cycle de réincarnation) aynen Alevilerde de var olduğunu düşündürüyor. Erzen Ovası’nda bir gölde yıkanırken, bir aslanın saldırısına uğrayan çocuk Selman, bunun için, su kıyılarında yetişen bir nergiz çiceği verdiği meçhul bir atlı tarafından kurtarılır. Bu çiçek, Muhammed’in asrında, kendisinde tanrısallığı kavradığı Ali tarafından Selman’a geri verilecektir.14

Nihayet, Peygamber’in gece yolculuğu, Miraç üzerine; her iki toplulukta da başta rol oynayan gelenekler vardır. Peygamber, yolculuğu sırasında, yolu kapatmış bir aslanla karşılaşır. Yoluna devam edebilmek için, peygamberlik yüzüğünü aslanın ağzına atar. Geri dönüşünde bu yüzük, evinde gerçek doğası ile kendisini karşılayan Ali tarafından geri verilince, Peygamber, aslanın Ali olduğunu anlayacaktır. Kırklar Bezmi’ne varışında da Ali tarafından karşılanan Peygamber, karşısındaki, Ali’nin batıni olduğu için, onu tanımaz; ancak evine dönünce Ali, peygamberlik yüzüğü ile birlikte Kırklar Bezmi sırasında, ayasında yeşil ben bulunan ve gaipten bir el tarafından kendisine verilmiş bulunan elmanın öbür yarısını sununca, onu taniyacaktır.15 Bu “Bezm” üzerine, kökeni “Kur’an”da yazılanların (Kur’an, XVII; LIII, 1-18) batıni yorumuna dayanan ve aşırı Islam mezheplerinde rastlanan sayısız söylencelere değinmeyeceğiz.16

Aleviler ve Ehl-i Hak’lar arasında, bizi oyalayacak karşılaştırmalar da, konumuzun çerçevesine girmektedir. Andığımız örnekler, iki topluluk arasında ortak bir temel olduğu hipotezimizi doğrulamada yeterlidir. Bektayşilikte daha belirgin bir Islamlık ve tasavvufi bir görünüş gözlenir. Bu, Safavilerin etkisinden kaynaklanabileceği gibi, henüz Islam dinini yeterince benimseyememiş halk kitlelerini eğitici bir rol oynamış bulunan Bektaşi dervişlerden de kaynaklanıyor olabilir.17

Bir yandan, Alevilere ve Ehl-i Hak’lara göre daha az incelenmiş olmalarından, öte yandan aralarındaki benzerliklerden söz edildiğinde, Alevilerin kızgınlık duymalarından dolayı, bu toplulukların, Yezidilerle olan karşılaşma noktalarına göstermek daha güçtür.18 Bununla birlikte, bu üç topluluk arasındaki bağlantılar yadsınamaz. İvanow ve Mokri, Ehl-i Hak’larla Yezidiler arasındaki ortak noktaları ortaya koydular.19 Biz de aynı şekilde, önce Yezidilerle Alevilerin, daha sonra da –Ehl-i Hak’larda ve Yezidilerde Şeytan’ın bir yeniden bedenleşmesi (Réincarnation) olan Melik Taus (Melek Tavus) vesilesiyle-Yezidiler ile Ehl-i Hak’lar arasındaki benzerliklerin altını çizmiş ve bu konuda, Şeytan’ın üç topluluktan hiçbirinde kötü ruh timsali olmadığına dikkati çekmiştik.20 Şeytan, Adem’in önünde, Tanrı’ya olan sevgisinden dolayı secde etmemiş, aşırı sevgisi yüzünden günah işlemiş ve bağışlanmıştır. Yeniden bedenleşme dönüşümü (cycle de réincarnation) içinde Tanrı’ya en yakın yeri alır. Yezidilerde, Şeytan’ın yeniden bedenleşmesi (réincarnation), bir horoz suretinde düşünülen Melik Taus (Melik Tavus) iledir. Horoz, Alevilerde de bir saygı konusudur. Başlıca merasimleri sırasında, Cebrail adını alan bir horozun kesilmesi adettir.21 Ayrıca, Kızılbaşların, Büyük Melek Cebrail’in bir timsali olduğunu da işaret etmiştik. Bu horoz, ulu Gök Horoz’la özdeştir. Birer el yazma nüshası, Paris Biblothéque Nationale ve Istanbul Topkapı Sarayı Kitaplığı’nda korunan Miracname (Peygamber’in gece yolculuğu), bunu bize resimlenmiş olarak göstermektedir.22 Bu Horoz,23 “mazdeen” kökenlidir ve Avesta’da geçmektedir; ölümden sonraki dirilişin (ba’sü ba’de’l-mevt) ve Ebedi Yaşam’ın timsali bir güneş-kuş’tur ve güneş tanrısallığı inancına (cult de Mithra) bağlı olmalıdır.

Bu, bizi, Alevilerde ve Ehl-i Hak’larda ortak bir temele dayanan Yaratılış Efsanesi’ne (mythe) götürür: Cebrail, Tanrı tarafından Gök Taht’tan kovulur, sonra bağışlanır. Yezidilere göre yeryüzü baştanbaşa denizle örtülü iken , Tanrı, bir kuşa dönüşerek üzerine konduğu bir ağaç yarattı. Melik Taus (Melek Tavus) –ya da bölgeye göre Taus Melek-, kaos üzerinde uçuyordu. Bu ağaca konmak istedi, fakat Tanrı onu aşağı attı. Nihayet, ilhamın yol göstermesiyle ağaca yaklaştı ve “Sen Yaradan’sın, ben yaratılanım.” Dedi. Ve Tanrı onun, ağacın üzerine konmasına izin verdi.
24 Görüldüğü üzere her iki anlatışın ortak bir temeli vardır ve her ikisinde de Melek Taus ile Büyük Melek Cebrail birbiriyle karıştırılmaktadır; her ikisi de aynı Göksel Horoz timsaliyle canlandırılmıştır. Bu da bizi, haksız yere “Şeytan’a tapanlar” adını verdiğimiz Yezidilerin inançları konusundaki bilgilerimizi yeniden gözden geçirmeye zorluyor. Bu topluluklarda Şeytan, bizdeki Şeytan (Satan) kavramıyla aynı içerikte değildir ve kötülük ruhunu temsil etmemektedir. Şüphesiz Licifer gibi, kibriyle günahkardır; fakat sonunda Tanrı’nın önünde secde ederek bağışlanmıştır.25 burada, önemli bir etkeni göz önünde tutmak gerekir: Her üç cemaat de, ruhun beden göçünün sürekliliğine (cycle de réincarnation) inanır. Henüz mevsimlerin dönüşüne sıkı sıkıya bağlı bulunan ve zamanı doğrusal (linéaire) bir olgu olarak değil, bir dönüş, yani mevsimlerin gelişi ve göğün devinimleri ardında, dönen bir zaman olarak kavrayan bir cemiyeti temsil eder. Gündüzün gecenin yerini alışı gibi, yaşam da ölümün yerini alır. Sivas dolayında bir adamın, acılarından yakınan bir kadına, “Madem o kadar kötü durumdasın, ölmekte acele et ki yerine başkası gelsin.”26 Bu bağlamda cehennem kavramı sonuç olarak da, -bu bedenleşmede (incarnation) kötülük yapan, sonraki yaşamında cezalanacağından-, bizim kavradığımız anlamda Şeytan inancı, tamamıyla yabancıdır. Zaten bu cemiyetlerin çoğu, tenasühe (métempsychose), ruh göçüne inanırlar.

Üç cemaat arasındaki öbür benzerlik noktaları sorununu ele almadan önce, bunların inançlarının güneşe bağlı niteliği üzerine de dikkat çekmek isterim. İvanow, Ehl-i Hak’larda, Mithra’cılık ve halk Mazdeizm’i öğelerini toplayan bir güneş dininin varlığını kanıtlarla göstermiştir.
27 Bunun bir örneği, Gösel Horoz ile Büyük Melek Cebrail’in özdeşleşmesi ve horozun ululanışından söz ederken görmüş bulunuyoruz. Yezidilerde, bu güneşe bağlı nitelik daha belirlidir, çünkü onlar Islamlıktan daha az etkilenmişlerdir. Yezidilerin, doğuş ve batışı sırasında, yüzlerini güneşer doğru çevirerek dua ettiklerini biliyoruz.28 Bunun izlerine Alevilerde de rastlanmaktadır. Sivas yöresinden bir adamın, babasından söz ederken, “Hayatı boyunca şafakla dışarı çıkar ve güneşin doğuşunda Ali’ye duada bulunurdu” dediğini duydum. Güneşin doğuşunu görmesiyle, babasının, “işte Ali doğuyor”29 deyişini de anlatmaktaydı.

Fakat daha başka benzeşme noktaları ve ayrıca üç cemaatte ortak olan din kardeşliği adeti de vardır. Ergenlik çağına gelen her erkeğin, ikrar kardeşi (sülük yoldaşı) veya müsahip (yol kardeşi) denen bir ahiret kardeşi olmalıdır.
30

Bu kardeşliğin, sülükden ve evlenmeden önce olması gerekir. Ahiret kardeşi, evlenme, ölüm gibi, yaşamın bütün mühim anlarında hazır bulunacaktır. Gerekli her durumda, kardeşine ve ailesine yardımcı olacaktır; öncelikle askerlik hizmeti sırasında kardeşinin ailesine göz kulak olmak, gerekince yardımına koşmak, borçlarını ödemek ve aynı şekilde kardeşinin ailesi hastalanırsa ya da kardeşi hapse girer veya beklemedik bir sırada ölürse, masraflarına yetişmekle yükümlü olacaktır. Demek, ahiret kardeşinin rolü, her şeyden önce gerektiği anda ailenin korunması amaçlı sosyal bir roldür.

Üç cemaatteki ortak noktaları tamamlamak için Şubat ayına rastlayan Hızır Nebi Bayramı’ndan elbette söz edeceğiz. Bu Bayram üç günlük oruçtan sonra başlar, bayrama koyun ve keçiden kurbanlar kesilerek ve geleneksel ekmek pişirilerek katılınır. Bu kutlamaya, Ehl-I Hak’larda Zat-ı Mutlak Bayramı denmektedir. Yezidilerde 18 Şubat’a gelir ve Hıdır Ilyas Bayramı olur. Alevilerde; Sali, Çarşamba, Perşembe günleri oruç tutulur, asıl bayram perşembeyi cumaya bağlayan gece başlar; tarih, hep şubat ortasına doğrudur.
31

Kızılbaş-Alevi’lerin inançlarının altında, yeni gelişmiş olanlarla karışan yerli öğelerin direnişini de göstermek gerekir. Bu inanış biçimi, Ege’de Tahtacı’larda, Kapadokya’da, Kilikya’da, Iran sınırının iki yanında çok geniş bir alana yayılmış bulunmaktadır. Şüphesiz bu alan, başta Mavera-yı Kafkas32 ve Kuzeydoğu Suriye33 olmak üzere, dolaşma imkanı bulamadığımız yerlere de uzanıyor olmalıdır. Bu inançlar, Türkler (Tahtacı, Alevi, Ateşbagi ve Cehelten ya da Kırklar’ın Ehl-i Hak zümresi) ve Kürtler (Ehl-i Hak, Yezidi, Alevi) tarafından ortaya konmaktadır. Karakoyunluların dinlerini inceleyen Minorsky, Ehl-i Hak öğretilerinin, onların resmi dini olduğunu düşünmüştü. İran’da, Maku-Hoy-Rizaye yöresinde, yaşayanlarının, Türkiye Alevilerininkine çok yakın bir Ehl-i Hak dine bağlı bulundukları, Karakoyunlu denen bir çevre vardır.

Ehl-i Hak’larla Karakoyunluların inançları arasında bir ilişkinin bulunduğunu, ilkin Minorsky ortaya koydu.
34 Aynı dini düşüncelere, Şah Ismail’in divanında da rastlanmaktadır. Bu bize, ilk Safavilerin, tasavvufi öğretilerini Allah’ın beşer suretinde –öncelikle de Şah Ismail’de- tecelli ettiği ve bedene büründüğü inanışına karıştırarak kendi saflarına çektikleri Türkmen boylarının, Karakoyunlularınkine çok yakın bir dini inanç taşıdıklarını düşündürmektedir.

Eğer Kızılbaşların inançlarının temeli, yerleşme bölgelerine bağlı öğelerden oluşmuşsa, öbür öğeler ona gelip karışmış olanlardır. Önce, Türkler tarafından Orta Asya’dan getirilmiş olan Şaman’ca izler; fakat Türklerin Islam’a girmeden önce kabul ettikleri farklı dinlerden alınmış öğeler de birlikte olmak üzere. Başlıca niteliği senkretizm olan bu büyük dini yapıya, Hıristiyan etkiler sonradan katılmış bulunduğundan bu dine bağlı olanları ayırmak güç olmakla birlikte, bu öğeler arasında Manicilik, Budhacılık yanında, belki Nesturilik de yer almaktaydı.

Alevilerde ve Bektaşilikteki şamancı kalıntılara,ilk olarak Fuat Köprülü işret etti.
35 Kuş inanışları (cilte), Bektaşi velilerin kuş görünüşü altında kerametleri; ağaç ve taş inanışları; su kaynaklarının kutsallığı; sakal kesmek vesarkık bıyıklar bırakmak... Ayin-i Cem ve Şaman merasimleri arasındaki benzer noktalar, birçok kez belirtildi. Törensel şarilar ve oyunlar, alkol ve uyuşturucu kullanmalar, kurban kesimleri, kadınların merasimlerde serbestçe bulunmaları.... bunlara Alevilerin dede’sinin, eski şaman gibi ağızdan ağıza dolaşan çok zengin halk şiirinin ve sözlü halk geleneğinin saklayıcısı olduğunu da eklemek gerekir.

Bu sırlamaya, Alevi adetler arasında görülen başka öğeler de katılabilecektir: mesela, loğusanın ve yeni doğan çocuğun başucunda üç gün ve üç gece uyumadan bekleme adeti gibi. Bu adet, anlamı kaybolmuş eski Türk geleneğe çıkmaktadır. Eski Türkler, loğusaları ve yeni doğanları kızıl “bir ateşle yakarak onları yiyen Al adlı, insan yiyici bir cin’in (démone) varlığına inanıyorlardı. Orta Asya kökenli bu cinin, Volga Tatarları’nda ve aynı zamanda Iran folklarında, Mavera-yı Kafkas ve Afganistan’da da bilindiğini, bu arada işaret edelim.
36

Eski Türklere çıkan bir başka adet de gömülme ile ilgilidir. Islam öncesi dönemde, ölüm ve zaman olursa olsun, ceset, konuşmasını önleme amacıyla tuzla örtülerek korunuyor ve gömme, doğanın yeniden canlandığı ilk yazda yapılıyordu.37 ebedi dönüş çemberi’nde (cycle) bitkilerin geri dönüşlerinin, bir dünya dönüşümü içinde geri gelen ruhların dönüşleri olup olmadığı bilmek çok ilgi çekici olacaktı! Bu adet, anlamı kaybolmuş olsa da, Alevilerde yaşamaktadır. Ölü, ülkrnin usülüne göretoprağa verilir, fakat ölümü izleyen ilkbaharda resmi bir mecburiyetle yapılan merasim tekrarlanarak, mezar zamanı adı ile bir merasim daha yapılır. Bu ikincisinde, anımsatıcı bir taş dikilir. Burada, eski geleneklerin bir canlanışı söz konusudur.

Hızır Bayramı adı verilen Alevi Bayramı da eski Türklere çıkacak bir başka adet olarak görünüyor. Hızır Bayramı, bu cemaatlerin balıca bayramıdır. “Karların erimeye başladığı zaman”, şubat ortasına doğru Iran’ın Nevruz’undan altı hafta önce gelir. Eski şubat kutlamaları (calendes) günlerine rastlamaktadır ve On Iki Hayvanlı takvime göre eski Türk yeni yılı ile karşılaştırılabilir. Marko Polo bu kutlamayı anlatmıştır...
38

Daha önce Bektaşi velilerin kuşa dönüşmelerinden (Kuş metamorfoz’u) söz etmiştik. Her velinin kuş biçimi vardır: hacı Bektaş’ın güvercin, Hacı Doğrul’un şahin,39 Ahmet Yesevi’nin turna oluşu gibi.40 bu, bizi Alevi-Bektaşilerde turna’nın ehemiyetinden söz etmeye götürüyor. Ayrıca bu kuş, dini bir saygı konusudur. Zengin halk edebiyatında sık sık karşımıza çıktığı gibi, Turnalar Semahı denen bir törensel oyuna da adı verilmiştir. Alevilerinin semahının kökeni, aynen Çin’de de olduğu gibi41 turnaların gökteki dönüşleridir.

Turna, tanrısallığın yeryüzü tecellileri içindeki temsilidir. Öncelikle de Allah’ın beşer suretinde tecellisi olan Ali’yi temsil eder:

Gitme turnam gitme, nerden gelirsin,

Sen şahı hubana benzersin turnam.
Her bakışta beni mecnun edersin,
Hem Ali Imran’a benzersin turnam.42

Turna, çoğu kez güneş-kuş, eşsiz Anka ile (phénix) karışmaktadır. Öyleyse Ali, güneş timsali aslan ve güneş kuş turna ile temsil edilmektdir. Bu, yukarıda ortaya konmuş olan, Ali’nin güneş sayılması inancının eski bir güneş tanrısallığı olabileceği hipotezini doğrulamaktadır.43

Turna sembolizm’i, Çin, Kore, Japon gibi Uzak Doğu uluslarında yaygındır. Çin’de turna, her şeyden önce ölümsüzlük kuşudur, uzun yaşamanın ve Ebedi Yaşama’nın karşılığıdır. Çin’in kutsal oyunları arasında cenazeler vesilesiyle yapılan turna dansı vardır.44 demek Türkler, Çin’le uzak zamanlara inen ilişkiler içindedir.

Uygur Türkler’de Budhacılık çok yaygındı. XIII. Yüzyılda, hatta daha önce, Anadolu’ya yönelen Türkler arasında budhacı Uygurlar’ın bulunduğu biliniyor. Nitekim Selcuklular döneminde büyük rol oynamış bulunan Eretna ya da Ertena ailesi Uygur ve Budhacı idi. Selçuklular döneminde Anadolu’da Uygur varlığı geniş olarak ortaya konmuştur.
45 bu Uygarlar’ın çoğu, Kaşgarlı Mahmud’a göre46 Müslüman olmayan Uygur anlamına gelen tat deyiminin kullanılışının bize gösterdiği gibi, geldiklerinde henüz Müslüman değildiler. Gayri müslüm birine hitapla, Mevlana Celaleddin Rumi:

Eğer Tat sın eğer Rum sın eğer Türk

Zeban-ı bi-zeban-ra biyamuz47

(Tat da olsa, Rum da olsa; Türk de olsan dizlerin dilini, yani sülük etmiş bulunanların kunuşmasını öğren) demektedir. Demek, Anadolu’da Budhacı kalıntıların bulunmasına şaşmamak gerekir.

Turnaların, Ebedi dönüş’ün ve Dönen Zaman’ın, sonuç olarak ruhun beden yolculuğunun (réincarnasion) karşılığı göçmen kuşlar olduğunu da belirtelim. Göçmen yaşayış, Türkmenlerin yaşamı olan göçer yaşayış, Türkmenlerin yaşamı olan göçer yaşayışa eş düşmektedir.

Türkler, daha Orhon bölgesinde Çinlilerle komşu yaşadıkları sıralarda, Budhacılığı tanımışlardı. 734 yılında ölen ve başta bilge Kağan olmak üzere birçok kağana vezirlik yapmış olan Bilge Tonyukuk’un “Budha ve Lao Tzu’nun insanlara uysallığı ve alçakgönüllüğü öğrettiklerini, bunlarınsa savaşan bir ulusa uygun bilgiler olmadığını”
48 öne sürerek, Budhacı tapınakların ve Taocu manastırların yapılmasına karşı çıktığını, Çin kaynakları bize bildirmektedir. Aynı dönemde, 763’den itibaren hükümdarlarının kabul etmesiyle Türkler, Uygurların resmi dini olan Mani inançlarını benimsediler. Gnostik bir din olan Manicilik, yerli inanışlara uyum sağlamaya ve onlarla kaynaşmaya çok yatkındı; bu sebeple Uygurlarda, Şaman ve Budha dinlerinin kuralları ile karışarak bütünleşti. X. yüzyıldan itibaren Budhacılığın ilerleyişi karşısında Manicilik geri çekilmeye başladığında, Uygur edebiyatında Mani dini öğeleri içeren Budhacı metinlerin çıktığı görülecektir.49 daha sonra Hıristiyan çevreye geçişte de Manicilik, aynı şekilde, yerli geleneklerle benzesecektir.

Bektaşiliğinde başlıca vasfı, yerli inanışları (culte) kolaylıkla benimsemesidir. Ve ben burada Bektaşi-Alevi’lerin başlıca doğmaları olan ve onların ahlak görüşlerinin temelini oluşturan üç yasak; eline tek, diline pek, belin berk tut (elini harama uzatma, dilini tut, beline sahip ol) biçiminde özdeyişleştirilmiş bulunan, el, dil ve cinsi ilişki ile ilgili yasaklamalar üzerine dikkati çekmek istiyorum. Bektaşilerin tarikatına sülük etmek isteyen talip, Dört Kapı adı verilen, dört manevi evreden geçmek zorundadır: Bunlar şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarıdır.

Sülük ikinci kapı olan tarikat düzeyinde olur. Sülük sınamasını aşan, eliyle, diliyle ve cinsi yaşamıyla günah işlememek, “Elinden, dilinden, belinden ötürü bir hataya düşmemek”le yükümlüdür. Bu, Bektaşiliğin ve bilhassa, Aleviler denen halk Bektaşiliğin ahlak kurallarının temelidir. Sülük merasiminde, talibin kulağına, “Eline, diline, beline sağol” diye fısıldanır.
50

Oysa bu üç kural, açıkça Mani dinin temellerinden birini oluşturan ve ağzın mührü, elin mührü, kalbin mührü demek olan Üç Mühür’ü anımsatmaktadır. Bu Üç Mühür, “De Moribus Manichaeorum: de signaculo oris, mannum et sinus” 51 adlı eserinde Saint Augustin tarafından işaret edilmiş ve değerlendirilmesi yapılmıştır.

Mani dinli Uygur metinlerinde bu üç temel, üç tamga olarak geçer, avam (yani halk, sülük etmiş bulunan havass’ın dışında kalan dindar halk) için yazılmış bir din kitabı olan “Şuastvanift’te de birçok kez sözü edilmiştir. Avam, üç temel’e, ağzın, könlün, elgin; yani dilin, kalbin, elin damgasına (üç tamga) uymadığında, Tanrı’dan bağışlanma diler.
52 Bu üç temel, ağzın, könlün, elgin tamgası (üç tamga), Saint Augustin’in Üç Mührü’nün karşılığıdır. Ve Bektaşi-Alevi’lerin eline, diline,beline sağ olmak dedikleri üç kuralın aynıdır.

Manicilik, Uygur Türklerin dini idi. Türklerin Mani dinine geçişleri Orhon bölgesinde başladı. Bu, yazıtlarla belgelenmiştir: “Şimdiye kadar etle beslenen budun, bundan böyle pirinçle beslenecek; öldürmenin kınadığı ülke, iyilik öğütlenen ülke olacak!”
53 Ancak, Mani dininin katılıkları, bu dinin, yerini daha hoşgörülü dinlere bırakmasına yol acacaktır. Kaşgarlı Mahmud, ne Mani adına, ne de öğretisine en küçük imada bulunmadığı halde, Mani dinli Türkçe metinlerde, öncelikle de Şuastvanift’te çok sık rastlanan ve oruç demeye gelen “paçak”54 gibi Mani deyimlerine, “Divanü Lügat’it-Türk”te bu sebeple rastlanmaktadır.55 Kaşgarlı Mahmud, sözcüğü, Hıristiyanların orucu olarak tanımlıyor. Bu, Mani deyimlerinin kalıntılarının, bu inanç Türk dünyasında kaybolduktan sonra öbür dinlerin bağlantıları içinde yaşadığının açık bir örneğidir.

1450’ye doğru Doğu Anadolu ve Iran Azerbaycanı’ndaki Türkmen boylar, aile çekişmelerinin Erdebil tahtından uzaklaştırdığı Safavi reislerin,, Cüneyd’in ve sonra oğlu Haydar’ın etkisinde kaldılar. Sünni kökenli bir aileden gelmekle birlikte Şeyh Cüneyd, ruhun beden göçü (réincarnation) ve Tanrı’nın insanoğlu suretinde tecellisi gibi, başlıca öğeleri bu boyların inanç zemininin bir parçasını oluşturan aşırı Şiiliğe sarıldı.Bu inançların, Safavi istekleri için yararlı olduğundan hiç şüphe etmiyordu. Bu sebeple, On Iki Imamlı bir Şiilik gibi görünen, fakat inançları aşırı Şiiliğin inançları olan ve temeli, bu yeni mürütlerinin ata dinlerine tamamen uygun düşen bir Şiiliği yaymaya koyuldu. Böylece, annesi dolaysıyla kan bağı taşıdığı bu boylar tarafından on dört yaşında iken tahta getirilen genç Şah Ismail, Allah’ın beşer suretinde tecellisi olan Ali’nin, yeni bir bedenle görünüşü (réincarnation) oldu. Bu, ayrıca bir işaret olmak üzere başlarına giydikleri serpuş dolayısıyla, bundan böyle Kızılbaş olarak adlandırılan taraftarlarının ona karşı duydukları dindarca bağlılığı açıklar.

Kızılbaş din, Safavi propaganda ile tanımlanabilen biçimini alacak, Şii bir Islami cilaya bürünecektir. Safavi geleneği oluşturan sufilik ve onunla ortak batıni derinlikleri bulunan Şiilik yoluyla; bu zümreler arasında Islami “gnose” (bilinç birikimi) güçlenecektir.
56

“Gnose”, bütün dinlerde ve bütün zamanlarda, hidayete eren, seçilen ruhu, gaflet uykusundan uyarıcı ilhamı yaratan biliçtir. Coşku sağlayan uygulamalarla, uyanış sağlamayı amaçlar. Bu bilinç, “Kitab”ın, bu durumda “Kur’an’ın, batıni yorumuna dayanır. Buna yeni seçilmişin sülükü, gece toplantıları, kapalı anlamlı bir edebiyat, müritlerin kendi aralarında anlaşmalarını sağlayan gizli bir dil katılır.

Anadolu’daki camaat dışı (hétérodoxe) zümrelere yaşam zemini oluşturan ve kurumlaşmış bir tarikat olduğunda Bektaşiliğin yapısı içine girecek bütün bu öğeler, Safavilerin propagandaları sayesinde belirginleşecek ve Safviler sayesinde bu inanç mensupları, cemaat dışı (hétérodoxe) Islamlık içinde yer bulacaktır. Bu Islamı renklendirir ki, onları, başta sözünü ettiğimiz Ehl-i Hak ve Yezidi dini zümrelerden ayıracaktır. On Iki Imam’a derin saygı, -ki Iran’da olduğu biçimde, tam anlamıyla On Iki Imam esaslıbir Şiilik söz konusu olmadığından, ilk bakışta araştırmacıyı yanıltan budur-, Kerbela şehitlerine bağlılık (culte); Ali’nin düşmanlarına lanet, yani teberra; Ehl-i Beyt dostlarına muhabbet, yani tevella; hep Safavilerden gelmedir. Teberra ve tevella, Safavi propagandanın temelini oluşturmaktadır. Bu iki öğe, ruhun beden göçüne (métemsomatose) inanan bir cemiyette, ayrı bir değer kazanır.
57 Alevi-Bektaşi inançlar bütünü içine giren yeni Platoncu öğeler ise, -Hurufilik yoluyla yer alma hakkı kazanmış bulunan sayıların gizleri (mystique) gibi-, sufilikle gelişmiş bulunmaktadır; sufiliğin temelini oluşturan bu öğelerin sufilik çerçeveleri içinde incelenmesi gerekir.

Yahudi-Hıristiyan etkiler, çokça söz konusu edilmiş; Birge, Hasluck, Müller, Vryonis
58 gibi seçkin bilginler tarafından incelenmiştir. Bu öğelerden bazıları Nesturi Hıristiyanlığa çıkabilecektir.59 Bulunulan çevreye uyabilmesi sayesinde yerli inanışların, Bektaşi senkretizmin mozaiğini zenginleştire geldiği kesindir. Hıristiyan öğeler; bilhassa Balkanlar, Makedonya, Bosna, Arnavutluk gibi, Hıristiyan topraklara yerleşen Bektaşilerde daha da fazladır. Bu konu, makalemizin çerçevesi içine girmediğinden, okuyucu adı geçen yazarlara başvurmalıdır.

Söz konusu, cemaat ve örf dışı (hétérodoxe ve non-conformiste) topluluklara; Anadolu’nun belirli bölgelerinde, Kilikya’da, Ege Kıyılarında, fakat bilhassa Kapadokya’da, Sivas-Erzurum-Divriği şehirleri arasında yer alan yöre içinde rastlandığını işaret etme fırsatını daha önce de bulmuştuk. Bu bölge ise Erzincan çevresi içinde doğmuş bulunan ve bugünkü Divriği, eski Téphriké’nin uzun süre merkez olduğu, Mani dini kökenli (Paulicien” aykırı mezhebinin yayılma alanına rastlamaktadır.

Belirtmek zorundayız ki, eski bir aykırı mezhep bölgesi üzerine konmuş bir mezhep olayı karşısında bulunmaktayız. Bu bölge, Bizans’tan beri, örfe-karşılığın ve başkaldırmanın ocağı olmuştur: Gerek Paulicien’lerin gnostik mezhepleri, gerek Alevilerce temsil edilen Islami “gnose” söz konusu olsun, ikisinde de bircemiyet dışı mezhep nitelikli direniş ve bütün egemen güçlere karşı bir başkaldırma mayası söz konusudur. Her iki halde de, “gnose”, müritlerini kırlık çevre içinden ve siyasi eşitsizliğe duyarlılaşmış nüfus arasından toplanmaktadır.

Ancak Ivanow,
60 her ne kadar böyle bir düşünce uyandırıyorsa da, bu mezhep mensupları üzerinde herhangi bir “Palicien” etkiden söz edemiyoruz. “Paulicien” dinle ilgili olarak; onun gnostik bir inanış olduğu, müritlerinin dini ve dünyevi güçlere karşı, -VIII. Yüzyıldan XIII. Yüzyıla kadar Bizans Imparatorluğu’nun temelini sarsan-, başkaldırıcı bir cemaat oluşturduğu dışında pek az bilgimiz bulunmaktadır. Güneş’e ve Şeytan’a tapıyor olmakla, -Yezidi inanç ve adetleri düşündürmemesi imkansız bir ayrıntı-, ölülerini evlerinin damında tutma gibi eski Iran adetlerini uygulamakla suçlanmaktaydılar. Ancak elimizde, bazı ilişkiler kurmaya yarayacak, yeterli hiçbir kanıt bulunmamaktadır.

Bununla birlikte, yerleşmiş düzeni reddedişi ve cemiyet dişiliği yansıtan aynı sosyal olgunun, belli coğrafi bölgelerdeki çağlar boyu direnişini yadsıyamaz. Tarihi yolculuğu boyunca, bir ulusun geleneksel ve dini dayanaklarını açıklamak, Anadolu’ya getirilmiş bulunan ve hiç şüphe yok devam ede gelen, eski Orta Asya adetlerinin kalıntılarını bulmayı denemek, elbette ilgi çekicidir. Fakat bu ulusun, bütünleşmiş olduğu çevreye bağlı olayların sürekliliğini de pek o kadar küçümsememek gerekir. Nitekim nüfusun temeli yüzyıllar boyu değişmiş olsa da, en azından aynı yaşam koşullarından doğan bir aynı kavrayış tarzının direnişi karşısında olduğumuzu kanıtlamaya çok yaklaşan sosyolojik bir olgunun önünde bulunmaktayız.


Dip Notlar:

Bektaşi-Alevi Senkretizmini Meydana Getiren Öğeler Üzerine Araştırmalar
1. Bu terminoloji, “Kızılbaş problemi” adlı makalemizde açıklandı.

2. Peter J. Bunke, “Kızılbaş-Kurden in Dersim (Tunceli, Türkei)” adlı mükemmel makalede (Anthropos, c. 74 (1979), s. 530-548), çağdaş Türkiye’de, nasyonalist ve anti-komünist bağlamda, Alevilerin üç kötü K (Kızılbaş, Kürt, Komünist) ile gösterilmeye doğru gidildiğini açıklıyor.


3. Bu konu, ayrıca incelemeye deyğer; E. E. Ramsaur, The Young Turks, Prelude to the Revolution of 1908”, Beirut 1965 (yeni basım), s. 110-113; “The Bektashi Derwishes and the  Young Turks”, Moslem World, XXXII (Ocak 1942), s. 7-14; John P. Brown, “The Dervishes”, Londres 1968 (yeni basım), s. 63-64, 229; René Alleau, “Hitler et les Sociétés secrétes”, Paris 1969, s. 162-165; Rudolf von Sebottendorf, La pratique oüérative de l’ancienne Franc-Maçonnerie turque”, Almancadan çeviri, Paris 1974, s. 43, 68, 87.

4. W. Ivanow, “The Truth-Worshippers of Kurdistan, Ahl-i Haqq tevts”, Bombay 1953.

5. Nur Ali-Shah Elahi, “L’Esotérisme Kurde”, çeviri ve açıklama: M. Mokri, Paris 1966, s. 127.

6. M. Mokri, “Shah-Nama-ye Haqiqat, Le Livre des Rois de Vérité”, Téhéran-Paris 1966, s. 404-409.

7. W. Ivanow. A.g.e., s. 144.

8. Abdülbaki Gölpınarlı, “Manakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli: Vilayet-Name”, Istanbul 1958, s. 17.

9. a.g.e., s. 7.

10. a.g.e., s. 50.

11. Ivanow, a.g.e., s. 157.

12. “Vilayetname”, s. 49-50; Ivanow, a.g.e., 156-157.

13. M. Mokri, “L’Esotérisme kurde”, s. 22-24; Alevilerde bu gelenek, merasimler sırasında okunan Nefes’leri başlatmıştır. Bunu bana, Elbistan yöresinde Halkaçayır Köyü’nden Ali Karadana nakletti.

14. M. Mokri, “Le ‘Secret Indicible’ et la ‘Pierre noir’ en Perse”, Journal Asiatique, CCI, 1962, fasikül 3, s. 374-375. Alevilerde de aynı gelenek vardır. Ali Karadana tarafından bana bilhassa anlatıldı. Bu söylenceye, Alevi edebiyatında pek çok gönderme bulunmaktadır. Şu örnek, XVII. yüzyılda yaşayan Kul Hasan’dan alınmıştır.

Arslan olup üstünde oturan

Selman idi ana nerkis götüren
Kendi cenazesin kendi götüren
Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir.
Saddedin Nüzhet Ergun, “Bektaşi Şairleri ve Nefesleri”, II, Ankara 1955, s. 75.

15. M. Mokri, “Le ‘Secret Indicible’....”, s. 371-372; ‘ayin-i cem’ merasiminin, Peygamberin Kırklar Bezmi’ne katıldığı Miraç yolculuğunun tekrarlanışı olduğunu belirtmiştik. Bkz, “Kızılbaş Problemi” adlı yazımız. Aynı olay, “Buyruk”da, Cafer-i Sadık’a mal edilerek anlatılır.

16. M. Mokri, “Le ‘Secret indicible’...”, s. 371.

17. Bkz, “Bir Kolonizatör Dervişler Tarikatı: Bektaşiler-sosyal rolleri ve ilk Osmanlı sultanlarla ilişkileri” adlı makalemiz.

18. Roger Lescot’nun eseri, hala en ehemmiyetli çalışma olarak duruyor: “Enquéte sur les Yezidis de Syrie et Djebel Sindjar”, Beyrouth 1938. aynı şekilde, G. P. Badger, “The Nestorians and their Rituals: With the narrative of a Mission to Mesopotamia and Coordistan in 1842-1844”, 2 cilt, Londres 1852; ve Klaus E. Müller, “Kultur-historische Studien zur Genese Pseudo-Islamischer Sektengebilde in vorderasien”, Wiebaden 1967; adlı eserler.

19. Ivanow, a.g.e., s. 2, 5; M. Mokri, “L’Esotérisme Kurde”, s. 17, 109.

20. “Kızılbaş Problemi” adlı yazımız.

21. Aynı yazı.

22. Söz konusu olan, Topkapı Sarayı Hazine 2154 ve Paris-Bibliothéque Nationale ms Suppl. Turc 190’da kayıtlı el yazması nüshalardır. Minyatürleri, adı geçen makalemizde anlatmıştık.

23. Horoz, doğan güneş ve öldükten sonra dirilme bağlantılı, bir Mithra sembolüdür. Franz Cumont, “Le coq blanc des Mazdéen et les Pythago-riciens”, Compte-rendu des séances de L’Academie des Inscriptions et Belles-Lettres, 1942, s. 283-300; Erwin R. Goodenough, “Jewish symbols in the Greco-Roman period”, VIII, New York 1958, s. 59-70, G. W. Elderkin, “A gnostic amulet”, Hesperia, II (1953), s. 477.

24. Roger Lescot, “Enquéte sur les Yezids”, s. 56-58; Djelal Noury, “Le Diable promu ‘Dieu’-Essai sur le Yezidisme”,  Constantinople 1910, “Jeune Turc” matbası, s. 23-25.

 

25. Djelal Noury, a.g.e., s. 24-25; M. Mokri, “L’Esotérisme Kürde”, s. 124.

26. Zara bölgesi Şerefiye köyünde Seyyid Şah Ismail Dede’nin ağzından, aynı köyden Sanem adlı kadına söylerken işittim. Sanem, saralı idi; yılanlar, köpekler başka acayip şekillere girmiş ruhlar ve cinler görüyordu.

27. Ivanow, a.g.e., s. 33-41.

28. R. Lescot, a.g.e., s. 69-70; Djelal Noury, a.g.e., s. 36.

29. Imranlı bölgesi Arık köyü’nde oturan birinden işitildi.

30. Yezidiler için, Bak. R. Lescot, q.g.e., s. 83-84; Djebel Noury, a.g.e., s. 44; Klaus E. Müller, a.g.e., s. 196-197; Ehli Hak’lar için, Bak. M. Mokri, “L’Esotérisme Kürde”, s. 164; B. Nikitine, “Les Kurdes”, Paris 1956, s. 109; Ivanow, a.g.e., s. 40-41; Alevi-Bektaşiler üzerine: John K. Birge, “The Bektashi Order of Derwishes”, Londres 1937, s. 182, not. 3; J.-P. Roux, “Les Traditions des Nomades de la Turquie Meridionale”, Paris 1970, s. 324-325; Peter J. Bunke, “Kızılbaş-Kurden in Dersim”, s. 354; ayrıca “kızılbaş Problemi” adlı yazımız.

31. “Alevi adetleri üzerine notlar: Bazı Orta Anadolu kutlamaları dolayısıyla”, adlı makalemiz; Yezidiler için Bkz, R. Lescot, a.g.e., s. 71; ve T.F. Aristova, “Kurdy Zakavkaz’ja”, Moscou 1966, s. 174-197.

32. Bu bölge üzerine T.F. Aristova’nın “Kurdy Zakavkaz’ja” adlı eserinde mühim bilgiler bulinmaktadır.

33. Yezidilerin doğrudan doğruya temas kuramadığımız için, not. 18 ve 24’te sözü edilen eserlerden yararlandık.

34. V. Minorsky, “Jihan Shah Qara-qoyunlu and his Poetry”, BSOAS, 1954, XVI, 2, 273-276; The Poetry of Shah Ismail I, BSOAS, X, 1939-1942, s. 10007a-10008a.

35. Fuat Köprülü, “Influence du Chamanisme Turco-Mongol sur les ordres Mystique Musulmans”, Memoires de l’Institut de Turcologie de l’Üniversite di Stamboul, yeni seri I, Istanbul 1929; “Tüek Edebiyatında Ilk Mutasavvıflar”, Ankara 1966 (ikinci baskı).

36. Bu cin (démone) konusunda Bkz, Emile Benveniste, “Le Dieu Ohrmazd et le Damon Albasti”, Journal Asiatique, CCVLVIII, 1960, fasikül 1, s. 65-74.

37. Louis Bazin, “Les Calendriers Turcs anciens et medievaux.”, Paris 1974, s. 174, 183, 244-245; J.-P. Roux, “LaMort chez Les Peuples Altai-ques anciens et mediavaux”, Paris 1963, s. 157.

38. Bkz, not 31’de adı geçen yazımız.

39. “Vilayetname”, s. 18-19: Hacı Bektaş, güvercine dönüşerek Soluca-karahöyük’e (bugünkü Hacıbektaş) varır; Hacı Doğrul, bir şahin olur ona doğru uçar.

40. Vilayetname, s. 14-15. Kuş metamorfoz’u konusunda Bkz, Fuat Köprülü, “Ilk Mutasavvıflar”, s. 26.

41. Bkz, not 44.

42.Bu nefes Aşık Daimi’nindir ve kendisinden alınmıştır.

43. Bkz, not 29 ve metin.

44. M. Granet, “Danses et legendes de la Chine ancienne”, Paris 1926, 2 cilt, I, s. 222, 314; II, s. 504, 525, 526; Max Kaltenmark, “Le Lie-Sien tchouan”, Pekin 1953, s. 23, not. 1. Bu kaynaklar bize, meslektaşımız M. Yves Hervouet tarafından iletildi; kendisine minnettarlığımızı ifade etmek isteriz.

45. Faruk Sümer,  “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, Ankara 1970, s. 144-145; “Oğuzlar”, Ankara 1967, s. 21-22.

46. “Divanü Lugat-it Türk”, Besim Atalay çevresi, Ankara 1939, I, s. 36, satır 12; s. 454, satır 3, 12; II, s. 3, satır 18; s. 280, satır 12-19.

47. Mevlana’nın Türkçe şiirleri Mecdut Mansuroğlu tarafından yayınlandı: “Mevlana Celaleddin Rumi’de Türkçe beyid ve ibareler”, TDAY, Belleton, 1954. Biz Ibrahim Tatarlı’nın antolojisinden yararlandık: Eski Türk Edebiyatı, metinler”, Sofya 1973 (Nauka i Izkustvo), s. 35.

48. alessio Bombaci, “Histoire de la Litterature Turque”, Fransızca çevirisi, Paris 1968, s. 15-16.

49. W. Barthold, “Histoire des Turcs d’Asie Cntrale”, Paris 1945 (Fransız adaptasyonu: Mme Donskis), s. 38-40, 42-46; Türkçe çevirisi: K.Y. Kopraman-A.I. Aka, “W. Barthold, Orta Asya Türk tarihi hakkındaki dersleri”, Ankara 1975, s. 19-20, 63-65, 69-75 vd. 123-124.

50. Ihsan Mesut Erişen-Kemal Samancıgil, “Hacı Bektaş Veli – Bektaşilik ve Alevilik Tarihi”, Istanbul 1966, s. 37.

51. J.-P. Migne, “Patrologiae Latinae”, XXXII, Paris 1961, col. 1309-1384, bölüm XI-XVIII; Alfred Adam, “Texte zum Manichaismus”, Berlin 1969, s. 61-62 (Augustin über die drei Signacula); Peter J. Bumke, a.g.e., s. 539. st. Augugistin’in, “Mani” dinlilere karşı eseri ile Bektaşiliğin üç yasağı arasındaki ilgiye dikkatimi çektiği için, M. Peter Bumke’ye teşekkür ederim.

52. JP. Asmussen, “XUASTVANIFT – Studies in Manichaeism”; Copenhagen 1965, s. 16, 175, 179, 199, 230, 236; S. E. Malov, “Pamjatniki drevne – tjurkskoj pis ‘mennosti”, (Izd. Akad. Nauk SSSR), Moscau-Léningrad 1951 (Şuatsvanift, s. 108-130), s. 118, 112 (satır 87-88); H.Ch. Puech, “Le Manichéisme”, Paris 1949, s. 89-90, 190 (not 385).

53. W. Barthold, “Histoire des Turcs d’Asie Centrale”, s. 40.

54. “Divanü Lugat-it Türk”, I, s. 411, satır 23; Baçag.

55. “W. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersleri”, s. 123; Malov, a.g.e., s. 119, sartır 130; “Drevne-tjurkskij Slover” (Izd. Akad. Nauk SSR), Leningrad 1969, s. 76, Baçag maddesi.

56. her ikisi de Islami “gnose”dan doğmuş olan, Şiilik ve Sufilik arasındaki sıkı ilişkiler için Bkz, Seyyed Hossein Nasr, “Le Shi ‘isme et le Soufisme: leurs relations principielles et histoiques”, Le Shi’isme Imamite (Colloque de Strasbourg: 6-9 mayıs 1968), Paris 1970, s. 215-233; s. 230’da, yazar, Bektaşiler tarikatı içinde, sufilik ve şiiliğin sıkı bağlarına değiniyor.

57. Nitekim böylece her zorba, Yezid’in ve her şeyit, Imam Hüseyin’in veya XVI. Yüzyılda asılarak ölen Kızılbaş şair ve kahraman Pir Sultan Abdal’ın yeniden bedenleşmesi (réincarnation) olacaktır.

58. John K. Birge, “The Bektashi Order of Dervishes”, Londres 1937; F. W. Hasuck, “Christianity and Islam under the Sultans”, Oxford 1929, 2 cilt; Speros Vryonnis, “The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from the Eleventh through the Fifteenth Century”, Berkeley-Los Angeles-London 1971 (University of California Press) Klaus E. Müller, a.g.e.

59. Bu bilhassa, Birge’nin görüşüdür: a.g.e., s. 216.

60. Bkz, Ivanow, a.g.e., s. 48-57.

Kitap: Kırklar’ın Cemi’nde
Çeviri: Turan Alptekin
Ekleyen: Seyyid Hakkı

 



ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...