Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

11- Hacı Bektaş Sulucakaraöyükte -2



Hacı Bektaş Sulucakarahöyükte -2
§ Hacı Bektaş’ın ayakları, kayaya gömülüyor

Hacı Bektaş, bir gün Sulucakarahöyük’ün doğu tarafına, seyrana çıkmıştı. Birisi, kerpiç yapmak için balçık karmadaydı. Hacı Bektaş da gelip ayaklariyle balçığı yoğurmaya başladı. O adam, balçığı ayaklamak kolay dedi, erlik ona derler ki şu kayanın üstüne çık da onu ayaklarınla yoğur, ayaklarının, dizlerinin izleri, o kayada kalsın. Bunu yap da sana candan, gönülden muhip olalım.


Hünkar, bu sözü duyunca hemen o kayanın üstüne çıktı. Dizleriyle, ayaklariyle kayayı yoğurmaya koyuldu. Kaya, hamur gibi yumuşamışdı, Hünkar’ın dizlerinin, ayaklarının izleri kaldı o kayada.
Adam, köye koştu, olayı köylülere haber verdi. Köylüyle beraber kendisi de Hünkar’ın ayaklarına kapandı, hepsi de hayırduasını aldılar. O kaya, hala durur, Hamurkaya diye anılır.


§ Hacı Bektaş, taşı hıyar gibi kesiyor

Hacı Bektaş, birgün, mescid önündeki bir taşın üstüne oturmuştu. Elindeki bıçakla bir hıyarı kesip yemedeydi. Birisi gelip derviş dedi, o hıyarı bizim bıcağımız da keser, ersen şu taşı keste erliğini bilelim ve ordaki bir sivri taşı gösterdi. Hacı Bektaş, hemen o taşa bir bıcak vurdu, taşı, hıyar gibi ikiye böldü. O adam, Hünkar’ın elini öptü, ayaklarına kapandı.


O taşıniki parçası da hala, Akkapı’nın dibinde durur, erenleri ziyaret edenler, o taşları da ziyaret ederler.


§ Hacı Bektaş’ın buğdayı, mercimeği taş etmesi

Hacı, Bektaş, birgün, Sulucakarahöyük’ün doğu tarafına çıkmıştı. Köylüler, ekini biçerlerdi, Kırşehri’den şahne gelir, ölçerdi, ondan sonra onları çeç ederler, üstünü sapla örterlerdi. Gene, adet olduğu gibi buğday, arpa ve çavdarı dövüp savurmuşlar, çeç etmişler, yağmur bozmasın diye üstünü sapla örtmüşlerdi.


Hacı Bektaş, eteğini açıp harman sahiplerinden bir şey istedi,
birşeyimiz yok dediler, Hünkar, bir şey olmasın dedi, geri döndü. Çeç sahipleri, çeçlerini açtılar, gördüler ki ne kadar arpa, buğday, mercimek, nohut varsa hepsi taş olmuş. Bu büyü dediler, onlar taş olduysa ne çıkar, altınımız, akçemiz çok. Hünkar, giderken bu sözlerini duydu, güvendiğiniz altınınız, akçeniz de öyle olsun dedi. Hepsi de koşup evlerine vardılar. Gördüler ki altınları, akçeleri de taş olmuş. Hünkar’a vardılar, Erenler Şahı dediler, insana nasip olacak tanelerin hepsi taş olmuş, hiçbir işe yaramaz. Hacı Bektaş, işe yarar dedi, bizi sevenlere armağanımız olsun, oğlu kızı olmıyan kadınlar, üç gün oruç tutsunlar, Cuma gecesi, dişlerine değirmenden bu tanelerden birini yutsunlar, o gece helalleriyle  Ulu tanrı ona bir oğlan nasip eder. Mercimek yutarsa kızı olur. kesesinde taşırsa altını, akçesi eksik olmaz.


Erenler kerametiyle bu ana kadar o taş olan taneler, yerin dibinden, taş içinden kaynayıp çıkar.


§ Bir avuç unla kırk gün ekmek pişirmek

Hacı Bektaş, gah Kadıncık’ın evinde, gah evinin yanındaki halvet yurdunda, gah da “Kızılca Halvet” te karar ederdi, kerametini işitenler, kendisini görmeye, hayır duasını almaya gelenleri, İdris’le Kadıncık karşılarlar, yaptırdıkları konuk evinde konuklarlar, sofra çıkarırlar, yoğurt, bal sunarlar, ağırlarlardı. Hünkar da gelip onlarla sohbet ederdi.


Birgün, kalabalık bir topluluk geldi. kadıncık, Hünkar’a gidip erenler dedi, ekmek yapmak için un yok, değirmene gönderdiğimiz buğday öğünüp gelmedi dedi. Hünkar, komşudan isteyin buyurdu. Komşuya baş vurdular, ondan da bulunmadı. Bunun üzerine Hünkar, çuvalları silkin dedi. Silktiler, bir avuç kadar un çıktı. Hünkar’ın emriyle onu bir tekneye koyup yoğurdular, üstünü bir bezle örttüler, huzuruna getirdiler. Hünkar, mübarek ellerini bezin üstüne koyup Bismillahirrahmenirrahim, Allah beraketler versin, pişirin, fakat teknenin üstündeki üstündeki bezi açmayın dedi.


Kadıncık, köylünün kızını, gelinini çağırdı. Geldiler, birkaç yere saç koydular, tamamı kırk gün, o teknenin hamurunu pişirdiler, takatleri kalmadı, aciz kaldılar. Kadıncık, Hünkar’a gelip Erenlerin Şahı dedi, artık gücümüz, kuvvetimiz kalmadı. Hünkar, tekneyi getirin dedi. Getirdiler, üstündeki örtüyü açtı, hamuru dört parça yaptı. Bunlara bazlama yapın , pişirin, tükensin dedi. Dediği gibi pişirdiler, hamur tükendi.


§ Hırkadağı

Hünkar, Sulucakarahöyük’te, Kadıncık’ın evinde yerleşince kerametini işitenler, ziyaretine gelmeye başladılar. Fakat huzurunda toplanan muhipler ve halifeler, köyün havasından incindiler. Hünkar’a bir yolla anlatalım da deniz kıyılarında bir yere gitsinler, biz de bu sayede sıcak bir yerde karar edelim dediler. Birgün toplanıp Hünkar’a, burasının yeli pek çok, durmadan esiyor diye söz açtılar. Hünkar, erenler, bizi ziyarete geliyorlar, onun için çok yel esiyor dedi. Gene bir gün, bu Karahöyük’ün karı fazla, soğuğu şidetli, erenler bir alçan ve deniz kıyısı yerde karar etselerde gelen abdallar, çıplaklar, garipler de rahata kavuşsa dediler. Hünkar, bu sözlerden incindi. Hakk’a giden hak uğrun hakkıyçin dedi, bu yerden daha soğuk ve daha yüksek bir yer olsaydı oraya gider, orada yerleşirdim.


Halifeler, Hünkar’ın, Sulucakarahöyük’ten gitmeye razı olmadığını anladılar, artık bu işe ait hiçbir sözde bulunmadılar.


Hünkar’ın en ulu halifesi Cemal Seyyid Sultan’dı. Hünkar’ın sırrını, ondan daha iyi bilen kimse yoktu. Nice defalar, Hünkar, onun arkasını sıvamıştı, Cemalimdir demişti. Bu halife, öbür halifelerin üst yanında otururdu. Ondan sonra kolu açık Hacım Sultan uluydu. Seyyid Cemal Sultan’ın altında otururdu, Hünkar, batın kılıcını ona sunmuştu. Ondan sonra ulu halife, İsmail Padişah’tı, Hünkar’ın ibriktarıydı ve sırrına mahremdi. Ondan sonra Resul Baba gelirdi, Hünkar’ın ferraşıydı. Bunlar gibi üçyüzaltmış halife vardı. Hünkar, bunlara dönüp elem çekmeyin, odun kaydını görelim dedi.


Günlerden birgün, abdallariyle Hırkadağı tarafına seyre çıktı. Dağın üstüne gelince Abdallara, tez varın dedi, bir ateş yakın. Abdallar, etraftan çer-çöp yığdılar, ateşlediler. Hünkar, ateş yanınca çoşup aemah'a girdi. Abdallar da ona uydular. Kırk kere ateşi dolandılar. Derken Hacı Bektaş, hırkasını çıkarıp ateşe attı, çekildi. Hırka, tamamiyle yandı, kül oldu. Sonra Hünkar, o külü aldı, savurdu, bu külün düştüğü yerden odun bitsin dedi, dönüp makamına vardı.


Bu andan itibaren o dağın odunu, günden güne çoğaldı. Abdallar, gidip keserler, getirip yakarlar, ısınırlardı. Bu yüzden o dağa “Hırkadağı” dendi, odunu, kıyametedek bitmez.


§ “Kızılca Halvet” kuruluyor

Hünkar, evden çıkar, “Kızılca havlet” in olduğu yere gelir, otururdu. Muhipler, Hünkar’ın daima burada oturmasında bir iş var; galiba, burda bir halvat yurdu yapılmasını ister dediler. Bir muhip, sevabe girmek için oraya halvet yaptırmak ve bütün muhiplerden önce bu işi başarmak diledi. İsmail Padişah’a gidip erenlerden izin al dedi, kendilerine bir halvet yurdu yaptırayım.


Sarı İsmail Padişah, o muhibbe bildirdi. Muhip, mimar getirdi. Hünkar da çıkıp “Kızılca Halvet” in şimdiki yerini çizdi.. yetecek kadar taş getirildi, yonuldu. Derken sabah geldiler, bir de baktılar ki “Kızılca Halvet” kurulmuş. O muhip, bir başkası geceleyin yaptırdı, halbuki sevap, tamamiyle benim olsun diye ben yaptıracaktım dedi, pek incindi. Sarı İsmail Padişah, bunu Hacı Bektaş’a bildirince Hünkar, onu bir başkası yaptırmadı, bir nefesle yapıldı, bitti. Maksat sevap ise o sevap, o muhibbin defterine yazıldı dedi. Sarı İsmail Padişah, Hünkar’ın sözünü o muhibbe bildirdi, o da mamnun oldu.


§ Hacı Bektaş, Akçakoca

Hünkar, bir toplulukla Develi iline, seyrana vardı. O ilde Akçakoca Sultan adında bir eren vardı. Bir gece, o erene konuk olup sohbet etmek istedi, bir adam gönderdi. Akçakoca’nın kötü huylu bir karısı vardı, gelen adama, ne diye rahatsızlık veriyorsunuz, sizin elinizden rahatımız kaçtı, maksadınız Akça’yı görmekse varın bulun, burçak yolmadadır, buluşup görüşün, sonra yolunuza gidin dedi.


Giden zat, geri gelip Hünkar’a, kadının sözlerini söyledi. Hünkar’ın da canı sıkıldı, maksadımız dedi, o erle birleşip konuşmak, o aklı kıt ve kötü huylu kadının sözünden bize ne. Akçakoca’nın bulunduğu tarafa yöneldiler. Gelince gördüler ki Akçakoca, iki büklüm, burçak yolmada. Hünkar’ı görünce karşıladı, hoşgeldiniz Erenler Şahı dedi, lütfettiniz.. geldiniz, yoksa biz, buna değmezdik; buyurun, eve gidelim, mübarek ayağınız, evimize bassın, didarınızla şeref bulalım.


Dervişler, birisi gitti, karınız razı olmamış dediler. Akçakoca, Erenler Şahı dedi, ben kırk yıldır o kancığın kahrını çekerim, siz de bizim hatırımız için bir gececik dayanın.


Hünkar, siz ihtiyarsınız dedi, iki büklüm burçak yolmak, size zahmet verir; sonra burçaklara döndü, burçaklar dedi, bir yere gelin. Oradaki, burçakların hepsi, yerden çıkıp bir araya geldiler, yığıldılar. Akçakoca, Erenler Şahı dedi, lütfettiniz, bizi zahmetten kurtardınız. Bu iş, bizi esirgemenizden oldu, fakat sizden bir ricamız var, burçaklar yerli yerine gitsin de biz, elimizin emeğini yiyelim. Hacı Bektaş, hemen, burçaklar dedi, nasıl geldinizse öylece yerinize varın. Hünkar’ın sözü üzerine burçaklar, gene yerlerine gittiler.


Akçakoca, Hünkar’ın önüne düştü, o toplulukla eve vardı. Yere döşek serdi, Hünkar’ı oturttu. Sofra geldi, yendi içildi, dua edildi. Bundan sonra Akçakoca, köy halkını çağırdı. Köylüler gelince bir bez aldı, önlerine koydu. Onlar, bu nedir deyince ev sahibi, erenleri rahatsız etmiş. Şimdiyedek biz, onun kahrını çekerdik, fakat ne yapalım, vadesi tamamlanmış, varın, onuaslına ulaştırın dedi. Köylüler, içeri girdiler, gördüler ki kadın ölmüş, yıkanmış. Kefene sarıp namazını kılarak aldılar, götürdüler, gömdüler.


O gece, Hacı Bektaş, Akçakoca ile sohbet etti, ertesi gün yola düşüp Karaöyük’e geldi.


§ Hacı Bektaş, Çilehaneye pençere açıyor

Hacı Bektaş, Arafat dağındaki çile-hane’de itikafe girmişti. Erenlerden bir nicesi, çile-hane’ye geldiler, onunla sohbet ettiler. Bu arada, Erenler Şahı dediler, burası çok karanlık, ışık girecek bir yeri yok, bir penceresi olsaydı ne olurdu?


Hacı Bektaş, onların bu sözünü duyunca hemen Çile-hane’nin, yazıye bakan duvarına bir yumruk vurdu, duvarda, adam sığacak kadar bir delik açıldı. Erenler, Hünkar’ın kuvvetine şaştılar. Hünkar, dua etti, hepsi yollarına revan oldular.


§ Şeyh Necmeddin’i Kubra-Kavus Han

Şeyh Necmeddin’i Kübra, rasad bilgisine ait bir kitap meydana getirdi, götürdü, Bağdat Padişahına sundu. O vakit, Bağdat’ta, Abbas oğullarından bir Padişah vardı. Bağdat, Cezayir, Musul ve Diyarbekir, onun hükmündeydi. İran ülkesi, Azerbaycan ve diyarbekir (böyle), Selçuk oğullarındandı. Selçuk oğullarının ulusu da o vakit, Gazi Selim Şah oğlu Kılıç Arslan’ın oğlu Sultan Alaeddin Keyhusrev’di. Konya’da oturur, Acem Ülkesine hükmederdi.


Abbas oğullarından olup Bağdat’ta hüküm süren Padişahın aklı, biraz kıttı. Şat ırmağının kıyısında yüce bir köşk yaptırmıştı. Oturduğu yerin duvarında, Şat ırmağına karşı pencereler açmıştı. Oturur, Şat suyunu seyreder dururdu. Aynı zaman elinde ne varsa suya atardı. Vezirler, neden böyle yapıyorsun dedikleri zaman suyun sesi, suyun sesi hoşuma gidiyor dedi.


Şeyh Necmeddin, yazdığı kitabı götürüp bu Padişaha verince Padişah, bir müddet kitaba baktı, sonra bir pencereden suya atıverdi. Vezirler, aman dediler, ne yapıyorsun? Böyle yüce, üstün, olgun, bilgin kişi, ömrünü sarfetmiş, rasat bilgisine ait eşsiz bir kitap yazmış sana getirip sunmuş; sen tuttun, onu suya attın, iyi iş etmedin... Padişah, gene adeti  olduğu gibi suyun sesi bana hoş geliyor, o yüzden bıraktım dedi.


Şeyh Necmeddin, bunu görüp pek incindi, mahzun bir halde dışarı çıktı. Vezirler de beraberce çıktılar. Şeyh, vezirlere, şu yaptığı iş nedir dedi, rasat bilgisi gibi bir bilgiye ömrümü harcadım, bunca zamandır uğraşıp bir kitap yazdım, ona sundum tuttu, suya atıverdi, benim zahmetim hice gitti. Vezirler, ne yapalım dediler, deli bir adam, aklı kıt, biz de bu işinden incinip duruyoruz; cin mi tutuyor, nedir? daima böyle yapıyor, neden yapıyorsun deyince de incinip duruyor.


Şeyh Necmeddin’i Kebiri, ordan kalkıp yola düştü. Bağdat Padişahına kinlendi. İçinden, sana bir iş edeyim ki alemde destan olsun, söylensin dursun dedi. Deşt’i Kıpçak’tan ötede, Tataristan ülkesi vardı, o ülkede Çengiz Han adlı bir Padişah, hüküm sürmedeydi. On oğlu vardı. Yeri yurdu, sayıya ölçüye sığmazdı. Necmeddin de bütün bilgilerde eşsizdi. O Padişah’ın oğullarından her birinin talihine baktı. Onların birinin adı, Kavus Han’dı. Necmeddin, Kavus Han’ın talihini pek kuvvetli buldu. Çengiz Han’a gidip ben dedi, bütün bilgilerde eşsizim. Oğlunun talihine baktım, eğer ona asker verir, Bağdat Padişahına yollarsan bütün memleketleri alır, hiçbir kimse ona karşı duramaz.padişah, şeyh’in sözüne inanmadı. Atalarımız, dedelerimiz, nice kere asker çektiler, onlarla başa çıkamadılar. Ben oğlumu yollamam dedi. Şeyh Necmeddin, benim bulup anladığım şeyi söylüyorum dedi, sözüme inanmıyorsun. Ayın filan gecesi, ay tutulacak, gör de bak, sözüm yalan mı, gerçek mi? Padişah, bakalım görelim dedi, o gece ay, dediğin gibi tutulursa oğluma asker verir, yollarım. Gerçekten de onlarda müneccim yoktu ve bu işi bilmezlerdi.


Necmeddin’in dediği gece ay tutuldu, Necmeddin, Padişah’ın sarayına geldi, kapıcılara, girin, Padişah’a haber verin, ay tutuldu dedi. Kapıcılar, Padişah uyuyor, uyandıramayız dediler. Şeyh, ordan koştu, şehir halkına, ay tutuldu dedi, tas, tepsi, leğen, hasılı bakırdanyapılma ne varsa çalın da bu ay tutulması geçsin. Halk, hemen eline geçirdiği şeyi çalmiya koyuldu. Ay tutulunca bakırdan yapılma şeyleri çalma, burdan kaldı.şeyh’ın maksadı, Padişah’ı uyandırmak, sözünün doğru olduğunu isbat etmekti.


Gürültü çoğalınca Padişah uyandı, bu nedir dedi. Ay tutuldu dediler. Padişah da kalktı, gördü ki, sahiden de ay tutulmuş. Şeyh’in sözüne inandı, oğlu Kavus Han2a, yüzbin göçer Tatar evi verdi, oğlu, kız, kavim, kabile, hepsini şeyh’le gönderdi. Onlarla beraber bir de ulu keşiş yolladı. O vakit Tatar, İsa dinindeydi.


Kavus Han, o yüzbin göçer Tatar eviyle yürüdü, günün birinde Bağdat’a geldi. bu yandan Bağdat Padişahına da haber verdiler. O da asker topladı. Kavus Han’a karşı durdu. Savaşta, Bağdat Padişah’ı mağlup oldu. kavus Han, Bağdat’ı aldı, bütün Irak’a hükmetmiye başladı. Necmeddin’in maksadı da öc almaktı, maksadına ulaştı, Kavus Han’dan izin aldı, işine gitti.


Kavus Han, Bağdat’ı alıp Irak ülkesini ele geçirince Rum ülkesine de gelmek istedi. O vakit Hacı Bektaş, Karahöyük’de, Kadıncık’ın evindeydi. Kerameti her tarafa yayılmıştı. Her yandan mürid, muhip, akıp geliyordu.günlerden birgün Hacı Bektaş’ı görmeye biri gelmişti. Eğnine kara elbise, başına kara bir külah giymiş, üstüne kırmızı sarmıştı. Geldi, Hünkar’ın elini öptü, ayaklarına düştü, yoksulum dedi, ey gerçek er, bana safa-nazar, himmet et. Hünkar, adın ne dedi. Gelen er, Can Baba dedi. Hünkar, gözünü, arkasını sıvazladı, nasibini verdi. Erin bakışı, kimyadır, kara toprağa basar altın olur. can baba’ya da safa-nazar dedi, bizden nasibini aldın, seni Tatar Han’ı Kavus Han’a gönderiyorum. Korkma, git, vilayetten, kerametten ne isterlerse göster, seninle beraberiz. Onlara de ki; Sünnet olup imana gelmedikçe sana, Rum ülkesine girmeye yol yoktur.


Can Baba, hacı Bektaş’ın emriyle yola düştü, Erzincan önünde Kavus Han’a rastladı. Göçün önünde durup nereye gidiyorsunuz? Bundan ileri yol yok size, ancak sünnet olur; imana gelirseniz o başka dedi. Can baba’nın sözünü Kavus Han’a haber verdiler. Kavus Han Emretti, göçü kondurdular. Karadonlu Can baba’yı, Han’ın huzuruna götürdüler. Han, derviş dedi, sözün nedir? Can Baba, sünnet olup imana gelmezseniz size burdan ileriye yol yok dedi.


Anlattığımız gibi Kavus Han’ın babası, yanına ulu bir keşiş katmıştı. O keşişi çağırdı, ey dinimizin ulusu dedi, gör bak, şu gelen kimse ne diyor, sen de işit. Karadonlu Can Baba, ayni sözleri, keşişin önünde de söyledi. Kavus Han, ey dinimizin ulusu dedi, bu derviş’in sözüne ne dersin sen? Keşiş, cevabı hem kolay dedi, hem güç. Kolayı nedir, zoru ne diye sordular. Keşiş, kolayı şu; Bu adamı sınarız. Zoru da şu; Eğer üst olursa dinimizi bırakıp bunun dinine girmemiz gireceğiz, hüküm, üst olanındır, yanlız bunu nasıl sınayacağız dedi. Keşiş, bir büyük kazan içine girsin, ağzına dek su doldurun, kapağını sıvayın, üç gün altında kızgın ateş yakın, üç gün kaynatın, sözü doğruysa birşey olmaz, bunun dinine gireriz dedi.


Kavus Han, bu sözden hoşlandı, iyi bir tedbir buldun, yalancıysa helak olur, kurtuluruz dedi. Sonra dönüp Karadonlu Can Baba’ya, ne dersin dedi, razı oluyormusun? Karadonlu Can Baba, evet dedi, razıyım, fakat ölmezde sağ çıkarsam müslüman olur musunuz? Kavus Han, elbette, ne var ki dedi.


Ortaya büyük bir ziyafet kazanı getirdiler. İçini suyla doldurdular, gel, gir dediler Karadonlu Can Baba, iki bir demeden kazanın içine girdi. Su doldurdular, kapağını kapattılar, dört yanını, sağlamca sıvadılar. Altına büyük bir ateş yaktılar.


O tarihte, o gün, Hacı Bektaş, Kadıncık Ana’nın evinde oturmaktaydı. Sarı İsmail’e, saçım uzamış dedi, dışarıya çıkalım da beni traş et. Sarı, taşı, ustrayı aldı. Hünkar’la beraber dışarıya çıktı. Köyün alt ucunda, öyüğe karşı bir yerde oturdular. Hünkar, sarı’ya, haydi dedi, traşa başla.  Sarı, Hünkar’ın saçını traş etmeye başladı. Tam başının yarısını traş etmişti ki Hünkar, yeter dedi, Sarı İsmail traştan el çekti. Hünkar kalktı, bir yere vardı, eliyle yeri kazdı, ak pınarım, ak pınarım, ak pınarım dedi. Üçüncü defasında, Hünkar’ın vilayetiyle yerden, arıduru bir su çıktı, öyüğ’e doğru akmaya başladı. Hünkar, Ak pınarım diye neden üç kere söylettin, bir kere söylediğimiz yetmez miydi, ne diye gelip yetişmedin dedi. Sarı der ki,; Kulağımla işittim, Hünkar, bu soruyu sorunca sudan bir ses geldi, su diyordu ki; Erenler Şahı, ilk defa söylediğiniz zaman Horasan’dan, Nişabur şehrinden aktım, Erçiyeş’e geldim; ikinci emrinizde Erçiyeş’i yedi kere tevaf ettim, üçüncü buyruğunuzda, eştiğiniz yerden çıktım. Hünkar, pınarın bu cevabından sonra Sarı buyurdu, bu pınar, Horasan’da bizimle beraberdi. Nerede ve ne vakit ihtiyacımız olsa gel derdik, gelirdi. Şimdi de gel dedik, geldi, nefesimizi kırmadı. Kim, bu pınarda yıkanırsa cehennem ateşine yanmasın.


Hünkar, mübarek eliyle sudan alır, civarına serperdi, serptiği yerden buğu çıkardı, göğe ağardı. Sarı, bu hali görüp Hünkar’a “ece” dedi. O civar halkı, Hünkar’ı “ece” diye anarlardı, bu söz, Oğuz dilince eren, evliya demektir. Sarı, taştan, topraktan buğu çıkmasına şaştı, soğuk suyu şu taşlara saçıyorsunuz, buğu çıkıyor dedi. Hünkar, evet dedi, Karadonlu Can Baba’yı Kavus Han, kazana koyup kaynatıyor, onun suyunu iyileştiriyorum.


Biz gelelim gene sözümüze; Kavus Han, Karadonlu Can Baba’yı, üç gün üç gece kaynattı. Dördüncü günü Tatar Beyleri ve Ulular, Han’a gelip dediler ki: O kazana koyduğu adam demir olsa erir giderdi. Gelin, açalım, görelim, hali ne olmuş. Hep birden kazanın yanına geldiler. Han emretti, kapağını açtılar. Bir de gördüler ki Karadonlu Can Baba, Kazanın içinde bağdaş kurmuş, oturmada, burçak burçak ta terlemiş.


Kavus Han, emretti, Baba’yı, kazandan çıkardılar. Han, keşişe nedersin dedi, keşiş, bu kadarla olmaz dedi, emret askerine, bir yazıya odun yığsınlar, ateş versinler, bu, ateşe girsin, yanmazsa dinine gireriz. Kavus Han, Karadonlu Can Babaya, ne dersin dedi. Karadonlu Can Baba, pekala, fakat yanmayıp çıkarsam sözümü tutup imana gelecek misiniz diye sordu. Kavus Han’la yanındakiler evet dediler. Han emretti, bir yazıya pek çok odun yığdılar, öylesine ki bir yanında duran atlı, öbür yanında görünmezdi. Odunu ateşlediler. Odunu ateşlediler. Isısından kimse, yöresine varamıyordu. Kavus Han, gel derviş dedi, bu ateşe gir, biz de sözümüzde duralım. Karadonlu can Baba, beni dedi, size, Rum erenlerinin Ulus Hacı Bektaş Hünkar gönderdi, onun izniyle geldim, sizi Müslümanlığa davet ettim. Siz beni kazana koyup üçgün, üçgece kaynatarak sınadınız, birşey olmadım. Şimdi de bu ateşe girdiriyorsunuz. Bu keşiş, sizin dininizin ulusu. Gelsin, o da benimle girsin, hangimizin dini haksa belli olur, kimsenin şüphesi kalmaz. Kavus Han’ın yanındaki Beyler, keşişin yüzüne  bakıp ey din ulusu dediler, ne dersin? Derviş, beraber ateşe girmeye davet ediyor seni. Keşiş Beylerin yanında olmaz demeye utandı, peki dedi, gireyim de hangimizin dini kuvvetli, belli olsun, bilinsin.


Bunun üzerine Can Baba, keşişin eline yapıştı, ateşe yürüdü. Keşiş, giderken Karadonlu Can Baba’ya, ey gerçek er dedi, ben ne olacağımı biliyorum, oğlancıklarım sana emanet. Her ikisi de beraberce ateşe girdiler, üçgün, üçgece ateşin içinde kaldılar. Dördüncü günü, Han’la Beyler, keşişin hali ne oldu acaba diye ateşin bulunduğu yere geldiler. Baktılar ki Karadonlu Can Baba, yalnızca ateşin içinden çıka geldi. doğruca Kavus Han’ın yanına varıp avucunu açtı, keşişin parmaklarını yere koydu. Kavus Han, keşiş ne oldu, belirmedi dedi. Karadonlu Can Baba, bize parmaklarını verdi, gönlünü varmedi, gönlünü varseydi birşey olmazdı buyurdu.


Kavus Han, bu hali görünce şaşırdı, doğru evine gitti, olayları birer birer karısına anlattı. Karısı, o dervişi bana yolla dedi, bir şişe zehir saklamadayım, vereyim, içsin de hiçbirşey olmazsa hiçbir olmazsa şüphemiz kalmasın, dinine girelim.


Kavus Han emretti, Karadonlu Can Baba’yı, Hatununun yanına götürdüler. Hatun, Kavus Han, seni üçgün, üç gece kazana koyup kaynatmış, birşey olmamışsın. Üçgün, üçgece ateş içinde kalmışsın, birşey olmamışsın. Şimdi de benim elimden şu bir kadeh zehiri iç; gene hiçbirşey olmazsa sana, biz de inanırız, dinine gireriz dedi. Karadonlu Can Baba, bir iki demeden Hatun’un elinden zehri aldı, içti, Tanrı’nın inayetiyle, Tanrı elçisinin mucizeleriyle ve erenlerin himmetiyle hiçbirşey olmadı.


Kavus Han’la yanındakiler, bunu da görünce inandılar, hiçbir şüpheleri kalmadı, imana geldiler. Bundan sonra Kavus Han, Ulu Beylere danıştı, önce dedi, dinimiz başkaydı. Savaşıp memleket alalım, halkı dinimize döndürelim derdik. Halbu ki şimdi Müslüman olduk, rerenlerin dinine girdik. Müslüman, Müslümana kılıç sallaması doğru değildir. Fakat yerimize dönersek atamla savaşa gireriz. Atam, bizim dinimize dönmez, bir de artık onun dinine dönemeyiz. Doğru şu: Rum ülkesi Padişah’ına elçi yollayalım, onunla dileşelim, yurt isteyelim, ona arka olalım, din düşmanlarıyla savaşalım. Hepsi, bunu doğru buldu. Han, Selim Hanoğlu Kılıç Aslan’ın oğlu Sultan Alaeddin’e elçi gönderdi, mektup yolladı, ben, Çengiz Han oğlu Kavus Han’ım. Ordu çekip geldim, Bağdat Padişah’ını altettim, tutup öldürdüm, ülkesini aldım. Senin de üstüne gelip uğraşmayı kurdum, fakat Erzincan’da Karadonlu Can Baba adlı bir derviş geldi, beni Rum erenlerinin Ulusu Hacı Bektaş yolladı. İmüslüman olmadıkça Rum’a girmeye izin yok sana dedi. Ben de sözüne inandım, keşişime danıştım, falan falan diye olup bitenleri  etraflıca anlattı, Müslüman olduklarını, geriye gidemiyeceklerini, kendilerine yetecek kadar kışlık ve yaylak vermesini diledi, biz, göçküncüyüz, kışın, kışlağa inmeyi, yazın, yaylaya çıkmayı adet edinmişiz, bir yerde karar edemeyiz, göstereceğin yerlerde oturalım, hem sana arka oluruz, hem de düşmanlarınla savaşırız. Acem ili seninmiş, ben de Bağdat’ı zaptettim, adamını yolla, memleketine nasıl hükmedersen Bağdat’a da hükmet dedi.


Elçi, Sultan Alaeddin’e gelip armağanını sundu, Kavus Han’ın mektubunu verdi. Alaeddin mektubu okuyunca çok sevindi. Vezirleriyle, Ulu Beyleriyle danıştı, Tatar kavmidir, konmayı, göçmeyi, kışlağa inmeyi, yaylaya çıkmayı adet etmişlerdir, Müslüman olmuşlar, bizlere arka olurlar, ne dersiniz dedi. Sonucunda onlara Sivas’tan Kayseri’ye, Çorum’dan Ankara’ya kadar olan yerleri kışlak olarak verdiler, Sivas’ın ve Kayseri’nin ulu dağları yaylaları olsun. Malya ovasında güzlesinler dediler. Beyler, zaten Kavus Han ölünce içlerinde, baş çeker kimse kalmaz, hepsi de sana muti olur dedi. Kavus Han’ın elçisine bunu bildirdiler. Elçi, dönüp Han’a olayı anlattı. Han, sevindi, şelendi. Erzincan’dan göçüp Rum ülkesine geldi, kendisine verilen yerlere kondu.


Padişahlar vezirler ve Beyler, Hünkar’ın, kerametiyle Tatar Padişah’ını ve askerini Müslüman ettiğini öğrenince Hünkar’a muhip oldular, nezirler, kurbanlar göndermeye başladılar. selim Han Gazi oğlu Kılıçarslan’ın oğlu Keyhüsrev (in oğlu, böyle) Alaeddin, zor bir işe sataştı mı Hünkar’a adam gönderir, halini bildirirdi; Hünkar, ne derse onu yapardı. Bu sayede Alaeddin’in kuvveti arttı.


Vezir Sahib – Germiyan, Karahisar’ı Kürdiyi aldıktan sonra Germiyan, asker saldı, Kütahya’yı Tavşanlı’yı Sandıklı’yı fethetti, bir Bey oldu, oturdu, Akdeniz kıyısına bir bölük asker gönderdi. Kayser’i Beyi, bir miktar askerle karşı durmaya uğraştı, başaramadı. O diyarı da, Balıkesir’i ve mülhakatiyle zaptetti. Bir miktar askerle Germiyan’ı saruhan Beyine gönderdi, orasını aldı, bir bölük  askerle Hamid’e yolladı, orayı fethetti, Karadeniz kıyısına biraz askerle Sinop beyini yolladı, oraları aldı. Biraz asker, Foça Beyine yolladı, orayı zaptetti, daha nice vilayetler, hep Sultan Alaeddin devrinde fetholundu.


Biz gene sözümüze gelelim: Tatar beyleri, askerleriyle Rum ülkesine gelip yerleştikten sonra kışlığa inerler, yaylaya çıkarlarken kurbanlariyle “Kızılca Halvet” önünden Tekkekaya’ya kadar olan yerlerde Tatar beyleriyle uluları otururlardı, “Kızılca Halvet” ten Tekkekaya’yadek sofralar döşenir, nimetler yayılırdı. Bu zamanlar derler ki, iki boynuzlu kurbandan başka dörtyüz baş dörder boynuzlu koç kurban gelirdi. Bir nice gün Hünkar’ın huzurunda sohbet olurdu, sonra giderlerdi.


Hasılı Hünkar’ın şöhreti arttı, fukara, huzurunda toplandı. Tekkeye ve “Kızılca Havlet” e yakın bir yerde “Misafir-hane” kurdular, mutfak ve fırın yaptılar. Abdallar  ve dervişler, yemek pişirirler, gelene gidene yadirirler, izzet ikram ederlerdi.   


Kitap:
Vilayetname

Hazırlayan: Abdülbaki Gölpınarlı

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı Ek ve Seyyid Hakkı Can. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...