Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

10- Uyur Idik Uyardılar -4


Uyur Idik Uyardılar -4


Anadolu’da Cemaat Dışı Islamlık – Örf-dışılık, inanç karışması, “Gnose”
Bu mekalede incelenen konu, karmaşık olduğu kadar, beklenmedikle doludur. Gerçekte Türkiye, sünni gelenekte bir ülkedir. Türkler, her zaman Ortodoks Müslümanlığın, yani Sünniliğin savunucusu olarak bilinen Osmanlıların mirasçılarıdır. Osmanlı Imparatorluğu dönemi, Islam’ın yayılış evrelerinin en parlaklarından biri ve sonuncusudur. Eski Halife’nin yerini alan Osmanlı Sultan, bütün Müslümanların güçlü koruyucusu ve Allah’ın yeryüzündeki gölgesi idi.1 Bununla birlikte, yanlız yabancı gezgin ve ziyaretçinin değil, ister görmezden gelmiş, ister görmemiş olsun, kentte yaşayan Türk’ün de gözünden kaçan bir yan vardır. Bu, Anadolu nüfusunun büyük bir bölümünün, “Hétérodoxe) /cemaat dışı) bir Islam’a, hatta Islam’la ancak pek az bir ilişkisi bulunan inançlara bağlı olduğudur. Bu olgu, yanlız Anadolu’ya has değildir; Iran’da ve öncelikle Iran Azerbaycanı’nda, bir zamanlar Karakoyunlu Türkmenlere ait olan bölgelerde de görülmektedir.2 Kökeni eskidir ve şüphesiz, Türklerin henüz Islamlaşmadığı ya da Islamlıklarının henüz yüzeyde olduğu dönemlere dayanmaktadır. Günümüze kadar gelerek canlılığını sürdüren bo olguya, özellikle henüz doğadan ve mevsimlerin hareketinden uzaklaşmamış, zaman algılayışları, Yahudi Hıristiyanlığın getirdiği doğrusal çizgiye hiçbir şekilde ulaşmamış ve zamanın onlar için, hep, “Dönen Zaman, Ebedi Dönüşün zamanı” olarak kaldığı, eski göçebe ya da yarı göçebe halk tabakalarında rastlanmaktadır. Bu sosyal tabakalar, ne tam olarak Islam’ı özümsemeyi, ne de atalarının inançlarından kopmayı başarmışlardır.

Müslüman olmak için, şehadet kelimesini söylemek ya da imanı ikrar etmek yetmekteydi. Fakat bellidir ki, kalıplaşmış sözü söylemekle, hemen bir anda Müslüman olmuyordu. Bunun için belli bir Islami yetişme gerekmekteydi. Örnek olarak, Osmanlıcayı öğrenmekle gurur duyarken, kendisine, sezdirilmeden ilm-i hal okutulup Müslümanlık açıklanan şu Yunan gencini ele alalım.3 Böyle bir durumun gerçekten var olduğunu kabul etsek bile, yine de onun, bilinçli bir Müslüman olması ihtimali çok azdır. Bu olgu, yanlız Türkiye’ye has değildir. Yerli nüfusun, Katolik bir cila altında, “Vodu” benzeri tapınmalara ve tanrılarını ululamaya devam ettiği ve etmekte olduğu Brezilya ve Meksika’daki dini durumla  karşılaştırılabilir. Fransa’da da, bazı ücra bölgelerde, mesela Bretagne’daki taşlarla ilgili inanışlar (culte) gibi Katolik dine karışmış, fakat iyice yerleşmiş, batıl görenekler hâlâ vardır.

Bu, cemaat dışı (hétérodoxe) Islam mezheplerini belirten ayrı bir adlandırma yoktur. Çağlar boyunca onlara tarihi bir adla, Kızılbaş denmiş;4 (sapmış) anlamlarında, Rafizi, Mülhid gibi küçültücü adlarla anılmışlardır. İran’da ise bölgelere göre, gören (gören, seçkin kişi), sır-talibi (sırrı araştıran), bazen de Kızılbaş veya Garapapah5 adları ile tanınırlar. Bölgeler arasında mühim farklılıklar bulunmakla birlikte, daha genel bir biçimde, Türkiye’de Kızılbaş; Iran’da ete-kemiğe bürünmüş tanrısallığı, yani Allah’ın beşer suretinde tecellisini temsil eden Ali’yı ululama ve ruhun beden-göçü (réincarnation) inanışı, hepsinde ortak olduğu için Ali’llahi adını alırlar.

Görüldüğü üzere inançları, haksız yere bağlı saydıkları Iran’ın On Iki Imamlı Şiilik inançlarından ayrıdır. Nitekim onların, tanrılaştırılan Ali ve her biri Ali’nin hatta Muhammed hariç, başlıca peygamberlerin yeni bir bedene bürünüşünü (réincarnation) temsil eden On Iki Imam inanışlı (culte) aşırı mezhepleri, bir Sünni için olduğu kadar, bir Imami Şii için de ürkütücüdür.

İlk Safavilerin taraftarlarının adı olan, fakat giderek horlayıcı “asi, zındık”, hatta “Kürt” anlamlarına gelmeye başlayan Kızılbaş deyiminin yerini, oldukça yakın bir tarihte, Alevi sözü almış bulunuyor.bununla birlikte, Alevilerin büyük bölümü Türk olduğu halde, günümüzde Alevi deyimi de aynı anlama doğru çekilmektedir.

 

Milliyet duygusu Türklerde ancak son dönemlerde ortaya çıktı. XIX. Yüzyılda, Genç Osmalılar’a “Osmanlılar” denemeye başladı. “Türk” sözcüğünün kullanılmaya başlaması ise daha sonra, yüzyılın sonuna doğru ve pan-türkizm akınının doğması iledir.

Türkler Islam’a yönelince, Peygamber’in ümmet’i içinde yer aldılar; Müslüman oldular. O zaman “Türk” sözü, küçültücü, “yaban, köylü” anlamını aldı. Bunu, Aşık Paşa (1271-1332) “Garibname”sinde,

Türk diline kimsene bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi6

(Kimse Türk diline değer vermiyor, Türklerin kimseler sevmiyordu), diyerek anlatacaktır.

Bu ayrımın bir sebebi vardır. Islam’a girmiş, Müslüman olmuş ve Selçuklu hanadanı gibi, kültürü Iranlılaşmış veya yeterince Islamlaşmamış göçer ya da yarı-göçerTürk arasındaki uyuşmama dolayısıyla, birincisine “Müslüman”, ikincisine “Türk” denmiştir. Nitekim Mevlana Celaleddin Rumi, Müslüman olmayan bir dinleyenine çağrı amacı ile hitap ederken, “Tat olsan da, Rum olsan da, Türk olsan da, dili olmayanların (yani süluk girmiş olanların) dilini öğren”7 diyecektir.

Nasıl, Kaşgarlı Mahmud’un gösterdiği gibi,8 tat sözcüğü Müslüman olmayan Uygur’u belirtiyor idiyse, Türk de, islamlaşmış olana deniyordu. Bu sözcüğün etnik anlamda değil, sosyal bir anlamda kullanıldığı açıktır. Aynı olgu, bugünde belli bir ölçüde, etnik olmaktan çok sasyal bir ayırım anlamı ile kullanılan ve aşiret bağları hala canlı, cemaat dışı (hétérodoxe) bir Islam inanışı ile belli bir yaşam tarzım sürdüre gelen Anadolu anlamında, “Kürt” deyimiyle karşımıza çıkar.

Araştırmalarım beni Kurmancı denen9 ve Kürtler olarak tanınan insanlar arasında kalmaya götürdü. Töreleri, Orta Asya’ya kadar uzanan Türk töreleri idi. Ölümle ilgili adetler, yeni doğanları ve yeni loğusaları basan insan yiyici cin (démone) Al inanışı; şubat ayında, gerçekte Türklerin On Iki Hayvan’lı takvimlerine göre eski yeni yıl bayramları olan Hızır bayramının kutlanması, vb...10 Sorduğumda,kaynaklarımdan biri bana, “Soy olarak biz kürt değiliz, fakat inançlarımız dolayısıyla eza gördük, dağlara sığındık, Kürtlere karıştık ve Kürtler olarak adlandırıldık” dedi.

Bunu söyleyen, birçok ayaklanmada etkinliği bulunan tanınmış Kürt aşireti Koçkiri’lardandı. Artık aramızda bulunmayan Ömer Lütfi Barkan’a şüphelerimden söz ettiğim zaman, bana, Koçkiri adının, dil yönünden Türkçe olduğunu ve Akkoyunlu, Karakoyunlu, vb. Adlandırmalarla karşılaştırabileceğini işaret etti. Bunlar, sahip olunan sürülere göre verilmiş, Türk aşiret adlarıdır.

Sonuç olarak, bu boylara verilen “Kürt” adı, Alevi Kürtler’de bulunmakla birlikte, onların tümünün Kürt kökenli olması gerektiğini göstermez. Kürtlerin çoğu, Şafi mezhepten, gerçek Sünnilerdir. Alevilere takılan “Kürt” lakabı, ancak sosyal bir değer taşır, belli bir yaşam biçimini gösterir, resmi Sünniliğe uymayan, aşiret adetleri hala canlı bulunan ve kendi içlerine kapanmış olarak yaşayan cemaatleri ifade eder. Kendimizi, dini açıdan senkretizm’i, sosyal açidan cemiyet dışı örfe karşı oluşu (marginalité ve anti-conformisme), yerleşmiş düzeni reddedişi –ki, onu resmi gücün hışmına uğratmış bulunan ve her zaman uğratmakta olan da budur- ile belirlileşmiş, derin ve eski bir olgunun karşısında bulmaktayız.

Anadolu Türleri’nin tarihi boyunca, kent merkezlerinin resmi dini yanında; kırlarda, dağlarda, Anadolu “step”lerinde (bozkır’larında), önce göçer, sonra ayrı yerleşik ya da yeni yeni yerleşikleşmiş, fakat göçebelik alışkanlıklarını henüz koruyan topluluklar arasında, cemaatdışı (hétérodoxe) olarak nitelendirilen, ancak, örf-dışı (non-conformiste) bir halk Islamlığı olarak tanımlanması daha doğru olacak olan, bir inançlar kalıntısının varlığı görülür.

XIII. ve XIV. Yüzyıl ilk halk şairlerinden günümüze kadar, bu kitlelerin dini düşünceleri çözümlenecek olursa, hep aynı ideoloji bulunur. İnce, hafif bir Şiilik ve sufilik cilası altında, ruhun tekrar bedene döneceği (réincarnation) ve bu kesret aleminde (biçimlerin çokluk aleminde) Allah’ın beşer suretinde tecelli ettiği inanışı.

Yüzyıllar boyunca onların adetlerine karşı da hep aynı kınamalar karşımıza çıkar, geceleri kadınlı erkekli –Islam’a göre reddedilen budur- toplantılarda sazlar çalınarak nefesler (ilahiler) okunur, kendinden geçilen semah’a katılınır. Bir başka kınama konusu da –Ve hiç küçümsenecek bir husus değildir-, bu toplantılar sırasında, alköllü içkilerin, rakı ve şarabın yasak olmayışıdır. Bazı bölgelerde haşhaş da kullanılır. Ayrıca, camilerin bulunmadığı, fakat cem-hane’lerinde (toplantı yapılan yerler), cem ya da Ayin-i Cem (cem merasimi) denen toplantılar yaptıkları için de kınanırlar.11

Yine yüzyıllar boyunca, uzantılarına hedef oldukları bütün karamalar da bu kınamalara karılıp gelmişlerdir.

Bunlar, Mani’cilere, Cathare’lara ve bütün Gnostik’lere yöneltilenlerin aynıdır ve bilgisizlerin, cemaatlerine yabancı her öğeye karşı yöneltme eğiliminde oldukları şeyler, gece alemleri (orgies) ve cinsel serbestlik suçlamalarıdır. Şüphesiz insanlığın belli bir evresinde, bereket törenlerinin cinsel çoşkuyla birlikte yürüdüğü zamanlar olmuştur ve aşağı yukarı bütün folklorlarda bunun izlerine rastlanır. Dionizyak gizlilikler (mystére), Walpurgis gecesi, Romalıların Luperscus şenlikleri (Lupercale’ler), Saint-Jean ateşi, vb. Başka yerler gibi Anadolu’da da bu törenlerin yapıldığı zamanlar olmuştur. Fakat, bu bizi zamanın karanlığına götürür ve incelemeye alınamaz. Ayrıca, bu suçlamaları yapanların hiçbiri kesin olgular gösterebilmiş değildir. Buna karşılık problemi yakından incelemiş olanlar, araştırmalarını bu topluluklarla sık sık temaslara dayayanlar, karamaların gerçekliğini reddetmektedirler. Unutmamak gerekir ki, bu zümreler, cemaat-dışı (hétérodoxe) bir Islamlık yaşıyor olsalar da, Müslüman bir ülkede bulunmaktadırlar ve adetleri Müslüman örfle kaynaşmıştır.

Eğer Şaman inanışlı olarak kalmış Sibirya veya Orta Asya Türklerin Toplantılarında bulunduğu varsayılırsa, Ayin-i Cem’ler gerçek anlamlarını verirler. Şaman ya da Türklerin Kam-ozan’ı, aynı zamanda dini reis, şeytan kovucu, utacı ozan’dı. Erkek, kadın ve çocukların katıldığı toplantılar sırasında kötü ruhları kovmak, koruyucu ruhları çağırmak için tambur çalar, şarkı söyler ve kalkıp oynardı. Esrimeye yardımcı olması için de yalancı-mantar, hind-keneviri, alkol gibi, iklimlere göre değişen suni bir araçtan yararlanırdı.12

Fakat elbette, bu halk Islamlığının açıklanması, şaman öğelerin kolay bir sıralanışından daha karmaşıktır. Brada; evrimleri süresince, Mani’cilik, Budha’cılık, Musevilik, Hıristiyanlık ve Islam, büyük dinlerin çoğunu tanımış bulunan Türk-Moğol uluslarına has bir hoşgörü ve henüz güçlü kültür gelenekleri kazanmamış genç uluslarda görüle bilen bir benimseme yeteneği sayesinde, yüzyıllar boyunca birçok inanışı, hatta yerli sapkın mezhepleri kendinde eritmiş bulunan gerçek bir dinler karışması (syncrétisme) söz konusudur. Daha sonraları Türkler, Iran kültürü içinde yıkandıkları ve Islam’ı özümsedikleri zaman, bu uyum yetenekleri yok olacaktır. Bu, Bizans toprağına yerleşmelerinden sonra, Bizans medeniyeti gibi gelişmiş bir medeniyetin üzerlerindeki etkisinin niçin güçsüz kaldığını açıklamaktadır.

Bu mezhep mensupları, Yeniçerilerin de bağlı bulunduğu, Osmanlı Imparatorluğu içindeki en yaygın halk tarikatının dervişleri Bektaşilerle sıkı ilişkiler içinde idiler ve hala da öyledir. Alevilerle Bektaşiler arasında bir öz farkı değil, bir şekil farkı vardır. İki zümre de, tarikata adını vermiş olan Hacı Bektaş’ı yüceltirler. İnanç ve akideleri (dogmes) aynıdır. Bektaşiler de, Aleviler de 1239’da Selçuklu yönetrimini sarsanBabai ayaklanması’nın doğduğu, ortak bir çevreden gelirler. Nitekim ayaklanmanın önderlerinden birinin, Baba Ilyas’ın soyundan olan XV. Yüzyıl tarihçesi Aşıkpaşazade’in tanıklığıyla; Hacı Bektaş ve kardeşi Mintaş’ın, bu ermiş kimsenin yanında olduğunu, Bektaş’ın, halen dergahının bulunduğu ve orada bir derviş yaşamı sürdüğü Soluca Kra Öyük’e, bugünkü Hacıbektaş’a çekildiğini, kardeşinin ise savaşta öldüğünü biliyoruz.13 Konya’da Mevlana Müzesi Kitaplığı’nda bulunan XIV. Yüzyıla ait bir yazmaya; Baba Ilyas’ın torunu, tarihçi Aşıkpaşazade’nin büyükbabası Elvan Çelebi tarafından yazılan ve bir Mnekabevi manzume içeren “Menakıb-name-i Horasani” (MS no 4937)’ye göre, Hacı Bektaş’ın çevresinde, ilk Osmanlı sultanı Osman Gazi’nin kayınbabası Şeyh Ede Bali ve Karaman hanedanının kurucusu Nure Sufi de bulunmaktaydı.14 Bu metin, Hacı Bektaş ve ilk Osmanlılar arasındaki ilişkinin hem de eski olduğunu ortaya koyuyor.15

İlk Osmanlı sultanları tarafından fetedilen ülkeleri Türkleştirmek ve Islamlaştırmakla görevli kolonizatör (yayılmacı) dervişler olan Bektaşilerin tarikatı, XIV. Yüzyılda Yeniçeriler ordusuna bağlandı. Osmanlı gücünün kolu ve seçkin ordusu Yeniçeriler, Islam’ı kabul etmiş Hıristiyan çocuklar arasında devşirilmekte ve Türk çevrelerde yetiştirilmekte idiler. Bu asker çocukların, yani alınan ülkeleri Islamlaştırmakla görevli bir dervişler tarikatına bağlanısının açıklanması buradadır. Böylece Bektaşiler, yeni alınan ülkelerde, Osmalı propagandasının aracı oldular. Tarikatın, Balkanlar’da ve Arnavutluk’ta gelişmesinin sebebi de budur.

Öte yanda Aleviler kır çevrelerde halka bağlı özlerini sürdürürlerken, Bektaşiler, kentlerin kalabalığı içinde, toplu ve düzenli bir tarikat oldular. Bu sosyal fark, iki zümre arasında giderek büyüyen bir uçuruma yol açacaktır. Birinciler ümmi kalırlarken, ikinciler okumuş aydınlar olacaklardır. Bu da, “Her Kızılbaş, Bektaşi’dir, fakat her Bektaşi, Kızılbaş değildir” görüşünün doğmasına yol açacaktır.

Bu uçurum, 1826’da, Yeniçerilerin imhası ile Bektaşiler Tarikatı’nın kaldırılışından sonra büyüyecektir. Gizlenmek zorunda kalan Bektaşiler, Far-Mason’lara (Franc-Maçons) yakınlaşmaya ve onlarla kaynaşmaya başlayacaklardır. Bazı tanıklıklara bakılacak olursa, Bektaşiler, Voltaire’in dostu olan ve tarikatı ilerde, Jön-Türk Hareketi’nin hızlandırıcısı öğesi olacak biçimde elden geçiren Fazıl Bey’in yardımlarıyla, Fransız Far-Mason’luğuna sızmış olmalıdır. 16

Böylece yenileşerek; Bektaşilik, liberal, aydın bir tarikat ve bir düşünce aydınlanması merkezi oldu. Jön-Türkler’in çoğu, aynı zamanda Bektaşi ve Far-Masondurlar. 17 XIX. Yüzyılın ikinci yarısında ve XX. Yüzyılın başında Bektaşiler, yeni ve “terakki”ci düşüncelerin yayıcısı bir rol oynadılar. Bundan sonra, intellegenzia’nın üyesi olarak, onlarla Aleviler arasındaki ayrılık büyüdü gitti.

Şimdi, bu mezhep mensuplarının öğretilerinin esas noktalarına dönelim. Bunlar, tecelli’ye, Allah’ın beşer suretinde tecelli ettiğine ve tenasüh’e, ruhen çeşitli görünüş evrelerinden geçtiğine (métempsychose) ya da daha doğru olarak, görünüşlerin sayısız çokluğuna (kesret) ve değişime uğramaya (transformation), başka bir deyişleruhun bedenden bedene göçene (métemsomatose), inanıştır.

Allah’ın tecellisi, Allah’ın en mükkemel mazhar’ı, tarihi kişiliğiyle hiçbir ortak yanı bulunmayan ve değişik suretlerde tecelli eden Ali’dir. Bu suretlerin başında, Tarikat’ın geleneksel kurucusu olan Hacı Bektaş gelir. İşte, XIV. Yüzyıl Bektaşi şairi, tarikatın asıl kurucusu Abdal Musa’ya mal edilen bir ifade, esriyen ve kendinden geçen (extatique ve contemplatif) bir veli olarak Hacı Bektaş:18

Güvercin donuyla Urum’a uçan
İmamlar evinin kapusın açan
Cümle evliyalar üstünden geçen
Var mıdır hiçbir er Ali’den gayrı19

Bu mısralarda, geleneğe göre Hacı Bektaş’ın, Horasan’dan Diyar-i Rum’a bir güvercin olup geldiği ve Ali ile Hacı Bektaş’ın aynı kişilik oldukları sonucu çıkan bir ima vardır.

İşte bir efsane Kahramanı olan ve sosyal nitelikli bir ayaklanmanın başında bulunduğu için 1560 yılında asılan, aslen Sivas yöreli, Kızılbaş ozan Pir Sultan Abdal’ın en güzel manzumelerinden birinin ilk dörtlüğü (manzume, bilhasa kapalı anlamı ile ilgili çikicidir):

Hazret-i Şahın20 avazı
Turna derler bir kuştadır
Asası Nil deryasında
Hırkası bir derviştedir.21

Bu şiir, Aleviler arasında çok yaygın olan bir halk inanışı ile Ali’nin ve dolayısıyla uluhiyyetin tecelli ettiği Turna inanışı ile ilgilidir. Bu inanış, turna’nın, Ebedi yaşam’ın karşılığı olduğu Çin, Kore, Japan gibi bazı Uzak Doğu uluslarından, Batı’ya doğru göçlerinde Türkler tarafından birlikte getirilmiş olmalıdır. Bu mısralarda, Musa’nın Nil derinliklerindeki asasına ve Ali’nin, Kutub-ı Zaman22 olan bir dervişte, yani Hacı Bektaş’ta bulunan hırkasına telmih vardır. Ayrıca Musa’nın, Hacı Bektaş gibi Ali’nin bir bedenleşmesi (réincarnation) olduğu anlamı da çıkmaktadır.

Şiirlerin imamları ve peygamberler, hep Ali’nin bedenleşmeleridir (reincarnation). Bu bağlamda Hıristiyan çevrelerde, Bektaşilerin, “gnose”larda görülen, yerli dinlere uyum sağlayabilme yeteneği ile Isa da Ali’ye katılmaktadır. İşte, Incil’de Isa’nın, Ilya (Elie) adı altında Ali’den söz ettiği görüşüyle, bir XVI. Yüzyıl Bektaşi şairi olan Kamberi’den alınmış bir tanıklık:

Ali’dir pişüva-yı evliya vü enbiya
Anınçün didi Isa Incil’inde Ilya23

(Veliler ve Nebiler en büyüğü Ali’dir
Onun için Isa, Incil’inde onu Ilya diye adlandırmıştır.)

Bu ışık altında, Bektaşiliğin, Osmanlı Devleti’nin Balkan illerinde elde ettiği yayılış daha iyi anlaşılacaktır.

Aleviler, camileri olmadığı için eleştirilirler. Nitekim nefeslerinde,
Halis Müslüman’a mescid gerekmez24 derler.

Dinin hiçbir dış şeklini kabul etmezler, abdest alıp günde beş vakit namaz kılmazlar, Ramazan’da oruç tutmaz, Mekke’yi ziyaretin farzlığına inanmazlar.

Toplantılarında Türkçe konuşurlar ve ne resmi Sünniliğin dili olan Arapçayı, ne de Mevlevilerin sevgili Farsçalarını kabul ederler.

Türk dili okunur irfanımızda
Arabi Farisi lisan gerekmez.

Ademi yarattıktan sonra Allah meleklere, ona secde etmelerini buyurdu. Adem’e bu tapınma niçin? Çünkü Allah, Adem’in gönlünde gizlidir. Ve sonuç olarak, Adem bizzat Allah olur. Gerçek insanlar, bilmelidirler ki, Allah ne gökte, ne cennet’te, fakat insanoğlunun kalbindedir:

“Allah benim, ben Allah’ım”

Burada –ve ileride geleceği üzere- Müslüman mistikliğin (mystique) büyük akımı sufiliğin izini bulmaktayız.

Allah insanı, kendi benzeri olarak yaratmıştır. Ancak, Tanrı, madde dışı bir kavram olduğundan, yaratan ve yaratılan arasında kaçınılmaz olarak üçüncü bir öğe gerekir. Bu üçüncü öğe, Allah’ın tecellisi ve mazhar’ı olan ve biçimlenen Tanrı’dır. O da Hüsn-i Mutlak’ı, yani insan güzelliğinin onun bir benzeri olarak yaratıldığı ilahi güzelliği temsil eden Ali’dir. Ali, bunun için Cemal timsalidir. Ali adının, her insanın çehresinde bulunan üç harfi (ayn, lam, ye), bir XIX. Yüzyıl Bektaşi şairinin, Istanbul’da Merdivenköy Bektaşi tekkesi’nin son dede-baba’larından (şeyh) Hilmi Dede’nin ifade ettiği gibi Cemalullah’ın bir görünüşüdür:

Tuttum aynayı yüzüme
Ali göründü gözüme

Allah’ın Nuru, bütün alemlerde tecelli eder. Ali, bu tecellilerin en yükseğidir. İlahi Nur’un eksiksiz mazhar’ıdır. XIX. Yüzyıl Alevi şairi Derviş Ali’nin söylediği de budur:

“Bin bir ismi var,  bir ismi Allah” 26

Bu cemaat ve örf dışı (hétérodoxe ve non-conformiste) öğelere. Anadolu’nun belli bölgelerinde, Kilikya’da; Ege’de, kıyılarda; fakatöncelikle Sivas-Erzincan-Divriği arasında ve eski Téphriuké, bugünkü Divriği’nin uzun süre merkezi bulunduğu, Erzincan yöresini kuşatan eski Mani dini temelli “Paulincien” mezhebin yayılma alanı Kapadokya’da, rastlandığını başka vesilelerle de belirtik. Demek, daha eski bir aykırı-mezheplilik (hérésie) üzerine konmuş, yeni bir aykırı-mezheplilik bölgesi önünde bulunuyoruz. Ve bu bölgenin, her zaman örfe-karşılığın ve başkaldırmaların kaynağı olarak dikkati çektiğini görüyoruz.27 Bir cemiyet dişilik (marginalité) ve bir aykırı-mezheplilik niteliğinin; Osmanlı döneminde olduğu gibi Bizans döneminde de, müritleri kırlık alanlardan, sosyal ve siyasal eşitsizliklere duyarlılaşmış nüfus arasından gelen, bir, fani güçlere boyun eğmeme mayasının ayak direyişini buluyoruz. Buna, bu bölgelerde her zaman karışık toplulukların yaşadığını da eklemek gerekir. Buralarda, sürüp giden bir tedirginlik, kaygı, kendilerini kuşatan çevreye yabacılık duyan bireyler vardır.

Bu kaygı ve siyasi-sosyal kargaşa “gnose”u hazırlayan koşullarda görülür. “gnose”, bir başkaldırma duygusu, yerleşik düzeni ret, başkalarından uzaklaşma ve yanlızlık duygusu ile belirlenir; batıni ve kurtarıcı bilinç yardımı ile ezilen insanların kurtuluş umudu olarak, buhranlı anlarda ortaya çıkar. “Gnose”lar hiçbir zaman, herhangi dini ya da tarihi bir biçime bağlı değildir, pagan, Hıristiyan, Yahudi veya Müslüman olabilir, evrenseldir, sosyal ve siyasal durumun elverişli göründüğü her yerde ayrı ayrı ortaya çıkar. Belli bir dinin batıni yanı olarak belirir. Başlıca niteliği, dinler karışmasıdır (syncrétisme); bir inançlar mozaiği oluşturur ve Bektaşilikte olduğu gibi, içinde geliştiği çevredeki bütün yerleri öğeleri özümser. Seçkinlere ait (élus) gizli bilgilerin öğretimini, batıni bir “sembolizm”i, geceleri yapılan gizli ayinleri, sülük merasimlerini ve mana alemine ait (tarnscendantal) olayların yeryüzündeki izdüşümü demek olan, “gizlilik”lerin (mystére) canlandırıldığı musikili oyunları içerir. Miraç yolculuğu sırasındaMuhammed tarafından sıkılmış olan (bazen bu, Ali’dir) üzümün suyundan içilen ve arş’ta, yaratılış’tan önce kurulmuş bulunan kırklarBezmi’nin anılışı olarak; gizli yerlerde yapılan ve gece boyu süren Ayin-i Cem’lerde, Alevilerin çoşku ile semaha kalktıklarını daha önce anlatmış bulunuyoruz.28

Ortaya konabildiği kadarıyla, aynı sosyolojik olgunun zamanları ve yaşamlarını aşarak tekrarlandığı görülüyor. Nüfus değişmiş olsa bile, aynı durum, çağlar arasında, sürüp gelmektedir.29

Dip Notlar:
1. 1517 tarihinde, Mekke-i Şerif’de, Harameyn’in anahtarlarını teslim aldığı ve Hicaz, Suriye, Mısır ülkeleri Osmanlı yönetimini kabul ettikleri halde, Sultan I. Selim, sünni gelenekte Peygamber kabilesinden birine devretmesi gerektiğinden Halife unvanını almadı. Bununla birlikte, Muhteşem Süleyman’ın, Islam’ın koruyucusu rolünü ve Öbür Müslüman halk üzerindeki yetkisini belirtmek için “Müslümanların Halifesi” unvanını kullanması gerekiyordu. Daha sonra Batılı devletlerin, Osmanlı Imparatorluğu içindeki Hıristiyanları –Fransız katolikleri, Rusya Ortodoksları- koruyucu bir rol üstlenmeleri dolayısıyla bilhassa II. Abdülhamid döneminde, sultan, Müslümanların koruyucusu olarak Halife unvanını değerlendirmek zorunda kaldı. Halil Inalcık, “The Ottomann Empire”, New York-Washington, 1973, s. 34, 57-58; Robert Mantran, “Histoire de la Turquie”, Paris 1968, s. 50, 96, 102.

2. Bkz, “Kızılbaş Problemi” adlı yazımız.

3. Sonu trajik bir biçimde biten bu olay, Lady Mary Montagu’de geçmektedir, “L’Islam au péril des femmes – une Anglaise en Turquie au XVIII esiécle”, Anne Marie Moulin ve Pierre Chuvin’in önsöz, çeviri ve notları ile, Paris 1981, s. 42.

4. Biraz leride, açıklanacaktır.

5. Bkz, “Kızılbaş Problemi” adlı yazımız.

6. Ibrahin Tatarlı’dan alınmıştır; “Eski Türk Edebiyatı, Metinler”, Sofya 1973, s. 123.

7. Mecdut Mansuroğlu, “Mevlana Celaleddin Rumi’de Türkçe Beyit ve Ibareler”, Ankara 1954; Ibrahim Tatarlı, “Eski Türk Edebiyatı”, s. 35.

8. “Divan-ü Lugat-it-Türk”, çeviri: Besim Atalay, Ankara 1939, I, s. 36, satır 12; s. 454, satır 3, 12; II, s. 3, satır 18; s. 280, satır 12-19.

9. Kurmancı, Türk Kürtlerinin kullandığı dialek’tir. Bu dialek en yaygın olanıdır. Kürt halkın hemen hemen %60’ınca konuşulmaktadır. Bkz. Ismat Cheriff Vanly, “Le Kurdistan Irakien Entité Nationale-Etude de la R’volution de 1961”, Neufchatel, 1970, s. 31.

10. Bu konuyu, “Bektaşi-Alevi senkretizmini oluşturan öğeler” adlı incelememizde ele almış bulunuyoruz. Ayrıca Bkz. “Alevi adetleri üzerine notlar: Bazı Orta Anadolu kutlamaları dolayısıyla” konulu yazımız.

11. Bu suçlamalar, bu mezheplere düşmanlıkla yazılmış eserlerin çoğunda ve hatta öbürlerinde de yer almaktadır. Ahmet Refik’in yayınlamış bulunduğu arşiv belgelerine başvurmak yetecektir; “On Altıncı Asırda Rafizilik ve Bektaşilik”, Istanbul 1932.

12. Bkz, Mircea Eliade’nin temel eseri, “Le Chanisme et les techniques archalaues de l’extase”, Paris 1968 (2. baskı); Türk tarikatlerde Şeman dini kalıntılarını ilk inceleyen, Fuat Köprülü’dür. “Influence de Cha-manisme Turco-Mongol sur les ordres mystiques musulmans”, Istanbul 1929 (Mémoires de l’Institut de Turcologie de l’Université d’Istanbul, I).

13. Aşıkpaşazade, “Tevarih-i Al-i Osman”, Ali yayını, Istanbul 1932, s. 204-206; a.g.e., Osmanlı Tarihleri I, Çiftçioğlu N. Atsız yayını, Istanbul 1949, s. 237-239.

14. Bu yazma nüsha, Mehmed Önder tarafından bulunmuş, “eine neuentdecte Quell zur Geschichte der Ssltschuken in Anatolien”, WZKM, LV, 1959, s. 84-88; 27 Mayıs 1978’de Strasbourg’da savunduğu “La révolte de Baba Resul. Un mouvement socio-religieux dans la premiére moitié du XIII siécle en Anatolie” adlı tezde, Ahmet Yaşar Ocak tarafından uzun uzadıya incelenmiştir.

15. Bkz, “Kolonizatör bir dervişler tarikati: Bektaşiler – Sosyal rolleri ve ilk Osmanlı sultanlarla ilişkileri” konulu yazımız.

16. Richard Davey, “The sultan and his subjects”, 2 cilt, Londres 1897, I, 95-98; Geogers Young, “Constantinopel depuis les origines jusqu’a nos jours”, Ingilizceden çeviri, Paris 1934, s. 259-260; E. E. Ramsaur, “The Young Turks – Prelude to the Revolution of 1908”, Beirut 1965 (1. baskı, 1956), s. 110 vd.

17. Ransaur (a.g.e., s. 113), Talat Paşa, Rıza Tevfik, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin adlarını anar, fakat Mithat Paşa gibi, başkaları da vardır. Bkz, Not. 16.

18. Bu bilgi Aşıkpaşazade tarafından verilmektedir. Bak. Not 13.

19. Abdal Musa’nın dört nefesi  Saddetin  Nüzhet Ergun’un, Bektaşi şairler Anatolojisi’nde yayınlandı; “Bektaşi şairleri ve Nefesleri I”, Istanbul 1955 (2. baskı), s. 20-23; aldığımız dörtlük, s. 22’de bulunuyor.

20. Söz konusu, Şah-ı Merdan olan Ali’dir.

21. Pir Sultan Abdal’ın nefesleri birçok kez yayınlandı; Abdülbaki Gölpınarlı ve Pertev Naili Boratav, bir tenkidli basımını da yaptılar: “Pir Sultan Abdal”, Ankara 1943; yukarıya aldığımız mısralar 113. sahifede yer almaktadır. Bu manzume, yazarlarca sahih kabul edilmiştir.

22. her çağda, bütün manevi güçleri kendinde toplayan ve aynı zamanda pir-i tarikat (tarikat’ın büyüğü) ve pir-i hakikat (Hakikat’in vakıfı) olan Kutb (Kutup) için bkz, Richard Gramlich, “Pol und scheikh im heutigen Derwischtum der Schia”, “Shi’isme Imamité”, Travaux du Centre d’Etudes Supérieures specialisé d’Histoire des Religions de Strasbourg, Paris 1970, s. 175-182; Seyyid Hossein Nasr, “Le Shi’isme et le Soufis-me-Leurs relations principielles et historiques”, a.g.e., s. 223.

23. Sadeddin Nüzhet Ergun’a göre, aktarılmıştır: “Bektaşi şairleri ve Nefesleri, I”, s. 77.

24. Bu alıntılar ve aşağıdakiler, tanınmış halk şairi (Aşık – Ozan) Feyzullah Çınar’ın kayıtlarına dayanmaktadır.

25. Ünlü Bektaşi şair Mehmet Ali Hilmi Dede (1842-1907) Istanbul’da Merdivanköy Bektaşi Tekkesi’nde dede-baba (şeyh) idi. Şiirlerini topladığı divanı yayınlanmıştır. Yukarıdaki alıntı Cahit Öztelli’nin antolojisinden yapıldı: “Bektaşi Gülleri”, Istanbul 1973, s. 49.

 

26. Alıntı, Saddetin Nüzhet Ergun’un “Bektaşi-Kızılbaş-Alevi Şairleri ve Nefesleri, II”, Istanbul 1956 (2. baskı), s. 202’den yapılmıştır: “Men Ali’den başka Tanrı görmedim”.

27. Bkz, Bektaşi-Alevi senkretizmini oluşturan öğeler üzerine araştırmalar” konulu yazımız. Bununla birlikte, her ne kadar, W. Ivanow, “The Truth – Worshippers of Kurdistan – Ahl-i Haqq Texts”, Bombay 1953, s. 48-57’de bu görüşü telkin ediyorsa da, “Paulicien”lerle Anadolu veya Iran Azerbaycanı mezhepleri arasında, herhangi bir yakınlık olup olmadığı bilinemiyecektir. Nina Garsoian’ın eksiksiz incelemesi, benzer bir hipotezden kesin bir sonuca varmaktadır: Ethe Paulicien Heresy, a study of the origin and development of Paulinciaism in Armenia and the Eastern of Byzantine Empire”, The Hague Paris 1967.

28. Bkz, “Kızılbaş Problemi” adlı yazımız.

29. Incelememizi tamamlayan mükemmel bir makaleye dikkati çekmek istiyoruz: Peter J. Bumke, “Kızılbaş-Kurden in Dersim (Tunceli Türkei) – Marginalitât und Hâresie”, Anthropos, cilt 74, 1979, s. 530-548. incelediği yörelerde uzun süre kalmış bulunan yazar, olayların derinliğine inen bilgisini ortaya koymuş bulunmaktadır.  

Kitap: Kırklar’ın Cemi’nde
Çeviri: Turan Alptekin
Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı SH ve Seyyid Hakkı EK. => YouTube Kanalımız: Ehlibeyt Yolu-Seyyid Hakkı. Aşk ile Canlar...