Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası—Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Seyyid Seyfettin Ocağı evladı.—Allah Muhammed ya Ali.
Seyyid Hakkı
Alevi Inanç Din Bilgileri sayfası.

10- Hacı Bektaş Sulucakaraöyükte -1



Hacı Bektaş Sulucakarahöyükte -1
Çepni boyunun ulularından Yunus Mukri adlı birisi vardı. Bilgin, üstün, olgun ve hafzıdı. Çepni boyundan ayrılıp Karahöyük’ün yakınında Mikail adlı bir yere gelip yerleşmişti. Bu zat, bir müddet sonraordan da ayrılmış, yukarı tarafta Kayı denen yere gelmişti. Kayı ile Karahöyük’ün arası iki mil kadardı.


Karahöyük’ü, Sultan Aliyyüddin’in Yunt bendesi mamur etmişti. Çepni boyunun ulularından Geherveş de üç komşusuyla bu yunt-bende’yi Sulucakarahöyük’e  getirmişti. Yunt-bende, orda öldü, oranın mezarlığına gömüldü.


O vakit, o civarda bilgin olarak yalnız Yunus Mukri vardı. Hatta Gevherveş’in yakınlarından biri ölmüştü. Yunus Mukri de tesadüf bu ya, evinde yoktu, bir iş için bir yere gitmişti. Ölüyü üç gün gömmediler. Nihayet Yunus Mukri geldi de ölü gömüldü. Gevherveş, bunun üzerine Yunus Mukri’ye yalvardı, biz, siz olmadan bir iş yapamıyoruz, lütfet de burda bizimle otur dedi. Yunus Mukri, gevherveş’in bu sözleri üzerine Konya’ya gitti, Sultan Alüyyüddin’e kendisini tanıttı, Sulucakarahöyük’ü yurt olarak vermesini istedi. Sultan Alüyyüddin, orasını Yunus Mükri’ye yurt olarak verdi. Yunus Mukri beratını alıp köye geldi, yerleşti, bir müddet sonra da öldü.


Yunus Mukri’nin, İbrahim, Süleyman, saru ve İdris adında dört oğlu kaldı. Idris, babası gibi bilgin ve üstün bir kişiydi. Saru da okumuştu, fakat ikisi, okuma yazma bilmezdi. Idris’in, ahiret Hatunlarından bir karısı vardı. Adına Kutlu Melek derlerdi, aynı zamanda kendisini sayıp ağırlarlar, Kadıncık diye hitap ederlerdi. Yunus Mukri’nin ölümünden sonra oğulları, evleriyle barklariyle Kayı’dan göçüp Sulucakaraöyük’e geldiler.


Bir gece, Kadıncık, belinleyip uykusundan uyandı. Idris, sebebini sorunca Kadıncık, acayip bir rüya gördüm dedi, sen, bilgin kişisin, bir sor bakalım. Idris, ne rüya gördün deyince Kadıncık anlatmaya başladı:


Ondört gecelik dulunay, eteğimden koynuma girdi. Yakamdan çıkmak istedi, yakamı tuttum. Yenimden çıkmak istedi, yenimi tuttum. Bu sefer, eteğimden çıkmak istedi, oturdum, yere kapandım, derken belinleyip uyandım.


Idris, Kadıncık dedi, Güneş Peygamberdir. Ay eren. Senden bir çocuk dünyaya gelecek, erenlerden olacak. O vakte kadar da Kadıncık’ın çocuğu olmamıştı.


Bu ruya üstüne bir hayli zaman geçti. Birgün kadıncık, bazı kadınlarla beraber çamaşır yıkamaya, kaynak başına gitmişti. İleriden Hacı Bektaş, belirip çıka geldi. başında kızıl tac, elinde Arabistan kerrakesi vardı. Çamaşır yıkayan kadınlara, bacılar dedi, karnımız aç, Tanrı rızası için yiyecek bir şeyiniz varsa verseniz. Kadınlar, derviş dediler, burda yemek ne gezer ki sana verelim. Kadıncık, hemen kalkıp koştu, evine vardı, bir parça ekmeğin içine yağ koydu, getirip Hünkar’a verdi. Hacı Bektaş, artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin dedi. Ordan kalkıp doğruca Sulucakarahöyük mescidine vardı, mescide girip oturdu. O vakitten bu ane değin o mescidin damını, duvarını yenilemediler, öylece durur.


Akşam oldu, köylüler, mescide gelip namaz kıldılar, dağıldılar yatsi vakti, gene geldiler, namazlarını kılıp evlerine gittiler. Hiçbir Tanrı kulu, Hünkar’a, kimsin, nesin demedi.


Kadıncık, çamaşır yıkamaya gidince İdris’in anası, gelin çamaşıra gitti dedi, bari yemeği ben pişireyim. Yemeği ocağa koydu, yağ almak için yağ küpünü açtı. Bir de ne görsün? Küp ağzına kadar yağla dopdolu, Kadıncık, çamaşırı yıkayıp eve gelince gelin dedi, yağı nerden aldın da küpü doldurdun? Kadıncık, ben yağ filan almadım, yanlız çamaşır yıkarken bir derviş gelmişti, yemek istemişti.  Koşup eve geldim, biraz ekmekle yağ aldım, götürdüm; olsa olsa onun duası bereketiyle küp dolmuştur dedi. İdris gelince, hali anlatırlar. O, bu derviş, mesciddeki derviş olsa gerek, ne yazık ki biz, onu gördüğümüz halde hizmet edemedik dedi. Yatıp uyudular. Gece yarısında İdris, belinleyip uyandı. Kalkıp elbisesini giydi, abdest aldı, sabaha kadar ibadet etti. Sabahleyin mescide girince gördü ki, pencerelerden aydınlık çıkıyor. Mescide çırağ yakmamıştık. Bu ışık de nedir diye şaşırdı. Gidince mihrabın sol köşesinde bir aziz gördü, ibadet ederken mübarek ağzından nur çıkmada, başının üstünde de nurdan bir kandil yanmada.


İdris bunu görünce koşup eve geldi, kadıncık da abdest alıyordu. İdris, Kadıncık dedi, o gördüğün düş, zuhur etti; o er, mescide gelen dervişten başkası değil. Sonra gördüğünü anlattı. Kadıncık, şükür seccadesine kapandı. İkisi de kalkıp mescide geldiler. Kadıncık, şükür secdesine kapandı. İkisi de kalkıp mescide geldiler. Kadıncık, sen erkeksin dedi, önce sen gir. İdris, olmaz dedi, önce sen gir, çünkü düşünde, önce sen gördün. Kadıncık, besmele çekip girdi, ardınca da İdris girdi. Hacı Bektaş, tahiyyata oturmuştu. Huzuruna varıp elini, dizini öptüler, geri çekilip durdular. Hünkar, niye geldiniz, bu vakitte ne istiyorsunuz dedi. Sultanım dediler, sizi, kulunuzun evine davete geldik, umarız ki kabul eder, ayağınızı basar, bize şeref verirsiniz, himmet edersiniz. Hünkar, şimdilik, burada itikafe niyetlendik, bir yere gidemeyiz dedi. Çok ısrar ettiler, razı olmadı. Kadıncık, dönüp eve geldi, bir sofraya, hazırda ne varsa koyup Hünkar’a götürdü, bari lütfedin, yeyin de bize hayır dua edin dedi. Hacı Bektaş, yemek de yemedi. Orada bir erbain çıkardıktan sonra Arafat dağındaki çilehaneye geldi. karanlık bir mağara olduğunu gördü, önündeki bir yeri, mübarek parmağıyla dürttü, güzelim bir su çıktı ordan; şimdi o suya Zemzem suyu derler. Hünkar’ı ziyarete gidenler, kutluluk için o suyla yıkanırlar. Hünkar, orda da bir erbain çıkardıktan sonra gider de mahrum kalırız. Yerın ikimiz de gelip beraberce niyaz edelim, eline, ayağına düşüp yalvaralım, umarız ki himmet eder de mübarek ayağını evimize basar.


Ertesi gün, ikisi de Arafat dağına çıktılar, çilehaneye geldiler. Hacı Bektaş’ın elini öptüler, ayağına yüzler sürdüler, lütfet Erenler Şahı dediler, mübarek ayağın, kullarınızın evine bassın; erenlerin işi, murad vermektir, kerem etmektir. Hünkar, bizim dedi, yükümüz ağırdır, zahmet çekersiniz; sevicilerimiz, aşıklarımız, mühüplerimiz çoktur. Ziyarette gelirler, size zahmet olur. İdris’le Kadıncık, Tanrı izin verirse dediler, koyundan, sığırdan, maldan, rızıktan, nemiz varsa hepsini aşkına harcederiz, bir şeyimiz kalmazsa dervişlik zenbilini bize verirsiniz, Müslümanların ihsanlarını toplarız, getirir, muhiplere, sevicilere harcarız. Hacı Bektaş, en arkada da Kadıncık, yürüyüp doğruca eve geldiler. Tenha bir yeri halvet yurdu seçtiler. Erenlerin bir çilehaneleri de Kadıncık’ın evine yakındır. Hünkar, bazı kere Kadıncık’ın evinde ibadet ederdi, bazı kere o çilehanede.


Hünkar, birgün Kadıncık’ın evinde ibadetini kılarken duvar eğildi, yıkılacak hale geldi. Kadıncık, Erenler Şahı dedi, duvar eğildi gibi, ordan uzaklaşsanız. Hacı Bektaş, mübarek eliyle duvara dur diye işaret etti, duvar durdu. Kadıncık, Erenler Şahı dedi, bu duvar, bu haliyle durur mu? Hünkar, kıyamete kadar durur, yıkılmaz dedi.
Gerçekten de bu zamana kadar öbür duvarların hepsi yıkıldı, yapıldı, o duvar, hala durur, yıkılmaz, yıkılacağı da yoktur.


§ Hacı Bektaş – Nureddin Hoca

İdris’in saru adlı bir kardeşi vardı. Hacı Bektaş’ın, İdris’in evinde karar kıldığını köylülere, kötü sözlerle anlattı. Köylü de, derviş, Kadıncık’ı seviyor da onun için evinde oturuyor diye dedi-kodu başladı.


Saru, birgün İdris’e utanmazmısın dedi, şu dervişi evinde besleyip durursun; izin ver, başını alsın, nereye gideçekse gitsin. İdris, saru’ya işine git, senin bu halden haberin yok; gördüğün derviş, zahir batın, vilayet eridir dedi ve Hünkar’dan gördüğü kerametleri anlattı.


Saru, İdris’in sözlerini dinledi, hiç tınmadı. O vakit, Kırşehri’nde, Sultan Alüyyüddin tarafından tayin edilmiş bir timar beyi vardı, adı Nureddin Hoca’ydı. Kırşehri, o zamanlar sancaktı. Saru, kardeşinin sözlerine hiddetlendi, kardeşim dedi, elin sözünden arlanmıyor, bari varayım, il ıssına haber vereyim, başka çare yok dedi, Kırşehri’ne doğru yola düştü.


Nureddin Hoca’ya vardı, Sultanım dedi, kardeşimin evine bir derviş geldi, garip halli bir kimse. Kalkıp bir yere gitmez. Bir adam gönderinde bu dervişi ordan yollasın. Bunun üzerine Nureddin hoca, bir naip gönderdi. Naip, köyün aşağı tarafına geldi. gördü ki orada, üç pınar denen bir pınar var; şimdi, hamamın suyu, o pınardan gelir; pınara gelince, pınar başında bir dervişin oturmakta olduğunu gördü. Kendi kendisine olsa olsa o derviş, bu olacak dedi. Yakınına gelip, bu ilin Beyi Nureddin Hoca size izin verdi dedi, varın, gönlünüz nereyi isterse oraya gidin, bundan böyle siz burda oturamazsınız. Hacı Bektaş, ne şaşılacak söz bu dedi, mülk sahibi gibi söz söylüyorsun. Beni kimse burdan ayıramaz, sen var git, hoş sözü bırak.


Naip, bu sözü işitince kalktı, Kırşehri’ne gitti, Hünkar’ın sözlerini nureddin Hoca’ya söyledi. Nureddin Hoca, hemen atına bindi, Sulucakarahöyük’e geldi. Üçpınar’a varınca, pınar başında bir dervişin oturduğunu gördü. Herhalde o olacak dedi, ileri varıp selam verdi. Hünkar, selamını aldı. Nureddin Hoca, Molla İdris’in evinde oturan derviş siz misiniz dedi. Hünkar, evet dedi, bize ne buyuruyorsunuz? Nureddin Hoca, Hünkar’ın tırnaklariyle bıyıklarını uzanmış gördü. Hünkar’ın, daima bıyıklarını ve tırnaklarını uzatmak, adeti değildi, fakat onları alt etmek için bir Nureddin Hoca’ya, bir de Molla Saddeddin’e böyle gösterdi. Nureddin Hoca, Hünkar’a bu tırnaklarınızı niçin kesmezsiniz dedi. Nureddin Hoca, peki dedi, ya bıyıklarınızı niye kesmiyorsunuz? Hünkar, şahin çelenksiz olmaz diye cevap verdi.


Nureddin Hoca, Hünkar’a kızıp abdest alın da dedi namaz kılalım, öğle namazının vakti geldi. Hünkar, su getirin dedi. Nureddin Hoca, hizmetçilerinden birine bir maşraba verdi, şu pınardan su getir dedi. Hizmetçi hemen gidip su getirdi, Hünkar’ın önüne koydu. Hünkar, suyu ellerine döktü, bir de baktılar ki kıpkızıl kan olmuş Nurddin Hoca’ya, bu kanla abdest almak doğru mudur diye sordu. Nureddin Hoca, doğru değil dedi, yolda gelirken keklik avlamıştık, herhalde onun kanı maşrabaya bulaşmıştır. Hizmetçisine inanmayıp kendisi maşrapayı aldı, pınara gitti, kabı bir kaç kere yıkadıktan sonra suyla doldurdu, getirip Hünkar’ın önüne koydu. Hünkar, suyu avucuna döktü, yine su, kıpkızıl kan kesilmişti. Nureddin Hoca, bunu görünce büyüye yordu, derviş dedi, kalk, gönlün nereyi isterse oraya git; seni bir daha buralarda görürsem ocağını yıkarım.


Nureddin Hoca bu sözleri söyleyince Hünkar, yarın öğleyin dedi, seni tutarlar, oğlancıklarını bile görmeye izin vermezler, bir yaş derinin içine korlar, öyle bir yere götürürlerki bir torba toprakla bir avuç arpa, canını kurtarmana sebep olur. sonra öyle bir yere varırsın ki uçar kuşları görünce hasret çeker, acaba bu kuşcağızlar, bizim ilimize uğrarlar mı diyerek, zarı zarı ağlarsın. Nureddin Hoca bu sözlere fena halde kızdı, eğer dedi, yarın öğleye kadar dediklerin başıma gelmezse gör de bak, sana neler ederim ben.


O gece yattı, ertesi gün Kırşehri’ne hareket etti. Kırşehri’ne yakın Yüceırkadca denen yere varınca abdest alıp öğle namazını kıldı. Bir de baktı ki yedi tane Bey, karşıdan çıka geldi. bunlar, hemen, Nureddin Hoca sen misin dediler. Evet, benim dedi. Padişah emretti dediler, seni nerede bulursak aman vermeyeceğiz, evine gitmene bile izin vermiyeceğiz, tutup bağlayıp yaş göne sararak götüreceğiz dediler. Amanın, lütfedin, bir kerecik evime gideyim, ehlimi ayalimi göreyim, ondan sonra hüküm neyse yapın dediyse de bulunduğunuz yerde hükmü yerine getirmiye mecburuz deyip bağladılar, yaş göne sardılar, Sultan Aleyyüddin Padişah’ın huzuruna götürdüler. Padişahın, her tarafı kireçle sıvanmış derin bir zindanı vardı, pek kızdığı kişileri oraya attırırdı. Bu zındana atılanların gözleri, kireçli duvarlara baka baka, üç yıla kalmaz, kör olurdu. Nureddin Hoca’yı da oraya attırdı.


Nureddin Hoca, Hacı Bektaş’ın sözlerini hatırlayıp ah eder, eyvahlar olsun, öyle bir azizin kadrini bilemedim, ona kötülük etmiye niyetlendim der dururdu. Gene Hacı Bektaş’ın sözleri hatırlayıp zındancıya  bir avuç toprakla bir avuç arpa getirtti. Toprağı yere saçtı, üstüne de arpayı serpti, su verdi, arpa bitti. Yeşil arpaya baka baka gözlerine zarar gelmedi.


Bir müddet sonra Sultan Alaeddin, Nureddin Hoca’yı zindandan çıkarttı, onun gözleri de öbürleri gibi kör olmuştur dedi. Nureddin’i Padişahın huzuruna götürdüler. Gözlerinin kör olmadığını görünce sebebini sordu, anlattı. Sonra da üç illerden bir yere tayinini emretti. Emrini yerine getirdiler, ömrü boyunca artık Rum ülkesine gelemedi. Kuşları gördükçe Hünkar’ın sözlerini hatırlar, acaba bu kuşçağızlar, bizim illere uğradılar mı der, ağlardı. Ölümünden sonra tabutunu Kırşehri’ne getirdiler, oraya gömüldü, mezarı ordadır.


§ Hacı Bektaş – Buzağılar

Sulucakarahöyük’ün yanında, otlu, sulu, sazlı, çamurlu bir alan vardı. Hünkar, birgün, köyün üst yanına çıkmıştı. Kadıncık’ın bir halayığı da o otlu sulu alanda gütmedeydi. Halayık, bir iş için eve gidecekti, Hacı Bektaş’a, derviş dedi, eve gitmem gerek, lütfet de şu buzağıcıkları gözle, emişmesinler. Hünkar, peki dedi, emişmesinler.


Halayık eve gidip bir müddet sonra geldi. Baktı ki buzağılar, ineklerle beraber yayılmakta. Emiştiler sanıp derviş dedi, hani emişmesinler diye bunları gözetecektin? Hünkar, emişmediler dedi. Hünkar’ın bu sözü üzerine halayık dikkat etti, gördü ki, ineklerin memeleri dopdolu. Bu hale şaşırdı kaldı.


Akşam eve gelince inekleri, buzağıların yanına sürdüler. Buzağılar, inekleri emmediler. Ertesi, daha ertesi akşam, gene süt emmedi buzağılar. Kadıncık, bu hale şaştı. Halaylık, olayı anlatınca Kadıncık, Hünkar’ın sözünden olduğunu anladı bu halin, gidip Hünkar’a başvurdu. Hünkar, emişsinler Kadıncık dedi, meme emmeye başladı buzağılar.


§ Hacı Bektaş – Beştaşın tanıklığı

Hacı Bektaş, Kadıncık’ın evinde yerleştiği zamanlar, Sulucakarahöyük’te ancak yedi ev vardı. Bu yüzden sığırları, güdücüye vermezlerdi, nöbetle güderlerdi. Birgün nöbet İdris’e geldi. o gün de Molla İdris’in önemli bir işi vardı. Kadıncık dedi, nöbet bana geldi ama bugün bir işim var, işim bitinceyedek sığır gütmesi için para ile bir adam tutmak istedim onu da bulamadım, bilmem ne yapacağım?


Hünkar, İdris’in bu sözünü duyunca İdris dedi, gam çekme, sen var git işine; bugünlük sığırları ben güderim, Tanrı izin verirse bir zarar gelmez,
İdris, size zahmet olur, reva görmem dediyse de Hünkar’ın zoruyla razı oldu. Sığırları toplayıp getirdi, kendisi işine gitti.


Sığırlar, otlaya otlaya Mucur yolundaki Beştaşın bulunduğu yere geldi, Hünkar da onlarla beraber oraya vardı. O sırada İdris’in kardeşi Saru, öküzlerini çiftten getirip sığıra kattı. Köyüne giderken Hünkar, Saru dedi, senin sığırını gütmem ben, kurt yerse, bir zarar olursa benden değil; al öküzlerini, git, ne yaparsan yap. Saru, bugün dedi, nöbet İdris’in, sana inandı, sığırı bırakıp işine gitti. Ben de bu köydenim, öküzlerimi yanlız mı güdeyim, benim öküzlerimi de gütmen gerek. Hünkar, tekrar ben dedi, senin öküzlerini gütmem. Kurt yerse, bir zarara uğrarsa benden değil. Saru, bu söz değil dedi, benim öküzlerim de köylünün öküzleriyle güdülecek. Hünkar, Beştaş’a döndü, Beştaş dedi, tanık olun. Saru’nun öküzlerini gütmiyeceğim, bir zarar gelirse, yahut kurt yerse benden değil; ihtiyaç hasıl olunca tanıklık edin sözüme.


Saru, bu sözü işitti, hiç tınmadı, öküzlerini bırakıp gitti. Akşama yakın, köylünün sığırları, köye geldi, Saru’nun öküzleri gelmedi. Saru, yazıya çıktı, dört öküzünün ikisini de gördü ki kurt yemiş. Hünkar’a gelip, bugün dedi, sığır gütme nöbetini boynuna aldın, köylünün sığırlarını güttün, benim öküzlerimi kurtlara yedirdin, bana ziyan oldu, ödemen gerek. Hünkar, sana söyledim, bundan bana ne dedi. Saru, Hünkar’ın sözünü inkar edince Hünkar, benim tanıklarım var dedi ve topluluğa, haydin dedi, tanıklarımın yanına gidelim, sizler de dinleyin.


Köy halkından bir nicesi kalktılar, Hünkar’la beraber Beştaş’ın yanına geldiler. Hünkar, taşları göstererek tanıklarım dedi, bunlardır. Köylüler, bunlar taş dediler, nasıl tanıklık eder? Hünkar, o Beştaş’a döndü, Beştaş dedi, Tanrı izniyle olayı, doğruca söyleyin, tanıklık edin bana, Hünkar’ın bu sözü üzerine taşların beşi de, Tanrı izniyle dile geldi, Saru dediler, öküzlerini sığıra katmak istediği vakit sen, ben senin öküzlerini gütmem, kurt yerse, yahut bir zarar gelirse benden değil dedin. O dinlemedi, kattı, sen de bizi tanık tuttun.


Halk, taşların tanıklığını duyunca, Saru’ya lanet etti, hepsi de Hünkar’ın ayağına baş koydu. Saru, sokranarak vardı gitti.


§ Hacı Bektaş – Elmalar

Saru, Hünkar’ın itikafa çekildiğini, duvarı doğrultuğunu, Nureddin Hoca’ya beddüa ettiğini, Beştaş’ın tanıklığını gördü, duydu, fakat bir türlü Hünkar’a inanmadı. Hakkında kötü zannını değiştirmedi gitti.


Birgün, Hünkar, Saru’ya, kalk ta dedi, seninle biraz bağda, bahçede gezelim. Sulucakarahöyük’ün yakınında bir bahçeye gittiler, bir elma ağacının dibine vardılar. Hünkar, Saru dedi, gönlümüz yemiş ister, çık şu ağacından elma devşir. Vakit kıştı, yer, karla örtülmüştü. Saru, Hünkar’a kış günü dedi, hiç bir ağaçta bir yaprak bile yokken yemiş mi olur? Hünkar, Saru dedi, sen aşağıda dur, ağaca ben çıkayım.


Hünkar, besmeleyle ağacın üstüne çıktı. Ağaç, hemen yeşerdi, yapraklandı, tomurcuklandı, çiçeklendi, çiçeği döküldü, bir anda dolu dolu elmalar bitti, oldu, salkım sallanmaya başladı. Hünkar, saru dedi, yukarıya bak, nice güzelim elmalar var, hangisini koparayım.
Saru, yukarıya bakınca birden, Hünkar’ın hayalarını gördü. Fakat baktı ki biri ak gül, öbürü kızıl gül. Başını aşağıya indirdi, onun gerçek erenlerden olduğunu anladı.


Hünkar, ağacı silkti, elmalar döküldü, Saru, topladı.
Hünkar, ağaçtan inince ayağına kapandı, ağlaya ağlaya Erenler Şahı dedi, suçumu bağışla, Hünkar, Saru dedi, koltuğundan kabarcık çıksın, gövden şişip sarı sular aksın, görmeyince inanmadın değil mi? saru, tekrar Hünkar’ın ayaklarına kapanıp Lütfet dedi, ben kuluna ilenme. Hünkar, ok atıldı dedi, geri gelmez önceden aklını başına alman gerekti.


Saru, candan, gönülden, Hünkar’a muhip oldu. Fakat öleceği zaman koltuğundan kabarcık çıktı, gövdesi şişti, sarı sular akmaya başladı, ondan sonra öldü. Hala, saru’nun soyundan gelenlerin hepsi ölür, yalnız biri kalır, böylece soyu kesilmez. O soydan gelenler, ne çeşit hastalığa uğrarlarsa, ölümden korkmazlar. Fakat koltuklarında kabarcık çıktı da gövdeleri şişip sarı sular akmaya başladı mı vasiyetlerini ederler, kefenlerini hazırlarlar ve bu hastalıktan ölürler.


Saru, o elmaları topladı, Hünkar’la Kadıncık’ın evine geldiler, olayı Kadıncık’a anlattı, elmaları verdi. Kadıncık, o elmaların bir kısmını köylüye dağıttı, bir kısmını sakladı. Hangi hastaya, o elmalardan verdi, yedirdiyse iyileşti, hangi yoksul yediyse zenginleşti, hangi adam bir murad için yediyse muradına erdi.


Kitap:
Vilayetname

Hazırlayan: Abdülbaki Gölpınarlı

Ekleyen: Seyyid Hakkı

ALEVİ İNANÇ DİN BİLGİLERİ sayfamızı(uludivan.de) önerelim-yönlendirelim. => Facebook Sayfalarımız: Seyyid Hakkı–Ehlibeyt Evladıyız ve Şah Haydar => YouTube Kanalımız: Seyyid Hakkı-Yolumuz Ehlibeyt yolu(YediDeryaSohbeti62) Aşk ile, Can ile canlar...